Pazartesi, Mart 26, 2018

Pazar günüm.

Ağız tadıyla bir yayın yazacağım. Evet dün yazdım daha ama olsun. Şu an yazmak için ideal zaman. Gece olduğu için sokak gündüze nispeten sessiz. Sabah epeyce romana çalıştım pek ilerletemedim sanki ama çalıştım. Sporumu yaptım. Duşumu aldım. Karnımı doyurdum. Küçük ışıkları yaktım. Sessiz dairemde beyaz koltuğun üstünde bağdaş kurdum ve bilgisayarımı kucağıma aldım. Biraz keyif yapmaya hakkım var.

Galiba suçluyu yakaladım. Dut pestilinden şüphelenmeye başlamıştım. İnternetten nasıl yapılır diye araştırdım ilk önce. "Şeker kullanmazsanız daha sağlıklı olur" diye yazınca ampuller yandı. Canım da cayır cayır yandı ampullerle beraber. Nasıl nasıl nasıl? Oysa ben içinde şeker olmadığından yüzde yüz emindim. Çünkü bir ara diyet menüsü satın almıştım ve içinden atıştırmalık olarak dut pestili çıkmıştı. O yazıyı görünce endüstriyel pestilde katmışlardır şeker diye düşündüm. Sonra dedim ki bu hafta hiç pestil yemezsem belli olur. Fakat zaten az önce paketin arkasındaki silinmiş yazıların arasında net olarak gördüm, kesinleşti: şeker! Kahretsin! Nasıl uyandım ama? Dut pestilinden gittikçe daha çok miktarda yiyordum. En çok oradan uyandım. Bir de bu hafta aldığımda dut tadı filan hiç yoktu. Sanki şeker nişasta ve suyu karıştırıp kurutmuşlar gibiydi. Ama yazık değil mi bana? O kilo gidecekken geri geldi. Bu kadar yürüyüş, bu kadar kahveleri acı acı içmeler, çaylara şeker katmamalar, pişirilen balıklar, hafif yemeler...Neyse ki uyanabildim. Buna da şükür. Ve ben neredeyse doktora gidecektim neden zayıflayamıyorum diye. Pis pestil. Dur bakalım. O zaman sayacı sıfırlayacağız. Diyet gerçekte yarın başlayacak. Pöf. Bu iki hafta boşa gitti gibi bir şey. Sadece biraz spor yapmış temiz hava almış oldum. Bir de çayı kahveyi sade içmeye alıştım. Kuru kayısı alacağım onun yerine ama onun da dört beş tanesi bir porsiyon meyveye eşmiş. Yani öyle beşer onar yememeli. Belki tek tek. Bakalım haftaya bir kilo gidiyor mu...

Sabah 9:30'da masanın başına oturdum. Romanı çalışmaya. Kahvaltıdan hemen sonra. Aklıma "do androids dream of electric sheeps?" cümlesi geldi (androidler rüyalarında elektrikli koyunlar mı görür). Araştırdım hemen neydi bu diye. Blade runner filminin esinlendiği romanın adıymış. Konusunu okuyunca ufak çapta bir kalp krizi geçiriyordum. Benim yazdığıma çok benziyor diye. Yani buyur burada hazır yazılmışı var. Of bu kaçıncı. Hemen sakinleştim. Dedim yüzleşeceğim. Ne olursa olsun. Açtım filmi. Seyrettim. Alakası yoktu benim hikayeyle. Sonra ikinci düşkırıklığı: o devam filmiymiş. Orijinali başkaymış. Onun da özetine şöyle bir göz attım. Yok. Gene alakasız. Şükür. Benzer yönleri var. Yok değil. Ama benim anlattığım şey farklı. Olayların örgüsü farklı. Karakterler farklı. Ortam farklı. Ama bioandroidli her hikayede o kadar benzerlik olur. Neyse notlar aldım. Artık olduğu kadar diyeceğim şu aşamada. Ne yapalım. Araklamış derlerse de desinler. Harry Potter'la Ursula Le Guin'in yazdığı arasındaki benzerlik bundan on bin kat fazla.

Bu arada gidip gelip romana eklemeler yaptım. Sanırım plan safhasının bir günlük işi kaldı. Yarın yazamayabilirim başka görevlerim olacak fakat Salı gününden sonra artık yazma faslına girişebileceğim. Biraz korkuyorum. Hani sınavdan önce aklından her şey uçup gitmiş gibi gelir ya. Onun gibi. Hayır notlar aldım. Başı ortası sonu, bölüm başlıkları filan hepsi yazılı. Unutmak değil mesele. Ya yazamazsam? Ya ilham gelmezse? Fazla planlarsan romanı kendin için öldürürsün diyorlar. Öldürmüş olmaktan, bıkmış olmaktan korkuyorum.

 Bir de son olarak bu gece ilk defa Cem Seymen'i izledim televizyonda CNNtürk'te. Ne güzel bir program o: daha güzel bir dünya mümkün. Saat 20:00'de pazar günleri. Hiç böyle adam görmemiştim ben daha önce bizim televizyonlarda: iyimser, yapıcı, çağdaş. Şimdi gidip Tedx konuşmasını bulacağım.

Bu gecelik bu kadar sevgili blog. Kal sağlıcakla. Yarın bakmışsın gene gelmişim.










Hiç yorum yok :

Yorum Gönder