Cuma, Eylül 28, 2018

Spor ve idealler.

İşte bu kadar. Günün zorunlulukları artık bitti. Yemek de yedim. Artık blogun başına kurulabilirim. Çok iş görmedim, verimli bir gündü diyemem ama kayıp da değildi. Toplamda üç saate yakın spor yaptım. Bunun 45 dakikası aletli pilates, 40 dakikası sahilde açık havada bisiklet, 50 dakikası da aynı sahilde yürüyüş. Hava açınca hemen durumu değerlendirdim. Bisiklet sayesinde 200 küsur kalori yakmışım. Esmesin, nemli olmasın ben binerim o bisiklete.

Sonra, duştan sonra, iki saat devrilip sızma. Sanıyorum sahilin oksijeni hala çarpıyor. Hani eskiden yeni bir yere giden biri için "havasına suyuna alışmak" diye bir tabir kullanılırdı. Havasına alışamadım. Bir de ben yürüyüşü zavallı gibi bol egzoslu bir caddenin kenarından yapardım. Gibisi fazla. Zavallılık zaten, başka ne olacak ki.

Başka da bir icraatım yok.

Gidip notaları bastıracaktım ozalitçide. Ay dedim tamam. Yeter. Git duşunu al dinlen azıcık. Çünkü ozalitçiye yürümek de nereden baksan yarım saatten fazla sürecekti.

Yemek yaptım. Hah. Tabii, unutuyordum. Bir de bir saate yakın kitap okudum. Bertrand Russell'ın Mutlu Olma Sanatı. Çok baba kitap. Tavsiye ederim. Belki de kişisel gelişim kitaplarının ilki. Oturaklı bir matematikçi ve felsefeciden gelince saygı görüyor tabii. Ana fikir, önsözden anladığım kadarıyla -spoiler!- içine kapanıklıktan kendini sıyırıp, dışa dönük bir mücadele edinmek- spoiler sonu? Yok hepten spoiler sonrası ama heyecanı kaçmaz, gene de okunur. Bir de psikanalistlere bir giydirmiş ki, ne sen sor ne ben söyleyeyim. Aynı beni anlatıyor o üç satırda, mutsuz insan profili bu, bu arada. Garip olan şu ki, psikanalizin faydasına inanan terapistimin de savunduğu, ve benim de kabul etmek istemesem de son günlerde kendi üstümde deneyimlediğim bir konu bu: evin dışına çıkmak için güzel bir sebebim olduğunda, daha canlı hissediyorum kendimi. Yani sanki böyle öncesinde soğuk soğukmuşum, hareketsizmişim de, dışarı çıkınca, orada bir işlerle uğraşınca, kanım canlanıyormuş gibi.

Başka ne yaptım? Bir ara dışarı çıkıp bir de alışveriş yapmışım, ama onun için özel çıktığımı hatırlamıyorum mesela. Belki pilates dönüşü olabilir. Evet. Patates aldım. Yumurta bitmişti onu da aldım. Sonra da kasaptan kıyma. Akşam yemeği köfte ve patates püresiydi. Şimdi patates püresi diyince aklıma geldi. Havucun da püresi olabilir mesela. Belki balkabağıyla karıştırıp. Tatlı patates gibi. Patates püresine soğan ve eriyip uzayabilen herhangi bir peynir koyuyorum. Baharat olarak da nane ve paprika. On numara oluyor. Öneririm.

O kitabı dün gece başlamıştım okumaya. Bir "ideal ben" listesi yaptım ki, evlere şenlik. Bilinç seviyesinde değil. Önbilinçaltı denebilecek bir yerde. Her şeye, herkese heves. Onu da isterim, bunu da. Bundan da ver bir kepçe ama en kaymağından olsun. Sonuç, ne o, ne bu, hiçbir baltaya sap olamadan yaşamak. Aile bile kurmamak. Kafası kesilmiş tavuk gibi, oradan oraya, akıntıya kapılıp bir oraya bir buraya sürüklenmek. Çok içerliyorum bu duruma blog. Depoları boşaltıyoruz blogu bunun için var. Fakat orada da tekledim galiba. Olmuyor. Terapide bahsediyoruz işte idealler filan şu bu. Bir yandan biliyorum. Kendimi kimseyle kıyaslamamam gerek. Benim şu an hayatta kalmış olmam bile bir başarı eğer hikayemi eksiksiz bilirsen.

Kardeşim bendeydi, ve nasıl olduysa evi temizlemeye, fazlalıkları çöp poşetlerine doldurmaya başladık. Bir tane ödül geçti elimize. Blogstar ödülü. Tabii ki atmadım. Eski bloguma verilmişti. "İlk aldığımda çok sevinmiştim, ama şimdi pek önemsemiyorum" dedim kardeşime. "Bütün ödüller gibi değil mi?" dedi filozof kardeşim. Sanırsın evinde altın portakallar sıralı. Yok ya. İnanma sen onun o karizmatik duruşuna. Fiyakayı severiz ailecek. Ama doğru işte, eşek sıpası haklı bir yanıyla. Gel de yanlış de. Oysa başkasının aldığı ödüller nasıl da iştahımı kamaştırır. Hemen ertesi gün kolları sıvayasım gelir. Ve ideal benime bir işe yaramaz gaye daha eklenir. Bir yük daha. Ödüller. Oysa sevincinin ömrü en fazla 20 gün. Üçüncü haftanın başına alışıyorsun.

Bertrand Russell mutluluğun formülünde bazı gayelerden vazgeçebilmeyi de ekler. Vazgeçebilmek bir mutluluk yapıtaşıdır der. Ama işte içim ukdelerle dolu. Bilimkadını olmak istiyordum ben en önce. Bir Marie Curie. İdolümdü. Olamadım. Vazgeçtim mi tam emin değilim. Geçmezsen ne olacak? Bu saatten sonra. Zaten artık bilim dünyası da eskisi gibi değil. Laboratuarlarda uzmanlıklar kıldan ince dilimlere ayrılmıştı en son bıraktığımda.

Bir de, bir gece sevgilimin evine gidiyordum, hava kararmıştı ama bir yaz gecesiydi. Eski fakültemin arkası araştırma merkeziydi, laboratuarlar vardı. Pencerelerinde perde de yoktu, içerisi gözüküyordu. Yanından geçtim. İçeride çalışanlar vardı hala o geç saatte. Hiç onların yerinde olmak istemedim. Hayatı ıskalıyorlardı bana göre. Sevgilimin yanına gitmek daha güzeldi. Film artistlerine benziyordu hem de. Fakat şimdi hayatı ben ıskalamışım gibi duruyor. Ne kaypaksın be hayat. Seni ıskalamak an meselesi.

Şimdiki halimi kabullensem, sanki oradan bir yerlere zıplayabilirim.

Bir yandan da kendimi fazla sıkmadan serbest yaşayıp, gözlem yaparak yolumu bulmaya çalışıyorum. Mesela üç saat spor çok gelmedi bugün ama her gün de yapamam.

Yalnız bugün pilates hocası bana dedi ki, daha önceden spor yaptığınız çok belli, çünkü şu az önce yaptığınız harekette insanlar titreyebiliyor dedi. Nasıl sevinç doldu içime nasıl! O kadar yoga, o kadar senenin yürüyüşü ve son günlerin bisikleti. Boşa gitmemiş. Duruyormuş kaslarımda.

Mücadele diyor Russell. Anahtar sözcüğü bu. Kendinin dışında bir mücadele bul. Ben buna inanıyorum. Gayeden çok mücadele sözcüğüne.

Bakalım ilerleyen günler ne getirecek. Yarın atölye var. Pazartesi de koro. Haydin yeter bu kadar gevezelik. Neredeyse gün bitecek, challenge aksayacak.



2 yorum :

  1. Bugün düşündüğüm bir şeyi paylaşayım. Sanki benzer şeylermiş gibi geldi bana, bir yanıyla. Bize temizlik için gelen hanım eşyaların yerini değiştirmeyi çok seviyor. İlk geldiği haftalarda dehşete düştüm. O gittikten sonra mutfakta aradığımı bulamıyordum. Alıştığım düzene getirmem bir kaç günü alıyordu. Epeyi sonra bunun onun için bir oyun olduğunu, bundan keyif aldığını düşünmeye başladım. Kardeşim yaptığı işi neredeyse bütün gün düşünebiliyor. Sanırım o da keyif alıyor, bir şekilde oyuna çevirdi diyemeyeceğim ama benziyordu. Belli kuralları olan, serbest alanları olan ve keyif veren bir şey olarak. Kendime baktığımda da uzun süreli uğraştığım ve keyif aldığım şeyler bir yerde oyuna dönmüş şeyler. Acaba hayattan keyif almak için onu oyuna çevirmenin yollarını mı aramalı. Oyuna çevirmek nasıl olur düşünmek lazım. Neyse mevzu uzar :)

    YanıtlaSil
  2. Oyuna çevirmek, eğlence demek. Eğlenebilmek. Nasıl olabilir. Ben onu bir kere aktif olarak yapmıştım. Devlet için bir belge lazımdı, ve bir sağlık merkezinde kırk kişinin imzası mı ne gerekiyordu. Bunun bir oyun olduğunu düşündüm, kolaylaştı. Merdivenleri in, onu bul, buradan bir, yüzde yetmişini tamamla. Başka türlü katlanamazdım. Bisiklete binerken de oyun olarak düşünüyorum bazen, karşına bir bisiklet çıkıyor, ona çarpmadan geç, bazen zorlaşıyor, kenarda bir yaya duruyor. Şu gamification'u biraz da ondan merak ediyorum.
    Hayatı oyuna çevirmek nasıl olur? Bilmiyorum ama içine biraz eğlence katmak şart.

    YanıtlaSil