Salı, Şubat 13, 2018

Ve Paris ve Hayaller ve Yazmak.

Saat geç oldu ama yazasım var buraya. Ne yazacağımı da bilmeden. Öyle özel bir gün de değildi. Tek özelliği uyandığım andan itibaren "bugün şahane geçecek" inancını bütün gün içimde taşıdım. Kendimi zorlamadım. Bütün günü akışına bıraktım. Ama güzel miydi? Güzeldi. Hiçbir özelliği olmasa da güzeldi. Bir ara dışarı çıkıp alışveriş yaptım mesela. Alışveriş yapmanın nesi güzel diyebilirsin de, benim gibi alışverişin her türlüsünden nefret eden birine, güzeldi işte. Özgürlük duygusuyla alışveriş yaptım, zorunluluktan ve aceleden çok. O güzeldi. İnternetten de iki sipariş verdim. Biri Hayal Kahvemin blogunda gördüğüm bir çay. Biri de cüzdan. Yine yeni yeniden cüzdan. Çünkü son aldığımın fermuarı bozuldu. Bozuk paralar saçılıyor dikkat etmezsem.

Böyle işte. Başarısız bir makyaj denemem oldu. O fenaydı işte. Moralim feci bozuldu. Youtube videosundan bakarak yaptım. Yapan kızlar tabii tazecik. Aman neyse boşver. Kendine yakışanı bulana kadar iyice palyaço oluyorsun defalarca. Bu işler böyle. Bir de bir yaştan sonra makyaj da kurtarmıyor. Beni en azından. Her şeye rağmen makyaj videosu izlememiştim çok uzun zamandır. O bile kendi içinde bir güzellikti. Moralimi bozduysa bile. Ya bir gün bu konuyu aşarsam? Videodaki kızın makyajsız haliyle makyajlı hali arasındaki farka inanamazsın. Biri her gün sokakta rastladığın kız, biri Oscar törenine katılan Hollywood starı. Zaten Los Angeles'ta yaşıyormuş. Katılabilir yani Oscar gecesine. Gece ve gündüz. Akla kara. Dur böyle lafla anlaşılmıyor. Sana görselle, belgeyle geliyorum.





Bir de bol bol hayal kurdum. Gezme tozma hayalleri. Paris'e gidip bir hafta canımın istediğince takılma hayalleri. Otel fiyatlarına baktım. Araba kiralama fiyatlarına baktım. Uçak biletlerine baktım. Biraz uçtum. Öyle. Şunu görmek istiyordum. Ne kadar paraya bunların hepsi mümkün. Bir sınırını bilelim. Araba kiralama fiyatlarına bakınca da, bir sor bakalım önce araba kullanabiliyor musun trafikte. Tahmin et. Olsun. Adı üstünde işte, hayal. Kurması bedava değil mi? Keyif de benim değil mi? Kâhyası da ben değil miyim?





------------

Geçen akşam Rowling'in BBC'ye verdiği bir röportajı belki de ikinci defa izledim. Bazı bölümler tanıdık geldi. İki gün olmuştur izlediğim. İçimde en çok kalan söz şu oldu:"neden herkesin yazar olmadığını, dürüst olmam gerekirse, anlamıyorum. Neden yazar olmuyorsun? Daha güzel bir şey mi var?" Herkeste sendeki hayal gücü ve kurgu ustalığı yok ki be Rowling'im. Bir de beş sene sürmüş Harry Potter'ın bütün ayrıntılarını tasarlamak. O da beni çok rahatlattı. Öyle şıp diye başına oturunca iki günde ortaya çıkmamış. Ne de iki haftada. Fakat daha ilk günden fikrinin sağlam olduğunu biliyormuş. Öyle bir anlatıyor ki, işte herkesin bildiği üzere trenle Manchester'a giderken gelmiş bu fikir ilk aklına, sanki trende gerçekten karşılaşmış Harry Potter'la ve trenden indiğinde şahane biriyle tanışmış gibi bir his hasıl olmuş. İlk günden fikrinin sağlam olduğunu biliyormuş fakat buna rağmen "ya sadece ben bu fikrin şahane olduğunu düşünüyorsam" diye bir şüpheye de kapılmış yazarken, henüz yayıncılara sunmadan önce. En iyiler bile kendilerinden şüphe edebiliyorsa demek. Doyamıyorum Rowling'li röportajlara. Aslında yazarlı röportajlara.

Az önce de Roald Dahl'ın seksenlerde yapılmış bir röportajının kısacık bir bölümünü izledim. Diyor ki çocuk kitapları yazmak yetişkin kitapları yazmaktan çok daha zor. Bunu ben biliyordum. Herkes de söyler. Fakat şükürler olsun bunu o da söylüyor. Halbuki insan onu okuduğu zaman adam sanki annesinin karnından doğmuş ve şıp diye o kitabı yazmış gibi geliyor. Aslında ustalığın bir kısmı da eserin içinde olayı kolay göstermek. Bütün dikiş yerlerini saklamak. Mesela engelli parkurda ata binen usta bir biniciyi izlediğinde ne kolay iş sanırsın, her şeyi at yapıyor zaten. Ya. Bir kere bin o atın sırtına, normal tırıs git de anla dünya kaç bucak. Geçtim boyun kadar engelden at sırtında atlamayı. Demek ki adam uğraşmış. Demek ki beni de uğraştırması doğuştan gelen bir yeteneksizliğim olduğundan değil. İşin zorluğundan. Hayır çocuk kitabı yazmıyorum. Ama yazmaya kalksam çok uğraşırdım. Çok.

Kısa günün kârı: kendinden şüphe etmek normal, ilk günden fikrinin süper olduğunu düşünmek de normal, ve fikrin yavaş yavaş serpilmesi de normal. Bir günde on bin fikir üretmen gerekmiyor bu işe devam etmek için. Bir de bir kaç post önce verdiğim bir linkte görüldüğü gibi bir roman fikri ilk başta sadece bir karakterden oluşabiliyor, ya da sadece bir kavram, ya da sadece bir mekân, ya da sadece bir çatışma. Hepsi birden hazır gelmiyor insanın aklına. Ama sonradan uğraşıp eksikleri tamamlamak senin yazar olarak işin.

Bir günde on bin fikir yerine, devamlılık. İstikrar. Her gün az az çalışmak. Belki de zorluklardan biri bu. Sadece benim için değil. Çoğu kişi için. Yoksa herkes yazar olurdu. Maratona benzetmeleri bu sebepten. Koşabileceğin en yüksek hızda gitmiyorsun. Biraz gücünü sakınıyorsun çünkü uzun vadede o ritmi kaldıramazsın. Sakin. Herkese zor geleni göğüslemek. Direnmek. Zor da olsa, bir ayağını öbürünün önüne atmak. Bugün hiç yazasım yok, hiç yeni bir fikir gelecek gibi değil diye düşünsen bile o günkü şansını kullanmak ve o sandalyeye oturup, dosyayı açmak. Bazen yeni bir fikir gelecek, bazen de gelmeyecek. Ama geldiğinde masa başında olmak, nefis bir duygu. Yeni fikir gelmediğinde de sanırım bunu doğal karşılamayı öğrenmek, kızmamak kendine. Bugün böyle demek.

Ve son söz: elinden gelenin en iyisini yapmak demek kendini çatlatana kadar çalışmak demek değil. Bu sözü çerçeveletip evin her köşesine asasım var. O kadar meyilliyim ki kendimi çatlatmaya. Oysa sakin sakin de işler yürüyebilir. Hatta daha bile sağlıklı yürür. Bunu kaç kişide gördüm.

2 yorum :