Çarşamba, Ekim 31, 2018

Şiire devam.

Şiir böceği mi ısırdı beni nedir içimde sözcükler kıpraşıp, dürtüyorlar.

Dün gece, hiç uykum yoktu. Kalemi kağıdı aldım elime. Bir şiir daha yazdım terapiste. Gene öyle ahım şahım bir şey bekleme. Peşin söyleyeyim de, sonra "hangi joe, kötü şiirler yazan joe" olarak kalmasın adım. Bir insanda en itici bulduğum şeylerden biridir kötü şiir yazması örneğin. Hiç yazmasın daha iyi derim. En azından iyi şiirin ne olduğunu bilme ihtimali var böylelikle. Neyse bu seferkini paylaşabilirim. Çok mahrem değil. On sekiz yaş altı da okuyabilir.

Gecenin bir saati ışığı yaktım
Buz kesmiş çarşaflar, ayaklarım.
Ayazda kalmış kalbimi elime aldım

Sen düştün kucağıma,
Esmer yüzündeki tebessüm her dem
Taze çıkmış francala gibi sıcacık
Isıtır çocukluğumu, ergenliğimi, yetişkinliğimi
Gecenin bir saati üşüten tekliğimi.

Beni kimse büyütmedi.
Bu saatlerin acılığı 
Bu kepaze yalnızlık kadar derin.

Sonra bilgisayardan şairleri araştırdım ve bir karar verdim ertesi gün şiir kitapları satın alacaktım. 

Ertesi sabah geç uyandım ama gece verdiğim kararı hatırlayınca sevindim. Hava güneşli ve ılıktı. Uzun kollu bir penyeyle dışarı çıkılabilecek kadar. Bilgisayarı kalemleri kağıtları attım sırt çantasına. Bir de cüzdan ve su. Bu sefer her zaman yürüdüğüm yönün tersine yollandım. Kulağımda Kalben, Remzi'ye kadar gittim. Şiir kitapları için ayrı bölümü varmış. Alfabetik sıraya göre dizmişler. Dedim cimrilik yok. Farz et ki bugün doğumgünün. Hangisini istiyorsan al. Üç kitap seçtim. Bir tanesi de kasanın yakınından beğendim. Didem Madak'tı. Diğerleri İlhan Berk, Nazım Hikmet ve Aysel Gürel.


Sonra kitaplar için verdikleri poşeti iade edip hepsini sırt çantama koydum. Çantayı da sırtıma. Tekrar ılık sokağa attım kendimi. İlk soldan içeri, istikamet deniz kenarı. Dosdoğru gittim. Sonra köpeğini gezdiren hafif çekik gözlü bir kadına rastladım. "Burası denize çıkıyor mu" diye sordum. Bana hem anladığım, hem anlamadığım garip bir dilde, düz git denize çıkacaksın dedi ve gülümsedi. Beni en çok hayrete düşüren ise o kendinden emin gülümsemesiydi. Kendini anlatmak için daha fazla çırpınmadı. Cevap vermişti. Öyle bir gülümsemeydi. Anladığımdan emindi o garip dili, ve nitekim anlamıştım. Nitekim denize de çıktı o yol.

Bir de baktım ki neredeyse Bostancı'ya gelmişim. Boş bir bank arandım durdum. Bulmam zaman aldı fakat bir tanesine sonunda yerleştim. Didem Madak'ı açtım denize karşı. Okudum. Güzeldi.

(...)
İç ses diye söylendim,
Ardından Yıldırım Gürses...
Aptal aptal güldüm bir de buna.(...) 

                       Didem Madak.

Epeyce oturduktan sonra kalktım, Caddebostan Beltur'a gitmek istedim. Orada şiir yazacaktım. Roman yazacaktım. Ve en önemlisi bir çay içecektim. Fakat gene boş masa yoktu. Çay da içemedim. Gerisin geri eve yürüdüm. Karnım acıkmıştı. Yorulmuştum. Kedi gene daldı içeri. Onu öpüp kokladım. Ve dışarı saldım. Artık alıştı galiba kapıya konmaya. Sitemkar bakmadı bu sefer. Ben de suçluluk duymamanın hafifliğiyle yemek yapmaya koyuldum.

Bu şiir sevdası daha ne kadar sürecek? Uzun sürse keşke. Şiir yazmak roman, öykü hatta blog yazmaktan bile kolay. Kısa sürmesi şahane bir şey bence. Bazen iki dize bile şiir olabiliyor. Kaç şiirden bir kitap çıkar acaba? Gene boyumu geçen sulara heves.

Şimdi dışarı çıkıp biraz mutfak alışverişi yapacağım. Sabah yulaflı ıspanak köklü peynirli nefis bir omletle kahvaltı etmiştim. Gerçekten söyledikleri gibi tok tuttu. Saat dört gibi de kıymalı salçalı bir makarna ile doyurdum midemi. Çok diyet değil ama abur cuburdan da iyi. Şimdi sağlıklı yemekler listesi yapayım kendime. Sonra da markete gidip alayım.


Salı, Ekim 30, 2018

Şiirli gün.

Bugün paydos. Biraz romanın başına oturdum. Çok az yazdım. Ama daha önemlisi sayfa sayılarına, hangi bölümün kaç sayfa olacağına karar verdim. Böylece hangi hızda anlatacağım biraz netleşti. Canımı sıkan konu ise berbat yazıyor olmam. Sanki ilk defa iki kelimeyi bir araya getiriyorum. Kupkuru cümleler. Tatsız bir anlatım. Hiç bana benzemiyor. Sonradan açılır mı? Ne olur açılsın.

Dün gece ilham doluydum. Canım şiir yazmak istiyordu. Elime birkaç şiir aldım havaya girmek için. Edip Cansever, Turgut Uyar, Cahit Sıtkı. Sonra ne hakkında şiir yazacağıma karar verdim: terapistim. O yüzden mahrem ve buraya yazamıyorum. Daha çok şiir okumalı ve yazmaya çalışmalıyım. Bir şiir defterim olmalı sevdiğim şiirleri geçtiğim. Çünkü çok seviyorum.

Kalben dinledim bol bol: "ben her zaman sana aşıktım" favorim. O kızın şarkı sözlerini çok beğeniyorum. Güçlü bir kalemi var bence: "hayat üç perdeli tatsız bir kabare". Melodileri de bazen düşüşler olmasa nefis. Sesi ise olağanüstü. Bence mükemmel. Ötesi yok.

Çikolata yaptım. Sanki ilk kez yapıyormuşum gibi tutmadı iyi mi? Vıcık vıcık. Oysa saatlerdir buzlukta. Su olsa donmuştu. Ne iş anlamadım.

Bugün pilatese de gittim. Çıkışta şahane hissediyordum kendimi her zamanki gibi. Bütün gün güçlenmiş kaslarımın tadını çıkardım. Biraz caddede yürüdüm. Biraz sahilde. Yanıma bilgisayarımı da almıştım çalışırım diye ama hiç boş masa yoktu. Bir tane bile. Ben de banka oturdum. Yanımda kulaklıklarım vardı. Müzik dinledim. Yanıma çeşitli insanlar oturdu. Bazıları ile ufak sohbetler ettik. Bir çay bile içemedim.

Ah. Fakat günü kurtaran şeylerden biri de pilates hocamın, bacaklarımın inceldiğini, göbeğimin de epey eridiğini söylemesi. Daha sonra da yolda rastladığım biri beni ilk defa spor kıyafetleriyle gördüğünü ve bana çok yakıştığını söyledi. Bende orada burada camlarda kendime bakmak için durup durdum.

Terapiste yazdığım şiir çok vasat oldu. O da canımı sıkıyor. Bu mu diyecektir içinden. Ama bazı duygularımı da tam ifade ettiğinden değiştiremiyorum. Yoksa ben o şiiri adam ederdim her şekilde. Orasını kırpıp, burasını şurasıyla uyumlu hale getirip, zayıf sözcükleri zıpkın gibileriyle değiştirip. Hadi bu geceyi ben şiirle bitirmek istiyorum yine. Sabah bir heyecanla kalktım bugün, ay acaba o şiir şimdi okuyunca gözüme nasıl görünecek diye. 

Pazartesi, Ekim 29, 2018

Karanlıkta post.

Saat geceyarısına geliyor. Karanlıktayım. Sitenin elektrik sistemi çöktü sanırım. Telefonun interneti ve bilgisayarın kalan şarjı ile yazıyorum.

Bugün bir sürü iş gördüm zaman geçsin diye. Salondaki kolileri kaldırdım. Mutfağı temizledim. Bulaşık makinesini çalıştırdım. Yatak odasındaki kışlıkları ve bavulu kaldırdım. Bir tane de giyinme odası kolisi kaldırdım. Ortalık bir sakinledi. Sonra saat 15:30 geçiyordu, hazırlandım. Ekran açıldı. Karşımda ellili yaşlarında entellektüel bir fransız erkeği, neredeyse Nobel ödülü almış oturaklı ciddi bir profesör: fakat kesinlikle François değil. Çok yabancılaştım. Sen misin François dedim. Çok zayıflamış. Ben de tam tersine 20 kilo aldım dedim. Zamanla utangaçlaşmış. Mahcup konuşuyordu başlarda. Serviste beraber giderdik be, ne çekiniyorsun benden. Sonraları biraz açıldı neyse. Belki bir saate yakın konuşmuşuzdur. Eskilerden pek kimse ile görüşmüyorum dedi, en eski sensin. Ay bir de bana hafif şiveli konuşuyorsun dedi. Ama ne şivesi olduğunu çıkaramadım da dedi. Ay o benim yerel şivemdir dedim. Bozuldu işte fransızcam. Aman ne büyük dert. Peh. Güzeldi ya. Nostaljikti.

Sonra vurdum kafayı yattım. Uyandığımda akşam olmuştu ve elektrikler kesilmişti. Bir süre sonra kendimi dışarı attım. Cafe Nero'dayken kardeşim aradı. Azıcık konuştuk. Sonra ben çıktım caddeyi arşınladım. Moralim yerlerde sürünmeye devam ediyor blog. Kendimle ilgili anlatabileceğim bir şey yok. Ölsem gitsem hiçbir şeyi etkilemez ve aksatmaz. Boş bir insanım. Kendime biraz aksiyon mu bulsam ne yapsam. Ne aksiyonu bulacaksam. Şu an hayatımın tek aksiyonu haftada iki gün gittiğim aletli pilates. Atölye de bitti. Yarın belki bir post daha girerim. Şimdilik çüs.

Pazar, Ekim 28, 2018

Melankoli.

Cumartesi gecesi. Hamburger siparişi verdim. Evde yalnızım. Ama günüm yalnız geçmedi. Edebiyat atölyesi vardı. Son günüydü hatta. Dersten sonra Oyun Atölyesi'ne içmeye gittik.

Bu arada yarın saatler ileri-geri alınmıyormuş. Yanlış alarm. Oysa bir hafta önce bahsi geçiyordu. Ne işti anlamadım.

Dönüşte Talin'e lafın arasında bugün Fenerbahçe'ye kadar bisiklet sürüp Suadiye'ye geri geldiğimi söyledim. "Bundan sonra bana da haber ver" dedi. Yürüyüşlerime, bisikletlerime arkadaş buldum yani. Sence de çok şahane değil mi?

Geçen gün de bakkala sipariş vermiştim. Bakkalın siparişlerini dağıtan, çekik gözlü tatlı bir elemanı var. Muhtemelen ya Özbek, ya Türkmen, ya da o coğrafya'dan birisi. Tanıyor artık beni. Getirdi siparişimi. Kapıyı açtım. Fırt diye aradan kedi içeri daldı. Çocuk çok şaşırdı. Ahahahahah. Ben tepki bile vermemiştim çocuk şaşırana kadar. O kadar kanıksamışım. Babasının çiftliği gibi girip çıkıyor artık kedi.

Bu haftasonu için pastırma yazı dediler. Nitekim güneşliydi hava. Dediğim gibi bisiklete bindim. Atölyeye katıldım. Atölye sonrası sosyal etkinlik. Yine de içimde bir boşluk var. Memnuniyetsizlik. Mutsuzluk. Kahır desem belki abartmış olurum, belki de olmam. Hormonal değil bu sefer. Kendimi başarısız görüyorum ama çok da dert değil. Yani okul hayatım boyunca hep başarılıydım, neredeyse hep bir numara, bazen notlarla olmasa da hocaların gözünde. Bazen de notlarla. Kariyer yapmadıysam da yapmış gibiyim. Yaşlarımın ortasındayım, dolayısıyla geçmişte yapılan hataları görebiliyorum. Halbuki değerlendirince o geçmişe göre 100 kat daha hata yapsam yeridir. Bir yanım kendimi başarılı görüyor yani. Kendi içimde. Bir yanım başarısız. Mutsuzluk oradan esmiyor. Cereyan yapan açık başka tarafta. Terapiste anlattığım konularda. Bu kadar yamuk bir geçmişten gelip de düz bir hayat yaşayabilir miyim sence? Hem bazı şeyler için artık çok geç. Ama o bazı şeyler hakkındaki fikirlerim de değişebiliyor. Mesela bugün atölye yolunda, Boğa'nın orada bir kadın vardı. Çocuğunun montunu elinde hazır tutuyordu giydirmek için. Çocuk uzaktan koşup geldi, tam montun koluna geçirecekken elini, son anda zıplayarak tersini döndü, "giymiycem" diye bağırıp. O an "beni Allah korumuş" dedim. Belki de annelik konusunda artık miadımı doldurduğum gün bugündür. Eskiden sonsuz sabrım vardı çocuklara. Bugün yoktu.

Ne diyordum? Kahır. Aslında gerçeklerle yüzleşince hissedilen şey bu. Zamanla kabullenmek bunun yerini alacak. Belki bütün hırsımı sözcüklerden alacağım. Son umudum galiba bu. Ama onu da beceremezsem sorun olmaz. Çünkü becerememek diye bir şey zaten yok. Zaten hırsımı sözcüklere doldurdum. Öyle hayatta kaldım. Defterlerim şahit. Onlardan roman olur, öykü olur, olmaz o başka bir mesele. O işin oyunu.

Böyleyim bu akşam. 

Perşembe, Ekim 25, 2018

Roman ve Evrensel Saat.

Romanla boğuşmaya devam. Dün de açtım Scrivener'ı. İlk bölümü bozdum. Yeni sözcükler, cümleler ekledim, bazılarını çıkardım. Çok uzun kalmadım üstünde fakat şunu net olarak anladım: roman yazmak öykü yazmaktan farklı. Öykü bir 100 metre koşusuysa, roman bir maraton. Muhtemelen bu benzetmeyi ilk yapan ben değilim. Ama bunu ilk defa hissettim. Nefesini ve enerjini idareli kullanacaksın. Oysa doğal meyil herşeyini ilk andan okura oluk oluk akıtmak. Kendini tutman gerek, aralara serpiştirmen, ve bu arada hiçbir şeyi de atlamaman. Bu da beceri isteyen bir şey ve öğreneceğim ilerleyen günlerde. Yaza boza. Rowling 15 kere yazmış ilk bölümü bütün o sihir dünyasını kafasında yaratıp kağıtlara not aldıktan sonra. Çok be. Hadi beş kere yazdın, olmadı. Altıncıyı da yazarsın ama on ikinciden sonra sanki ben pes ederdim. Ama edemiyorsun işte demek ki. Elinde onca birikmiş kurguyu çöpe atamayacaksın, dizini kırıp bir daha. Bir daha. Canın da çıksa.

Dün hava ara sıra açıyordu. Ben de pilates ertesi yürümek istedim. Bisikletten sonra bir daha hiç keyifle yürüyemeyeceğim sandım ama dün çok büyük keyifle yürüdüm sahilde. Saate de bakmadım. Sırt çantama da bilgisayarımı ve kalem kağıdımı aldım. Bıkana kadar yürüdüm. Sonra geri geldim Beltur'dan bir çay aldım, bir masaya yerleştim. Evde de boğuşmuştum metinle. Enerjimin düştüğünü hissedince biraz umutsuzluğa kapılmıştım. Bitmeyecek bu iş sanmıştım. Yürüyüş sonrası yazı enerjim tekrar yükseldi şükürler olsun.

Cuma Kunegond'la anlaştık beraber çalışacağız diye ama bakalım ne olacak. O benim romana çeki düzen veren bir birleştirici fikir önerdi, kendi görüşü doğrultusunda. Ben de onun romanına katkı sağlamak istiyorum ama görüşlerimiz farklı. Temelde aynı olanları da var. Ama farklı olanlar işi bozuyor. Ben ona sadece kendi anlayışım çerçevesinde yol gösterebilirim. O da onun işini görmez. Sanıyorum. Dur bakalım.

Dün François ile mailleştik. Alem çocuk. Video görüşmesi yapacağız. Saat ver diyorum, evrensel saatle 13.00 olsun diyor. Evrensel saat ne, bigbang'den bu yana mı sayayım François, gözünü seveyim biraz açık konuş dedim. Cevap: evrensel saat zaten açık bir ifade özellikle tam da saatlerin kış saatine alındığı gün dedi. Neyse sonunda net bir saate bağladık randevuyu. Sonradan, hatırladım, Fransızlar haberlerde saati söylerken Temps Universel diye belirtiyorlar (evrensel saat diye çevirdiğim), ileri geri alınan saate göre bir saat fark ediyor. Bu çocuk lisede de böyleydi, bir yandan haklı ama bir yandan da değişik. Neyse, bu Pazar saatler değişiyor. Duyduk duymadık demeyin. Ben de liseden beri ilk defa François'yla karşılıklı konuşacağım. Neredeyse otuz sene aradan sonra. Otuz sene zarfında benim orta ikide sıra ve en yakın arkadaşımla evlendi. Üç çocukları var. Neler konuşacağız çok merak ediyorum. Aralarda face'ten mesajlaştık ama karşılıklı konuşmak farklı. Heyecanlı ve sevinçliyim.

Bugün biraz kitap okumam lazım. Beliz hocanın verdiği İtalo Calvino kitabını. Sonra da gene iki satır da olsa romanın başına oturmak. Hadi o zaman. Kal sağlıcakla.




Pazartesi, Ekim 22, 2018

Sonbahar durumları.

Gece çökünce bu evde moralim de olumsuz etkileniyor. Belki tavan ışıkları takılmadı ve ben diğer ışıklarla idare ediyorum ondan olabilir. Eşyalar desen hala salonda iki koli duruyor. Gün verimsiz geçti, dışarı da çıkmadım. Biraz yalnızlık da var. Ama yakınmak için gelmedim. Çünkü bu hissin geçici olduğunu biliyorum. Bir arabam olsaydı belki Bostancı'ya doğru bir turlardım. Açılırdım. Ayaklarım var çok şükür. Onlarla caddede salınabilirim.

Bu evde pek yemek yapasım gelmiyor. Sanırım eski semtimdeki kadar çevrede yemeklik malzeme satan yer olmamasından.

Dün akşam Enis'i aradım. Biraz benim romandan bahsettik. Sonra bana felsefeden bahsetti. Tarihle filan harmanlayıp. Felsefe üstüne nefis bir belgesel izlemek gibiydi. Ne kadar şanslıyım. Bu blog olmasa Enis'le nerede tanışacaktım. Ta şehrin öbür tarafında oturuyor. Doğumgünümde beni Istanbul'un en şık pastanesine davet edip doğumgünümü kutlamış bir insan.

Bugün de Kunegond'la konuştuk uzun uzun. Konu romandı. Beliz hoca'ya da mail attım, bu atölyeden sonra proje atölyesi açsın diye fakat sanırım katılmayacağım. Benim roman anlayışım daha farklı. Belki daha az edebi ve onlarınki kadar sanatsal değil ama ne yapabilirim. Zaten bir iddiam yok. Kunegond'dan sonra bir yazma isteği geldi. Biraz çalıştım. Girişin ikinci paragrafını attım. Sonra enerjim düştü ve gittim yattım. Kalktığımda akşam olmuştu.

Bugünlerde, döngü başlangıcı bittikten sonra, moralimin düşüşlerini daha kontrol edebilir oldum. Bilmiyorum olgunluk mu, hormonal mı yoksa ne. Ama gece eve dönerken, sokakta durup dururken çöken hüzne karşı koyabildim.

Şimdi böyle erken kararan sonbahar akşamlarında direği doğrultmak için ne yapılabilir:

  • güzel bir film izlenebilir.
  • elimde ders için aldığım Italo Calvino kitabı var, ona başlanabilir.
  • sıkı sıkı giyinip sahilde hava almaya gidilebilir, belki termosa kahve filan koyup.
  • yakınlarda Remzi kitabevi varmış. Orası ve yemek kitapları bölümü keşfe çıkılabilir.
  • canımı sıkan kolilerden biri ortalıktan kaldırılabilir.
  • aslında yakında oturan bir arkadaşımı çağırabilsem, Trivial Pursuit oynasak, kahve içip, kek yiyip.
Ev içinde yapılacak şey bulunur da beni yaz sonu mutlu eden şeylerden en önemlisi, bu evde dışarı çıkabilmekti. Şu listede de en çok heyecanlandıran maddeler de dışarı çıkmalı ya da arkadaşlı yani sosyal yönü güçlü maddeler. 

Yine de tavan ışıklarını öncelik yapacağım. Mutlaka olumlu bir etkisi olur.

Pazar, Ekim 21, 2018

Bugün de yazdım.

Nemli ve kapalı bir Pazar. Biraz önce yağdı. Otur evinde diyor. Ama dışarı çıksam havam değişir, eminim. Belki yemeğin üstüne kahvemi dışarıda içerim. İnsanların içinde. Bakarsın yabaniliğim eksilir.

Bugün de yazdım. Hem de sabah ilk iş. Yani erteleme ihtiyacı hissetmeden. Yaklaşık bir kitap sayfası. Her gün bir sayfa yazabiliyorum şimdilik. İlerde belki daha fazla yazarım. Dün yazdığımı ne kadar beğendiysem, bugün de o kadar beğenmedim. Hatta bütün kitabın bir fiyasko olduğunu ve imha etmeyi bile düşündüm. Belki bu iniş çıkışlar normaldir. En azından yazıyorum. En çok korktuğum temel mantık hataları. Çünkü onu değiştirmek bir binanın taşıyıcı kolonunu beş on metre sağa sola taşımakla eşdeğer. Yık baştan yap.

Bir de şöyle bir sıkıntı var: hikayeyi kafamda o kadar evirip çevirdim ki bana çok sıradan ve albenisiz görünmeye başladı. Eee ne olmuş? Bunu kim ne yapsın. Gibi. Başka bir sıkıntı da üslup. Çok kuru oluyor yazımım. Keyifsiz.

---------

Tekrar okudum dün ve bugün yazdıklarımı. O kadar kötü görmüyorum şu an ve nasıl işleyebileceğini görüyorum, bir romandan beklenenleri karşılayabilir. Rahatladım. Ama o imha etme düşünceleri yeniden gelmesin. Çok tehlikeli.

Bir de iki satır yazsam birilerine okutmak istiyorum. Okumak isteyebilecek kişiler olsa bile, henüz tamamlanmamış bir romanı birine okutmak akıllıca değil. Hem o insana eziyet, hem de sonra benim için iyi değil. İsimleri bile değiştirdim dünden bugüne. İkinci karakterin ismini birinciyle değiştirdim. Daha güzel geldi kulağıma. Ama alışmam lazım o dürtüye kulak asmamaya. Hep bu onaylanma, pohpohlanma ihtiyacı. Sürekli "çok güzel, şahane oluyor" demesi şart sanki birinin, sanki sekiz yaşındayım ve resim çiziyorum. Neyse en azından bugün de yazdım.



Çarşamba, Ekim 17, 2018

Roman ve kardeş ve kızlar ve film.

Birkaç saate kardeşim gelecek. Onu beklerken yazıyorum.

Bu sabah çok erken uyandım. Uyanmışken bindim şu romanın tepesine. Sabahtan bu saate kadar uğraştım. İsimlerden nefret ediyordum. Berbattılar. Özenti ve acemi duruyorlardı. Onların yerine daha iyisini buldum. Mükemmel değil ama daha iyi. Ve bütün romanı bu kıstasa göre yazmaya kararlıyım: mükemmel değil ama iyi. Çünkü mükemmel yapacağım diye kanser olacağım ben, tanıyorum kendimi. Gerek yok. Alt tarafı bir roman bu. Çok berbat olmasın, bana yeter. Hem daha ilk. Hem de mükemmel bir roman yazmak benim harcım değil.

Dün akşamüstü de oturmuştum başına. Plana bakmıştım. O geçen günkü zihin açıklığı uçtu gitti ben romanın başına oturana kadar ama zaten çok değiştirmek istemiyordu canım. Anlatmak istediğim hikaye buydu. Bazı gereksiz uzatmaları kırptım. Bir de sondan tam önceyi değiştirdim. Sona da bazı olay eklemeleri yaptım. İsimler aşırı rahatsız ediyordu. Onları da dediğim gibi bu sabah hallettim. Hikayeye karşı ilgim tazelendi.

Artık başına oturup yazması kaldı. Meheheheh. Yani bisiklet istiyordun, hadi şimdi pedalları çevir*. Türkçede buna zurnanın zırt dediği yer de diyoruz.

İstesem tam bir Amerikan filmi kalıbına sokarım. Filmin üçte birinde kahraman yola çıkar, efendim üçte ikisinde ölümden döner, bitmeye çeyrek kala bir sürpriz gelişme filan falan. Ama istemiyorum. Çünkü öyle filmler ne kadar da sürükleyici ve izlenebilir olsalar, bir yanıyla kalıp işte. Beni filmin gerçeklik hissinden kopartıyor. Hatta kandırılmış hissettiriyor. Sanki bunun kurgu olduğunu daha önceden bilmiyormuşum da kurguyu görünce anlamışım gibi. Aslında kahraman yola hemen hemen o vakit çıkacak. Neyse işte. O kalıba direniyorum.

Şimdi biraz ara vereyim. Sabahın altısından beri dört saat ediyor. Kek filan mı pişireyim? Ya da kurabiye? Yoksa bir parti çamaşır mı yıkayayım. Öğleden sonra kızlar film izlemeye bana gelecekler - kardeşim bende az kalıp anneme geçecek. Cumartesi atölyede ödev olarak film verildi. Onu izleyeceğiz beraber. Ne güzel gün ama!

*italyan deyimiymiş.

Salı, Ekim 16, 2018

Yeni döngü ve zihin açıklığı.

Pilatesi iptal ettim. Edebildim. Yarım saat kala hem de. Oh. Sebebi tembellik değil. İki üç haftadır süregelen sıkıntının sonuna gelmiş olmak. Müjdeler var yurdumun toprağına taşına. Yeni bir döngü başlayabildi. Hayat devam etsin.

Fakat asıl olay o değil. Yani bugünkü olayım bu değil. Zihnim açıldı. Bu sabah televizyonu açtım ve izleyebildim. Tabii bunun neresi zihin açıklığı, tam tersi olmasın diyebilirsin. Ekonomi haberleriydi. Normalde ekonomi haberlerinin üç cümlesini bile takip edemem. Ebru Baki diye biri sunuyordu ve dediklerinin mantığını takip edebildim. Enflasyon ve dolar neye bağlı olarak düşmüş (nispeten), bir fikrim var en azından. Meyve sebze halinin kaldırılma projeleri ve en sonunda Meral Akşener'in demecini baştan sona izledim. Uzun adama muhalifmiş bu kadın. Sorsan bilemezdim (ve oy kullandım ben evet, devrilen gözler). Sonra yeni imar planı diye bir şey konuşuluyormuş. Aradan bu haberleri kendim için içlerinden çıkartabildim. Meyve hali önemli benim için. Sebzem meyvem oradan geliyor. Hal kapalıyken çürüklere çarıklara kalıyoruz örneğin. Bayramda ya da Pazar günleri. Yeni imar planı da önemli. Çünkü yeni taşındığım bu ev imar yasaları çerçevesinde yıkılamaz. Yasa değişirse bu da değişebilir örneğin.

Bir tek televizyon değil. Romanıma baktım dün. Ve içindeki değerli fikri cımbızla çekip, nasıl işlemem gerektiğini düşünebilecek gibiydim. Anlatması zormuş bu zihin açıklığını. Yani roman, gözüme eski ve ilkel versiyon olarak gözüktü, sanki ben bu arada ileri seviyeye geçmişim. Ya da sanki acemi birinin romanını değerlendiriyor gibi bir his. Yanlışları, zayıflıkları, acemilikleri fark edebilme. Sanki yeni beyin takılmış gibi. Ama en eski beynim. Neredeyse çocukluk, ergenlik. Zehir gibiydi bir zamanlar. Övünmek için demiyorum. Zaten hala o hale gelemedim. Ama sanki o yola girdim. Mümkün mü böyle bir şey? Nasıl oldu ki?

Geçen gün de aklıma cırlop gibi bir iş fikri geldi. Eskilerinden çok farklı. İki kişiye anlattım. Biri beğenmedi, diğeri çok beğendi ve eski fikirlerimden farklı olduğunu ben söylemeden söyledi. Dur bakalım.

Bugün galiba romana bakacağım, hazır kafa böyle çalışıyorken. Bakarsın yarın eski haline dönmesi tutar. Su akıyorken, kovaları dolduralım. Bir de iş için gerekli kitapların siparişini verebilirim. Epey iş görmüş olurum bunları yapsam. Haydin ben kaçtım.

Pazar, Ekim 14, 2018

Verimli Pazar.

Bugün uzun ve verimli sayılabilecek bir gündü. Sabah kayıp kışlıklarımı buldum. Kayıptı kışlık kıyafetlerim. Çaresizlikten kardeşimi aradım önce. "Temizlik yaptığımız gün, hiç bir hurcu komple çöpe attın mı" diye soracaktım. Hayır diyeceğinden ya da hatırlamıyorum diyeceğinden emindim. Fakat telefonu açmadı. Çaresizliğin en dibini sıyırıp telefonuma bakadururken birden beynimde bir kıvılcım. Yatak odasında duran bavulun resmi canlandı zihnimde. Lan, lan, lan! Olabilir biliyor musun dedim. Koşar adım koridoru geçtim. Yatak odasında en dipte duran bavulu elimle bir tarttım! Aynen tahmin ettiğim gibi asgari on kilo. O da benim kışlıklar kadar. Buldum işte. Taşınmada bavul boş gitmesin diye önden herşeyi katlayıp, bavula güzelce yerleştirip sonra da unutmuşum. İçinden şahane bir siyah pantolon da çıktı. Onu da unutmuşum. Bir de peluş ev pantolonum. Zaten onun aynısını Kadıköy'de görmüştüm. Onu hatırlayınca - o zamana kadar peluşu da unutmuştum evet- anladım kışlıkların topluca aynı yerde, ya çöpte ya da işte kim bilir nerede ama beraber olduklarını.

Sonra giysi kumbarası için ayırdığım kıyafetleri götürdüm giysi kumbarasına attım. Bir kalem iş daha halloldu, ev biraz daha hafifledi mi? Evvveeeeet! Dönüş yolunda google'da arattığım yakın mesafe bakkalıma uğradım, ne kadar yakında diye. Oldukça yakın sayılırmış. Migros'tan daha yakın. Üstelik eve servisleri de varmış. Tanışıp, magnetlerini aldım. Öğlen olmamıştı daha.

Sonrasında sahile indim. Biraz bankta oturdum. Tam kalkıp yürüyüşe başlamıştım ki küçük kardeş aradı. Ohooooo üsküdarda sabah oldu. Kışlıklar ve bavul ve kısa özet geçtim.

Sonra Caddebostan Beltur'a yürüdüm. Orada çay ve kek aldım büfeden. Bir masaya yerleştim. Işık çok değişikti. Resimler çektim. İnsanları seyrettim. Sonra bisikleti oradaki park noktasından kiraladım. Ve Bostancı'ya doğru sürdüm. Yarı yolda çark edip, benim evin oraya bıraktım. Hem yürüyüş hem bisiklet oldu, hoş oldu.

 bunu bugün çektim. ama denizin yüzeyinin bir yerine pırlantalar saçılmış gibi parladığı anları kaçırdım.


bunlar  da beltur un içinden ama başka gün çekmiştim.



Sonrasında salata ve çorbalı bir öğlen yemeği.
Biraz ortalığı toplamak.
Salonu da. Girişi de.
Sonra da evi komple makine geçmek.

O iş de bitince dün akşam bana önerilen Coco isimli filmi bulmak. 2017 yapımı. Başlangıçta dondurup, mutfakta mısır patlatmak, kahve hazırlamak. Sonra tertemiz ve göreceli olarak tertipli evde, koltuğa kurulup battaniyeyi de alıp film keyfi yapmak. Buraya taşındığımdan beri hiç film izleyemedim ben. Atölyede ödev olarak verilen Reha Erdem'in filmini bile sonuna kadar izleyememiştim. Artık kitaplardan sonra çok sevdiğim filmlere de odaklanamıyorum diye üzülüyordum. Ama Coco muhteşemdi. Hem görsel, hem senaryo tekniği, hem konu açısından. Galiba artık çok seçiciyim. Öyle zırva filmlere rağbet edemiyorum. Fazla sanatsal olanlarına da.



******

Google çok kullanışlı. Mesela elektrikçi suadiye yazıyorsun, sana haritada suadiye ya da neresi istersen yakınlarındaki bütün elektrikçileri gösteriyor. Bakkalı da öyle buldum. Giysi kumbarasını da. Hatta Pilates salonunu da.

******
Aslında şu an tam kitap okumalık. Hamburger sipariş verdim. Onu bekliyorum. Yapacak bir işim yok. Birazdan da yatarım herhalde. Gene sabahları erken uyanmaya başladım. Haydin. Postalıyorum yazımı. İyi geceler dünya.





Cuma, Ekim 12, 2018

Biraz daha hafif.

Bugün biraz daha hafif kalbim. Üstüm başım da daha ahenkli. Ve üşümüyorum.

Sabah pilatese gittim. Enerjimin düşük olduğu oradan belli oluyordu. Çok zorlandım her zaman yaptığım hareketlerde.

Sonra eve geldim. Koro hocasına bir mail attım. Benim seviyem çok geride, ve arayı kapatacak çabayı gösteremeyeceğim maalesef özel sebeplerden dolayı mealinde bir mail. Gerçek tam olarak buydu. Ben oraya keyif için, kafamı dağıtıp sosyalleşmek için gitmek istemiştim. Ama herkes bütün şarkıları çoktan öğrenmiş, ben de evde demolardan öğrenip, sonra da onların yanında çıkmayan sesimle katılmak istemedim. Bu kararı vermeden önce çekinceliydim ama düşününce kendim için en iyisini ben bilirim dedim. Zaten soprano bol bol var nasılsa. Hem de zehir gibiler. Benim eksilmem bir kayıp değil onlar için. Uygun dille anlatınca sorun olmaz diye düşündüm.

Kendim için en iyisini ben bilirim. Bunu hep aklında bulundurmalı insan. Hayatının kontrolünü başkasına verdiğinde kendine duyduğun saygı da azalıyor. Ve aslında dün beni üzen geçmişteki olaylarda da, sorun, bana ait kararlara başkalarının karışması ve onların o saçma sapan, ipe sapa gelmez fikirleriyle geleceğimi harcayıp, beni beş paralık etmeleriydi. Bozuk para gibi harcanmak. Aptalca. Ve bir hiç uğruna. Affetmeyeceğim. Ama artık biraz anlayabiliyorum. Kabullenme değil bu. Olgunluk. Bu olayları yaşadığım günlerde, kararın sonuçları kadar, o insanlardan beklemediğim bir davranış olduğu için de şaşkına dönmüştüm, üzüntünün yanı sıra. Nasıl bunu bana yapar? Bu kadar basit mi? Bugün diyorum ki: yapar. Bal gibi yapar. Çünkü onun hayat görüşü bu kadar dar. Sana verdiği değer bu kadar azalabiliyor. Çok acı, ve bu olayla ortaya çıkması da tam bir facia. Ama gerçek bu.

Aslında toplamda zaman içinde üç ayrı tekrarı var harcanma diye üzüldüğümün. Ve o üç olayın da ucundaki insanların ne kadar arızalı olduklarını anlıyorum bugün. Yani ikisi bariz. Üçüncü kişiyi de tahmin edebiliyorum sadece. Bana yaptıkları sadece o arızanın bir yansıması. Bana denk geldi. Belki Freudyen bir tekrar. Bilinçaltı oldurdu. Ya da yaşananlar bilinç tarafından işlenmemiş olduğu için, "bu olay, o olay" deyip kendini sakınamadı bu durumdan. Ameliyatlı yerime geldi yani. Ama o zaman o insanlar hakkında bugünkü kadar bilgim de yoktu.

Bugün güçlü günüm. Markette satın aldığım zeytinyağının etiketini yanlış okumuşum. Kasada fark edip iade istedim. Gittim daha uygun bir ürünle değiştirdim. Para üstünü verirken, kasiyer eksik para üstü verdi, bir de ona gereksiz işlem yaptırdığımı düşündüğü için sabırsızdı ve haklı olduğunu düşündüğü için de bir miktar atarlı. Sakin sakin, dedim ki: 38.90 , otuz dokuz sayılır. 12 çıkarırsanız 27 eder. Bana 26 küsur iade etmeniz gerek. Elimde yirmi lira vardı. Atarlı ve sabırsız tavrıyla bana tekrar yaptığı işlemi anlatırken, rakamı yanlış girdiğini gördü. Eline hesap makinesi alıp 38,90'dan 12,50'yi çıkardı. Ve mahcup olup 6 lira daha verdi. Altı lira ile zengin olmayacağım, ama kafa hesabıma güvenip, kadının tavırlarına karşı dik durup, hakkımı savunabilmiş olmak kendimi çok iyi hissettirdi.

Galiba bir travmamı aştım bugün. Olgunlaştım. Acı verdi. Sıkıntı verdi. Ama artık beni eskisi kadar üzemeyecek. Zaferdir bu blog. Dar yollardan geçip düze çıkmaktır. Hafiflik de ondandır.

Bazı olaylar aklına halledilmek için geliyor demişti bir terapistim. Bazıları da sadece eziyet etmek için. Bu ikisini ayırabilmek çok önemli bence. Bu sefer halledebildim. Şükür.





Perşembe, Ekim 11, 2018

Mutsuz.

Eski blogumda böyle postlar çok olurdu. Canım sıkkınken yazdığım. Sadece sıkıntımı ortalığa saçtığım. Kimsenin bir işine yaramayacak.

Alakasız renkler ve dokular giydim. Kahverengi, yeşil, yavruağzı, bej. Triko ve basma. Bir de el örgüsü. Yine de ısınamadım.

İçim hareketsiz ve loş. Depresyonun en sevdiği isteksizlik, felç etmiş ruhumun bütün birimlerini. Buradan çıkmanın, ya da etkisini hafifletmenin bir yolunu önerme lütfen. Hele kitap hiç önerme. Canım onları da istemiyor. "Ben küskünüm feleğe" bile dinlemek istemiyorum. Geçmiş, kuduz bir köpek gibi arkamdan koşuyor, ben biraz yavaşlasam dişlerini etime batırıyor, ezberlediğim yerlerim acıyor. Hep aynıları. Ömür boyu arkamdan sürüyerek taşıyacağım onları her yere.

Ev darmadağın. Yürüyüşe de çıkmadım. Çıksam biraz açılacağım. Geçici de olsa iyi gelecek. Ama ben içime kıvrılmak istiyorum. Salatanın içinde bulup dışarı saldığım o tırtıl gibi. Tam ertesi gün, ilaçlama yaptılar. Balkondaki biberiyeme hamle yaptım üstüne gelmesin ilaç diye. "Merak etmeyin kimyasal değil, sadece tırtıllar için" dediler. Ben o tırtılı tekrar hayata kavuşturmak istemiştim oysa. Bazı canlılar çok bahtsız.

Aklımda yayıncımın telefonda söyledikleri var: eski patronuna vermiş son çevirdiğim kitabı. O da bir üniversitede danışmanmış sanırım. Kim bu küçük Joe demiş. "Seni ünlü bir çevirmen sandı" demesi aklımda yayıncımın. "Anadili mi fransızca" demiş. İsim de değişik. Düşünüp düşünüp gururlanıyorum. Çok güzel yazılmış bir kitaptı. Çevirmesi çok zevkliydi. Fakat henüz ilk baskı bile bitmedi.

Mutfağı toplamak yarım saat bile sürmez. Ama yapasım yok. Telefon şarj sinyali verdi. Takasım yok. Ege ile buluşacaktık. Pilates dersi erkene alınmış. Ama zaten kimseyle görüşesim de yok. Yok oğlu yok. Sadece geçmişin heder olmuş saatleri. Sanata da inancım yok. Eğitime de. Bugün Aslı Erdoğan'ı arattım Google'dan. Hapisten ciddi sağlık sorunları ile çıkmış. Ameliyatlar filan. Buyur sana eğitim ve sanatın çıktığı yeri.

Belki hormonlarım düzene girince eski keyiflerime kavuşacağım. Ama şu an keyif sözcüğü dünyanın öbür ucu kadar uzak. Hatta birkaç ışık yılı.

Bugün ortalığı toplayacaktım, olduğu kadar. İyi gelir kesin. Ama iyi gelmesi için çaba harcamak istemiyorum. Küskünüm. Kaderim olduğuna inandığım geçmişime. Yani tıpkı şarkıdaki gibi feleğe. İçine doğduğum "aileye" küskünüm. Onca ihmal edilmişliğime. Onca emeğimin göz ardı edilmesine. Dikkate bile alınmamasına. Ruhumda kalan izlerden dolayı ev dışında da tekrarladığım ilişki biçimlerime. Anlıyor musun. Bunlar çok ağır. Kalkamıyorum yerimden.

Onca emeğimin gözardı edilmesine. Bu mesela. Çok temel bir üzüntüm. Depresyonlarımın omurgası sanabilirsin. Öyle olabilir. Hiç günyüzüne çıkmamış. Kalmış bir köşede, varolmuş.

Ben çıkayım yavaştan. Burada boşlukları cümlerle doldurmak beni daha fazla rahatlatmayacak. Süresi doldu artık. Haydin.


Salı, Ekim 09, 2018

Tatsız ama çenebaz.

Sanki çok uzun zamandır buralara uğramıyormuşum gibi bir duygu sarmaladı beni az önce. Nedendir bilmem. Son gönderinin tarihine baktım. İki gün öncesi. İçimi kanatırcasına bir özlem oysa. Neyse.

Özel bir gün değildi. Pilates güzeldi ama. Bir de sevdiğim bir kaç kişinin sesini duymak. Yoksa akşam olunca kukumav kuşu moduna devam. Alışveriş de yaptım. Çok da bayılmadığım siyah kot bir pantolon aldım. Bir de kırık beyaz arıyorum ama bulamıyorum. Sonbaharda kimse kırık beyaz giymez mi kardeşim niye üretmiyorsunuz? Çok beğendiğim kolsuz montlar vardı. İncecik olsam alırdım. Ama ben giysem Michelin lastiklerinin maskotuna benzerim. Bir tane düz siyah bir pantolon da buldum. Ama korkunç bir fiyata satılıyordu. İçime sinmedi o kadar para vermek. Bir de küçük dükkanların ısrarcı tezgahtarlarını sevmiyorum. İticisiniz. İnsanın alacağı varsa almıyor bu kenegil tavrınızdan dolayı.

Akşam olunca hem karanlık hem soğuk oluyor. Üstümde üç kat var.

Pilates hocası yürüyüş dedi. Kardiyo dedi. Yoksa erimeyecek o göbek dedi. O kadar çirkin ki. Hiç benimmiş gibi değil. Yarın hava bozuk bile olsa yine de çıkacağım yürüyüşe. Tempolu. Öbürsü gün de. Bir de yerde yapacağım hareketler var. Galiba kendime bir kiloluk iki dumble alacağım. Yürüyüş sonrası yerde sırt kaslarını ekstradan çalıştırmak için. Bakalım ne kadar zamanda ne kadar fark edecek.

Bir tane TED talk izledim. Onun etkisindeyim. Kendini sevilmek istediğin gibi sev diyor özetle. Hep duyduğum söz. Ama bu sefer farklı mı söylendi ne, etki etti. Diyor ki mesela, senin rüyalarının erkeği seni o göbekle sevsin istemez miydin? Kendini beğenmek için o göbeği eritmeyi bekleme. Böyle somut söylenince, etki ediyor zahir.

Yarın terapi var. Ve dünyalar tatlısı ve yakışıklısı terapistim. Görsen sen de seversin onu. Onun kadar zeki olup da kibirli olmayan birini herhalde tanımadım. Şu an aklıma gelmiyor mesela, kim. Nesini seversin, örnek versem, sessiz sessiz dinleyip arkasından ne derin çıkarımlar yaptığını görsen. Bazen ters köşe. Ama bunun için değil. Gülümsemesi mesela, tam yanaklarını sıkmalık. Galiba biraz çocuksu bir gülümsemesi var. O geniş omuzlara o çocuksu gülümseme öyle tatlı bir karışım oluyor ki. Görsen sen de seversin dedim ya. Yanlış dedim. Görsen hasta olasın gelir, diyecektim. Onun karşısında piç tarafımı mecburen bastırıyorum. Geçmişte acı sonuçlarına katlandım çünkü. Yangına körükle gidince kül oluyorsun, hem de tek başına. Ateşle oynamak tehlikelidir. Ören yeri gibi yüreğim. Kaç uygarlık gördü geçirdi.

Bu akşam brokoli ve havuç pişirdim buharda. Brokoliyi şişenin dibinde kalan zeytinyağıyla, havucu da sarmısakladığım kefirle yedim. Şu an çok tokum.

Alışverişe giderken aşağıdaki kapıda, bu sefer siyahlı bir kedi. Bırakmadı beni. Seviyorum, üstüme tırmanıyor. Yürüyüp gideyim desem, ayaklarımın arasına giriyor. En sonunda bir komşu geldi, bana da aynısını yapıyor dedi. Her kadına aynı numarayı yapan bir zampara pozisyonuna düştü. Onunla gitti ama. Ya. Bu kadarmış aşkımız. Yolda da başka bir tane var. Koca kafalı bir sarman, beton bir kapının küp biçimindeki şeysinin üzerine tünemiş. Geçen gün de onu seveyim dedim iki dakika. Amanın nasıl bir göbek açmalar, o daracık yerde, nasıl bir mırlamalar. Bunu bekliyormuş gibi. Sonra bırakıp gidemiyorsun. Hüzünlü bakıyor. Ne yaptım ki şimdi de terk ediyorsun beni bakışı. Sonra da aksın gözlerim günlerce alerjiden. Neden kedi alerjim var ki benim? Neden ama neden?

Böyle işte. Laf üretmesine üretebiliyorum ama tatsızım kendimle başbaşa kalınca.




Pazar, Ekim 07, 2018

Güneşli bir pazar günü.

Bugün hava güneşli ve ılıktı Istanbul'da. Sabahtan bir ikileme düştüm:

  • evi silip süpürmek
  • doğrudan bisiklete atlayıp, sahilde keyif çatmak.
Şaşıracaksın belki fakat zahmetli şıkkı seçtim. Çünkü bisiklete binip geldikten sonra hiç temizliğe gücüm kalmayacağını ve temizliği bir gün daha ertelemenin bozuk moralimi daha da beter edeceğini düşündüm. Evi silip süpürdüm. Diğer evin bir buçuk misli ev yaklaşık aynı sürede süpürülüp silindi. Bir saat. Bazen kırk dakikada da yapabiliyordum diğer evde. Salonu en sona bıraktım. Arada bir mola verdim. Ona rağmen saat 13:30 gibi işim bitmişti, ev mis gibi kokuyordu ve tertemizdi. Hava ise hala güneşli ve ılık. 

Biraz dinlenip kendimi dışarı attım. Suadiye'den Fenerbahçe'ye oradan Bostancı'ya, Bostancı'dan da Suadiye'ye gerisin geri geldim. Aralarda Caddebostan Migros'ta bisikleti bıraktım, markette sebze meyve reyonuna baktım. Fakat bizim Migrostan farklı değildi. Bal kabakları vardı fakat almadım. Çünkü ben onu sadece tatlı olarak seviyorum, tatlı da şeker demek. O da kilo demek. Şekersiz reçel aldım. Bir iki tane tahıllı bar aldım. Bir de neskafe gold. Bazen çok zor bulunuyor. Tekrar yola koyuldum. Bir de Bostancı Beltur'da mola verdim ama bisikleti tam kilitleyemedim, etrafında birinin dolandığını görünce de rahatsız olup kalktım. Bisiklete binmeye doyunca, canım neskafemin yanında kruvasan istedi, ve kendi balkonuma rahat rahat kurulmayı. Kendi migrosuma uğradım, kruvasan aldım. Ve evde balkon keyfi yaptım. Tertemiz eve girmek, sabahki zahmete değdi. Makineye beyaz çamaşırları attım. Oh. Mis.

Sonra anneme telefon açtım. Bugün doğumgünü. Doğumgününü kutladıktan sonra, "ee ne yapıyorsun" diye sordu. Ben de "yeni evimdeyim işte" dedim. "Yeni evin nerede ki" dedi. Söyledim. Unutkanlığı var. Henüz öğrenemedi taşındığımı. Hemen arkasından, teyzemin orada olduğunu söyledi ve der demez, sanki ben onu istemişim gibi, telefonu teyzemin eline tutuşturdu. Teyzemle kanlı bıçaklıyız. Ve yüzsüzler familyasına doğduğum için, çok neşeli bir tonda telefona teyzem geldi, sanırsın can ciğer kuzu sarmasıyız. "Annen verdi telefonu" dedi. "Biliyorum, hep böyle yapar, ben de çok sinirlenirim" dedim. Yeter ulan! Bir bitmediniz! "Sinirleniyorsan telefonu ona geri vereyim" dedi. "Evet" dedim. Ve verdi. Annem de hiç bir şey olmamış ve sanki teyzemin adını duymaya dahi tahammülüm olmadığını bilmiyormuş gibi yapınca, ben de "söyleyeceklerim bu kadardı, kapatıyorum" dedim ve başka hiç laf etmeden, cevap bile beklemeden kapattım. Bıçak kemiğe dayanıyor, ben insanlarla görüşmemi kesiyorum, o edepsiz insanlar, sanki hiç o değilmiş gibi telefon açıyorlar. Bu nasıl bir saygısızlıktır yahu? Bu nasıl beni yok saymaktır? Bundan sonra saygı maygı yok kimseye. Hiç kimseye. Görüşmediğim kimse telefona ya da karşıma çıkarsa küfüre hazır olsun. Yapamam mı sanıyorlar ne? Ana avrat düz gidemez miyim ben acaba? Bağırıp çağıramaz mıyım insanlara? Demek ki bundan anlıyor bu hayvanlar ve bunu bekliyorlar. O zaman, başka leveldan iletişime geçiyorum ben de. Hadi bakalım. 

----------

Hafif bir yemek yedim. Bu son paragrafı okudum. O insanlarla görüşmüyorsam, beynimdeki yerlerini de küçültmeliyim dedim kendime. Beynim ve gündemim. Layık değiller. Belki nefret ettiğim geçmişimin de tuttuğu yeri küçültmeyi deneyebilirim. Bol bol güzel gelecek tasarımlarıyla. Bak bu hoşuma gitti. Görüşmediğim eskilerin yerini lokum gibi yeni güzel insanlarla, sevmediğim geçmişi de özel tasarım bir gelecekle. Son bir ayda ürettiğim en parlak fikir bu, şu ana kadar. Game changer derler ya Ingilizce. Bak böyle olur. Böyle yaşanır hayat. 

Saat dokuza geliyor, akşam. Bugün biraz satranç oynadım. Ama güzel oynadım. Bir probleme +18 puan verdi. Zamanından çok önce çözdüm. Ve seviyemin çok üstüydü. 

Aznavour ölmüş. 94 yaşında. 90 yaşındayken evinde yapılan bir röportajı izledim. Hala ayda 3 veya 4 konser vermekten bahsediyordu ilerki yıllarında. Ve zindeydi. Bir zeytinliği vardı. Kendi zeytinyağını üretiyormuş. Bir küçük golf arabasıyla geziliyordu bahçesinde. Öyle üretken olmalı. Ben onun yarı yaşındayım, hiçbir iş gördüğüm yok. Ama böyle aylak aylak nereye kadar. 

Keşke şu şarkıyı benim kadar seven boyu posu yerinde bir sevgilim olsa. Şimdi çalıyor da. 

Ne diyordum: aylak. Roman var tabii ki aklımda. Ama kendime haksızlık etmeyeceğim. Koca bir dosya doldurmuşum bir önceki roman taslağı için. Çalışmışım yani. Aylaklık etmemişim. Böyle böyle olacak herhalde. Sadece şu sıralar kafam zor alıyor bazı şeyleri. Ama şu son roman kötü de olsa bitecek. Öyle düşünüyorum şimdi. Aslında bölümlerine bakınca Scrivener'dan sanırsın yazmışım bile. Ayrıntılı bir plan var ama eksik işte. İlk bölüm de hazır yazılmış. Mesela bitmiş haline 100 desek, şimdiki hali, olsun olsun, 15 veya en çok 20. İsimleri kesinlikle çalışmam gerek. İsimler çok tipsiz. Hepsi anglosakson, androidler hariç. Öyle roman mı olur. Ben amerikalı mıyım, ingiliz miyim, kanadalı mıyım, avustralyalı mıyım. 

Hadi. Bırakıyorum buraya yazmayı bugünlük. Daha farklı bir şeyler yapayım. 


Not: İsimsiz yorumlar bir zahmet rumuz bırakabilir mi? Bir de ısrarla reklam içerikli yorum bırakan kişiye sesleniyorum, ya-yın-la-mı-yo-rum.





Cumartesi, Ekim 06, 2018

Hormonsal.

Hormonlarım altüst. Takviye alıyorum. Moralim diplerde. Canım sıkkın. Sürekli kilo alıyorum. Oysa sürekli hareket halindeyim. Bugün pilatesim vardı. Bir de edebiyat atölyesi kadıköy'de. Akşam olunca hüzün çöküyor bu evde. Henüz yerleşemedim. Gün içinde pek burada durmadığım için fark etmiyor ama akşam...Her bir şey ortalıkta.

Bir tane uyku tulumunun altına altlık almıştım. Rengi çok çirkin, sıçan grisi ama harika yoga matı oluyor. Dizlerim hiç acımıyor.

Reformer pilates mükemmel gidiyor. Sanırım omuzlarım kaslanacak. Aletin üstüne iner çıkarken ilk zamanlar destek gerekiyordu. Bugün dengem daha yerindeydi. Antrenör de bugün söyledi. Eve gelip uyudum. Sonra da zar zor derse yetiştim. Sonra da notalarımı baştan bastırdım. Yarın dizerim dosyaya.

Yorumlara yanıt yazamıyorum, kimlikten çıkmışım giremiyorum. Neyse ki buraya ve diğer bloga yazdırıyor.

Dersten çıkışta hüzün doluydum. Üniversite öğrenimimi baltalayan tüm insanlara öfkeliydim mesela. Eski meseleler. Ama her biri derin. Değişik insanlar ve değişik şekillerde baltaladılar. Her şey bu kadar sancılı olmak zorunda değildi. Gereksiz acılar çektim. Bütün hayatım boyunca da böyle oldu zaten. Karşıma çıkan ya da hayatıma yön veren insanların patolojilerinin cezasını çektim. Dedim ya, benim hala hayatta olmam başlıbaşına bir başarı. Zaten ne olacaktı? Doktoramı yapacaktım, akademisyen olacaktım, sonra da hop kapıya. En iyi ihtimalle adımın önünde güzel bir ünvanla. Ya da ünvansız.

Artık doğru dürüst aklımı hiçbir şeye veremiyorum. Ne kitap, ne dizi, ne film. Bertrand Russell iyi gidiyordu. Sonra o da kaldı. Sanatın gerekliliği ise kafam kaldırmayacak korkusuyla elime alamıyorum.

Geçmişimden nefret ediyorum. Nefret edilesi yıllar, günler, zamanlar. Şimdi de artık çok şey için çok geç. Çocuk yapmamış olmak tek tesellim. Şimdi bir ergenin sorunlarıyla uğraşamazdım. Ama şimdi evin içinde doğru dürüst bir erkek olsaydı iyi olurdu. Keşke aşkı o kadar gözümde ulvileştirmeseydim. Evleneceğim kişinin eninde sonunda bir dünyalı olacağını anlasaydım. Hep geçmişin bozuk yollarından kalma bunlar.

Neyse ben gidip çarşaflarımı değiştireyim. Nevresimin içine de battaniye değil kışlık yün yorganı koyayım. Yarın hava sıcak olacakmış. Belki bisiklete binerim.

Perşembe, Ekim 04, 2018

Girişimcilik ve Korku

Yarınki programda değişiklik oldu. Gidemiyorum Bilecik'e. Biraz canım sıkıldı ama elimden gelen bir şey yok. Birazdan bugünün programını yapacağım kağıt üstünde. Bugünün odağı iş. Para getirmesini umduğum bir iş yani.

Diğer işlerde de yaptığım gibi, önce o paranın oradan geleceğine inanmalıyım. Şu an şüphelerdeyim. Gözümde canlandırmalıyım. O bile beni aşırı zorluyor. Zaten oradan belli ta içimden inanmadığım. İçimde güçlü bir muhalefet oluşuyor.

İçimde hazırda bekleyen bir iş kadını var. Bir duysan sesini, kendine nasıl da güveniyor. Mesela hep okuduğu yazılarda, girişimcilerin karşılaştıkları sorunları nasıl çözdüklerini biriktirir bir köşede. Ve kendiyle kıyaslar: "ben bunu çok başından düşünürdüm". "Evet ben bu çözümü çok rahat bulabilirdim" der. Ama kendisini iş başında pek göremedik bugüne kadar. Onun hatası mı? Hmf. Sanmıyorum. İşe güce korkarak yaklaşan, ruhumun başka bir birimi olmalı. Korkuyorum blog. Bu çok insani bir yanıyla. Ama bak. Şimdi cascavlak ortaya çıktı. Yazarken kendime itiraf edebildim. Sorsalar "hayır, ne korkacağım" derdim. Korkuyorum. Ve bu beni geride tutuyor. Oysa ortada durduğunda, onunla başa çıkabilirim. Saklandığında edemem. Bilincin bir kat altına saklanıyor. Kuytulara.

Ah. İşte bugün sırf bu farkındalık bile çok iş bitirmekten sayılabilir. On ölçü güven var içimde, kaç ölçü korku, onu daha sayamadım. Güven hep ortada. Korku daha sinsi.

Korkuyorum, tıpkı diğer bütün girişimciler gibi. Beni işin başına oturtmayan, bahaneler bulan, başka önceliklerim olduğuna ikna eden hep o sinsi şey.

Şey: isimlendirilmemiş olan. Çünkü isimlendirilmek bilincin alanına girmekten geçiyor. Freud'ün "ça" sını düşünüyorum. Türkçesi id. Dürtünün ta kendisi. İsimlendirilmemiş dürtü aslında id. Neyse fazla derine girdik. Burası Psikoloji Enstitüsü değil.

Korku. Seninle başa çıkabilirim. Hatta seni kendi lehime kullanabilirim. Çünkü seni dinlemeyi de biliyorum. Bazı haklı olduğun ve yol gösterebildiğin durumlar oluyor. Ve bunlar beni ileri taşıyan değerli görüşler. Sadece beni kafana göre yönetmene izin veremem.

Eminim çok takdir ettiğim kişisel girişimciler Celes ve Tony Robbins'in bile korkuları vardır başlarda ve yeni girişimlerinde. Ama onunla başetmeyi yolda öğrenmiş olmaları gerek.

Girişim ve korku. Hep duyardım. Şimdi içinden geçtiğime göre, harekete geçtim demek.

Çarşamba, Ekim 03, 2018

Kedi, ayna ve gündelik lakırdılar.

Aşırı yorgunum bugün, birazdan dişlerimi fırçalayıp yatacağım.(salı)

Kedicik bugün coştu. Bazı sabahlar uyandığımda, her nasılsa dışarıdan duyuyor, ve dairenin kapısını tırmıklıyor miyavlayıp. Bugün de dışarı çıkarken o üst kattaydı, nasıl bir telaşla koşup trabzanlardan indi, görmedin. Sonra başını okşayınca hemen guruldamalar. Patilerini üstüme koymalar. Daha da yukarı çıkmaya çalışmalar. Amacı üstüme tırmanmak. Kucak istiyor. Önceki kiracıyla nasıl bir ilişkileri vardı anlamadım. İndirmedi beni aşağı! Hep yolumu kesti. Önümde durdu. İnsanın içine dokunuyor ama ya. Yemek filan da vermedim hiç. Bir kap ayırdım ama ona yemek vermeden bir ay geçti neredeyse. Derdi yemek değilmiş. Duygusallıkmış. Zaten besleyeni var. Tüyleri öyle yumuşak ve temiz ki. Pofuduk pofuduk. Hiç sokak kedisi gibi değil. Acaba eskiden evin kedisi miydi. Bir sefer daldı çünkü içeri benimle beraber. Eğer öyleyse çok hüzünlü bir durum.

Bu akşam da televizyonda buna benzer bir haber duydum: Tayland'da bir ofiste, çalışanların işe köpekleriyle gelmelerine izin veriyorlar. Ortamdaki stres azalıyormuş.

------------

Dün gece yorgunluktan bu yazıyı yayınlamamışım (bugün çarşamba). Bu sabah geç uyandım. Saat öğlen oldu ben kahvaltı edene kadar. Galiba spor hayatıma farklı bir kapıdan girmek üzere. Bugün kahvaltıyı hazırlarken omuzlarımın kaslarının kemiklerimi sardığını hissedebiliyordum. Kafayı masaj rulo ve toplarına taktım. Bugün gidip alsam mı?



Aklımda Merve'nin blogunda birkaç gün önce okuduğum ve uygulamaya sokunca hayatımı 180 derece yön değiştirten bir yazısı var: ayna. Bunu daha önce de çok duymuştum ama o yazıdaki bir şeyler beynime farklı bir sinyalle ulaşmış olmalı. Artık hayatıma yeni bir yön verme aracım var. O duygu çok tanıdık: açlıktan miden ezilir hani. Ruhun da başkasında görüp sende eksikliğini hissettiği bir davranış görünce aynı şekilde eziliyor ama bilincin sadece kızgınlığını algılıyor. Artık o ezilmeye de hassaslaştım ve hayatımdaki eksikleri böylece daha kolay dengeliyorum. Hem öfkem de birikmiyor böyle olunca. Mesela en çok kızdığım davranış birinin bana yalan söylemesi. Ya da birinin benim sorumluluk duygumu kendi lehine kullanması. Kafamda yok affetmekmiş, yüzleştirmekmiş diye uğraşana kadar bu yalan ve sorumluluk duygumun sınırlarını en çok da o kişiye karşı esnetmek. Öyle mi? O zaman buyur, bu da sana. Bir cümle okumuştum: "first get even, then forgive". Önce durumu eşitle, sonra affet. Bu aslında güçlü bir savunma mekanizması ve eskiden bünyemde vardı. Bir ara kaybetmişim ve tekrar devreye girmesi çok iyi oldu. Önemli bir eksiklik bence. Aslında çok basit: "sen de ona yap". Diyenim kalmamış, ben de akıl edememişim. Silikleşip kaybolmuş. Ben de hep ezilmişim. Yazık.

Ama bu sadece basit bir intikam davranışı değil. Daha genele de uygulanabilir: mesela çok hesap kitap yapan birine içten kızmak. Belki senin de tam biraz daha hesaplı kitaplı davranmam gerekiyordur hayatta. Yani öyle ince bir noktalı vuruş ki bu. Hayatına uyguladığında, masajda tam en çok sızlayan kasa basılması gibi bir şey. Hah tam orası dedirtiyor.

Koro beni biraz strese sokmuştu geçen hafta. Seviye çok yüksekti, ben çok gerideydim. Nasıl olacaktı, ortamlarda yılbaşı öncesi konserden bahsediliyordu. Yılbaşına şunun şurasında kaç ay kalmıştı. Ama sonra duydum ki hazır olmadan zaten hoca çıkarmazmış. Ve aslında kimse o yüksek seviyeyle oraya gelmemiş. Ayın sonunda korodan atılmaktan korkuyordum. Ama kimse sesi yetersiz diye korodan atılmamış bugüne kadar. Öyle dediler. Sevmen yeterli dediler. Yine de kendimi geliştirmek için uğraşacağım. Bir de insanlar orada gerçekten çok tatlı. Kucak açtılar bana yeni gelen olarak. Ortam önemli.

Bugün hava bulutlu. Bir güneşli, bir kapalı. Böyle, ne zaman atarlanacağı belli olmayan psikopat biri gibi. Bir bakmışsın sebepsiz yağmış.

Kollarım biraz üşüdü. Biraz günümü planlayayım.