Pazar, Eylül 30, 2018

Challenge son!

Geçti gitti bir ay. Ama çok şeyler değişti hayatımda. Bunun her bir gününün duygularını saklamış olmak çok güzel. Az önce ince belliyle elimi ısıta ısıta okuduğum rastgele birkaç yayınımı okurken hissettim. İnsan konfora öyle hızlı uyum sağlıyor ve geçmişi unutabiliyor ki. O, gürültüden ne yapsam kurtulamadığım gece mesela. Şimdi hiç yaşanmamış gibi.

Ev düzenini asgari bir işleyişe sokup hayat düzenini sıraya sokmaya bile geldim şu bir ayda. Şu salondaki köşenin boş kalması biraz canımı sıkıyordu. Şimdi oraya da bir işlev kazandırdım. Uygun mobilya bulmak gibi işler var şimdi gündemde. İkea sağolsun. Balkonun son hali baharı bile bekleyebilir. Balkon konusunda çok acelem yok. Çalışma odası, yatak odası, hatta mutfak. Biraz tasarım isteyen yerler. Her şey çok kel oralarda. Daha sıcak, daha ev olsun istiyorum. Daha zevkli.

Stok foto deyip duruyorum ya. Oradan hakikaten para gelecek mi bakalım. Gelmemesi için bir sebep yok. Daha önce geldi. Hesabıma geçmedi çünkü kuruş kadar paraydı, ama benim gönderdiğim de üç beş fotoğraf. Servet kazanacak halim yoktu. Mantıklı olarak gelmesi lazım. Ama gözümle görmek istiyorum, mümkünse hemen. Fakat mümkün değil. Yani hemen mümkün değil.

Dün akşam Depoları Boşaltıyoruz'a koca bir post girdim. Ve bu sabah koca bir aydınlanma yaşadım. Koskocaman. Zamanımı değerlendirme konusu benim için çok sancılı ve yıllardır canımı yakan bir iş. Hep robot gibi ve asla uygulanamayan keyifsiz bir program ile tamamen salmak ve hiç tatmin etmeyen bir hayat arasında sancılı bir geçiş yaşıyorum. Bu sabah blok halinde, sanki yukarıdan inen bir bilgi gibi aydınlandım: bu benim çocukluğumun ve hatta gençliğimin tekrarı.

  • Robot gibi ve keyifsiz zaman: okul zamanı, iki okula birden gittiğim zamanlar, veya ergenken hiç başka bir etkinliğe vakit bırakmayan lise yılları.
  • Tamamen saldığım, amaçsız ve bomboş ve tatmin etmeyen yaz günleri.
Hiç ortasını yaşamadım. Hiç kendime ait bir projem olmadı. Üniversite bile, ki hayatımın tek projesiydi, çuvalladı. Yani sonuna kadar gittim ama o konuda çalışamıyorum. Bu, neden bu kadar zorlandığımın açıklaması. Bir uçtan bir uca salınmışım, ortası yok. Dün akşam hayıflanıyordum: beni Montessori okuluna yazdırsalardı en azından zamanımı kullanmayı öğrenseydim. Ama kaç kişi Montessori sistemiyle tanışıyor yuvada? Yine de ne projeler tamamlanıyor dünyada.

Bu çok önemli bir farkındalık. Ayakkabındaki bir taş gibi. Demek ki dünkü çalışmam bir dişliyi çevirmiş. Bir tık çevirmiş ama o da şimdi başka dişliyi çevirdi bak. Yılların dönmemiş paslı dişlisi bu. Bir tık dönse bile az iş mi? Zaten ilk günden komple tur mu atacaktı sanki?

Olacak bu işler. Çok inandım şimdi. Hiç bu kadar inanmamıştım kendime. 

O zaman kendime son bir sıcak çay daha koyuyorum ve bullet journal'ımda bir yapılacaklar listesi sayfası açıp, oraya buraya dağılan yapılacakları toparlayıp listelemekle işe koyuluyorum. Haydi bakalım. Güzel bir gün olacak.




ikinci stop motion um

Cumartesi, Eylül 29, 2018

Challenge son iki.

Bugün kedicik gene kapıdaydı evden çıkarken. Miy miy sesler çıkarıyordu. Kafasını okşadım. O kadar uysaldı ki, tüyleri de yumuşacık. Hemen sevdirdi kendini. Onu bilmiyorum ama ben bağlandım biraz onu böyle sevince.

Bugün Beliz Güçbilmez'in atölyesi için Kadıköy'e indim. Atölye her zamanki gibiydi. Güzel. Fakat kitabı okusaydım eminim daha da çok sevecektim.

Çıkışta ozalitçide notaları kağıda bastırdım.

Bir de az kaldı atölyeyi kaçırtacak kadar öbür blogun yazısına hazırlandım. Yani hedeflerime. Epey yol katettim. Merak ediyorsan, yanda bağlantısı var.

Hadi geç oldu. Bugün de epey yazdım. Yeter bu kadar.





Cuma, Eylül 28, 2018

Spor ve idealler.

İşte bu kadar. Günün zorunlulukları artık bitti. Yemek de yedim. Artık blogun başına kurulabilirim. Çok iş görmedim, verimli bir gündü diyemem ama kayıp da değildi. Toplamda üç saate yakın spor yaptım. Bunun 45 dakikası aletli pilates, 40 dakikası sahilde açık havada bisiklet, 50 dakikası da aynı sahilde yürüyüş. Hava açınca hemen durumu değerlendirdim. Bisiklet sayesinde 200 küsur kalori yakmışım. Esmesin, nemli olmasın ben binerim o bisiklete.

Sonra, duştan sonra, iki saat devrilip sızma. Sanıyorum sahilin oksijeni hala çarpıyor. Hani eskiden yeni bir yere giden biri için "havasına suyuna alışmak" diye bir tabir kullanılırdı. Havasına alışamadım. Bir de ben yürüyüşü zavallı gibi bol egzoslu bir caddenin kenarından yapardım. Gibisi fazla. Zavallılık zaten, başka ne olacak ki.

Başka da bir icraatım yok.

Gidip notaları bastıracaktım ozalitçide. Ay dedim tamam. Yeter. Git duşunu al dinlen azıcık. Çünkü ozalitçiye yürümek de nereden baksan yarım saatten fazla sürecekti.

Yemek yaptım. Hah. Tabii, unutuyordum. Bir de bir saate yakın kitap okudum. Bertrand Russell'ın Mutlu Olma Sanatı. Çok baba kitap. Tavsiye ederim. Belki de kişisel gelişim kitaplarının ilki. Oturaklı bir matematikçi ve felsefeciden gelince saygı görüyor tabii. Ana fikir, önsözden anladığım kadarıyla -spoiler!- içine kapanıklıktan kendini sıyırıp, dışa dönük bir mücadele edinmek- spoiler sonu? Yok hepten spoiler sonrası ama heyecanı kaçmaz, gene de okunur. Bir de psikanalistlere bir giydirmiş ki, ne sen sor ne ben söyleyeyim. Aynı beni anlatıyor o üç satırda, mutsuz insan profili bu, bu arada. Garip olan şu ki, psikanalizin faydasına inanan terapistimin de savunduğu, ve benim de kabul etmek istemesem de son günlerde kendi üstümde deneyimlediğim bir konu bu: evin dışına çıkmak için güzel bir sebebim olduğunda, daha canlı hissediyorum kendimi. Yani sanki böyle öncesinde soğuk soğukmuşum, hareketsizmişim de, dışarı çıkınca, orada bir işlerle uğraşınca, kanım canlanıyormuş gibi.

Başka ne yaptım? Bir ara dışarı çıkıp bir de alışveriş yapmışım, ama onun için özel çıktığımı hatırlamıyorum mesela. Belki pilates dönüşü olabilir. Evet. Patates aldım. Yumurta bitmişti onu da aldım. Sonra da kasaptan kıyma. Akşam yemeği köfte ve patates püresiydi. Şimdi patates püresi diyince aklıma geldi. Havucun da püresi olabilir mesela. Belki balkabağıyla karıştırıp. Tatlı patates gibi. Patates püresine soğan ve eriyip uzayabilen herhangi bir peynir koyuyorum. Baharat olarak da nane ve paprika. On numara oluyor. Öneririm.

O kitabı dün gece başlamıştım okumaya. Bir "ideal ben" listesi yaptım ki, evlere şenlik. Bilinç seviyesinde değil. Önbilinçaltı denebilecek bir yerde. Her şeye, herkese heves. Onu da isterim, bunu da. Bundan da ver bir kepçe ama en kaymağından olsun. Sonuç, ne o, ne bu, hiçbir baltaya sap olamadan yaşamak. Aile bile kurmamak. Kafası kesilmiş tavuk gibi, oradan oraya, akıntıya kapılıp bir oraya bir buraya sürüklenmek. Çok içerliyorum bu duruma blog. Depoları boşaltıyoruz blogu bunun için var. Fakat orada da tekledim galiba. Olmuyor. Terapide bahsediyoruz işte idealler filan şu bu. Bir yandan biliyorum. Kendimi kimseyle kıyaslamamam gerek. Benim şu an hayatta kalmış olmam bile bir başarı eğer hikayemi eksiksiz bilirsen.

Kardeşim bendeydi, ve nasıl olduysa evi temizlemeye, fazlalıkları çöp poşetlerine doldurmaya başladık. Bir tane ödül geçti elimize. Blogstar ödülü. Tabii ki atmadım. Eski bloguma verilmişti. "İlk aldığımda çok sevinmiştim, ama şimdi pek önemsemiyorum" dedim kardeşime. "Bütün ödüller gibi değil mi?" dedi filozof kardeşim. Sanırsın evinde altın portakallar sıralı. Yok ya. İnanma sen onun o karizmatik duruşuna. Fiyakayı severiz ailecek. Ama doğru işte, eşek sıpası haklı bir yanıyla. Gel de yanlış de. Oysa başkasının aldığı ödüller nasıl da iştahımı kamaştırır. Hemen ertesi gün kolları sıvayasım gelir. Ve ideal benime bir işe yaramaz gaye daha eklenir. Bir yük daha. Ödüller. Oysa sevincinin ömrü en fazla 20 gün. Üçüncü haftanın başına alışıyorsun.

Bertrand Russell mutluluğun formülünde bazı gayelerden vazgeçebilmeyi de ekler. Vazgeçebilmek bir mutluluk yapıtaşıdır der. Ama işte içim ukdelerle dolu. Bilimkadını olmak istiyordum ben en önce. Bir Marie Curie. İdolümdü. Olamadım. Vazgeçtim mi tam emin değilim. Geçmezsen ne olacak? Bu saatten sonra. Zaten artık bilim dünyası da eskisi gibi değil. Laboratuarlarda uzmanlıklar kıldan ince dilimlere ayrılmıştı en son bıraktığımda.

Bir de, bir gece sevgilimin evine gidiyordum, hava kararmıştı ama bir yaz gecesiydi. Eski fakültemin arkası araştırma merkeziydi, laboratuarlar vardı. Pencerelerinde perde de yoktu, içerisi gözüküyordu. Yanından geçtim. İçeride çalışanlar vardı hala o geç saatte. Hiç onların yerinde olmak istemedim. Hayatı ıskalıyorlardı bana göre. Sevgilimin yanına gitmek daha güzeldi. Film artistlerine benziyordu hem de. Fakat şimdi hayatı ben ıskalamışım gibi duruyor. Ne kaypaksın be hayat. Seni ıskalamak an meselesi.

Şimdiki halimi kabullensem, sanki oradan bir yerlere zıplayabilirim.

Bir yandan da kendimi fazla sıkmadan serbest yaşayıp, gözlem yaparak yolumu bulmaya çalışıyorum. Mesela üç saat spor çok gelmedi bugün ama her gün de yapamam.

Yalnız bugün pilates hocası bana dedi ki, daha önceden spor yaptığınız çok belli, çünkü şu az önce yaptığınız harekette insanlar titreyebiliyor dedi. Nasıl sevinç doldu içime nasıl! O kadar yoga, o kadar senenin yürüyüşü ve son günlerin bisikleti. Boşa gitmemiş. Duruyormuş kaslarımda.

Mücadele diyor Russell. Anahtar sözcüğü bu. Kendinin dışında bir mücadele bul. Ben buna inanıyorum. Gayeden çok mücadele sözcüğüne.

Bakalım ilerleyen günler ne getirecek. Yarın atölye var. Pazartesi de koro. Haydin yeter bu kadar gevezelik. Neredeyse gün bitecek, challenge aksayacak.



Perşembe, Eylül 27, 2018

Sıkıntı ve haz dengesi.

Challenge'da geriye sayım başladı. Üç, iki, bir. Fena gitmedik bence. Benim taşınma zamanıma rastlaması biraz talihsizlik oldu ama olsun.

Bugün sabahtan biraz tatsızdım. Kendime güya program yaptım. Bir saatlik bir programa bile uyamadım. Bari kahve yapayım dedim onu da yarım bırakınca, eeeeh dedim. Oturup disiplin kavramını sorguladım. Hayattaki sıkıntı ve haz dengesini. Hatta bunun üstüne bir yazı yazmak istedim blogda. Sonra o da yarım kaldı. Kunegond'u aradım. Doğumgünüydü. Onunla epey konuştuk. Telefonu kapattıktan sonra, ben, nasıl olduysa darmadağın mutfağa giriştim ve yarım saatin sonunda ortalık pırıl pırıl oldu. Yemek yaptım. Yedim ve hazırlanıp Kunegond'la buluşmaya gittim. Az önce döndüm.

Sanatın gerekliliği ve Mutlu olma sanatı'nı aldım yoldan. Şimdi onları okumak istiyorum. Yarın ilk pilates dersim var. Öbür gün de Beliz Güçbilmez'in atölyesine katılacağım. Kune beni ikna etti. Dedim "sen X firmasında pazarlama departmanında mıydın?" "Evet" dedi. Hah. Ceylanla da tutturmuştum aynı böyle. Eski evimi temizlediğinde, öyle bir parlattı ki, orayı ziyaret ettiğim ilk güne ışınlandım sanki, dedim "Ceylan burası ilk gezdiğim günkü gibi olmuş, yoksa o zaman da bu evi sen mi temizlemiştin?" Gözleri parladı. "Evet!!!!" dedi.

Bence o konu önemli. Hayatta sıkıntı ve haz dengesini doğru kurmak. Ben kendini aşırı sıkıntıya sokan insanların erkenden kanser olma ihtimallerinin arttığına inanıyorum. Bu bilimsel bir dayanağı olmayan tamamen kişisel bir kanı. Bazen çevresel faktörler de kanseri tetikliyor, ama kendini aşırı darlamayı "aşırı stres" olarak düşünürsek, neredeyse bilimsel bir ayak bulmuş oluruz bu inancıma. Yani istesem kendimi zorlarım, herhangi bir sonucu elde etmek için. Ama bu ömrümü kısaltır. Tamamen keyfe keder olmak ise zaten yapamadığım ve beni günün sonunda mutsuz eden bir davranış. Arayı bulmak gerek. Denge dansı. Yani robot gibi kendimi programlama ve yaşama kabiliyetim var. Ama hayattan zevk almadıktan sonra, banka hesabımda X milyon liram mı olacak? Ya da yaşam boyu X ödülünü mü alacağım? Ya da fıstık gibi vücut? Ama kendimi bütün gün darlamışım. Koştura koştura yaşıyorum.

Mevsim değişti. Bende şöyle bir pratik etkisi var: ne güzel bisiklete biniyordum. Şimdi aynı zevkle binemiyorum. Geçen gün yürüdüm sahilde hava kapalıyken, hatta başka bir tadı vardı. Ama aynı şey değil. Hava soğuk ve nemliyse, sahil daha da esintili ve nemli. Evden çıkıp bir etkinlik yapma şansım azaldı. Aslında istesem gene yaparım. Belki de birkaç güne uyum sağlarım. Belki kalın giyinip gene yürür ya da bisiklete binerim.

Ne diyordum, sıkıntı ve haz. Belli bir oranda bir sıkıntı çekmem şart eğer bazı sonuçları almaksa niyetim. Mesela sabah belli saatte işe giden insanlar gibi. Şu stok foto işinde en azından bir disiplin oturtmam gerekiyor. Roman işinde de öyle. Bir de gamification ve sürdürülebilir kalkınmada. Nasıl olacak? Şu an bilmiyorum.

Çarşamba, Eylül 26, 2018

Blog yazmak roman yazmaya karşı.

Terapiden geliyorum. Bugün konuşulanları burada paylaşmak istiyorum. Hepsini değil ama bir kısmını. Çünkü benim yazıyla ilişkim üstüneydi. Blog yazmaya nasıl başladım; roman yazmak ve blog yazmak arasındaki fark ne. Neden blog bana yetmiyor. Roman benim için ne ifade ediyor. Ve neden tıkanıp kalıyorum.

Blog yazmaya ilk önceleri blog okuyarak başladım. Sene 2005. O sıralarda rastladığım bloggerlar New York'ta ya da Birleşik Devletler'in başka bir yerinde biokimya doktorası yapan, ya da araştırmacı olarak çalışan, otuzlarında, çoğu zaman evli ya da yeni evli, ya da evlenmek üzere olan kadınlardı. Hayallerimin işini yapıyorlardı, benim gibi yurt dışında yurt özlemi çekiyorlardı. Hatta bir tanesinin mahlası Yeşil Erik'ti, kendimi ona çok yakın hissediyordum, çünkü yeşil erik, insan sıcaklığı ile beraber benim Türkiye'den uzaktayken tam olarak en çok özlemini çektiğim şeydi. Onların hiçbir kurguya benzemeyen, hiçbir sansüre takılmamış, imla kurallarını bile hiçe sayan, o samimi yazıları, üzüntüleri, sevinçleri gerçek hayat kesitleri beni büyülüyordu. Bazıları çok depresifti - tesadüf ben de depresiftim- ve benim depresifliğime bir yandaş bulmak beni hiç kimsenin avutamadığı biçimde avutabiliyordu. İlk başlarda çekine çekine yorumlar yazıyordum. Kendim annemlerle beraber yaşıyordum, çalışmıyordum ve çok yalnız hissediyordum kendimi. Evin dışında kimseyle görüşmüyordum, daha beteri, tanıdığım hiç kimse bende yakınlık ya da onlarla görüşme isteği yaratmıyordu. Oysa bu bloggerlar öyle değildi. Gerçek hayatta yakınımda olsalar onlarla arkadaş olabilirdim. Uzaktan arkadaş olmak bile güzeldi. Onlara yorum yazarak başladım. Sonra yavaş yavaş yorumlar yetmemeye başladı. Kendim de açsaydım ya bir blog. Okuyan olur muydu? Yoksa gerçek hayattaki gibi yalnız mı kalırdım blogumla tek başıma? Sonucu biliyorsun blog.

Roman yazmak ise blog yazmaktan şöyle farklı: blog sanat değil. Roman edebiyatın bir türü.
Kurguda dramatize etme gerekliliği var. Blogda bu hiç yok. Dramatize derken, olayları büyütüp çarpıtmak demek istemiyorum, fakat içinden geldiği gibi yazamıyorsun. Adı üstünde kurgu. Bir sıraya sokman gerekiyor. Kurguda hesap kitap var ve bu bana insanların duygularını bir yerde manipüle etmek gibi geliyor ve bunu yapmak istemiyorum.

Uzun uzun anlattım terapistime, okumalarımdan örnekler verdim. En sonunda terapist bana o anahtar sözcüğü verdi: samimiyetsizlik. Roman ya da kurgu bana samimiyetsiz geliyordu. Bu cümle sanki beynimdeki bir düşünce kistini yarıp içindeki iltihabı boşalttı. Hissedersin ya, karşındaki seni senden iyi anladığında olur bu. Tek kelimeyle senin doğruna temas edip onu dönüştürür. Belki, diye heyecanlandım. Belki romanda samimi olmanın yolunu bulabilirsem sular seller gibi yazacaktım. Orhan Pamuk'un "Saf ve düşünceli romancı" başlıklı kitabı bunu anlatıyor olabilir mi? Var evde ve elbette ki yarım bıraktım ve zaten okuduğum kadarını da hatırlamıyorum.

Sular seller gibi roman yazmak. Varsa böyle bir şey.

Salı, Eylül 25, 2018

Sonbahar ve döndürmeli program.

Yakın gözlüğüm gene kayıplarda. Çok sıkıldım evin içinde her gün gözlük aramaktan. Kenarında ipi de var boyunluk ama bir şekilde onu başımdan çıkarmam gerekiyor bir yerde ve bir an dalsam buzdolabından bile çıkabilir. Neyse.

Hava bir günde yazdan sonbahara geçti bugün. Neler yapsam acaba bugün? Pek bisiklet ve yürüyüş havası değil. Belki evde biraz hareket yaparım. Mekik filan ya da karın kaslarını güçlendiren bir yoga. Asıl sana güzel bir haberim var: 72 kilodan 71,6 ya düştüm bir günde. Fiyuuuu zamanı gelmişti artık. Yani 100 gr da olsa gidişat aşağıya doğru olsun kafasındayım ben, ama yarım kiloya yakın kaybetmek müthiş. Sadece öğün arası atıştırmaları keserek. Demek mesele oymuş. Durmuyordu ağzım. O yüzden sakız dahi çiğnemiyorum şimdi. Şu ağız alışkanlığından bir kurtulalım bakalım neler oluyor. Yemek yemek her işin yanlısını olmasın bakalım. Eskiden öyleydim ben. Az yerdim. Çok az. Aklıma gelmezdi, çünkü, bak senden gizlim saklım kalmadı artık, yemek yemek haz veren bir şey değildi. Zorunluluktu. Hatta büyük angarya. 44 kiloya öyle gelmiştim. Ama o ağır çekimde ölmekti. Tavsiye etmem.

O zaman bugünün programı şöyle olabilir. Biraz yoga ile başlayalım. Ardından yeni bir stop motion için beyin fırtınası. Ardından uygulama. Öğlen yemeği. Üstüne biraz roman için çalışma. Yaklaşık 17:00 den sonra da stok foto işleri.

O romanı bitirmek istiyorum. Gerekirse ardından başka romana geçmeyeyim. Ama depoları boşaltıyoruz madem o roman o depoda çok fazla yer kaplıyor.

Tabii bu programa asla uyamayacağım ve bunun sıkıntısı ruhumu kemirecek. O zaman şöyle diyeyim. Öncelik bugün karın kaslarında, sonra biraz eğlence. Dün stop motion çekmedim o yüzden bugün kendime izin veriyorum. Galiba böyle yapabilirim. 3 öncelikli program ve döndürme usulü. Her güne döndürerek. Bazen haftalık döndürmeli. Bakalım bugün nasıl geçecek.

Koro. Yine yeni yeniden.

Bugünkü post biraz gecikti. Mazeretim var. Koroya gittim akşam saat altıdan sonra. O saate kadar da boş durmadım: biraz romana baktım, baktım o da bana baktı sonra. Bakıştık uzun uzun. Olsun. Isınma turları bunlar.

Sonra kurabiye pişirmeye çalıştım kafamdan uydurduğum hiçbir ölçüsü olmayan bir tarifle. Hiç bir şeye benzemedi yaptıklarım ama çöpe atılacak kadar kötü de değil. Kahveye bandırırsın canın kahvenin yanında illa bir şey istiyorsa.

Sonra da işte dediğim gibi koro ön görüşmesi için yollandım koro mekanına. Koro muhteşem bir Ave Maria söyledi. Hoca bana beni arada alacağını söyledi. Ara bir türlü olmaz...Bekle babam bekle. Neyse sonra aldı. Bastı notalara, ben de arkasından sesle aynısını yapmaya çalıştım. Sonuç: çok sesli müzik için kulak var, fakat sesin gelişmesi gerekiyor, çok ham. Bir aylık deneme alışma süresi, sonrası gene bir ses sınavı. Ama kulak var dedi ya. Nasıl içime içime sevindim. Görme beni. O hamlık var ya. Aslında sporsuzluk hamı. Karın kaslarımı kasacağım diye sırtımdan belimi tutan kas tutuldu. Kramp! Belime kramp girdi karnımdan söyleyeceğim diye. Gene traji komik olaylar geldi buldu beni. Neyse ki hoca çok anlayışlı davrandı. Ama böyle biraz merhametli bir anlayış. Ya işte yazık, heves etmiş kalkmış gelmiş buraya, sırtına da kramp girdi iki notayı karnından söyleyince, nelerle uğraşıyoruz her gün anlayışı. Olsun. Ben ucundan uyum sağlamak istiyorum o koroya. Bir ay sonra beni kapıya koyarlarsa da gene birşeyler öğrenmiş, deneyim kazanmış olurum. Eski koromda yaptığımız çalışmalar işe yaradı. O ses alıştırmaları örneğin. Dubidubidubidubidu'lar. Ama bak şimdi düşününce...galiba beni kırmamak için öyle dedi. Burası ileri seviye bir koro dedi. Yani sana sekiz gömlek büyük. Evet. Aslında dediği buydu. Ne yapalım. Gittiği kadar. Gelecek hafta soracağım, nasıl geliştirebilirim bu sesi, kendim evde yapabilir miyim? Ne yapabilirim. Youtube'da kesin videolar vardır, google play'de uygulamalar. Eskiden indirmiştim telefonuma. Kulak çok sesliye uygun da demişti bak hatırladım. O kadar da olumsuz değil durum.

Haydi saat çok geç oldu.

Pazar, Eylül 23, 2018

İlk stop motion'um.


Yukarıda gördüğün ilk stop motion denemem. Aslında tam olarak ilk sayılmaz. İlki anlayamadığım bir sebepten siyah beyaz çıktı ve çöpe attım iki gün önce. Şimdi farklı bir yazılım yardımıyla çektim. Elim yanlışlıkla kayda girmiş. Sonu da fazla hızlı geçti çünkü şarjım bitecek ve ben tüm kaydı kaybedeceğim diye acele bitirdim.

Balkondayım. Günlerden Pazar. Sabah maraton gibi bir etkinlik vardı sahilde. Animatörün sesi buraya kadar geliyordu. Şimdi ortalık sakin. Öğlene kadar mailleri yanıtlayıp şu yukarıdaki stop motion'u yapmaya çalıştım. Sardı biliyor musun. En zevkli kısmı da her şeyi stop motion için kullanabilmen. Mesela, bu bitti. Ben yemek hazırladım kendime çabucak, brokoli ve havuç haşlıyordum buharda. Ve brokolilerden ne güzel ağaç olurdu dedim. Tabii ki benden önce yapılmışı illa ki var. Ama kimin umurunda.

Dediğim gibi, öğlene kadar stop motion. Sonra yemek. Sonra da Sema Sümeli'nin şekersiz kurabiyesini yaptım: fındık, dut kurusu ve kakaolu. O kadar beğenmedim. O yüzden tarife buradan bağlantı vermiyorum. Yenilmez değil ama ısırınca o olağanüstü tadı bulamadım. Genelde Sema Sümeli'nin tarifleri böyle. Sağlıklı ama tadından biraz feda etmeyi gerektiriyor. Fakat kokusu on numara. Bir de en çok bir bardak soğuk sütle yakışıyor.

Ben bu evin en çok, az sonra dışarı çıkıp, deniz kenarında bisikletle gezebilme ihtimalini sevdim.

Çevrimdışı etkinlikleri çok seviyorum blog. Kendimi daha kanlı canlı hissettiriyor. Sana da aynısı oluyor mu?

Şu stop motion işinde en gıcık şey evdeki malzemelerle idare etmek zorunda olmak. Mesela tripod yok, mesela halının üstünde dizlerim acıya acıya çektim, ve de tam ekranı göremeden bastım düğmeye. Bir de oyun hamurları çok ama çok eski. Az renk var. Sarısı kurumuş kalmış. Elimde ufalandı. Yeşil yok. Sarıyla maviyi karıştırabilirim ama tam istediğim yeşili verir mi? Eğer bu iş sararsa ilerde belki malzemeye yatırım yapabilirim. Bir de asistanım olsa, işim bittikten sonra ortalığı toplayan. (prensesim ya ben, gözlerini deviren smiley).

Bir tane daha film çekmek istiyorum, bu seferki daha güzel, daha seksi olsun istiyorum. Yani seksi derken, aklına çılgın şeyler gelmesin, böyle, daha akıllı insan işi, daha yetişkin işi, anladın değil mi? Mesela bir pipo resmim olsaydı bir dergiden kesilmiş, onu yakan bir çakmak ve tüten duman gibi. Ama taşınmada bütün dergiler çöpü boyladı. Youtube'da arşivlesem ben üretimlerimi. Olur mu acaba? Hep daha güzeli, daha güzeli derken üç ay sonra neyi çekmişim, altı ay sonra nereye gelmişim,  görmek güzel olabilir. O zamana kadar sürerse hevesim epey yol katetmiş olurum, kanımca.

Şimdi çıkayım ben bir boy, bisiklet kalmışsa bineyim, gezerken belki aklıma fikirler gelir.






Cumartesi, Eylül 22, 2018

Kendi halinde.

Bu sabah abim beni ziyarete geldi. Oturup azıcık sohbet ettik. Evi çok beğendi. Büyüklüğünü, ışığını, sessizliğini. O gidince, önce kendime biraz yemek hazırladım. Sonra da, blogları dolaştım yazılarımı yazdım. Biraz kestirdim. Saat dörde geliyordu bisiklet sürmek için sokağa çıktım. Vardığımda parkta sadece tek bir bisiklet kalmıştı ve onun da bataryası boştu. Yakınındaki tepede, gölgeye oturdum, birinin bisikletini bırakmasını bekledim. Yarım saat sonra üç-beş kişi geldi. Ben de Suadiye'den Fenerbahçe'ye kadar bisikletle gittim ve geri geldim. Başka da faydalı veya kayda değer bir iş yapmadım. Dönüşte yorgundum. Terliydim. Hala da uykum var. Oysa saat daha erken. Biraz günü heba etmiş gibi hissediyorum ama yapabileceğim başka bir şey yok. Stop motion da çekemedim. Dünkü denememde renkler çıkmadı. Siyah beyaz çekti filmi telefon. Bugün gene denemek istiyordum ama şu uykulu hallerimi sevmiyorum.

Balkona çıktım. Hava hafif serin ve tepemde dolunaya hazırlık yapan bir ay var. Üstüme gri eşofman üstünü aldım. Ayağıma da çorap ve uzun paça. Ağzıma bir naneli sakız attım. Uykum biraz dağıldı sanki bu serinlikle. Ama içeri geçip stop motion'la biraz uğraşsam sızar kalırım masa başında eminim.

Hafta nasıl geçti gitti anlamadım. Pazartesi'ydi sanki en son, Cumartesi'ne nasıl atladı? Ah. Doğru ya. Nüfus müdürlüğündeki işleri hallettim Pazartesi. Bana üç hafta öncesi gibi geliyor halbuki sorsan. İyi bir şey tabii bu. Demek ki dolu geçmiş. Bugün aslında sonbaharın ilk günü. Geceler günlerden daha uzun sürecek.

Mumları yaktım (bir ümit önce) bir de en sevdiğim sandalağacı tütsüsünü. Çooook eskilerden tanıdık bir koku bu. Yirmi sene önce Fransa dönüşü annemlerin evindeki odamda yakardım. Gençtim o zaman. Henüz 30'uma gelmemiştim.

Yakınlarda restoranlar meyhaneler ve dolayısıyla canlı müzik var. Rahatsız etmiyor şu an. Geçen hafta sesler daha yüksekti. Edith Piaf şarkısı çalıyor şu an. Yaz gecesi yıldızlı bir gökyüzüne yükselen canlı müzik sesi de adadaki yazları hatırlatıyor bana. Hatıralar hatıralar. Kokular sesler. Galiba Camus'nün sözüydü, insan bir dakika yaşasa onun hatırasıyla bir ömür geçirebilir. Bir de şu vardı: geçmişi yuva belleyen ömür boyu gurbet çekmeye mahkumdur. Önümüze baksak.

Yok işte bu yazının bağlanacağı bir yer. Öyle, kendi halinde bir post. 

Cuma, Eylül 21, 2018

Bisiklet ve projeler.

Yarının yazısını şimdiden yazıyorum. Çünkü bugünkü yazıyı yazdıktan sonra gittim, belediyenin bisikletlerini kiralamayı başardım (perşembe)ve bu muhteşem bir deneyim oldu benim için. Tam güneş batıyorken, sahilin üst taraflarına doğru gittim, bisiklet yolunu takip edip. Tabii neden benim için bu kadar muhteşem olduğunu şöyle açıklayabilirim. Hayatımda bisiklete Kınalıada dışında hiçbir yerde binmedim. O da, hep aynı üç beş sokak. Sebebi şu, ada çok yokuşlu bir yer ve düz sokağı az. Sahil hep çok kalabalık ve çoğu zaman oralarda binmek yasak. Dümdüz yer bulmak büyük nimet. Manzaralı yolda bisiklete binmek büyük bir şey benim için. Şu an öyle geliyor ki bana her gün binsem doyamam. Yarın gün ağarsın ilk iş tepesindeyim o bisikletlerin.



Ve belediyenin olmasının en büyük avantajı hamallık yapmamak. Sahile açılan sokağımın bitiminde bir park istasyonu var. Ve ben oraya bisikleti kilitleyip, elimi kolumu sallaya sallaya evime dönüyorum. Bugün yaklaşık 40 dakika bindim. Hava kararmadan bırakmak istiyordum. Yoksa yorulmamıştım. Hem tertemiz deniz havası almak, hem spor yapmak. En son çocukken, o bisiklet bana ilk defa olarak alındığı gün bu kadar sevinmiştim. Galiba sevincim ve keyfim o günkü duyguya çok yaklaşıyor.

---------------

Ertesi gün oldu, bisiklete bu sabah da binip Bostancı'ya kadar bisiklet sürdüm, orada bir çay içip,  Suadiye'ye geri geldim. Mobil uygulama çok pratik, hemen gönderiyor şifreyi geçen günkü kredi kartı olayı gibi olmadı. Üstelik bisikleti geri kilitlediğinde cebine SMS geliyor, kaç dakika sürdün kaç kalori harcadın, kaç paran gitti, ne kadar paran kaldı diye. Bugün 46 dakika sürmüşüm. Fakat bir on dakika kadarı çay molasıdır. Manzara harikaydı, sürüş çok keyifli. Akşamüstü gene giderim belki.

Bujo'ma projelerimle ilgili bir sayfa açtım. Görüldüğü üzere yerim dar. Buradan iş yürütmek zor. Ayrı bir defter mi açsam şu hedeflere bilemedim. Diğer yandan, çok fazla plan program olayın eğlencesini kaçırıyor bana göre. Ben şu taşındığımdan bu yana bunu anladım, biraz işleri - moda deyimle - akışa bırakmak. Mesela sabah kalkıp "canım bugün ne yapmak istiyor" diye seçeneklerden seçmek daha zevkli geliyor bana. Bu şunun gibi, farzet çocuksun ve oyuncak kutun var, şöyle mi yaparsın? bugün iki saat bebeklerle oynayacağım, ardından 45 dakika resim çizeceğim. Stop motion bir oyun alanı benim için. Bisiklete binmek de bir keyif. Roman yazmak kesinlikle içinde belli bir disiplin gerektiriyor buna son derece ikna olmuşum. O yüzden biraz kafam karışık. Keyfe kederlik ve belli bir disiplin arasında bir denge kurmak gerek belki de. Sosyal hayatı disipline sokmak saçma mesela. Ama zaman ayırmak istediğim bir başlık. Ben şu  işi analog günlükte bir sıraya sokayım, öyle geleyim. Buradan medet umuştum ama olmadı.




Edit: plan program uygulamanın devamı bundan sonra Kahve'nin açtığı ve ortak kullanıma sunduğu blogda 

Perşembe, Eylül 20, 2018

19 ve 20 Eylül yazıları, ikisi bir arada.

Eylül 19, 2018

Bugün JaponKedi ile suluboyalı, etkinlikli, muhabbetli buluşma yaptık benim evde. Suluboya bahane, bol çene çalmaca, çaylı kekli. Kesinlikle tavsiye ederim. Yalnız yaptığın bir hobin varsa aynı hobiyi yapan başka arkadaşla hobi buluşması yap, örgü olabilir, tığ olabilir, boncuk dizmek, keçe olabilir, ahşap boyama. Koy çayını, fırına da, kek mi yaparsın, kurabiye mi at onu. Güzel bir müzik aç. Oh.

Sonra akşam başka programı vardı. Beş gibi çıktı Japonum Kedim. Ben de kaldım bir başıma. Bullet'ı açtım, bütçe hesapları yaptım. Sonra kesin bazı sayılar için bir ATM bulmak icap etti. Fakat en yakını yürüyerek 20 dakika uzaklıkta. Yürür müyüm? Yürürüm. E hadi o zaman. Günlük yürüyüşüm de o oldu. Sonra dönüşte Bağdat caddesinden döndüm. Tchibo'ydu, birkaç kıyafet mağazasıydı derken, oldu saat te 20:00.

-------------
Eylül 20, 2018

Bu yazıyı dün yazıp gene sızdım. Bu sızıp kalmalar çok fena oldu blog. Bir yandan da güzel tabii uykusuzluktan ölürdüm ben bir zamanlar. Şu an balkondayım. Öğle yemeği sonrası kahve ve blog keyfi. Dünden artan kekleri de kahvenin yanına almaca. Banyo ve mutfak halloldu. Salon şimdilik idare eder. Bir köşede bir koli, diğer köşede başka koli ve yanlarında bazı eşya öbekleri. Teker kule fakat. Giyinme odasına dalmam ve öbekleri yarılamam gerek. O zaman ev sıraya girmekte diyebileceğim.

Dün Turunç'u budadım. Temmuz'da zavallım kuraklık çekmişti. Bazı dalları ölmüştü. Bugün yediğim üzümün çekirdeklerini çimlendirmek istiyorum ama büyürse ne yaparım diye düşündüm. Bu balkonda olmaz ki. Sitede de olmaz. Sırf meraktan çimlendirmek, bakamayacağın yavru köpeği sahiplenmek gibi geldi bana. Biraz ilerisini düşünmeli insan.

Dün yürürken şipşirin ve ufacık bir balkon gördüm. Resmini çektim senin için. Belki bir metrekare bir balkondu.


Bugün Perşembe. Koşturulacak bir yer olmaması çok güzel. Kalmadı koşturma. Demek bir sonu varmış nitekim. Bugün, yarın ve hafta sonu. Hiç iş yok. Üç haftalık maratonun sonuna geldik. Hatta ondan önce de ev arama heyecanları vardı. Bulacak mıyım istediğim gibi ev filan dertlenmeleri, kafaya takmaları. Ne oldu? Güzel oldu sonunda. Çok güzel.

Kahvem 100 gün sürecek çok hoş bir projeye yeni bir blog ayırmış. Japonum Kedim de bugünkü yazısında benzer bir tema ile gelmiş, hayatta yapmak isteyip de yapamadıkların. Ben de taşınmadan önce yapmıştım böyle bir sıralama. Fakat şu an kim bilir nerelerde. Belki de diğer kayıp yazılarım gibi mucizevi şekilde şak diye karşıma çıkar bugün. Annemin kayıp çörek tarifi, ve kayıp balkon düzenleme kursunun notlarının karşıma beklenmedik yerden çıkıvermesi gibi. Dünyayı kurtarmak gibi bir dürtüyü işlemek, yoğurup, kendi hayatıma ve gerçeklerime uygun bir çıkış yolu düşünmek, bulmak ve hayata geçirmek istiyorum. Dünyayı kurtarmak çok büyük bir eylem elbette. Süpermen bile teker teker olaylarla uğraşıyordu. Yutabileceğin kadar parçalar ısırmak uygun bir yöntem. Babam matematik dersime yardım ederken bana hep şunu söylerdi: problemi basitleştir, bir'e indir. Gamification diye bir kurs vardı çevrimiçi eğitim sitelerinde: oyunlaştırma. Onu alıp bitiremedim bir türlü. Onunla çok kapılar açılır sanki.

Yapmak istediğim çok şey var:


  1. O romanı yazıp bitirmek istiyorum. 
  2. Stock photography işine sarılıp, kendime yan gelir sağlamak.
  3. Stop motion çekmek.
  4. Müzikle uğraşmak: söylemek, yazmak.
  5. Satrançta ustalaşmak (bir türlü aşamadım 1300-1400 seviyelerini)
  6. Oyunlaştırma ve sürdürülebilir kalkınma kurslarını bitirip bunları eyleme dökme, uygulamak. 
Söylediklerine göre, 100 yıl sonra mı, 150 yıl sonra mı ne, dünyada yoksulluk kalmayacakmış. Bunu nerede okuduğumu bilmiyorum. Kim söyledi neye göre söyledi. Sağlam bir yerde okumuştum, belki Birleşmiş Milletler gibi uluslararası bir kurumun bir tweet'inde ya da makalesinde filan. Buna nereden geldim. Uğraştığım şey kalıcı bir şey değilse onun için uğraştığıma değecek mi? Tek bildiğim, insanlar hep bir döngüde, refah, ardından suyunu çıkarıp, yozlaştırıp refahı kaybetme. Aslında kendimi ne kadar adamalıyım, ruhumun bana bir uyarısı bu. Dünyayı kurtarırken, kendini adarken, kendi hayatını feda etme diyor bana ruhum. Dikkat et diyor. Dengeyi sağla. İtalyanların dediği gibi biraz: yavaş adımlar atan, sağlam yürür, sağlam yürüyen, uzağa gider. 

Kendi günlük işlerim ise şunlar:
  1. Spor yapmak, yürümek, bisiklete binmek.
  2. Balkonu ve evi düzenlemek.
  3. Sosyalleşmek. 
Ve son bir buçuk senede en çok zaman ve enerjimi alan ailevi sorumluluklar, sağlık konuları. Şimdi onlar biraz hafifledi. Yeni okul döneminin başlaması benim için bir çeşit yılbaşıdır. O yüzden yeni ev ile birlikte yeni bir dönem başlasın bakalım. Biz bir yola çıkalım da, dünyayı da nasıl kurtarırız yolda arayıp bulabiliriz.


Salı, Eylül 18, 2018

Muhtar ve mutfak.

Muhtar işi de tamam. Bitti yani resmi zorunluluklar. Şimdi tek iş elektrikçi-nalburu çağırmak. Fakat o biraz bekleyecek. Balkon tavanına kanca da astırmak istiyorum ve adam geldi mi tüm işleri beraber halletsin. Bunun için önce balkon düzenlemesini düşünmem gerek. Belki de iki kere çağırırım. Balkon kancaları için ayrı.

Haftaya Pazartesi yeni bir koro seçmesine katılacağım. Ağustos'un üçüncü haftasında yazmıştım onlara, cevap gelmemişti. Dün nihayet yazdılar. Üstelik yeni evime yakın, yürüme mesafesinde. Koro demek artık yavaş yavaş hayatın normale dönmesi demek. Yarın da JaponKedi ile suluboya buluşmamız var. Kek için un aldım ve pekmez.

Bayılıyorum öğlene kadar iş bitirmeyi. Bazı günler bu 9:00 bile oldu. Bugün muhtara kadar yürüdüm ve öğlene daha biraz vardı. Bir de bu evin bir kapıcısı var ve sabah servise çıkıyor. Hayatımda ilk defa, sabah servisi olan bir apartmanda oturuyorum. Annemin evinin kapıcısı vardı fakat servise filan çıkıyorsa bile bizim hiç bundan haberimiz olmadı. Sonra öğrencilik, sonra da kapıcısız ev. Sabah poğaça filan alacak yani, bana büyük lüks. Sanki beş yıldızlı otelde oda servisi gibi bir şey. Gerçi şimdiye kadar hiç istemedim, sıra onunla uğraşmaya gelmemişti. Ben sabah köründe uyandığımdan, kim bekler saatin 09.30-10:00 olmasını.

Bugün birazdan yine işe koşucam. Kolay halledilebilir bölgeler hedefim. En son, kıyafetler. İşe koşulmadan önce de biraz bullet journal'ime -artık bujo diye kısalttıklarını gördüm- biraz süs katabilirim. Bazı boyanmamış kenarlar var. Ve eklenmesi gereken bir yeni hafta düzeni.

*******

Mutfak bitti. Yerdeki son mavi plastik torba ve buzdolabının temizlenmesi tamam. Artık normal ev mutfağı orası. Bir sonraki hedef: banyo. Aslında banyo en kolayı. Neden süründüyse bu kadar. Bu haliyle de işlevsel o yüzden olmalı. Dün gece sızdım koltukta. Sanırım sabahki deniz havası çarptı, bol oksijen. Bu semtin tek eksiği sinema. Doğru dürüstü bırak hiç sineması yok. Bir kültür merkezi var ama. Bir bakayım hangi etkinlikler varmış. Haydi kaçtım ben, çüs.





Pazartesi, Eylül 17, 2018

Spor ve balkon keyfi.

Balkondayım, ayaklarımı uzattım, Kadıköy rıhtımından aldığım simite, evdeki kalan son eski kaşarı eşlik ettirip mideye indirdim. Çay da var.

Bugün nüfus müdürlüğüne gittim. Tüm işlem öğleden sonramı yedi. Ama sabahım çok güzeldi. Sahilde yürüyüş ve üstüne yoga. Aslında belediyenin kiraladığı bisiklete binmek için şartları epey zorladım fakat kira kiosku bozulmuş, bana bir türlü şifre göndermedi. 153'ü aradım, paramı geri vereceklermiş. Sonra aradılar fakat ben yetişene kadar telefon kapandı. Biraz aklım kaldı ama dur bakalım. Hava bugün Istanbul'da güneşli.

Bu taşınma stresinde şeker işini çok abarttım. Çok koyverdim kendimi. Sırtıma artı birkaç kilo yük olarak bana geri döndü sağolsun. O yüzden, şekeri kesmeye geri dönüş. Ve bol hareket. Bu sabah niyetim üç çeşit spor yapmaktı: yürüyüş, bisiklet, yoga. Öğlene kadar. Nasılsa başka bir işim mi var? Ve mesela şu an, tatlı bir ara öğün yerine simitle peynir çay kombinini tercih ettim, bilinçli olarak. Ve şunu anladım, benim sorunum şekerden çok yemeye başladım mı duramamak. Şekerli olup olmaması ikinci derecede önemli. Simit bitti, ama ben ikincisi olsa yerim mesela. Hatta arıyorum. O yüzden durabilmek üzerine strateji geliştirsem benim kilo sorunuma faydası olacak.

Mutfaktaki tezgahın son bölümünü de sabahtan boşalttım. Artık tezgahlar serbest. Mutfakta yerde plastikler var onlara da bir "ev" bulabilirsem ve buzdolabının temizlenme işi biterse, mutfak da halledilmiş olur. Salonda da oturma bölümünde son bir koli kaldı. Bir de yerde kağıtlar. Sonra giyinme odası var koskoca, ama ev işlevsel olacak en azından o zamana kadar.

Bu gece eğer uykum gelmezse, BluTv'den güzel bir film bulayım kendime. Ya da stop motion videoları izleyeyim. Ya da bullet journal.




Pazar, Eylül 16, 2018

Yeni oyun parkım.

Şu an saat gece yarısına geliyor. Çoktandır bu saatlerde kaçıncı uykumda olurdum. Şu an değilim. Çünkü kafayı yeni bir alana taktım: stop motion. Bu uğurda sabahlayabileceğimi hissediyorum ve bu beni çok heyecanlandırıyor. En son psikolojide öğrenciyken sabahlardım. 03.00'lere kadar kitap okuyup notlar alırdım. Bir alana dadanıp, onun suyunu çıkarmaktan çılgın bir zevk alıyorum. Sanki o zaman o alana sahip oluyormuş gibi hissediyorum. Hakim olmak hissi sanırım. Birkaç video izledim. Her şeyle stop motion yapabilirsin. Sebzeyle bile. Bir ip parçasıyla. Bir somun ve vida. Sonra aklıma başka bir çılgın fikir geldi. Kadıköy ilçe sınırlarında bir hobi okulu açmak, fakat şöyle: bir katı ya da odası stop motion çekmek için, bir katı müzik ve koro, bir katı yazarlık, bir katı diyelim dikiş, bir katı çizim, bir katı satranç, bir katı mutfak. Ve orta kat, ya da bahçe, herkesin buluşma mekanı: bir kafe. Yetişkinler ve çocuklar için. Sinerji yaratmak için, yaratıcı insanların birbirleriyle tanışmaları ve buluşmaları için.

Bu Kadıköy başka bir diyar. Çoktandır anlatacağım fırsat bekliyorum. Dakika bir gol bir, Enerjisa'da elektrik sayacımı kendi adıma alacağım, sıramı bekliyorum. Çok bekleyen var ve numaralarda bir karışıklık var. Epey bekledikten sonra, benden öncekilerin en az bir saattir orada sıra beklediklerini anlayıp, bayılmadan oradan çıkmayı umarken - hava de leş gibi sıcak o zaman - bir müşteri memura dikleniyor. Bir, iki. Ses tonu yükseliyor, adam git gide memur kadına sesini yükselte yükselte bağırmaya başlıyor, hani neredeyse cebinden silah çıkarıp ateş edecek, öyle bir gerginlik. Derken, yanımda oturan kadın - o da müşteri -  hiç beklemediğim bir şekilde duruma müdahale ediyor, çok kararlı fakat nazik bir tonda "beyefendi sakin olun!", adam bağırmaya devam, kadın yine "sakin olun", "sakin olun". Defalarca "sakin olun", "hepimiz geriliyoruz burada, lütfen sakin olun", diyor ve adam da nitekim sakinleşiyor. O sakinleşince, kadın, "bakın hepimiz medeni insanlarız burada, biz böyle yaparsak, başkaları neler yapar?" diye konuyu nereye bile çekiyor. Adam da kuzu gibi laf dinliyor. Anneeeem. Kadıköy'e bak sen diyorum içimden. Hoşgeldin.

Sonra başka bir olay daha yaşadım. Yakınlarda bir yerde Nezih kitabevi var, google'dan da gördüm yerini caddenin üstünde. Fakat gidiyorum, gidiyorum, yok. En sonunda, yaşlı bir kadın ve onun yanında kızı olduğunu tahmin ettiğim başka bir kadına sordum. Tarif ettiler, az önce geçtiğim yer. "Orada göremedim" dedim. Tekrar bir iki kere tarif etti. "Yok orada yoktu, belki de ben göremedim" dedim. Kadın sen, bir depar at, "yoksa bütün kitapçılar tek tek kapanıyor mu" diyerekten yaşlı anneyi ve beni geride bırak, ta o tarif ettiği yere kadar koşar adım git. Vay halasını, Güneş'in deyimiyle. Sonuç olarak ben görmemişim. Oradaymış Nezih. Ama burası bambaşka bir diyar. Bir nevi Istanbul'un Ege'si. Nakliyatçı aynısını söylemişti, kendi ofisleri Anadolu yakasında, "biz karşıya geçmeyi sevmeyiz, buradan karşıya geçince memleket değiştirmiş gibi hissederiz". Hangi memleket, kıta, kıta diye geçiriyorum içimden kendi kendime tüm olanları düşününce, sonra diyorum ki zaten gerçekte de kıta, Avrupadan Asya'ya.

Hiç uyumak istemiyorum ama feci uykum geldi.




Cumartesi, Eylül 15, 2018

Yerleşik düzene yaklaşırken.

İnternet'im bir türlü gelmek bilmedi. Sabahtan teknik servis geldi, bir saat sonra açılır dedi. Şu an itibariyle yedi saate yakın oldu hala açılmadı. İki kere aradım, neyse şimdi arıza için gelecekler. Beş saat boyunca evde onların teşrif etmesini bekleyeceğim. Sayı ile: 5. Telefondan öyle buyurdular.

Dün gece ilk defa olarak, bu evde biraz hüzün duydum. Mesela ne annem ne babam bu evi hiç görmeyecek. Annem görebilse bile, hatırlamayacak. Ailemden henüz kimse gelmedi. Bu da bana biraz yalnızlık ve hüzün hissettirdi. Neyse ki bu sabah keyfim geri gelmişti kendinden.

Koli boşaltmak ve eşyalara bir ev bulmaktan ciddi anlamda sıkılmaya başladım. Nereden baksan on gündür koli boşaltıyorum. Bir de gitgide işler zorlaşmaya başladı. Sonlara yaklaştıkça zor eşyalar kalıyor. Mesela eski ajandalar ve defterler. İstemiyorum onları evde. Eski ajandaları tutup atsam büyük kağıt israfı, az sayfası kullanılmış. Eski defterler de geçmişin kötü hatıralarıyla, sıkıntılarıyla dolu. Onları istemiyorum. Ayrıca normalde durdukları rafın tutan demiri taşınmada kaybolmuş. Raf durmuyor. Ya da eski CD ler kimi boş kimi dolu. Az miktardalar fakat hiç kullanılmayacaklar.

Öğlen düzgün bir yemek yaptım nihayet: sebzeli kıyma ve pilav. Bir haftadır kırmızı et ve tavuk hiç almadım eve. Bir tane dondurulmuş tavuk şnitzel vardı onu saymıyorum, kimbilir tavuğun nesinden yaptılar onu. Sadece mide doldurmak için alınmıştı. Saçlarım elimde kalıyor püskül püskül, et yemeyince genelde böyle olur. Yalnız o beğenmediğim eski dediğim mutfaktan öyle memnunum ki. Büyük mutfağı toplaması da garip şekilde daha kolay. Belki de yeni ve daha büyük diye bana keyifli geliyor.

Challenge'ı yarıladık sanki dostum. Bir bu kadar daha var.
-------------
An itibariyle televizyon ve internetime kavuştum. Hadi bakalım. Bir adım daha yaklaştık yerleşik düzene.



Cuma, Eylül 14, 2018

Yavaştan yerleşmek.

Olley yarın internetim ve televizyonum bağlanıyor. Ertesi gün de perdeler gelecek. Bugün dersen, öğlen olmadan mutfağa giriştim. Epey yol katettim. Buzdolabı hariç. Geri kalan tezgah kısmı oldukça kolay. Fakat şu an birkaç saat mutfaktan dışarda durmak istiyorum.

Kendime nubuk bir çanta aldım. Nubuk yağmurda bozulur mu? Biliyor musun?

Şu an aslında tam kitap okumalık. Onları raflarda yeniden düzenlerken varlığından bihaber olduğum kitaplarla karşılaştım ve yakın zamanda okumak istediklerim rafı yapıp oraya koydum. Belki buraya yazdıktan sonra biraz elime bir kitap alırım.

Şu an Schumann'ın bir viyolonsel konçertosunu dinliyorum. Yağmur yeni dindi. Hava nemli ve serin. Kitap okumaktan yorulunca sadece iki parçasını ördüğüm güzel battaniyeyi de örmeye devam edebilirim. Yapabileceklerimi seçenekleri arttı sanki buraya taşınınca. Dışarı çıkasım var burada. Orada pek yoktu sanki nedense?

Dün Caddebostan Migros'a uğradım. Yaz sonu indirimli rejisör koltuğu bakındım fakat yoktu.

Haydin bugünlük bu kadar. Başka malzeme çıkmaz bugünden. Ben gidip okunacak bir kitap beğeneyim.

Perşembe, Eylül 13, 2018

Sonbahar ve film.

Sabah gene hava yeni aydınlanıyorken uyandım. Kalktım biraz iş yaptım. Sonra kahvaltı. Sonra gene iş. Hava kapalıydı. Bir ara tam güneşin ışınları salonun duvarına vururken açıldı, ben de fırsattan istifade Kahve'nin benden istediği ev videosunu çektim. Sonra gittim kendime bir türk kahvesi yaptım. Geçen günden kalma küçük poğaçalardan vardı, kahveme eşlik. O sırada Kahve'den cevap geldi: kendi de bana videolu cevap veriyordu. Kuruldum beyaz koltuğuma kahvemi yudumlarken, Güneş'in videosunu izledim. İnsan keyiften ve mutluluktan çatlarsa benimki yakındır.

Sonra işe devam. Bir koca koliyi bitirdim sayılır. Dibi gözüktü. En fenası giysi öbekleri. Bir çoğunu atmam gerek, o kararlar çok sancılı gelir bana hep. Şu mutfağı haftasonundan önce bitirsem keşke. Yarın mesela. Bugün öğleden sonra Ahlat Ağacı'na gideceğim Kadıköy'e. Hala gösterimde olduğuna Ege'nin bıraktığı yorumdaki ipucundan uyandım: sakın kaçırma. Kaçırma? Demek ki oynuyor mu yoksa? Bak bakayım. Ahah. Evet! Yatatınnn Pidda! Yeğenimin bebekken dediği gibi (yaşasın pizza!).

Hava gene kapattı. Havada böyle, biraz melankolik, sonbahar serinliğine eşlik eden bir loşluk var. Yağacağım diyor. Bana Verlaine'in o klasik şiirini hatırlatıyor:

Les sanglots longs des violons de l'automne
Blessent mon coeur d'une langueur monotone.

Sonbahar kemanlarının uzun hıçkırıkları
Kalbimi tekdüze bir sıkıntıyla yaralar.

Çeviri benden. İlla ki daha güzel çevireni olmuştur. Fransızcasında heceler daha güzel hissediliyor ve kafiyeler cuk oturuyor. Hatta ben Verlaine olsam, blessent mon coeur yerine, bercent mon coeur derdim. Kalbimi tekdüze bir sıkıntıyla sallar. Tabii türkçede olmadı. Bercer, beşikte sallamak anlamında. Neyyyyse, oldu artık. :D

--------------

Öğlen yemeğim şahane oldu. Hazır yufkam, hazır közlenmiş patlıcan ve biraz da çeçil peynirim vardı. Yarım yufkanın orta yerine, köz patlıcanı sıvadım, üstüne küp küp kestiğim peyniri (rendelenmiş taze kaşar da olur) koydum, kararında pul biber. Gözleme gibi kenarları katla, tavaya at, sonra pişen yüzlerine tereyağ sıva. Yaklaşık 4 dakika bir yüzü, 2 dakika öbür yüzü. Bitti gitti. Muhallebi de yedim üstünden. Denemek için içine kakule koymuştum. Çok yakışmış. Denemeni öneririm.

--------------

Ah! Bir de inanmazsın ne oldu? Dün ve evvelsi günler, hep şu balkon düzenleme işini en sona bıraktım ya. Hem bir yandan sabırsızlanıyorum, hem de içimden o kartonların neresinden balkon düzenleme kursumun notları çıkacak diye endişeleniyorum. Ya çıkmazsa? Ya bulamazsam? Kimbilir hangi deftere ya da kağıtlara not aldım. Bir tane analog günlüğüm var. Gece gözlerim kapanırken yatağa gitmiştim ve uyuyamayınca tekrar kalkıp salona geçmiştim. Günlüğe bir şeyler karalarken, şöyle bir sayfaları çeviresim geldi, amanın! Balkon düzenleme notları meğer o defterin başındaymış. Altın bulmuş gibi sevindim. 

Canım başka şeyler yapmak istiyor. Mesela stopmotion kısa film çekmek. Oyun hamurları çıktı kolilerden. Oradan esinlendim. Tripodumu birine ödünç vermiştim. Kırdı öyle verdi. Bir de kırıldığı için bana kızgındı. Muhtemelen makinesi düştü. Ne diyordum, stopmotion. Ama şimdi oturup onun tekniğini öğrenmeye ve o işe ayırmaya zamanım yok. 

---------------

Gittim Ahlat ağacı'na. Çok sıkıldım. Diyaloglar çok kötüydü. Oyuncular, konuşmaları ağızlarında yuvarlıyor ne dedikleri anlaşılmıyordu zaten. Bir de o imamların tartışmasında fenalık geldi nasıl uzatmışlar, nasıl yapay, az kaldı bir hışım salonu terk ediyordum, zor durdum sonuna kadar ama iyi ki durmuşum. Sonu en güzel kısmıydı bence. Bir de, kitap yazarlarının sponsor bulmaları gibi bir durum yok. Yayıncı bulmaları daha önemli, o da parayla değil. Yine de gitmeseydim içimde kalacaktı.

Şimdi de feci uyku bastırdı. Gidip yatayım bari tavuk gibi. 

Çarşamba, Eylül 12, 2018

Terapi dönüşü sebzeli omlet yedim öğlen, muhallebi yaptım, içine kakule ve tarçın attım. Tezgahta soğuyor. Ben de mutfağın kapısını kapatıp geldim balkona, ayaklarımı uzattım. Yanda, salonda, spotify açık. Sabahtan biraz kitap yerleştirdim. Dün Japonkedi bendeydi. Ondan önce de Kunegond. Daha ne isterim hayattan? Sevdiklerimin ve kendimin sağlığını.

Bugüne programlı başka işim yok. Sabahtan birkaç kitap yerleştirdim, tozlarını alıp. Geçen hafta bugün, taşınma telaşlarındaydım. Yok temizlikti, yok kırılan eşya var mı, her şey sağlam çıkacak mı.

-----------

İşlerin tamamının kabası bitti. Mutfak tezgahları 3/4 oranında boşaltıldı. Acil halledilmesi gereken resmi ya da evsel bir iş kalmadı. Perdeler perdecide, internet beklemede. Bir ikâmetgah işi var. Onu da yarın sabahtan halledebilirim. Yetişebilirsem oradan da muhtarlığa giderim. O iş de biter. Sanki bu işler bitmeden hayat başlayamıyor. Günlük hayata geçmek istiyorum. Ama haksızlık etmeyeyim kendime, iki haftada o kadar çok iş gördüm ki. Bundan fazlası olmaz.

Listesizim hala. Fakat bullet journal'dan vazgeçmiş değilim. Aksine araştırmak istiyorum youtube'larda bu konuda malzeme bol.

Canım film izlemek istiyor. Ahlat ağacı'nı kaçırdım mesela. Şöyle okkalı bir film olsa da izlesek.

------------

Akşam yemeğini bitirdim. Spotify'da güzel bir caz çalıyor şimdi. Baktım: Chet Baker'mış. Ev dışında bir konuda yazamamak canımı sıkmaya başladı. En sevdiğim bloggerlar peşpeşe yazıyor ve hiçbirini okuyamıyorum.

Bir ara nikonumun pilini şarja takıp fotoğraf çekmeye hazır hale getirmeliyim. Belki iki senedir onunla hiç fotoğraf çekmedim. Şu geceyi çok güzel çekerdi.






Salı, Eylül 11, 2018

Salı.

Challenge su almaya başladı ufaktan. Dün gece 21:00 gibi sızdım kaldım. Bu sabah 06.00'ydı uyandığımda. Çok angarya işlerin peşinden koşacaktım: eski evin elektrik, su, doğalgaz aboneliklerini iptal ettirecektim. Meğer online yapılabilen bir işmiş onlar. E-devlet şifresi azıcık uğraştırdı ama çok da değil. Bir beş dakika sürmüştür en fazla onla uğraşmam. Sabah 9:00'da bütün iptallerimin başvuruları bitmişti. Ve bana koltuğa ayaklarımı uzatıp bir yorgunluk (!) kahvesi içmek kalmıştı. Diğer tarafla tek resmi ilişiğim ikâmetgah. Onu ne zaman yaparım bilmiyorum şimdi. Yakındır ama.

-------------

Artık şu işler bitsin, diyorum. Yapmak istediğim şeyler var. Okumak istediğim kitaplar. Boyamak istediğim mandalalar. Yazıp bitirmek istediğim bir roman. Kenardan ufak keyifler de yapıyorum ama asıl hayatım başlasın istiyorum. Göçebelik bitsin. Kartonlar ortadan kalksın. Saat 21:00'e geliyor, gözlerim kapanmaya başladı...Bugünlük bu kadar demek ki. 

Pazar, Eylül 09, 2018

Pazar yazısı

Teknik bir aksaklıktan dolayı dün gece challenge'ımıza ara vermek zorunda kaldık. Boş yere buraya kadar yorduklarımızdan özür dileriz. Bugünden itibaren, internet hizmetimiz yeniden kesintiye uğramazsa, yayınımıza devam edeceğiz.

Öğlen saatleri. Perdeci gelecek, onu bekliyorum. Ses sistemini az önce kurdum, klasik, güzel, hafif bir müzik çalıyor yeni salonumda. Meğer ben bunca senedir, iki hoparlörden dinliyormuşum müziği dört yerine. Bir ara dörtlü jack almam gerek, elektrikçi bulmam lazım.

İki sabahtır sahilde yürüyüş yapıyorum. Üstüne yoga. Dün sahile indiğimde, denize dedim ki, "gerçekten çok güzelsin, bunca paraya, yorgunluğa, işe değdi". O mavi, o yosun kokusu. O tertemiz hava ve sessizlik. Hepsi o güzel yürüyüş içindi. Bu sabah da inanmazsın şöyle bir ağlamaklı oldum. Abartmıyorum. O ortamı görmen gerek. Sanki açıkhavada nefis bir spor salonu. En son Datça'da görmüştüm. Sabah ipini koparan bir dolu medeni insan sabah yürüyüşünü yapıyordu. Bir de bisiklet yolu var. Yandan da bisikletliler geçiyor. Kimi çocuğa kaykay vermiş, o da peşinden koşusunu yapıyor. Aile boyu spor. Bir adam vardı, minnacık bebeği pusete koymuş, tek eliyle puseti itiyor, diğer yandan da koşusunu yapıyor. Bir yerde paten dersi veren biri vardı. Tişörtünde sitesinin adı vardı ordan anladım ders olduğunu.

-----------

Perdeci geldi, gitti. Ben de kendime bir Churchill yaptım çabucak. Yeni mutfak şu haliyle bile çok kullanışlı, çok memnunum. Eski meski ama kocaman tezgahları var. Perde parası çok tuttu be gülüm. İçime oturdu şu an. Paran yoksa sakın taşınma. Taşınmak zorunda olanların da, her kime, neye inanıyorsa yardımcısı olsun.

-----------

Yalnız bu ev dedikodu sevenlerin cenneti olabilir. Siteye giren çıkan herkese hakimsin. Misal şu an geçen günkü komşu, eşi olabilecek biriyle geldi.

Flashback taşındığımın günü, Ceylan temizlik yapıyor evde:
Ön açıklama: internet bağlatmak için bina numarasını öğrenmem gerek. Kapıcıya sordum, bilemedi. Onu interneti bağlanmış dairelerin kapısını çalıp sormak üzere görevlendirdim. Beceremedi. İş başa düştü. Hangi daireye sorduğunu sorup öğrendim. 

-Ceylan ben komşuya çıkıyorum, iki dakikaya gelirim.
-Tanıyor musun ki komşuyu?
-Hayır tanışacağım.
Ceylan'ın yüzünde şeytani bir gülümseme.
-İnterneti sorucam, diye açıkladım kocaman gülümseyerek. 

-----------

Komik bir şey söyleyeyim mi? Komik dediysem öyle Cem Yılmaz esprisi gibi komik değil elbet. Şu eve usta diye hitap edilen iki kişi girdi şimdiye kadar. İkisi de, işi bitip, kapıdan çıkacakken (aynı yerde), yüzlerini salona dönüp, eve alıcı gözüyle son bir bakıp, "bu evde çok güzel yaşanır" dedi, öyle gitti.

Sana bunu söylediğimi hatırlamıyorum, tekrarsa affet: ben psikolojiden, tıptan filan önce iç mimar olmak istiyordum. Mekanların, insanların duygularını etkilediğini düşünüyorum. Mesela o Feneryolu'ndaki evin bende yarattığı duygu mutsuzluktu. Depresif bir hali vardı evin. Her zaman önceki kiracıların neden çıktığını sorarım bir evi tutmadan evvel, meraktan değil, evin bir kusuru yüzünden mi diye. O evden çıkanlar maddi sıkıntı yüzünden çıkmış örneğin. O zaman evlerin ruhu olduğuna inanırdım. Şimdi düşünüyorum da, yaşanılanların izi mi kalıyor havasında, yoksa evin kendisi mi ruhta iz bırakıyor bilemiyorum. Bilimsel yönüm tabii ki ikincisi diyor.

-----------


challenge'ta kendimi affettirmek için bu sefer görselle geldim.

Balkondan yazıyorum şu yazıyı. Şükür şu ana.

İnsanlar akın akın sahile gidiyorlar, sırtlarında rejisör sandalyesi olduğunu sandığım kılıflı çantalar taşıyarak. Bundan sonraki ikilemim bu olacak herhalde, sahile mi gideyim, balkonda keyif mi çatayım? Bambaşka bir hayat bu blog. Artık şu yerleşme işi bitsin diye sabırsızlanıyorum. Şu an biraz arada kalmış gibiyim. Keyfini ufak ufak çıkarıyorum fakat istiyorum ki evin düzeni öncelikli işim olmasın, asıl etkinliklerime başlayayım.



Cumartesi, Eylül 08, 2018

Çırpınmadan yaşamak.

Başka güzel geçen bir günden daha merhaba. 

Bugün de çaktırmadan görülen önemli işler günüydü. Diğer ev gıcır gıcır oldu. Leş gibiydi çıktığımızda. 

Sonra yoldayken telefon çaldı. Telefon benim olalı, böyle bir arama trafiği görmemiştir zaten şu son günlerdeki gibi. Ev sahibiymiş. Eski kiracı kablolu yayınını nihayet nakil yaptırıp benim evin televizyon aboneliğinden çıkmış. 

-------------

Dün blog yazarken sızmışım. Yazı bugüne kaldı, bu sabah yazısı olsun o zaman.

Diyordum ki, eski kiracının aboneliği bitmeden benimkini başlatamıyorlarmış. Eski kiracı da yılın bir kaç ayını Amerika'da geçiriyor demişti bana evsahibi ayrıca yaşlı başlı bir amcaymış, 70 yaşında. Ona ulaşamayabilirdik. Keşke telefondan halledebilseydi. Sonra Türkiye'de yazlıkta olduğunu öğrendik. Gelecek haftanın ortasına kadar orada kalacaktı. Dönünce halledecekmiş dedik ve kapattık. Kapattıktan sonra ben "o zaman telefondan halledebilir" demeyi akıl etmekte geç kaldığımı hissettim. Ve tekrar aramak istemedim rahatsız ederim diye. Ben evsahibini arayacağım, o tekrar eski kiracıyı. Dedim bırak. Boşver. Bugün kendiliklerinden akıl ettiklerini görünce ekstra bir sevinç duymam ondan. Ben şu an telefonun internetini kullanıyorum.

Bu taşınmada ben çırpınmamayı öğrendim/başardım. Hani yüzmeyi öğrenirken ilk başta aşırı çırpınırsın ya sanki su seni daha iyi taşıyacakmış gibi. Suya güven duymayı öğrenmek gibi bir şey şimdi benimki. Kulaç at, eyvallah, ama çırpınma. Büyük kulaç at mümkünse, çırpınmaktan makbul. Çok önemli bir şey bu aslında. Eskiden böyle değildim.

Şimdi giyinip sahile yürüyüşe mi çıksam? Kahvaltı da ettim. Bir saat değil belki ama yarım saat yürüyüş, üstüne de evde yoga. Fikri bile güzel yahu. 

Perşembe, Eylül 06, 2018

Bir kedim bile var.

Bir hafta önce bugün, bu evin kapısından geçiyor, hayalimdeki sahile yakın, balkonlu evi ümit ve ümitsizlik arasında gidip gelerek arıyordum. O günden tam bir hafta sonra, bu sabah, sahile yakın, balkonlu bu evde uyandım; bu akşam, ilk defa, kendime ev yemeği pişirdim. Nefis oldu sebzeli omletim. Yakınımda Migros olduğunu söylediklerinde burun kıvırmıştım, aklımda mahalle arası uyduruk bir Migros vardı. Meğer buranın Migros'u çok güzelmiş. İçinde her şey var. Sıvı levrek çorbası gördüm mesela hayatımda ilk defa, market ürünü.

Şimdi de, klasik, yemek üstü kahve + blog keyfi. Artık iş yapmayacağım, bugünlük bu kadar yeter. Topuklarım sızlıyor şu an yorgunluktan. Garip bir şekilde bir yerden sonra listesiz yaptım işleri. Benim için bu gidonu tutmadan bisiklet kullanmak gibi bir şey. Yani kafamda bile listelemedim. Hep anlık ihtiyaçlara göre. Ve böyle çok rahatım. İş kovalamaktan kurtuldum. Aklımda notlar alıyorum yine de kısa kısa. Yarın Ceylan diğer evi temizleyecek mesela. Ben de o arada başka işlerimi göreceğim: sabah kuaför, öğleden sonra doğalgaz, elektrik, su. Artık orasıyla bütün bağlarımı koparayım. Pazartesi diş doktoru var. Rutin kontrol. Ve işin güzel yanı bu eve çok yakın yerleri. Buradan gideceğim oraya. Oysa önceden yarım günümü alıyordu gidip gelmesi. Çarşamba terapist. Hafta sonu, son yerleştirme işleri.

Şu gecenin kaymak gibi sessizliğini duysan keşke. Uzaktan, buzdolabının hafif uğultusu duyuluyor. Tatildeymişim hissi yaratıyor. Yılbaşına bu evde gireceğim bu sene.

Benim ev sitenin otoparkına bakıyor. Bu sabah erkenden, balkon tavanındaki tek tük örümcek ağlarını siliyordum süpürgeyle. Karşıdan benim yaşlarda bir kadın bana gülümseyerek otoparktan geçiyordu. Ben de ona gülümsedim. "Hayırlı olsun yeni eviniz, hoşgeldiniz" dedi. Nasıl hoşuma gitti.

Perdeleri ayarlayamadım, şu an kabak gibi ortada bütün ev. Dert etmezdim bunu fakat eski evde bazı insanlarla iletişimimi kesmeme sebep oldu bu perde asma meselesi. Eski evde perdeleri biraz geç takmıştım. Sonra karşıdaki münasebetsiz bazı insanlar, aralarında benim için "perdesiz evde oturan" diye konuştular, benim önümde hem de. Başka bir gün de bana "pazar gezmesine de gitmiyorsunuz" demişlerdi. Halbuki ben o zaman her gün derslere koşturuyordum. Sanki bütün gün evden çıkmıyorum, sanki pazar günü tatil günüm, sanki onlar benim geliş gidişlerimin hesabını tutuyor, ve sanki onlara hesap vermem gerek. O sözden sonra selamı sabahı kesmiştim. Şimdi olsa carlarım. Sana ne? Senin başka işin mi yok, pazar günü kim gezmeye gidiyor kim gitmiyor bütün gün bunu mu hesaplıyorsun? Yani perde meselesi o zaman yara yaptı ve hala geçmemiş.

Ah! Bugün bir de ne oldu! Bu semtin ve sitenin insanları pek kedi düşkünü. Bildiğin gibi değil. Geçen hafta on dakikalık bir sürede, evin altında emlakçıyı beklerken, bir adam gelip mamaları  getirip yirmi- yirmiş beş kedi besledi, o gitti, beş dakika sonra başka bir kadın kedilerin sularını döküp yenisini doldurdu. Hah. Diyeceğim o değil. Bir tane kedi var apartmanın içinde, beni sahibi sanıyor. Merdivende görse sırnaşıyor, evimin kapısından içeri girmeye çalışıyor. Bu sabah kapıdaydı gene. Açtığımda içeri girmek istedi. Kapatınca da arkada ağlayıp, kapıyı eşeledi, aç diye. Var mı böyle bir şey? Yani artık: bir kedim bile var. (Alerjim olmasa alırdım içeri).

Bütün havam değişti, keşke görsen içimi. Günlük ufacık şeylerde hissediyorum ben. Normalde çekindiğim ufacık adımları atıyorum aslında. Mesela, çilingirle konuşup anlaştık. Bir saat sonra evimin kilidini değiştirecekti. Bana magnetini verdi. Döndüm arkamı gidiyordum. Aklıma geldi. Ben de kendi telefonumu vermeyi akıl ettim, adresi bulamaz, acil bir iş çıkar, beklemeyeyim boş boş. Normalde aklıma gelmez. Gelse de konuştuk bitti artık diye saçma bir çekingenlik yaşarım. Sonra geldi. Diğer kilitleyemediğim yerleri de ona göstermeyi akıl ettim. Hepsini şıp diye yapıp bana da öğretti. Aslında başkasının normali bu. Ama benim yapım böyle değil. Belki sırf taşınmadan değildir, belki başka şeyler de sebep olmuş olabilir.

---------

Şu sıralar yorumlara yetişemiyorum, bir de komşu bloggerların yazılarına.

---------

Topuklarım hala sızlıyor.







Evvvveeet bugün bana biraz torpil yapacaksın. Challenge'tan bahsediyorum. Geride kalacağım diye aklım çıkıyor. Uyumadan yazarsam takvimler yarını da gösterse bugün şu an dündür.

Bitti taşınma! Sabah 6:30'ta uyandım. 09:00 gibi geldiler. Tedirgindim ama içimde bir güven vardı. Referans sahibi beni inandırmıştı. Bir de işte manevi olarak kendimi yormayacağıma söz vermiştim. Kötüyü aklıma getirmeyecektim. Endişe yaratmayacaktım. Hele o kırıntı kırıntı anlık endişeler (evin anahtarı demin elimdeydi, kayboldu, eyvah, yok, nereye gitti ki? (midede bir kıvrılma) STOP!!!! STOP!!!!! Demin elindeydiyse az sonra bulursun. Endişe yok demiştik.) Ve her şey yolunda gitti. Martini bardakları ve hatta o antin kuntin lamba bile sağ çıktı bu savaştan. Sıfır zaiyat. İlk yarım saat biraz başlarında durdum. Sonra öyle bir güvendim ki, tak tuk ve diğer düşürme seslerinde bile irkilmedim ne oldu neyi düşürüp kırdılar. Öğleden sonra 15:00 civarı bitirmişlerdi. On senedir yaşadığım evin tüm eşyalarını tuzluğundan dolabına çorabından perdesine her şeyi karşı yakaya götürüp yerleştirmişlerdi. Feribotta denize bakarken aklıma ilkokul problemleri geldi. Bir kişi bir evi dört günde toplarsa, beş kişi bir evi kaç saatte toplar! O problemler çok tırt bir kere. Benim ev toplamamla, bu işi her gün yapan birini aynı kefeye koyamazsın. Ben dört günde toplayamam. Havuzlar da baştan saçma. Neyse şimdi.

Salı, Eylül 04, 2018

Taşınma (2)

Birazdan koli işlerine girişeceğim. Sabahtan yine önemli işler gördüm. Yoluma çıkan irili ufaklı engellere şık çalımlar attım. Bu sebepten kendimi daha bir "yetişkin" hissediyorum. Belki de bir miktar büyüdüm gerçekten de.

Belki her gün taşınma yazısı sıkmış olabilir. Ege bu konuda bana gene altın tavsiyelerinden verdi dün. Şunun hakkında yazabilirsin, bunun hakkında. Güzel. Fakat uygulamada o yazıları yazmak bu telaşlarda zor. Ancak taşınma bittikten sonra, konu biraz soğuduğunda yazılabilir. Belki hafta sonu.

Dün Enerjisa'da elektrik, Iski'de yeni evimin su sayaçlarına abonelik aldım. Şansım yaver gitti. Bir öğleden sonrada hallettim. Bullet Journal ve esnekliği bir arada götürebilmek insanın hayatını çok kolaylaştırıyor. Mesela dün, sabahtan sayaç işlerini halletmeyi planlamıştım, saat 15:00 gibi nakliyatçı gelecekti ekspertiz için. Oysa sabah 8:30'da nakliyatçı aradı, "müsaitseniz birazdan geleyim". Eskiden olsa buna çok canım sıkılırdı. Çünkü herşeyi fazla programladığımdan, değişince domino taşları gibi eski güzelim program yıkılıyor, sabırla taşları baştan dizmek gerekiyordu. Mesela, Enerjisa'dan randevu alabilme imkanı vardı fakat ben almamayı seçtim. İşim biraz uzun sürdü ama günün akışı güzeldi yine de. Yetişme kaygısı yoktu ve kafam rahat etti bu sebepten.

İçimde sevinç baskın olsa bile az da olsa hüzün de var. Burası eski tip küçük bir mahalle gibiydi. Komşularla pek anlaşamamış olsam da, gene de zaman içinde birbirimizi tanıdık, alıştık. Kendimce olumlu ilişkiler kurmuştum çevremle. Eczacım hep hal hatır sorar, sohbet ederdi. Manav çok yardımsever çok güzel insanlardı. Keza bakkal Orhan abi. Hiç selamlaşmadığım, kuaför malzemeleri satan dükkandaki çocuk bile koli istediğimde, taşınıyor musunuz diye sorup hafif hüzünlendi. Geçen gün Mustafa'ya son aidatı verirken, bana "sizin gibi birisi daha buraya zor gelir" dedi. Ben de "ben de sizi şimdiden aramaya başladım bile" dedim. Sesi buruldu. Nalburla sonradan aramız bozuldu ama o zamana kadar çok işimi çözdüler, hep kolladılar. Aslında yalnız yaşadığımı bildikleri için sanki beni korumaya almış gibilerdi. Öyle bir duygu veriyorlardı bana. Ve bir de evin kendisi. Ben yağmurdan keyif almayı ilk bu evde yaşadım. On sene önce tam gönlüme göreydi. Hatta biçilmiş kaftan. On kriterim varsa onunu da karşılıyordu. O zaman balkon diye bir derdim yoktu. Eksikliğini demek ki yaşamamıştım. Ne kurabiyeler ne kekler pişerken amerikan mutfaktan salona yayılan kokuların keyfini sürdüm, kaç blog postuna konu olmuştur.

Haydi artık. Kalkıp biraz iş göreyim. Yarın hiç post giremeyebilirim. Nakliyat günü çünkü. Belki gece yatmadan, yorgunluktan sızmamışsam. Ama haftasonu telafi edeceğim, söz.


Pazartesi, Eylül 03, 2018

Saat 10:30 u az geçiyor. Kaç kalem iş bitirdim. Bulaşık makinesini boşalttım, üç parti çamaşır yıkadım. Elde mutfak havlusu yıkadım. Yatak odasını prezantabl hale getirdim. Nakliyatçı geldiğinde - o da gelip gitti bu arada ve anlaştık - ev gıcır gıcır olmuştu. "Tam sevdiğim tip ev" dedi. "Ne bakımdan" dedim. "Sadece gerekli eşya var, ıvır zıvır yok". O kırmızı dolabın tozunu almıştım dün. Ev daha derli toplu dursun ve temiz de olsun ayrıca taşınırken diye. Yerlerin de görünen yerlerini süpürmüştüm. Ayrıca önceki travmalardan kalan izle o gereksiz ıvır zıvırları biriktirmemek için özel bir çaba harcıyorum.

Çarşamba dedik. Sabah erkenden gelecekler. Gidiyoruz!!! Yani ben ve kendim. Bir de eşyalar.

--------

Öğlen yemeğim tost ve ayran. Kilolar gitmeye meyilli.

--------

Önce karıncalar geldi. Sonra güveler. Sonra bir yavru kertenkele. 

Keşke bu cümlelerin devamını getirebilip bir hikaye çıkartsam. Ama çok hoş, çok tatlı, duygulu değişik ve bilge bir hikaye olsa. Cilveli bir hikaye.





Pazar, Eylül 02, 2018

Taşınma (1)

Gidiyorum şaka maka. Bullet Journal çok acayip güzel bir zamanlamayla girdi hayatıma. Tam taşınma öncesi. Dün bazı ufak tefek işler gördüm ama çoğunlukla dinlenerek geçti. Bugün, karşıya geçeceğim, usta ölçü alacak mutfakta. Belki dolap kapaklarını yenilerim. Belki ilerde yenilerim. Bir tane belki yaparım sayfası açmalı bullet'a. Aslında wish listim var. Şimdi bir ölçü sayfası açtım. Usta gelmişken sorarım. Ne kadara olur olursa diye. Ama tabii ki sırf bunun için götürmüyorum ustamı karşıya. Set üstü ocağımın durması gereken yeri boşluk. Oraya tezgah koyduracağım. Belki bir dolap.

Dün Arçelik'e gittim bu boşluk meselesine çare aradım. Ankastreyi ayrı olarak tek bir yere yaptırabiliyorsun ama kel başa şimşir tarak bir uyumsuzluk abidesi olacaktı. Eski tip ocaklı firınlar da neredeyse ankastre fiyatına geliyordu. En azından dün bunu araştırdım ki aslında önemli bir iş görmüşüm çok da önemsemeden. 

Bugün ortalığı nakliyata hazır şekle getirme uğraşlarındaydım öğlene kadar. Gergindim oldukça. Sonra düşündüm. Sadece nakliyatçıya gösterilebilecek duruma soksam sonra kendime bir gün daha tanırım gerekirse bunun için sıkıntıya gireceğime. Bazı özel eşyalarım için bir çanta hazırladım. Onu da şimdi alıp gitarın yanına bırakacağım, gitarımı da ben özel taşımak istiyorum. 

Ah! Asıl...Balkon diye pinterestte bir panom var. Dün gece akıl edip girdim. Bir tane salıncak istedim. Yerden yukarı çıkıp böyle dinozor yumurtası gibi seni taşıyan sepetli bir salıncak, ama bulamadım. Dur belgeyle geliyorum şimdi. Bunu satan bir yer biliyorsan, ne olur yoruma yazar mısın? (isimsiz yorumlara açık)(sonradan düzeltme: aranan mağazalar bulunmuştur)



Nakliyatçı konusunda kesenin ağzını açmaya karar verdim. Ki ben nakliyat parasını zaten sorduğum kişilerin söylediklerinin on misli filan sanıyordum. Belki daha ucuzu da vardır ama ben konforlu yoldan gitmek istiyorum. Gençken kendim koliledim kaç defa, gerçek birer travmaydı her biri, ufak çap bir travma daha yaşamak istemiyorum. Kolileyen nakliyatçı buldum. Pazartesi gelip ekspertiz mi deniyor emin değilim işte ölçüp biçecek fiyat verecek eşyalara bakıp.

Evi gıcır gıcır bırakmak istiyorum. Çünkü onu temiz ve düzenli tutmak gündemimde önemli bir yer tuttu bunca sene, ve giderken güzel görmek istiyorum. Ayrıca depozitomu kiraya sayan ve beni üzmemiş ev sahibine de jest olsun, gıcır gıcır bir evi gezdirsin kiracılarına. 

Dün akşam kutlama yapayım dedim. Dışarıda yiyeyim. Hem evin patırtısından uzaklaşırım. Amanın. Lanet gibi. Bir kere, iki sefer gittiğim yerin ikisinde de farklı bir çift kozlarını paylaşıyorlardı bangır bangır tartışarak. Başka yere gideyim dedim, bu sefer de beş kişilik teyzeler masası, bana çok tanıdık gelen, hastalı ailede aile fertlerinin birbirlerine pasladıkları bakım işbölümü konulu bir tartışmaya girmişlerdi. Bir yandan kafenin müziği. Nefret ettim. Kurtulamıyorum gürültüden. Kurtulamıyorum! Evet ben şimdi kalkıyorum. Oraya önce gidip ustaya konum atacam. 

Görüşürüz. Çüs.



Cumartesi, Eylül 01, 2018

Sonbahar başlangıcı ve Challenge.

Bugün öğlene kadar kendime biraz dinlenme zamanı verdim.

Dün kontratı imzaladım. Kunegond çıktı geldi yanıma, sağolsun. Sonra o gitti, ben de biraz semtte dolaşmak istedim. Eve dönmek istemedim. Önce caddeye çıktım. Yufkacıyı, kasabı buldum. Yufkacı önemlidir dedi kardeşim, sonradan. Ev sahibi ve emlakçı ile bir saat konuştuk insan gibi. Yufkacı da var yakında deyince ben koltuktan zıpladım: sahi mi? sahiden var mı burada yufkacı? Biraz garip baktılar yüzüme sanki. Onlar da, ben "balkon düzenleme kursu aldım" deyince senkronize zıpladılar, bu sefer ben onlara şaşkın şaşkın baktım, ne oluyoruz diye. Halbuki onca ortak tanıdık çıktı orada zıplayan eden yok. Neyyyyyyyse.

Sonra sahile gittim. Güneş batıyordu! Nasıl bir sevinç, nasıl bir mutluluk. Sanırsın dünyayı bana komple hediye ettiler. Aslında ettiler bir nevi. Bundan sonra bütün gün batımları benim. Aaaaaaaaa! Öyle bir karakterim vardı benim önceki roman denemelerinden birinde. Gün batımlarını izlemek için mesai arasında patronundan özel izin alıp terasa çıkan bir mahalle marketi kasiyeri. Sonra roman yarım kaldı ama o ayrıntıyı seviyordum karakterin özelliği olarak. Hatırlar mısın bilmem. Sanırım 2013'teydi. Gün batmak üzereydi, ve ben onu izlemek için Beşiktaş'tan motorla Üsküdar'a oradan da yürüyerek Salacak'a geçmiştim bir sefer. Çok güzel bir anımdır. Artık evimden iki dakika uzaklıkta gün batımları. Deniz ve gün batımı.

Şu son postlarıma göz gezdirirken gördüm. On beş gün olmuş. Sahile gitmişim. Oraya yakın bir evde oturmak geçmiş gönlümden. On beş gün önce yokmuş, ne balkon, ne gün batımı. Ama hızlı gelişti olaylar. İşte sonunda hayatın o dersini öğrendim: inandığın şeyi olduruyorsun. O yüzden inançlarına karşı bir farkındalık edinmek çok büyük bir hayat becerisi. Olumsuz düşünürsen olumsuzu, olumluysa olumluyu olduruyorsun. Tabii bazen hayat kendi kafasının dikine yine de gidiyor. Ama çoğu zaman direksiyonda sen varsın, yani inançların. İnanç davranışın şoför koltuğunda. Ve bilinçaltında da var bence önemli bir kısmı Freudyen kavramlarla düşünecek olursak. Fakat bilinç seviyesindeki farkındalıkla bilinçaltı inancı hackleyebiliyorsun stratejik zamanlarda. Kısa vadede. Bunu da okuldan değil yaşayarak öğrendim. Uzun vadeyi bilmiyorum. Terapi gerekli olabilir. Belki de davranışçı-bilişsel ekolün en temeldeki dayanak noktası budur. Bilemedim şimdi. O kadar derin konulara girmeyeyim şu an.

Şu an en güzel ne gider biliyor musun? Buz gibi bir ev limonatası. Yapsam mı? Biraz şekerli su kaynatıcam altı üstü. Yaptım nitekim. Daha bir saat var önümde. Serbest zaman.

----------------

Ya...Ne güzeldi yeğenim, kardeşim, ben üçümüzün beraber muhabbeti, ailevi konularda. İlerde en küçük de katılır belki aramıza. Şimdilik benim kim olduğumu bile tam algılayamıyor. Keşke hiç aramızda küslük olmamış olsaydı ama benim kontrolümde olan bir şey değil.

----------------

Bu arada yeni bir challenge'ımız var Japon Kedi'nin fikri, benim ve şimdilik Kahve'nin katılımı ile, diğer katılımcıları da bekliyoruz efendim, dileyen yorumlara mum dikebilir. Ve gün kaybetmeden aramıza katılabilir. Ertesi ya da sonraki günler burayı okuyanları da kabul ediyoruz (Japon Kedi'ye danışmadım bunu ama herhalde bir şey demez).