Pazar, Ekim 07, 2018

Güneşli bir pazar günü.

Bugün hava güneşli ve ılıktı Istanbul'da. Sabahtan bir ikileme düştüm:

  • evi silip süpürmek
  • doğrudan bisiklete atlayıp, sahilde keyif çatmak.
Şaşıracaksın belki fakat zahmetli şıkkı seçtim. Çünkü bisiklete binip geldikten sonra hiç temizliğe gücüm kalmayacağını ve temizliği bir gün daha ertelemenin bozuk moralimi daha da beter edeceğini düşündüm. Evi silip süpürdüm. Diğer evin bir buçuk misli ev yaklaşık aynı sürede süpürülüp silindi. Bir saat. Bazen kırk dakikada da yapabiliyordum diğer evde. Salonu en sona bıraktım. Arada bir mola verdim. Ona rağmen saat 13:30 gibi işim bitmişti, ev mis gibi kokuyordu ve tertemizdi. Hava ise hala güneşli ve ılık. 

Biraz dinlenip kendimi dışarı attım. Suadiye'den Fenerbahçe'ye oradan Bostancı'ya, Bostancı'dan da Suadiye'ye gerisin geri geldim. Aralarda Caddebostan Migros'ta bisikleti bıraktım, markette sebze meyve reyonuna baktım. Fakat bizim Migrostan farklı değildi. Bal kabakları vardı fakat almadım. Çünkü ben onu sadece tatlı olarak seviyorum, tatlı da şeker demek. O da kilo demek. Şekersiz reçel aldım. Bir iki tane tahıllı bar aldım. Bir de neskafe gold. Bazen çok zor bulunuyor. Tekrar yola koyuldum. Bir de Bostancı Beltur'da mola verdim ama bisikleti tam kilitleyemedim, etrafında birinin dolandığını görünce de rahatsız olup kalktım. Bisiklete binmeye doyunca, canım neskafemin yanında kruvasan istedi, ve kendi balkonuma rahat rahat kurulmayı. Kendi migrosuma uğradım, kruvasan aldım. Ve evde balkon keyfi yaptım. Tertemiz eve girmek, sabahki zahmete değdi. Makineye beyaz çamaşırları attım. Oh. Mis.

Sonra anneme telefon açtım. Bugün doğumgünü. Doğumgününü kutladıktan sonra, "ee ne yapıyorsun" diye sordu. Ben de "yeni evimdeyim işte" dedim. "Yeni evin nerede ki" dedi. Söyledim. Unutkanlığı var. Henüz öğrenemedi taşındığımı. Hemen arkasından, teyzemin orada olduğunu söyledi ve der demez, sanki ben onu istemişim gibi, telefonu teyzemin eline tutuşturdu. Teyzemle kanlı bıçaklıyız. Ve yüzsüzler familyasına doğduğum için, çok neşeli bir tonda telefona teyzem geldi, sanırsın can ciğer kuzu sarmasıyız. "Annen verdi telefonu" dedi. "Biliyorum, hep böyle yapar, ben de çok sinirlenirim" dedim. Yeter ulan! Bir bitmediniz! "Sinirleniyorsan telefonu ona geri vereyim" dedi. "Evet" dedim. Ve verdi. Annem de hiç bir şey olmamış ve sanki teyzemin adını duymaya dahi tahammülüm olmadığını bilmiyormuş gibi yapınca, ben de "söyleyeceklerim bu kadardı, kapatıyorum" dedim ve başka hiç laf etmeden, cevap bile beklemeden kapattım. Bıçak kemiğe dayanıyor, ben insanlarla görüşmemi kesiyorum, o edepsiz insanlar, sanki hiç o değilmiş gibi telefon açıyorlar. Bu nasıl bir saygısızlıktır yahu? Bu nasıl beni yok saymaktır? Bundan sonra saygı maygı yok kimseye. Hiç kimseye. Görüşmediğim kimse telefona ya da karşıma çıkarsa küfüre hazır olsun. Yapamam mı sanıyorlar ne? Ana avrat düz gidemez miyim ben acaba? Bağırıp çağıramaz mıyım insanlara? Demek ki bundan anlıyor bu hayvanlar ve bunu bekliyorlar. O zaman, başka leveldan iletişime geçiyorum ben de. Hadi bakalım. 

----------

Hafif bir yemek yedim. Bu son paragrafı okudum. O insanlarla görüşmüyorsam, beynimdeki yerlerini de küçültmeliyim dedim kendime. Beynim ve gündemim. Layık değiller. Belki nefret ettiğim geçmişimin de tuttuğu yeri küçültmeyi deneyebilirim. Bol bol güzel gelecek tasarımlarıyla. Bak bu hoşuma gitti. Görüşmediğim eskilerin yerini lokum gibi yeni güzel insanlarla, sevmediğim geçmişi de özel tasarım bir gelecekle. Son bir ayda ürettiğim en parlak fikir bu, şu ana kadar. Game changer derler ya Ingilizce. Bak böyle olur. Böyle yaşanır hayat. 

Saat dokuza geliyor, akşam. Bugün biraz satranç oynadım. Ama güzel oynadım. Bir probleme +18 puan verdi. Zamanından çok önce çözdüm. Ve seviyemin çok üstüydü. 

Aznavour ölmüş. 94 yaşında. 90 yaşındayken evinde yapılan bir röportajı izledim. Hala ayda 3 veya 4 konser vermekten bahsediyordu ilerki yıllarında. Ve zindeydi. Bir zeytinliği vardı. Kendi zeytinyağını üretiyormuş. Bir küçük golf arabasıyla geziliyordu bahçesinde. Öyle üretken olmalı. Ben onun yarı yaşındayım, hiçbir iş gördüğüm yok. Ama böyle aylak aylak nereye kadar. 

Keşke şu şarkıyı benim kadar seven boyu posu yerinde bir sevgilim olsa. Şimdi çalıyor da. 

Ne diyordum: aylak. Roman var tabii ki aklımda. Ama kendime haksızlık etmeyeceğim. Koca bir dosya doldurmuşum bir önceki roman taslağı için. Çalışmışım yani. Aylaklık etmemişim. Böyle böyle olacak herhalde. Sadece şu sıralar kafam zor alıyor bazı şeyleri. Ama şu son roman kötü de olsa bitecek. Öyle düşünüyorum şimdi. Aslında bölümlerine bakınca Scrivener'dan sanırsın yazmışım bile. Ayrıntılı bir plan var ama eksik işte. İlk bölüm de hazır yazılmış. Mesela bitmiş haline 100 desek, şimdiki hali, olsun olsun, 15 veya en çok 20. İsimleri kesinlikle çalışmam gerek. İsimler çok tipsiz. Hepsi anglosakson, androidler hariç. Öyle roman mı olur. Ben amerikalı mıyım, ingiliz miyim, kanadalı mıyım, avustralyalı mıyım. 

Hadi. Bırakıyorum buraya yazmayı bugünlük. Daha farklı bir şeyler yapayım. 


Not: İsimsiz yorumlar bir zahmet rumuz bırakabilir mi? Bir de ısrarla reklam içerikli yorum bırakan kişiye sesleniyorum, ya-yın-la-mı-yo-rum.





2 yorum :

  1. Balkon,neskafe ve kuruvasan. İşte hayat.

    YanıtlaSil
  2. küçük Joe9 Ekim 2018 19:51

    @ Cem Kazan: küçük keyifler gerek insana.

    YanıtlaSil