Cuma, Ağustos 31, 2018

Peşpeşe yoğun nefis günler (devam)

İnsanı canı güzellikten de çıkar. Dünden bugüne 600 gr vermişim. Fakat yine de kilo üst sınıra gelip dayandı. Ne gam. Evi buldum. Bugün kontrat imzalıyorum. Ardından nakliyeci bulacağım. Evsahibime haber verdim. Son ayın kirasını depozito karşılığına saydı. Hiç sorun çıkarmadan. Sağolsun. Ev gene dört dörtlük değil. Fakat Feneryolu'ndakinden bir iki tık daha iyi. Sahile çok yakın, ve balkonu tastamam hayallerimdeki gibi. Dibinde başka evin penceresi yok. Yolla arasında sitenin otoparkı var. Çok geniş bir alan. Güneş alıyor sabahları. Geniş ferah bir daire. Eksileri de var. Ama şimdi onları düşünmek istemiyorum. Mutfak ayrı. O da başka bir artı. Eski mutfak filan ama en azından tezgahlar mermer. Feneryolu'ndaki kontrplaktı. Bleh. Bir de mutfak aydınlık. Feneryolu'daki biraz karanlıkta kalıyordu.

Aaa evi beğendikten sonra kalktım Kunegond'a gittim! Evine. Yes! Çıkmış canımı yerine taktı. Sağolsun. Hatırı kırk sene sürebilecek bir kahve yaptı bana. Beni, hiç aklıma gelmeyecek konularda uyardı. İşin o yönünü de sağlama aldık el birliğiyle. Bir de onun civarındaki kiralık evlere baktık, ama üstünkörü çünkü balkonları istediğim gibi değildi ve kirası da fazlaydı nitekim.

Sonra motora atlayıp karşıya geçtim. Kardeşim gelecekti Istanbul'a. Annemlere uğrayıp yeğenlerle hasret giderdim, karnımı doyurdum. Eve geldiğimde saatlerce yayıldım. Kendime gelemedim.

Bu sabah da sabahın köründe, sağa sola telefonlar açtım. Kimle konuştuysam uykusundan uyandırmıştım. Nasıl sadistçe bir zevk aldım anlatamam. Nihahahahaho. Yaaa eskiden de ben öğlen saatlerinde açılmamış sesimle telefona çıkardım. Biraz da siz çıkın. Hadi! Yine de hep onların hayrına bir konuşma olduğu için sonunda bana teşekkür ettiler.

Bir de site böyle yeşillik bir alan içinde. İster misin oraya bostan yapmam için izin versinler? Ağlarım!

Ben bu son zamanlardaki güzelliklerin sadece bir tanesine iki hafta sevinebilirdim. Mesela sırf Ceren'le tekrar görüşmüş olmaya, çocukları görmeye, Güneş ve Ege'yle yaptığımız pikniğe. Ya da sırf dopdolu geçen ve geleceğimi aydınlatan terapiye. Evi bulmuş olmaya. Yeğenleri görmeye.

Hani mesela evin içinde bir şey ararsın. Diyelim anahtar, fark etmez. Anahtar tezgahın üstünde, bardağın solunda ortada duruyordur. Sen evi talan edersin. Başka yerlere üçer kere bakarsın. Gene de bulamazsın. Sonra aramaktan iyice bezdikten ve artık caydıktan sonra, sanki başkası onu oraya sonradan koymuş gibi "aaa gözümün önündeymiş" der bulursun. Evi aramadan önce, Ege bana dedi ki, "Kalamış'ı seviyorsan, orada da ara, kendini sınırlama bulamam diye" dedi. Onun demek istediği, kişisel gelişim makalelerinde "limiting belief" denen şey. "Kısıtlayıcı inanç" diye çevirebilirim. Yani kendi kendini kısıtlıyorsun, inancın yüzünden. Evi ararken çok ilginç bir şey oldu. Aklımda Ege'nin uyarısı vardı. Kendime tekrarlayıp duruyordum, ezberlemek ister gibi. Çünkü çok meyilliydim kısıtlayıcı inanca. Burada hayatta kiralık ev olmaz. Kimse çıkmaz ki bu evlerden. Dııııııt. Kısıtlayıcı inanç bölgesine girdiniz. Çıkınız. Bakınız etrafınıza. Aaaaaaaa! Tam karşımda koskoca ilan. Ama çok pahalıdır. Dııııııııııt. Kısıtlayıcı inanç bölgesine geri geldiniz. Derhal kendinize geliniz. Bu iki oluyor. Hemen telefon açınız. Fiyatı sorunuz. Kendi kendinize değer biçmeyiniz. Ve o dıııııtlar peşpeşe çaldı durdu. Ve ben o inançtan her çıktığımda, sanki sihirli gibi, kiralık ilanları gözümün önünde beliriverdi. Orada yoktur diye inanıyorsun ya, gözün de sana görmek istediğini gösteriyor. Çok pis bir olay aslında ama lehine çevirmeyi öğrenirsen hayat değiştiriyor.

Birazdan hazırlanırım. Emlakçı arar. Bu aradaki zamanda blog yazmak istedim. Bullet Journal' e devam. Ceren'in dediği esneklik çok önemli. Öyle saatlerce gün ay yıl programları, listeler, organizasyonlarla zaman geçirmiyorum, eskisi gibi. Deneme yanılma yönteminden gidiyorum. Çünkü bazı etkinliklerin süresini kestirmek zor ve olayların akışına da sırf program bozulmasın diye uymak işlevsel değil. O etkinliği alıyorum, arkasına iki etkinlik koyuyorum, ama mecburi değil. Sonra yapamadım yetiştiremedim diye dövünmelerin de önüne geçiyorum böylelikle.

Evet şimdi biraz bugünü değerlendirmeye çalışalım esnek esnek. Öğlen oldu ama gene de önemli işler halloldu. Anlattım ama doyamadım. Daha da anlatasım kaldı.




Çarşamba, Ağustos 29, 2018

Püfür.

Demin püfür püfür esiyordu. Ev sessiz, müzik filan koymadım. Dışarıdan da çok patırtı yok şu an. Ben de çay demlemiştim. Dedim yazayım. Şu mutfak masasında. Işığı filan yaktım, çayımı yanıma aldım. Ortam yaptım, on numara. Nasıl güzel günler peşpeşe, sana anlatamam. Çok sevdiğim, kendime yakın hissettiğim fakat coğrafi olarak uzak olduğumuz insanlarla görüştüm şu son hafta ve dün. Bugün terapiye gittim. Anneeeeem... Terapiden sarhoş gibi çıktım, çok yoğundu, olağanüstü hoş aydınlanmalar. Sonra eve geldim, evimin aşağısında müzik enstrümanları filan satılan bir dükkan açıldı. Dükkanın sahibiyle tanıştım gelirken. Filan. Şu an mesela, hiçbir şey yapmaya mecbur değilim. Sadece mutluluğu iliklerimde hissetmekten sorumluyum. Depolanan bir şey olaydı ya, ne güzel olurdu. Seviyorum uleeeeeeeeyn! Hayatı! İnsanları! İnsanlarla gerçek ve yakın ilişki kurmayı! Sevmeyi seviyorum. Ne olursa: insan, çay, defter. Ve sevildiğimi hissetmeyi.

Bir de terapiste giderken aklımdan bir blog postu yazıyordum, Yılmaz Erdoğan'ın bir sözü üzerine: "anladım ki bir ağaç büyürken, onu büyüten toprağı acıtırmış" gibi bir sözü vardı. Ergenken ve kişiliğini oluştururken insanın anne-babasıyla çatışmalarını kasteden. Onu, sözün yeri geldi, terapistime söyledim, fakat üstüne bin laf filan geldi. Çıkarken ne dedi biliyor musun? "O blog postunu yazınca çok güzel olacak". Fakat ben onu yazamıyorum şimdi. Çünkü o postun anlatma enerjisini seansta harcadım. Bu teknik bir şey. Blog yazarları bunu anlayabilir, ve hikaye yazanlar. Asıl o seans çok güzeldi bence. Gerçekte o sözün meali bu. Ama yazılmamış bir postuma iltifat aldım  yine de. Olaydır bu bence :). Sen şimdi bu malzemeyle döktürürsün demek. Kalp kalp kalp.

Dün Güneş bullet journal'in bağlantısını verdi. Daha önce yorumda bahsetmişti. Başta öyle çok heyecanlanmadım. İki sebebi var. Önceden duymuştum, bir. Şimdi de ona yakın bir sistemim var, iki. Fakat Güneş iddialı konuştu, "hayatımı toparladı" filan dedi. Verdiği bağlantıyı bu sabah kahvaltıdan sonra açtım. İlk önce yine çok sarmadı, tamam işte bildiğim şey. Sonra ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum (bence bir öğleden sonrayı Ege ile geçirdikten sonra onun düşünce biçimini ortam şivesini kaptığım gibi kapmam), dedim apaynısını yapmama gerek yok. Fakat kendiminkini biraz geliştirebilirim içindeki bazı fikirleri uyarlayarak. Öğlende terapi seansını kaçırıyordum öyle bir sarmak. Defterim var bir tane. Şimdi bütün notlarımı, yazılarımı makul ve esnek bir sisteme oturtup, toparlamak istiyorum ve bu beni heyecanlandırıyor. Çünkü fikirlerimi not ettiğim bir sistemim yok. Ve o fikirler uçuyor, tüy gibi. Hem finansal konularda, hem yazı konusunda işlevsel bir sisteme ihtiyacım var. Düşünüyordum, Bill Gates de olsa, Altucher de olsa, fikirlerini paraya, ve büyük paralara dönüştürebilmiş insanlar. Ve aslında benim onların yazılarını ve onlardan bahseden kitaplar okumamın sebebi de tam olarak bu. Yani sermayeleri, bende bini bir paraya olan, okul hayatım boyunca hep övülmüş ve bugüne kadar hep har vurup harman savurduğum fikirlerim. Bunları not etsem, peşine düşsem, neler olabileceğini şu an hiç kimse bilemez. Bill Gates'e mi öykünüyorum? Tabii ki de hayır. Ama kendi çapımda şimdi durduğum yerden başka bir yere beni taşıyabileceğini düşünüyorum.

Şimdi bu postu bitiriyorum. Ve kağıt kalem alıp, yazarak kendime en uygun sistemi bulmaya çalışıyorum. Haydin o vakit.

Salı, Ağustos 28, 2018

Yeni ev.

Keşke tüm yorgunluklarımız böyle güzel olsa. Spor sonrası tatlı tatlı sızlayan o kaslar gibi. Duşumu da aldım. Karnımı da doyurdum. Uzattım ayaklarımı hafif yüksek yastıklara.

Öğleden sonra 02.00 gibi evden çıkıp hava kararmak üzereyken döndüm. Emlakçı ile randevum vardı. Yalnız konuştuğum kaç kişi varsa hepsi bir ağızdan bana "sokak sokak dolaş, kapıcılarla konuş" filan dediler. Bu çağda. Evin resimlerine üç saniye bakıp, kararımı verebilecekken, onların yöntemi bana gereksiz hamallık gibi aşırı ters gelmişti. Uzun süre direndim. İlkinde çin işkencesi mi ayakkabı mı kararsız kalan topuklu pabuçlarımla gitmiş, bırak sokak sokak gezmeyi, eve kendimi dar atmıştım. İkinci denemede akıllandım ve yürüyüş ayakkabılarımı giydim. Bingo! Bu bana aşırı ötesi ters gelen sokak sokak dolaşmak meğer aşırı zevkli bir etkinlikmiş. Aylak aylak gez, bir yandan gördüğün evlerle ilgili hayallere dal, emlakçı afişi görünce dur. Güzel ya da yeni binalar gördün mü aşağısında yakaladığın ilk insanı esir al. Bu kadar. Sonra bir daha randevu almalarla toplu taşımalarla uğraşma. Hemen gezme fırsatın oluyor çoğu zaman.

Bir tane buldum. Aslında iki tane buldum da bir tanesi gözümden düştü diğerini bulunca. Muhite vuruldum aslında yoksa şimdiki evim daha güzel. İçi biraz eski bile demeyeyim, köhne. Ve bana biraz büyük. Aidatları saymazsak, evin fiyatı bütçeme uydu. Aidatlar zorladı. Ama mümkün yine de. Son kararımı bir gece geçsin üstünden diye erteledim. Böyle karar vermek daha sağlıklı. Karşı yakanın sessizliğine bayıldım.  Oksijenine, insanların -"nezih" dedikleri- düzgünlüğüne. Özgürlük parkına yakın bu ev. Ve orada pazar kuruluyormuş Pazartesi günleri. Gittim az pazarı da gezdim. Ne hoştu. Orada oturmayı istedim. Ah unutuyordum: balkon! Balkonu var. Kocaman. Kapalı balkon ama camları sürgülü. Çekebiliyorsun. Dört dörtlük değil. Ama dört dörtlük için vaktim yok. Burası bana fena halde batmaya başladı. Belki bir bisiklet edinirim. Parkta dolaşmak için. Belki de edinmem. Taşınmak bu kadar külfetli olmasaydı keşke. Sanki eşyaları sırtımda ben taşıyorum. Ne yapsam? Tutsam mı? Yarın akşama kadar bu fikir beni yiyip bitirecek. Perşembe ve Cuma var tekrar başka yere bakmak için.

Bugün insanlarla konuşurken, aklıma hikaye fikri geldi bu ev aramalarla. Uzunca bir hikaye çıkar belki. Güzel yazılsa. O mesela futbolcu eskisi, aksi ev sahibinden ne karakter çıkar. Ve bana neredeyse tarih dersi veren geveze emlakçıdan. Bu ülkede kooperatif evlerin tarihçesini anlattı bana. Belli ki eskiyi özlüyor, bugünkü siyasetten tiksiniyordu. Sonra o matematik mühendisi. Onu da deşsem ondan da ilginç bir karakter çıkarabilirdim belki. Bir de gençten, güleryüzlü, sıcak davranan özel güvenlik vardı. Hepsini bir toparlasan bir temayla. Ya da bıraksan dağınık kalsa. Bilemedim. Şu an kafam ona gitmiyor.

Kadıköy'lü olmak istiyorum.

-------

Ertesi sabah oldu. O kadar istekli değilim o eve. Burasının içi modern ve güzel. Mutfağı açık ama tezgâhlar yeniydi 10 sene önce. Yeni evler güzel ve fakat dar oluyor. Eski evler biraz daha geniş olabiliyor. Ama orasının da parka ve pazara yakınlığı güzel. Bir de o nefis sessizlik. Ve insanlar. Burda kalmak istemiyorum. Ama kahvaltıya ekşi mayalı ekmeği çıkarırken bu lüksleri unutmam gerektiğini hatırladım. Canın istediğinde çık dışarıdan ekşi mayalı ya da zibilyon başka ekmek çeşidinden birini al. Sonra karşıki dükkana gir, zibilyon peynirden istediğini al. Fakat, şu sabahın köründe bile çekiç sesleri. Bezdum da, bezdum.

İçim o ev benimmiş gibi hissediyor. Bir de diyorum ki, belki bu da bir gelişim göstergesidir: on sene önce bir evin iç özellikleri ön plandayken, artık dışı önemli olabiliyor. Ama on sene önce, bu evin anneme yakın olması da evin dışının kriteriydi. Ve çevresinde alışveriş olanakları olması. Ne dersen de, bu ev on sene önce biçilmiş kaftandı. Ama çok aramıştım. Gelişimle filan yakından uzaktan alakası yok. Ve gerçekten kendimi daha iyi hissetmeme katkısı büyük. Toparlarsak: balkon, sessizlik, park, pazar, ve Kadıköy. Bir de asansör ve otopark. Bunlar artılar. Ağbime anlatırken, semtten başlamıştım anlatmaya, orası çok güzeldir demişti. En son balkonu söyledim. Bir de balkonu mu var demişti. Eksilere gelince: aidat, mutfak, banyo. Mutfağı bir ihtimal ilerde yaptırabilirim.

Bu kışı burada geçirmek istemiyorum. Kesinlikle istemiyorum.

O balkonu yeşilliklerle donatıp, bir güzel hakkını verip, yazılarımı yazmak istiyorum. 

Pazar, Ağustos 26, 2018

Yine yeni yeniden mutlu.

Gene mutluluğa dinginliğe kavuştum. Yazmayı seviyorum. Böyle zamanlarda yazdıklarımı saklayıp sonra tekrar okumayı da. Bu yazıları başkalarının okuması ise hala inanmakta zorluk çektiğim bir mucize benim için. Bir de bu yolla tanıştığım ve ötesi, anlaştığım insanlar, nazarımda hala sürreel. Çok şanslıyım. Çok.

Kahvaltım bitti. Öğlene daha çok var. Bulaşığını bile kaldırıp, masayı da sildim. Yatağı kapattım. Birazdan yatak odasındaki dağınıklığa dalabilirim günün görevi olarak. Şu zamanlar sosyal açıdan çok etkin geçiyor. Ben de dışarıdan fark edilmeyecek derecede açıldım. Açmaya çalışıyorum kendimi bilinçli olarak. Kabuk kırmaca.

Bir yandan Ceren'le geçirdiğim günü düşünüyorum. Konuştuklarımızı. Güzel ailesini, evini. Sonra çocukluk arkadaşım olan ve hala irtibatı tam kesmediğimiz Nathalie ile konuşmamızı. Bana anlattığı hayallerin nasıl benimkiler olabileceğini. Yani ben klasik "gelecekte nasıl bir düzen kurardım" diye sorarken kendime, sorgumun Nathalie'nin telefonuyla kesilip, lafın onun "gelecekte nasıl bir düzen kurardı" ya tamamen kendi inisiyatifiyle gelip, bir de aslında bana cuk oturacak bir şeyler anlatması. Heyecandan tıkanmam filan :). Şimdi kafamda onu evirip çeviriyorum. Bir çiftlik çizmiş kendine, sağlıklı besinler ürettiği bir yer, kulübeler filan var, ticari konaklama için. Hepsini anlatmayayım şimdi. Gerçi o yurt dışında ama, belki istemez onun fikrini tamamen buraya yazmamı. Ama sentez bir şey çıkmış ortaya. Beni heyecanlandıran şeylerden bir buydu. Çünkü o da benim gibi bir İkizler, ve ilgi alanları çok dağınık. Bu dağınıklık beni yoruyor. Kafamın içi de böyle benim. Hiç büyümeyen sekiz on tane, beş yaş altı çocuklarım varmış gibi, sürekli ilgimi çekmeye çalışan. Bunu terapistle konuşmalıyım belki de.

Dün bu sorgulamalar sırasında bütün iş ile ilgili satın aldığım kitapları sağdan soldan toplayıp-dağıtmışım nasıl olmuşsa-hepsini tek rafa dizdim (sembolik olarak önemli bence). Bir kısmı bilgisayarımın belleğinde. Onlara da bir göz attım. Bill Gates'li birkaç kitabım var. Bir tanesini okumuşum ve üstünü sarıyla vurgulamışım. Diyor ki "hayatın zorluklarına yaratıcı çözümlerle yaklaşırsan, hayat çok daha keyifli olur". Bir o, bir de ailesi onu ve diğer çocukları hep zihnini geliştirecek etkinlikler, oyunlarla ilgilenmesini teşvik etmiş. Bir de rekabetle haşır neşir büyümüş. Bugün geri kalanını okumak istiyorum. Belki önümüzdeki 20 senenin krokisini çizerken bana yol gösterir.

Aslında bu gelecek "yontma" işi, bir tasarım. Masa başında kağıt kalemle, hesapla kitapla, cetvelle pergelle, metodla sistemle yapılacak bir iş. Böyle, afedersin tuvalette s.çarken, hayallere dalıp, "eeee yapsam yapsam ne yapsam" modunda yapılacak bir iş değil. Ya da işte koltuğa yayılıp. Ama belki de fazla sistem, fazla yöntem de yanlış olabilir mi? Bilemedim. Kocaman, resim derslerinden kalma kağıtlarım var. Renkli postitlerim. Boyalarım. Nathalie o çözüme varana kadar çok meditasyon yapmış. Çok yoğun geçti demişti. Onun yaşam koçu var benim de aslanlar gibi bir terapistim. Dur bakalım.

Yazmaya ara verdim. Bir parti çamaşır attım makineye. Kendime bir kahve koydum. Bir de sabah ilaçlarımı içtim. İki takım çarşaf katladım, kurutucuyu boşalttım.

Evet, galiba bu kadar blog yazısı yeterli bugün için. Şimdi biraz başka işler göreyim. Makarna salatası yapacaktım. Buzdolabında hazır yemek çok süper bir şey. Malzemeleri aldım dün akşam: bezelye ve mısır konserve. Kitap okuyacaktım. Tasarım yapacaktım. Haydin kalktım.


Perşembe, Ağustos 23, 2018

Odaklanma, yeni ev ve karıncalar.

Günde iki post girebilecek gevezelikteyim. Girdiğim son post bir gün önce yayınlanmışsa bayram ediyorum, oh çok sık yazıp milletin kafasını ütülemiyorum diye.

Bugün farklıydı. Daha güzel miydi? Yaşarken değil. Yaşarken işler yolunda gitmiyor gibiydi. Fakat genelde varmak istediğim yere bakınca aslında önemli işler gördüğüm bir gündü. Romanın başına oturdum fakat verimsiz oldu. Ara verdim ve sonra bir türlü o akıntıya kapılamadım, yazmaktansa başka işler yaptım. Odaklanma üzerine bir makalelik notlar aldım (biraz ironik sanki ama aslını bilsen değil). Bir de başka emlak sitelerinden güzel evler buldum tam benlik. Onlar beni heyecanlandırıyor şimdi. Sonra Ceren'le konuştuk, Güneş'le ve en büyük yeğenimle. Ufukta keyifli buluşmalar...Başka akıntılara kapıldım aslında. Ve kendime çok baskı yapmadım. Çünkü edinmek istediğim odaklanma tipi esnek odaklanma. Robotumsu değil.

Pazartesi ne çok işim olacak. Ne çok konu bayram ertesini bekliyor: koro, emlak, hatta pilates. Daha da vardı unuttum şimdi, not defterinde duruyor.

Sessiz bir balkon istiyorum yeni evimde. Yeni evin hayallerini kurdum. Galiba olacak. Galiba bulacağım. Aslında buldum da, işte anlaşabilecek miyiz. Galiba o ev benim olacak. Ya da ona benzer bir ev. Şu an tutkuyla istiyorum. O balkona kurulup neskafemi içmeyi.

---------

Ertesi gün:

Az önce, 5 dakikalığına çocukken hayalini kurduğum şeyi yaptım. Çocukken idollerim, Marie Curie, Pasteur, Fleming'di. Yoluma tesadüfen çıkan bir olaya bilimsel bir bakış açısı getirip, gözlem yapıp, bir sonuca bağlayıp, bilime bir katkı sağlamak için sağ kolumu dirsekten feda edebilirdim. Fakat neye niyet neye kısmet. Ama az önce biraz bunu yapabildim yine de. Güzeldi. (burada yazar uzaklara dalar).

Dün, o da bilim sayılmasa da yaratıcılık içeren, bir çakma cheesecake yaptım. Bir tahıllı bisküvi, burçak tipi, üstüne kalın bir kat labne, üstüne yıkanmış sapı ayıklanmış vişneler. Nefisti. Bir tanesini yerken elimde dağılmış, yere lap diye yapışmıştı. Demek ki kaldırmamışım. Sabah kahvaltıya kalktığımda bir yuva dolusu karınca benim bu mutfak dehama hakkını verip uğruna seferberlik ilan etmişti. Pencereden mutfak tezgahının altına kadar duvar boyunca yüzlercesi yol yapmış, duvardan sonra yolları 90 derece dirsek yapmış tek çizgide sandalyenin altına denk gelen yere gidip geliyorlardı. Metreler boyunca karınca. İlk önce canım sıkıldı. Üstlerine bassam kendimden nefret ederdim. Kurdukları düzene de ayrıca çok büyük saygı duyuyordum. Çalışıyorlardı. Hatta belli ki çalışmalar bütün gece sürmüştü. Bir süre onları seyrettim. Düzenlerini. Bu şekilde bir düzen kurabilmek için bir haberleşme yöntemleri olmalıydı. Bunu çözebilmeyi çok isterdim. Çözemedim elbet. Ama bence uğraşmaya değer. Sadece şöyle bir şey yapabildim, çocuk beni mutlu edebilecek: hiçbirine zarar vermeden bir şekilde hedeflerini ortadan kaldırdım. Yere yapışmış o şekerli yağlı şeyi bir mendille alıp ıslak mendille yapıştığı parkeyi sildim. Saniyeler içinde o duvardan tezgahın altına çizilmişcesine uzanan karınca hattı dağıldı. "Yemek artık orada değil" bilgisi onlara saniyeler içinde ulaşmıştı. Dağılın. Bilime katkım bu işte. Bu bilginin saniyeler içinde ulaşmış ve davranışlarını etkilemiş olması. Şehirli kadının doğa gözlemi ancak bu kadarına izin veriyor. Fakat ayrıntıları deli gibi merak ediyorum. Nasıl bir haberleşme sistemi bu. Nasıl o kadar çabuk ulaştı o bilgi hepsine? Aslında kameraya çekip izlemeli tek tek. Bak metodu da buldum.

Liseyi bitirdiğim yaz da başka bir deney yapmıştım. Mendel'in bezelye taneleri ile yaptığından esinlenip, değişik renkte gece sefaları toplamış, mutfağın en keskin bıçağıyla onları ikiye bölmüş ve birbirlerine yapışacak şekilde toprağa gömmüş ve sulamıştım. Birkaç hafta sonra, iki renkli çiçekler çıkmıştı ve hatta aile bireyleri birbirlerine gösterip şaşırmıştı. Ben yaptım deyince de kimse dinlememişti. Ah, değeri anlaşılmayan bilim kadını olmak...

Az önce aklıma geldi. Lise sondayken değil ama şimdi internet denen bir şey var ve her türlü bilgiye ulaşım mümkün. Google'ladım. Hazır çözülmüşü varmış. Olsun.

Birazdan bunları okumak istiyorum.

Şu an kafamı kurcalayan başka bir konu daha var: o idealimdeki ev. Suadiye, Caddebostan oralarda olsun, sahile yakın olsun istiyorum fakat sahilin dibindekiler çok pahalı ve yok. Diğer taraftakilere de ulaşım zor. Minibüs yolunun orada var ama onlar da çok uzak.

Salı, Ağustos 21, 2018

Mutlu.

Mutlu bir anımdan ulaşıyorum sana blog. Her şey nasıl ruhumla uyumlu işliyor onu anlatmaya geldim. Tavada eriyen tereyağ gibi kayıyor hayat şu an.

Ev düzenli. Hatta sabah bir parti çamaşır attım makineye. Çoktandır bekleyen çarşaflar vardı. Diğer çamaşırlardan fırsat bulamıyordum. Onları attım. Öğlene kadar çıkarıp astım bile. Tezgahlarda artık pek iş biriktirmiyorum. Bu dönem biraz böyle. Biraz yemekten sonra çalışmakla bu düzeni tutturabildim. Şu anda bile iş yok. Halbuki öğlen yemeği sonrası.

Öğlen yemeği çok keyfliydi. Amacım ara öğün yemekti ama baktım açım, dolaptaki hazırlardan menü yaptım kendime: hazır gözleme, yoğurtlu fasulye, karpuz. Biraz kilo verebilmişim. Bu da başka bir mutluluk. İncecik olmak istiyorum yine. Ve eski yemek alışkanlığımı birden hatırladım. Ben o kadar yemek odaklı yaşamıyordum. Yemeğimi yiyince olay bitiyordu. Oysa son yıllarda bir türlü bitmek bilmiyor o öğün. Yemeğin üstüne tatlı, onun üstüne kahve yanına çikolata derken... Acaba az miktarda yemek bağımlılığı mı oluşmuştu bende diye korkuyorum. Şu an kesiyorum yemeği. Doydum mu duruyorum. En azından bunun bilinci var. İlerde ne olur bilemiyorum şimdiden, yalan olmasın. Şekeri de kademe kademe azaltıyorum. Tamamen kesemedim ama kontrol altında tutmaya çalışıyorum. Ve bu kadarı bile işe yarıyor. Tabii asansörün bozulmuş olması ve benim günde 3 kat merdiveni en az 3 kere inip çıkıyor olmam ve durmadan evin içinde iş görüyor olmam da bunda etkili olmuş olabilir.

Sonra sabah romanın başına oturdum. Önemli kararlar verdim. Önemli sorunlardan biri halloldu. Yarattığım dünyanın sosyo-ekonomik düzen tasarımı çok zayıftı. Gerçekçi değildi. Yani öyle bir ekonomik sistem yürümez ki. Saçmalıktı biliyordum ama halledemiyordum bir türlü, zorlayıp duruyordum. 90 kiloluk gövdeye 36 beden pantolon giydirmek gibiydi. İçim sıkılıyordu. Onu hallettiğime çok sevindim. İlerleyen zamanda bu konuda okuma yapmak niyetim. Çünkü feodal bir yapıya benzeyecek sistem. Bilinmiş bir sisteme dayandırmak bence doğru bir yol. Sonra yap varyasyonunu oradan çok istiyorsan. Bu kararı aldım sonra biraz bu yeni düzeni sindirmek için ara verme ihtiyacı duydum. İkinci oturumda başka sorunlarına el atacağım. Eski çalışma düzenim de böyleydi. Önemli bir karardan sonra kendime bu yeni bilgiye/karara alışmak için zaman tanıyordum. Aslında günde bir karar almak bile kabulümdü.

Fakat mutluluğun sebebinin hepsi bu değil. Bir de yeni dönem için kendime bir müzik etkinliği buldum. Yeni bir koro. Çok seçmesi şusu busu yok anladığım kadarıyla ve ben şu an ona seviniyorum zaten. Çünkü olmuş gibi sayıyorum. Biraz dereyi görmeden paçaları sıvadık ama sitesinde "bize katılmak istiyorsanız çalışmamıza buyurun tanışalım" diyordu. Yeni grup, yeni insanlar ve müzik. Olur bence. Olmasa da o zaman düşünelim artık. Haydi.

Pilatese de yazılırsam tam olacak. Onu da araştırdım. Bulurum herhalde bütçeme uygun bir şeyler. Bayram bitsin. Onu da takip edeceğim.

Başka bir kolaylık da sahibinden.com sitesinin bir özelliği. Üye olduktan sonra aramanı kaydediyorsun ve o arama için yeni bir ev çıkarsa sana maille anında haber veriyor. Yani aramayı bir kere yapıyorsun, ayarlıyorsun sonra çekiliyorsun. Her gün siteye girip aynı kriterleri yazıp, bütün listeyi baştan gözden geçirmiyorsun yeni bir ilana denk gelebilmek için.

Bir de dün akşam şablonları düşünüyordum. Ne kadar çok şablonum var. Ve hayatımı bunlara göre yaşayacağım diye inat etmekten mundar oluyor güzelim günler, geceler. "Şablon ne" diyeceksin şimdi sen. Şablon diye böyle sinsi sinsi hayatımıza dayatılan ve bizim fark etmeden kabullendiğimiz bazı saçmalıklara diyorum. Hemen bir örnek veriyorum: "aşksız bir yaz, ölü bir yazdır" şablonu. Kim koydu bu kuralı bebeğim. Ha? Kim? Kadın dergilerindeki beş para etmez makaleler, sabun köpüğü sınıfına giren rezil diziler. Dayanak noktasına bak, hizaya gel. Yok böyle bir şey. Kırk türlü coğrafyada, kırk değişik millet, kırk değişik yaşta ve daha fazla koşulda insan yaşıyor bu dünyada. Hastası, sakatı, fakiri, yaslısı. Geç artık bunları. Elindekini gör. Dün gece bu şablondan sıyrıldım bir anda, ve huzur duydum. Televizyonu da açmadım. Müziği de. Öylece oturdum salonda, sadece huzur duyarak. Aşk istiyorum. O ayrı. Ama illa yazın olması gerekmiyor. İlla şimdi olması gerekmiyor.



Pazartesi, Ağustos 20, 2018

Roman, Din ve Sting.

Pazartesi sabahı saat 09.00 'u geçiyor. Kahvaltının son çayı yanımdaki sehpada duruyor. Biraz mutfakta da çalıştım bu sabah. Her şey yolunda. Evin düzeni kabul edilebilir seviyede. Anladım ki işlerin bu kadar birikmesinin sebeplerinden biri benim obsesifliğimmiş: mesela kahvaltı bıçağını, bir sonraki kullanımda beyin cerrahisinde kullanılacakmış gibi temizliyormuşum. Bir de tek elimi kullanıyorum ben her şeye, sanırsın çolağım. Artık kahvaltı bulaşığını elde yıkıyorum, inanmazsın. Makineye koymaktan daha bile hızlı oluyor. Masadan topla, sudan geçir, hop süngeri tut. Tamam, yandaki tepsiye diz, süzülsün. Bitti. On saniye toplam.

Bu sabah hayaller kurmaya devam ettim. Yazarlığımı hayal ettim. Çok güzel yazdığımı mesela. Çok sevildiğimi. Ulusal değil de evrensel olarak sevildiğimi mesela. Bazı şeyler yerine oturdu bu düşünce ile birlikte. Mümkün gözüktü gözüme ve çok heyecanlanıp peşin bir mutluluk ve sevinç yaşadım. Bir de artık hayat konusunda yeterli deneyimim var: geleceği, böyle, havayı hayallerle yontarak gerçekleştirmek mümkün. Birçok kişisel gelişimci bunu öğretiyor zaten. Ki aslında bu kadim bir bilgi: aslında dinlerin öğretisi bile bu yönde. Fakat insanlar gün geliyor bütün gerçekleri, faydalı bilgileri, yöntemleri yozlaştırıyor, fanatiklik eninde sonunda meydana yerleşip her şeyin suyunu çıkarıp, özünü posa yapıyor. Aslında dua etmek böyle bir şey. Kime inanırsan inan ve hatta inanma. Ama sonra siyasete alet ediyorlar, gerisini herkes biliyor. İman benim anlayışıma göre tam olarak bu: gözle görmediğine, elinle tutmadığına inanmak (=hayal), ve senden büyük bir gücün sana yardım edeceğine. Neyse bu da benim dini görüşüm. Kimse katılmak zorunda hissetmesin kendini. Sadece yazdım. Lütfen bu konuda bir gıdım bile tartışmayalım, rica ediyorum.

Ne diyordum? Yazmak ve sevilmek. Hah. Mesela, romanın başına oturma kısmı en zoru. Başına oturmak. Ama neden diye bir sordum kendime. Belki belli bir sebebi vardır ve ben o sebebi bulursam işimi kolaylaştırmanın yollarını düşünebilirim. Ve buldum. Mesela yarattığım karakterleri yeterince sevmiyorum. Sıcak olsalar, sevsem onları, onlarla daha çok zaman geçirmek isterim, kesinlikle daha kolay otururum başına. Okurlar da aynı yolu giderek, yazdıklarımı severler. Yapmam gereken bu. Ve olmayacak bir iş değil. İşte buna müthiş heyecanlandım.

Her ağacın çiçeği farklı mevsimde açıyor. Benim meyvelerim de ömrümün sonbaharında oluşacak. Bir yanıyla hüzünlü, bir yanıyla da öyle olmamalı. Çünkü işte doğanın kanunu bu, sadece biz bilmiyoruz, çünkü bir yerde yazmıyor. Baştan bilsek kestane olduğumuzu, üzülmeyeceğiz. Biz bademlere öykünüyoruz. Bizden önce olgunlaştılar diye. Onlar bizden güzel sanıyoruz.

Sting, I'm an englishman in NY diyor, yanımdaki telefondan dinliyorum. Bir gün keşke Sting arkadaşım olsa. Belki o bile olur.

Annem geçen gün sordu: "hala bir şeyler yazıyor musun?". "Evet.""Bana da ver. Okuyayım".

Pazar, Ağustos 19, 2018

Planlar, programlar, hayaller.

Adada bir tanıdığımızın kardeşi vardı. O zamanlar 9-10 yaşlarında filan. Belki 11. Çocuk kahkaha atmak yerine "ay gülmekten ölücem, gülmekten ölücem" diye gülerdi. Hayatımda görüp göreceğim en garip gülme şekli. Ama şu anda, "ay keyiften ölücem, keyiften ölücem" demek istiyorum ben de.

Bildiğin şeyler. Roman, hallolmuş ev işleri üstüne, hazır malzemesi satın alınmış, programlanmış pratik yemek mevzusu. Gel de ölme. Hepsinin üstüne bir finansal etkinlik fikri. Oraya sonra gelirim.

Süper düper bir yemek programı yaptım kendime. Hepsini eşzamanlı olarak hazırlayıp dolaba atma sonra da hazır yemekten yemek gibi planlarım dahilinde bir alışveriş listesi hazırladım: pirinç, tavuk kanat, ayşe fasulye, közlenmiş patlıcan, karpuz, vişne, peynir, maydanoz, yufka. Manav işini en sona bırakıp en uzaktaki dükkanlardan alışverişe başladım. Yufka, kanat. Sonrakiler yakın dükkanlardı: peynir, ve pirinç ve köz patlıcan. En son ellerim dolu manava gittim. Dedim yardım eder misiniz ellerim dolu: vişneyi, fasulyeyi o eliyle koydu paketlere, tarttı. Karpuz ve maydanozu da kasaya götürdük. Sonra da rica edince eve gönderdiler o ürünleri. Oh. Mis gibi. Yarım saatte alışveriş bitti. Buzdolabı doldu. Ben çok fazla yorulmadığım için, alışverişin üstüne evde evi makineden geçirip yalandan bir viledaladım. Salonu sabah makine geçmiştim. O yüzden on dakikada bütün işim bitti. Sonra da kendime yufkanın yarısından yalancı gözleme yaptım. Köz patlıcanı sarmısaklı yoğurtla karıştırdım. Yanına çeşit oldu. Saklama kabına aldım. Üstünden de karpuz yedim. Akşama doğru, fasulyeleri zeytinyağlı pişiricem, o esnada vişneleri komposto yaparım belki kanatları da fırına veririm. Bir de pilav gerek. O zaman yemek kombini yapabilirim. Fasuyle artı pilav, ve kanat artı pilav. Üstünden karpuz ya da komposto. Pekmezli komposto yapmak niyetim. Azıcık gitmeye başladı kilolar. O yeee!

Sabah da romanı çalışmıştım. Dün yaşadığım o aydınlanma ve belki de son zamanlarda yaşadığım her şey, kendime güvenimi sağlamlaştırdı. Yazarken, kendime "sanatsal" değerimi ispat etmeye çalışmamak oldukça büyük bir yükü omuzlarımdan alıyor. O kavga-dövüş artık komşu kavgası gibi kenarda kalıyor. Uzaktan duyuyorum ama beni ilgilendirmiyor. Umarım uzun vadeli olur. Geçici bir iyilik hali olmasından korkuyorum biraz.

O yüzden şimdi paşalar gibi koltuğa kurulup kendime blog keyfi yapıyorum. Belki birazdan satranç oynarım.

Hah. Şimdi gelelim finansal etkinliğe. Belki ev işleri ya da yemek konulu bir site hazırlarım fakat finansal amaçlı. İçerik sağlayıcısı olabilirim. Konuyu iyice araştırıp bulup. İnternetten para kazanmak hiç kolay değil. Uzun süre eline üç kuruş bile geçmiyor fakat sanırım bütün işlerde bu böyle. Çevrimiçi olmayanda da durum bu. Bu yapılabilir bir iş benim için ve ayrıca istatistik takip etmeyi seviyorum. Dursun kenarda. Belki bir gün listesinde.

-------------

Fasulyeleri ayıkladım. Yarın pişirmeye karar verdim. Vişne kompostosu, pilav ve fırında soslu tavuk kanat bu akşam pişti. Afiyetle yedim. Krallara layık bir yemekti.

Önümdeki zamandan beklentilerim var kocaman. Biri aşk. Diğeri para. Evet bu kadar sıradan, bilindik, klişe. Bir diğeri de hikayeler kurmak. Keşke önümdeki yirmi senenin bunlarla dolu olacağını müjdeleyen biri çıkagelse zamanın ötesinden. "Merak etme, diye fısıldasa kulağıma, hani o çok sevdiğin, yerlere göklere sığdıramadığın, dünyalar tatlısı, yakışıklı terapistin var ya, onu aratmayacak biriyle tanışacaksın azıcık sabret". "İmkânsız, kimse onun yanına bile yaklaşamaz" desem ona, içten içe beni ikna etmesini umarak. O yan taraftaki merkezdeki kızlar sarkıyor ona, bir tabak bir şey gönderdiler ben bekleme odasındayken, ama o tabağı verirken nasıl kırıt kırıt kırıtmalar, kıvranmalar, görme. Neyse ki tabağı asistan aldı. Sonra terapiste söyledi, neyse ki canım terapist etkilenmedi bu gerzeklerin gerzek jestinden. "Sağolsunlar" diye kestirip attı. Tam görmedim ama bence tabağa bile bakmadı bunu derken. Oh. İçim serinledi. Tabii ki de onun o tabaktan başka düşünecek önemli konuları var. Zamanı bile yok ki böyle işlerle uğraşacak.

Ne diyordum ben? Aşk, para, hikayeler. Öyle paşalar gibi bir sevgili, sonra elimin altında bol bol para, başarılı olmuşum mesela tutturmuşum o iş her ne ise, ve de paso hikaye yazıyorum. Yazıyorum, yayınlıyorum, okunuyor. Böyle bir gelecek istiyorum kendime. Sevgi, refah ve üretkenlik dolu.

Haydi bugünlük de bu kadar olsun. Yine gelirim. Son günlerde hep buralardayım.





Romanı tekrar elime aldım. Uzun bir aradan sonra. Neredeyse, üç ay. Blogları sildiğim gibi elde yazdığım tüm roman notları da gitti. Fakat neyse ki Scrivener'dakiler olduğu gibi duruyor. Ve ben çok beğendim. İnsan kendi yazdığını normalde değerlendiremez, hatta hep yetersiz ve sıradan gelir kendisine, fakat araya zaman sokunca dışarıdan bakılabiliyor ve ben sırf alçakgönüllü gözükmek için yalandan şeyler söylemek istemiyorum.

Beni şaşırttı roman. Çok ileri derece ayrıntılı notlar almışım. Üstüne çok çalışılmış ve ruhsal yatırım yapılmış. Şimdi yazsam mesela daha şişirme bir hikaye olur, demek istediğim o. Şimdi öyle bir şey yazamam. Şimdi yapacağımın ermenicesi "daxur-paxur"="ısıt-yapıştır".  Bu kadarını nasıl yapmışım? Gerçekten de olma yolundaymış. Ve aslında çok kısa sürede oldu ama hatırlıyorum düzenli çalışıyordum. Bir ay düzenli çalışmışımdır mesela. Bugün de yaklaşık 3 saat durdum üstünde. Biraz ara verip akşam gene çalışmak istiyorum. Hevesim var yani. Onu demeye geldim asıl. Bu ilk defa oluyor. Bazı şeyler çok takıntıymış şimdi bana öyle geliyor en azından. Yok bugün kaç sayfa, kaç kelime yazdım filan. Hevesle çalışınca saymıyorsun. Fransızca şöyle derler "quand on aime, on ne compte pas"= "seven, saymaz". Yani hesap kitap olmaz sevgiyle yapılan işte demek. En doğalı ve güzeli de bu.

Mesela üniversitede kaç tane ödev dosyası hazırladık. Onların faydasını şimdi görüyorum. Şimdi ilk bölümü ele alacağım. Gözüme zor hatta imkansız bile görünse. Çünkü üniversitede de böyle görünürdü, yine de yazardık, çünkü mecburduk. Ve nasıl olduğunu bile anlamadan geçer not alırdık. Zar zor geçer ama geçer. Giriş. Girişin bir taslağını yazacağım. Önemli olan hevesinin ateşini söndürmemek. Bir becerebilsem, ah...

--------

Akşam oldu. Oturmadım romanın başına. Yeni yemek yedim. Saat da geç oldu. Midem şişti. Uyduruk  bir şeyler hazırladım olanlarla.

Burada uzun uzun anlatmak istemediğim şeyler yaptım dışarı çıkıp. Dönüş yolunda moralim yerlerin dibinde sürünürken, karşıdan karşıya moralimi de peşimden sürüklüyordum. Benden büyük müşfik bir teyzeyle kesişti yolum. "Geçme kızım" dedi. Ben ilk önce kendi olumsuz karanlık perdemden içeri alamadım sözlerini. Sonra kulak kabartasım tuttu. "Belki..." diyen bir iç ses vardır ya karşındakine bir şans tanır hani. Anladım ki beni kolluyormuş bütün kalbindeki iyilikle. Sonra kırmızı yandı arabalara ve aradan bir motosiklet ihlal etti kırmızı ışığı. "Bak gördün mü" diye koluma dokundu şefkatle, "kırmızıda geçti". Dağıldı kara bulutlarım. Bir damla iyilikle. Bu hayat nasıl bir şey böyle? Her şey içiçe. Beni tanımıyordu, ama iyiliğimi istiyordu. Durduk yere. Öncesi yoktu. Sonrası olmayacaktı. Şu her şeyin çıkar etrafında döndüğü dünyada.

İçimde hala yazma hevesleri. Romana yönlendirebilsem keşke ama duman gibi incecik tütüyorlar. Varla yok arası. Eğip bükmeye kalksan yolda kaybolur.

Bir tane film izlemeye başladım. Yirmi dakikasını izledim fakat sarmadı, bıraktım. Paulo Coelho'nun hayatını anlatıyordu. Yirmi dakika bir film hakkında yargıya varmak için yeterli bir süre bence. Bir gençliğini, yazar olmak için verdiği uğraşları, bir de üne kavuştuktan sonraki halini döndüre döndüre veriyordu film ve bu açıdan çok sıkıcıydı. Çünkü yazar olmak için neredeyse canını feda ediyor, bir yandan da şöhrete kavuştuktan sonra geveze bir şoförün onun yazarlığına, ününe verdiği tepkiyi bile kaldıramıyor, bence şımarıyor. Böyle mi yapacaktın yani, o zaman niye o kadar eziyet çektin ki adam?

Kestik!

Cumartesi, Ağustos 18, 2018

Çok doldum gene, taşarcasına, coşarcasına yazasım birikmiş.

Koltuk kılıflarını da az önce bitirdim. Yerleri bir süpürmem gerek, salonda sanki tavuk dalaşı olmuş gibi tüyler saçılı dört bir yana. Kılıfları değiştirince kuştüyü yastıklardan fırlıyorlar. Ondan sonraki tek önemli işim giysileri ayıklamak. Sonra da...haha başa sarıyoruz. Bir hafta doldu çünkü. Neyse şimdi bırak keyifsiz konuları.

O muhteşem evi dün gezdim. Çıkasım yoktu içinden, ama tutarsam gene iki yakam bir araya gelmeyecek. Ne tatile gidebileceğim ne de pilatesti kurstu şuydu buydu. İstemiyorum öyle milimetrik hesaplar. Biraz uğraşıp ona yakın bir ev tutma hayalini gerçekleştirmeye çabalayacağım. Bu ev de aslında öyle oldu ve mantığım böyle yap diyor. O evi tutmakta direten: duygularım. Tamam bunu da çözdükse, biraz yol katettik demektir: mantık ayrı duygu ayrı şey istiyormuş. Bu gerçeği kabullenmem gerek. Stratejik bir karar. Sonraki yıllarımı etkileyecek. Maddi ve ruhsal durumumu. Bu evden taşınma fikri içimi ferahlatıyor. Artık gidiyorum diyorum kendime. Biraz rahat ayakkabılar giyip semt semt dolaşmam gerek. Mesai ayırmam. Sanki başka işim mi var?

Az önce gök gürledi birkaç kere. Bugün adaya gidemem yüzmeye. Aslında her gün gitmeye de gerek yok. Haftada iki-üç bile güzel. Yalnız adada attığım iki kulaç bile kireçlenmiş-fizyoterapiyle açılmış koluma nasıl iyi geliyor.

Önümüz de bayram.

Benim finansal bir etkinlik bulmam lazım. Ahahahhah finansal etkinlikmiş, iş desene şuna kız. Bulmam lazım ama, gülmekle iş bitmiyor. Aslında günlerimi yeniden yapılandırmam. On-yüz-milyonuncu kere.  Aslında doğru işi bulsam kendime, yapabilirim gibi geliyor şu an. Zaman da ayırırım. En kaçtığım yeri bu. Zaman ayırmak. Doğru fiziksel etkinliği bulmak gibi bir şey. Paten kay deseler yarım saat, bir saat kayarım ya. O hesap. Ama her gün üç kere mekik yapacaksın deseler yapmam.

Tamam. Uğraşacağım ben bu konuyla. Yeterince kişisel gelişim makalesi okudum, bu konunun manevi güç yönü tamamdır. Finansal da idare edilebilir. Şu an doğru kıvamdayım.

-------

Doğru kıvamdayım diye yazdıktan sonra biraz deftere yazdım işle ilgili sorun çözme yön bulma niyetli yazıları. Üç tabak da kısır yedim ayıptır söylemesi. O kadar nefis oldu ki kısır. Yemelere doyamıyorum.

-------

Hani ahşap boncuk gibi şeyleri dizerler ya tellere, abaküs gibi, ayak masajı için. Şu an ondan gerek bana. Dün şıklık yapayım dedim. Topuk giyindim. Mahvoldum.

-------

Cumartesi sabahı:

Dün gece sızmışım. Kıyafetlerle filan. Sabah 5.00 'ti gözümü açtım yatağa bile girmemişim. Yürüyüş yaptım dün, Şişli'den eve. Çok ağırlık hissediyordum üstümde ama. Doksan yaşındaymışım gibi.

Aslında günlerimi böyle yazıyorum ya ayrıntılı filan, özünde idealize ettiğim bir işleyiş, bir gün akışım var. Ama belki de adı üstünde idealize edilmiş ve gerçekte mümkün olmayan bir akış. Bir şu konuyu aydınlığa kavuştursam belki o mecburiyet, o dayatmadan kurtulacak ruhum. Önemli bir kurtuluş olur bu.

Bir kitap okumuştum çocukken. Galiba kitabın amacı çocuğa gün saatlerini öğretmekti sadece ama galiba o gün akışına ağzımın suları akarak hayran olup sonra da kendime dayattım. Saat sekizde başlıyordu gün, kahvaltı ile filan. Galiba o kitap gereğinden, görevinden fazla etkiledi beni.

Şu an bir şey çözüme kavuştu içimde. Üst paragraftaki konu değil ama. Belki onu fark etmekle de uzaktan ilgisi vardır. Sanki bir ruhsal davam kaç senenin sonunda sonuçlandı ve ben beraat ettim. Üstelik de emsal teşkil edecek. Yani bu yargı diğer davalara örnek olacak ve etkileyecek. Bir konuda haksızlığa uğramıştım. Kendini kurban olarak görmek sevimsiz bir konu, içinde kendine acımayı barındırıyor çünkü bir yönüyle. Ama kendine acımadan da kurban edildiğine kanaat getirirsen bazı düğümleri çözebiliyor bu. Şu an vardığım yer bu. Öbür türlü hiç bir yere varmayan bir sızlanma. Arka planda sürekli beynini ütüleyen bir çocuk tutturması, yakınması gibi. Elinde tuttuğun, sana yadigar bir kendini bilmek. Ben daha iyisine layıktım. Hakkım yendi. Ve bu kendimi kayırmak, ya da olduğumdan fazla görmek değil, gerçek. Hakkım yendi, bunu yapan bir "onun bunun" çocuğuydu. Kesinlikle öyleydi. İşimi defalarca ve türlü şekillerde baltaladı. Hakkı yoktu. Ve ben hala o adama değer verip, onu insan gibi ağırladım. En sonunda ilişkimiz kesildi. Ama kesilmesinde bile terslik vardı. Gene bana yapılan bir haksız itham. O kesti ilişkimizi aslında. Şimdi ben kesiyorum. Kesilmiş ilişkiyi yeniden kesiyorum. Evet mümkün. Bir daha karşıma çıkar ya da çıkmaz. Çıkma ihtimali düşük. Ama ben bu kararın sonucuyla yaşayacağım. Önemli olan bu kararın benim ruhumda bıraktığı (temiz) iz.

Haydi bitiriyorum bu gönderiyi. Belki oturup yenisini açarım gün içinde. Saat ancak 9.00'a geliyor.


Perşembe, Ağustos 16, 2018

Erken uyanmak

Gecenin ortasında uyanıverdim. Kalktım kendime çay koydum. Bir de ekmek kızarttım. Üstüne dip olarak da kullandığım çeşnilendirilmiş krem peynir sürdüm (sarımsak, nane, zeytin, turşu, ceviz). Bir de Ege'nin bugün buluşmamızda bana okumam için verdiği kitabı aldım. Başladım okumaya. Birazdan yorulursam tekrar yatağa dönebilirim. Ceren'e mail attım. Birkaç yorum yanıtladım.

Hala deli gibi kurgu yazasım var. Ama beynimin durumu buna izin vermiyor. Bir an evvel geçse bu durumlar ne şahane olacak.

Koltuk kılıflarını yıkadım komple. Altmış derecede üç saat, ön yıkamalı. Sakız gibi oldular. Şimdi minderlerin kılıfı kurumuştur. Sabah geçireyim de bitsin artık bu iş.

Mustafa banyo musluğunu onardı, sağolsun. Bir de parayı zorla aldı. Bazı insanların değerini, efendiliğini yeterince bilmiyorum bence.

Ege'yle buluşmak süperdi. Güneş de olsaydı daha daha süper olacaktı. Bir gün o da olur.

Saat altı'ya geliyor (sabah). Bugün denize gidebilirim.

Cam açık. Hoş bir serinlik giriyor salona.

Yazmaya aşığım, biliyor musun. Hele şu blog olayı. Sayesinde tanıştığım onca güzel insan da bonusu. Hiç ama hiç hesapta yoktu. Belki de en güzel yanı budur. Hesapsız kitapsız olması.

Ege'ye de dedim. Ben şarkı sözü de yazabilmek istiyorum. Dahası bir müzik grubum olsun istiyorum. Hem yazıp besteleyelim hem söyleyelim. Olmayacak bir iş değil. Neler neler oldu bu mu olmayacak. Adım belirleyip atmam lazım. Harry Potter'daki tuvaletlerdeki ejderha sahnesinde söylediği gibi: "do something! anything!".
---------

Arada uyuyup uyandım. Hala denize gitmekte kararlıyım. Ama öğleden sonra. Şimdi biraz kitabı okur, belki de içindeki alıştırmaları filan yaparım. Biraz da bileklik. Malzemeleri dün aldım.


---------

Dün girmişim bu yazıları.  Sabah erkenden. Sonra yorulup uyudum. Sonra denize gittim. Öğleden sonra. Orada birisiyle tanıştım. Ama heyecanlanma çünkü bazı derin uyumsuzluklarımız var.

Tam istediğim gibi bir ev ilanı var. Tastamam aradığım ev. Hem de yeni binada. Fakat fiyatı benim fiyat aralığımın yüzde elli üstü. Peheee. Ağzımın suları aktı. Kardeşimi arayıp, ona sormak istiyorum. Ve bana "kesin tut" demesini. O benim kadar eli sıkı değil. Genelde harca diyen odur bana. Neden böyle bir onay ihtiyacım var ki? Neden kendi başıma karar veremiyorum. Ağbime sorsam o ne der acaba? Sorayım ama arada o onay ihtiyacımı da bir sorgu sualden geçireyim. Aslında sormam gereken o kadar param var mı yok mu? Bütün mesele bu bebeğim. Kapalı garajı da varmış. Arabayı da düşünüyorum ya. Asansörlü. Balkonlu. Konumu şahane. Bugün arayıp en azından gezmek istiyorum. Bir de odaların büyüklüklerini göreyim. Hiç oda resmi yoktu.

Aradım emlakçıyı. Randevu aldım gezmek için bugün. Böyle erkenden kalkıp günün sabahını kullanmaya hiç alışkın değilim. Günlerim uzadı resmen. Öldürmüşüm zamanı: bildiğin cinayet. Bu arada hesap kitap yaptım. O evi tutabilirim ama sonra çok sıkışacağım. Kararsızım. İlanda kesin olarak pazarlık payı yoktur son fiyattır filan diyor. Adam da telefonda yineledi. Evet evet biliyorum dedim. Dur bir.

Karar verdim. On kilo vereceğim bu kışa kadar. Belki de önümüzdeki seneye kadar. Verdiğim dört beş kilonun üç kilosunu geri aldım. Bu sabah yürüyüşe çıktım. Ve her tür tatlıyı kestim. Yeniden başlamıştım. Dondurmaydı oydu buydu. Bakalım fark ne zaman görünür olacak.

Dün duş alamadan yattım tuzlu tuzlu. Çok aşırı yorgundum. Bugün de doğrudan yürüyüşe çıktım. Sağlam yürüdüm. Akaretlerin başına kadar. Sonra geri döndüm. Yoldan alışverişler yaptım. Hikmet Hükümenoğlu'nun son kitabını aldım Nişantaşı D&R dan. Aşka inanmayanlar için aşk hikayeleri. Yeni çıkanlarda en üst sıradaydı. Ben böyle yetenek keşfedicisi filan olmak istiyorum. Bak o işi çok iyi yaparım. Ama nereden nasıl yapılır?

Sonra bir ilaç, bir de poğaça da aldım.

Haydi ben kaçtım. Duşa giriyorum.

Salı, Ağustos 14, 2018

Ne gündü ama...

Ne gündü ama...

Adaya gidişim tam 4 saat sürdü.

Dönüş yolunda manzara bana bütün hayata karşı duruşumu sorgulattı. Telaş filan. Öyle meselelerim varmış. Bu konuyu bana hatırlat. Önemli bir konu. Ama bir anda gündem 90 derece saptı.

Bu arada deniz nefisti. Yani nefis derken, yağmurlu bir havada içilen güzel bir kahve gibi nefis. Cam gibi berrak ve çarşaf gibi dedikleri türden. Ve o dört saate değdi. Yol boyunca "süreç" deyip durmuştum kendime. Süreç bebeğim süreç. O yüzden o dört saati göze her şekilde almıştım.

Sonra bindiğim taksinin şoförü bana genç ve güzel olduğumu söyledi. Yol biraz daha uzasa kesin bir evlenme teklifi gelecekti. Aslında muhabbeti o kıvama getirmişti ve istese ederdi ama etmedi. Başıma daha önce de geldi. Evli misiniz diye konuya giriyorlar. Of. Belki de art niyetli filan değildi. Belki samimiydi. Çok mu safım? Bence öyleyim. Hem saf hem iyimser.

Sonra çocukluk arkadaşlarımın çocukları vardı. Bizim birbirimizi tanıdığımız yaştaydılar. O da başka bir duygusal fırtına yarattı. Ama şu an bu konuyu işlemek istemiyorum. İşlemek istesem manzara konusunu işlerim. Orada daha fazla malzeme var.

Daha da sonra, birden aklıma belki de bugüne dek, yani mezuniyetimden beri, tek stalklamadığım hocalarımdan biri geldi. Sahi hiç sesi soluğu çıkmıyor, ne oldu o adam? Kaç yaşındadır şimdi dedim. Ve...bam! Vefat etmiş. Göçmüş gitmiş. Hem de ben mezun olduktan iki sene filan sonra. İki sene yahu. İki sene nedir ki. Aslında bitirme tezimin jürisindeydi. Ve notumu düşürmek isteyen kendi hocama karşı beni savunduğuna yemin edebilirim. Oysa tezimde kötü adamı oynuyordu. Soğuk ve mesafeliydi. Ama hep öyleydi. Sadece, bir gün bir misafir hoca getirtmişti. Ben de dersim olmamasına rağmen o derse girip amfide bir soru sormuştum. Ertesi hafta, yemekhanede, öğle yemeğimin üstüne makineden kahve alırken, tanımadığım bir kız yanıma gelmiş, "sen geçen hafta, M.'in dersinde o soruyu soran kızsın değil mi" demişti. Evet deyip şaşırmıştım. "M. bu hafta senin için, 'o çok önemli bir soruydu' deyip senin hakkında çok olumlu sözler sarfetti demişti. Bilmen gerekir diye düşündüm." Öğrenciliğim öyle renkliydi ki. Keşke o zamanlar blog olayı olsaydı. Neler döktürürdüm.

Neyse şimdi. Ben M.'i düşünüyorum. Ne sabahki deniz kaldı. Ne dört saatlik yol. Ne de beni derin düşüncelere felsefelere gark eden o gün batımı manzarası. 51 yaşında ölmüş. 51 yaş çok genç be blog. Ağzımda bir kusmuk tadı bıraktı bu haber şimdi. Gerçekten üzüldüm.



Pazartesi, Ağustos 13, 2018

Güzellikler.

Hayatımla uğraşıyorum. İyi anlamda. Bütün derdim: güzellik. Güzellik ve sefa, zevk. İrili ufaklı güzellikler peşindeyim.

Mesela dün, vapura binip karşıya geçtim. Hiçbir işim yoktu. Denizin mavisini özlemişim. Dolmuşa Caddebostan deyip, büyük Migros'un orada indim. Zaten orası Caddebostan'a yakın olmalı eğer tam orası değilse. Girip alışveriş yaptım rastgele. Gözüme hoş görünen fakat normalde cimrilikten- evet bildiğin cimriyim, tutumlu filan değil, düz cimri, itiraf ve kabul ettim, oh!- almadığım herşeyi aldım. Mesela, Nivea'nın makyaj temizleme suyu, yetmedi, Neutrogena'nın makyaj temizleme mendili, evet ikisini birden aldım. Benim yakınlardaki mağazalarda hiç denk gelmediğim ürünler. Nasıl tatlı geldi... Makyaj temizlemek, evi ve -inanmazsın- mutfak tezgahlarını temizlemekten daha zul bir eylem benim için. O yüzden böyle içim mıncık mıncık oldu almaya karar verdiğimde. Neden kimse söylemiyor? Makyaj temizleme mendili diye bir ürün çıkmış. Neyse. Sonra bir tane süzgeç aldım, ama o da değişik süzgeç. Yani şöyle: iki elin serbest kalabiliyor, süzgeç kendini tutuyor. Şimdi hiç mutfakla işi olmayan bunun niye önemli olduğunu katiyen anlayamaz. Aslında süzgeç daha geniş bir kabın içinde duruyor bunu mümkün kılabilmek için. Çünkü tencereler kaynar su ve diyelim makarna doluyken onu tutacından tek elimle tutamıyorum. Ağır geliyor. Bir de bluetooth'lu yani, kablosuz kulaklık. Bu çok mu lazımdı? Sanmıyorum. Ama canım istedi ve param yetiyordu, aldım gitti.

Sonra gittim, sahilde biraz oturdum. Ve o bölgeye taşınmaya karar verdim. Sırf o sahile yakın olabilmek için. Ciddi bir karar. Zaten buradan gitmek istiyorum. Asansör gene arıza yaptı, üstüne kırmızı etiket koymuş denetleyiciler- sakıncalı asansör demekmiş, bilmiyordum. İki kere çakıldı bu asansör, daha önce söyledim sanki. Akşam ilanlara baktım biraz. Var, bir sürü ev var aynı paraya. Kafamı toplayıp bir iki tane kriteri belirleyip şansıma denk getirebilirsem muhteşem olacak. Bu da başka bir güzelliği hayatımın. Biraz ferah bir yerde oturmak istiyorum. Dibimde karşı evin penceresini görmemek kriterlerimden biri. Daral geliyor onunucu senenin sonunda. Hatta çok daha önce. Bir de biraz daha az ses. Lütfen. Bu da çok önemli kriter. Üçüncü önemli kriter de, çevresinde alışveriş imkanlarının olması. Bu evin en büyük avantajı buydu. Ve gerçekten çok büyük konfor: peynircisi, fırını, manavı, eczanesi, marketi, kasabı, turşucusu, elektrikçisi, tesisatçısı hepsi elli-yüz metrelik bir çapın içinde. Hah bir de yufkacısı. Karşıda böyle yer pek yoktur ama en azından büyük bir marketi olsun. Son önemli kriter de balkon. Açık balkon istiyorum. Ilık havalarda sandalyeyi çekip oturmalık. Evet önemli bu balkon meselesi. Bunu daha önce söyledim ama. Bunu hatırlıyorum.

Bugün için de güzellikler planladım. Denize gitmek. Hazırlık yapacağım birazdan. Çanta filan da yapmam gerek. Yüzmek istiyorum ferah ferah. İki kulaç atsam bile yeter. Bu sene hiç fırsatım olmadı. Yoldan da iki mürdüm alsam, bir iki de nektarin. Öğleden sonra gideceğim. Sabahtan da gidilirdi ama olsun. Şu önümüzdeki birkaç gün gitsem çok şahane olmaz mı sence de? E. ile buluşacaktık. Belki beraber gideriz. Ya da onunla buluşacağım gün gitmem. Her şekilde uyar.

Dönüşte de bileklik yapımı için malzemeler alırım belki. Deri şerit istiyorum mesela. Bir de kapatmak için iri düğme. Dönüş saatimde açık olur mu acaba boncukçu?

Buraya yazı girmek de hayatımın güzelliklerinden biri. En son ne zaman kapattım, net bir tarih değil aklımda. Ama Temmuz ayı olmalı diye tahmin ediyorum. Ve kapalı ve boş blog gene de ıssız kalmamış biliyor musun? Gene de ziyaretçisi olmuş. Açıklamasız boşaltıp gittiğim blogdan belki bir ay sonra hala umudunu kesmemiş insanlar. Güzellik değildir de nedir bu şimdi? Söyle. Sen söyle.

Bir de şu şarkılar var Kaan Tangöze'nin. Sözlerini çok beğendim. Ve de şu.  Böyle söz yazabilmek isterdim. Ve Kaan Tangöze ve Ari Barokas arkadaşlarım olsun isterdim.

Cumartesi, Ağustos 11, 2018

Kek karpuz ve diğer olağan şeyler.

Mutfaktan nefis kokular yayılıyor evin her yerine. Uyduruktan bir kek yaptım. Toprak güveç kaplarında yapıyorum bir süredir. Koca formalar çekirdek aileler için. Sonra bayatlıyor o koca kek ve  artanlarını yemek zorunda hissediyorum, kalmasın diye. Zorla kek yemek çok can sıkıcı, şu ölümlü dünyada çekilecek dava değil. Fırını söndürdüm. Güveç kaplarını fırından çıkardım. Biraz ılınsın.

Aslında bunun çiğ versiyonu da var. Bir sabah öylece aklıma geldi: yulaf lapası, tahin-pekmez, ceviz, yaban mersini (aslında evde ne kuruyemiş varsa). Kek versiyonunda, çiğ yulafı rondoda un haline getiriyorum, göz kararı yoğurt, (tahin pekmez) yarım paket kabartma tozu ve tek yumurta da ekledim. Tahinli pide ile kek arası bir tat bekliyorum. Hadi kek, çabuk ılın.

-----------

Öylece aklıma gelenler serisinin bir diğeri:

bir gece karanlıkta uykuyu beklerken çarpıcı şekilde kafama dank etti. Cereyanda kalmış bir pencerenin çarparak kapanması kadar net: saçma, dedim kendime. Çok saçma. İmkânsız. Nasıl inandım ben buna yıllarca? Herkes hala nasıl inanıyor? Yani sonsuzluk var, koskoca, ortasında da bir biz mi varız? Çok saçma. Sonsuzluk da saçma, bir tek bizim olmamız da. Gerisini bilemem.

-----------

Kek başarılı. Tahin tadı tahinli pidedeki kadar baskın değil. Ve kesinlikle ben sağlıklıyım diye bağrınıyor yerken. Dolu dolu iniyor lokmalar mideye.

-----------

Bu sabah 06:00 gibi uyandım. Şu an saat 15:00'e geliyor. Oysa hissedilen zaman: bu sabahtan sonra 3 gün gibi. Bir sürü şey yaptım. Çarşafları ve pikeyi yıkadım mesela. Dışarı çıktım, çok defa. Topuklu espadril görmüştüm. Gittim satın almaya, ama numarası yoktu. Ve zaten abartı pahalıydı. Mutfağı çok güzel topladım. Ekmek kızartma makinesinin altını ve üstünü sildim. Kırıntı çekmecesini boşalttım. Yazın başından beri aradığım şortumu hurçlardan bulup çıkardım. Satranç oynadım. Yendim. Aslında nasıl kurgu yazasım var. Geçenlerde de vardı, ilham doluydum: bütün hikayelerin kesişme noktasındaymışım gibi bir duygu. Ama kafam bunu kaldıracak durumda değil. Yazık.

------------

Kardeşimle barıştık. Artık normal insanlar gibi konuşuyoruz. Aramızda kalsın, özlemişim. Kardeş muhabbeti başka muhabbetlere benzemiyor.

------------

Çok yazasım var, çok. Sözcükleri birbirlerine yakıştırmak. Yeni söz kombinleri keşfedip, altına imzamı atmak, duyguları onikiden zımbalamak filan. Konuları dallandırıp budaklandırmak. Hayalgücümü kullanmak.

Ve okumak istediğim onca kitap. Ve izlemek istediğim filmler, diziler. Neyse, biraz sabırlı olmam gerek. Başka da bir yol zaten yok. Bir de adaya gitmek istiyorum. Bir de vapura binmek. Adaya zaten yüzerek mi gidecektin desene :).

Karpuz vardı buzdadolabında. Nasıl bir mutluluktur o da. Bu sene her seneden çok yedim karpuzdan.

Bir de sevgilim olsa, tam olacak.