Cumartesi, Ekim 17, 2020

Eski defterler.

Müziği açtım, bir de küçük ışığı. Dışarıda usul usul bir yağmur yağıyor. Az önce bir kafedeydim, üşüdüm, eve geçtim.


Biliyorsun günlerdir kağıt okuyup ayıklıyorum, yani yırtıp yırtıp koca bir çöp torbasına atıyorum. Hatıralar salonumun ortasına hortluyorlar, onları gerçek sanıyorum bir süre, içlerine giriyorum, sonra bir bakıyorum, puf! Yoklar. Bir bakıyorum, o insanlar çoktan çıkmış hayatımdan, ya da aslında hiç girmemişler. Gereğinden fazla önemsemişim onları, olayları, bakışları, sözleri. 

Mirkelam geliyor sık sık aklıma: "geçip giden zamanı bir yerlerde bulsam, sonra üzülsem, üzüldüğüme üzülsem". Daha güzel ifade edemem. Üzüldüğüme ne üzüldüm şu son günlerde, ne kadar çok.

Bugünü yadırgıyorum sonra. Yok canım, diyorum. Olamaz. Ben ne zaman 50 yaşıma geldim. Çok uçuk. Ve hep bir ders çıkarmak istiyorum. Bir tane majör ders bana yeter. Az olsun öz olsun. Ya da yıllar içinde çıkarmış olduğumu görmek istiyorum. Ama yok oğlu yok. Kaç defter çıktı? 20? 30? 40? Yüzer sayfadan binlerce sayfa eder. Aynı hatalara tekrar tekrar düşmüşüm. Ufak sapmalar var tabii. Bıraksan bugün de düşerim. Ama akıllandığım konular da var. Olgunluk bir şekilde yer bulmuş bünyemde. Ne ara? Nasıl? Ne kadar da esrarengiz. Ama büyümüşüm. Bitmez sandığım ızdıraplarım, çıkmaz yollarım varmış. Bitmiş. Kurtulmuşum, bir şekilde hayat evrilmiş daha iyiye. Olmaz sandığım hayallerim, gerçek olmuş. Çok önemsediğim hayat biçimleri normalim olmuş.

Ben böyle geçmişle yüzleşe durayım, koca koca dersler bekleyeyim, daha sağlam yarınlar kurmak adına, dün hiç beklemediğim bir anda, bir ölüm haberi aldım. Yaşıtım sayılabilecek, hiçbir selamım sabahım olmamış birinin ölüm haberiydi bu. Sadece uzaktan bir iki defa görmüşlüğüm vardı. Bazı insanlarda böyle oluyorum. Hiçbir şekilde öngörülebilir değil. Özel bir bağım yok. Ama sanki çok yakınım göçmüş gibi bir duygu. B.'de de böyle olmuştu. Yıllar sürmüştü onun yası. O da o zaman yaşıtım sayılırdı. Bunu hiçbir zaman çözemeyeceğim. Boşuna düşünmenin anlamı yok. Ama hep "onun gözleri kapalı" ben de burda yaşamaya devam ediyorum, "haksızlık bu" duygusu. Türkçe'de çok sevdiğim bir söz imdadıma yetişiyor: "ölenle ölünmez". Bir de işte, yaşıtım bile olsa kimsenin hayatı kimseninkine eşit değil ki. Belki o kısacık yıllarına neler sığdırdı, bilemezsin. Bir de çok yaşlı ölmek istediğimden emin değilim. Neyse konum bu değildi.

Yıllarım bir yandan bomboş geçmiş duygusu. Diğer yandan en boş geçti sandığım, belli başlı bir olayını hatırlamadığım yılın ajandasını karıştırırken aslında ne çok koşturmuşum ortaya ayan beyan çıkıyor. Başka bir yandan, içimdeki doymak bilmeyen canavarla boğuşmam. Ne yapsam yetmiyor ona. Olimpiyat şampiyonu olsam, "evet şampiyon oldun bir kere ama antrenmanla geçen onca zaman ne oldu, yaşanmadan geçti gitti" diyecek. Olmuyor böyle hiç olmuyor. Huzursuzluk. Yaşanmadan ne demek. Yaşayarak geçen zaman ne o zaman? Her gün bayram sadece delilere. Ondan da hiç emin değilim. Bunu çözebilsem sadece.

Yıllar boşa geçti, o defterler yırtılıp çöpü boyladı, ortada belli başlı bir ders de yoksa, ne oldu? Gerçekten bo.u b.kuna mı yazdım yüzbinlerce satırı? Bir de sakladım yıllarca. Tavuğun yumurtalarının üstüne oturması gibi. Bence boş değil o kadar. Bir kere yazdım rahatladım. İhtiyacım vardı. İkincisi blogumun altyapısı oldu. Blog yazmayı da çok sevdim. Ya. Büyük resme bakınca...İşler değişiyor. Tekrar okunmak için yazılmamışlardı o defterler. Ve belki tek hatam, onları onca yıl saklamış olmak. Beş on senede bir atabilirdim. Değerlenecek sandım,, kişisel bazda yani. Ne saflık.

Atmak iyi geldi. Sanki o yılların durağan enerjisinin kilidini çözdüm. Öyle bir özgürlük duygusu. Bir de yarın ölürsem gözüm arkada kalmayacak. Kardeşime bin kere tembihlemiştim, ben ölürsem ilk önce o defterleri imha edeceksin diye. O da tamam tamam diyordu ama hiç güven vermiyordu. Sanki biri oturup okurmuş gibi yüzbin ergen saçmalığını, endişelenmişim. Neyse şimdi endişelenmeme gerek kalmadı. 

Bu arada iki font çıkardım. Çok zevkli bir iş. 



8 yorum :

  1. tatlı minik kız büyüyor yumurtaların üstünde oturmak güzel benzetme sevgiler.

    YanıtlayınSil
  2. Çok dolu bu yazın, sanırım yeniden okuyup düşüneceğim üzerinde. Ama ilk aklıma geleni yazmak istiyorum. Yıllarca ajanda tutan biri olarak hiçbirini saklamadım (senin verdiğin dışında, onun da sayfalarını çıkardım) nedeni tam olarak buydu: geriye dönüp bakmaktan korktum. Sen cesaretli bir iş yapıyorsun şu an bence.. En büyük yazarlar için bile günlüklerin yeniden okunması çok büyük ruh dalgalanmalarına ve "hiç bir şey yapmamışım yıllarca" muhakemelerine neden oluyor bakınız Pessoa, Orhan Pamuk.. Ve yaptıkları ortada. Yani demek ki yazılan, yeniden okunan, hissedilen arasında bir temassızlık var. Fazla takılmamak lazım. Atmak ferahlatıyorsa at gitsin :)

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Evet dolmuştum yazarken, ben de hissettim.
      Çok iyi yapmışsın. Geçmişi alıp oturmanın anlamı yok. Ajanda işlevini görsün yeter.
      Yaptığımın cesaret gerektirdiğini senden okuyana kadar düşünmemiştim. Evet temassızlık çok yerinde bir sözcük. Ve yine evet fazla takılmamak gerek.
      Zor işti valla. Yıllarca sürünmesinden belli.

      Sil
  3. ben de Ceren gibiyim, eski defterleri okumamaya çalışıyorum. Şu anda tuttuğum günlüğün eski sayfalarına bakınca ble geriliyorum, yapmamışım, etmemişim yine aynı yerdeyim!

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Ahhh ah! O çok pis duygu, yapacağım deyip yapmamış olmak. Ve bunun gözüne gözüne girmesi.

      Sil
  4. Qunegond'u gördüm bir kahvecide, yanındaki Joe mudur acaba diye düşündüm,belki dündü emin değilim şu an :)

    YanıtlayınSil