Pazar, Şubat 25, 2018

Öfkemi nasıl evcilleştirdim?

Dünden beri bu yazıyı yazmaya, yaşadıklarımı söze döküp formülünü bulmaya çalışıyorum.

Bu hafta büyüdüm ben blog. Olgunlaştım. Zorlayıcı deneyimlerden büyüyerek geçtim.

Hani şarkıda diyor ya, bu dünyadaki en güçlü kişi güçlükten gelendir. Bu dünyadaki sevilen kişi sevmeyi bilendir. Bilir misin o şarkıyı? Güçlü hissediyorum kendimi, dahası sevilmiş hissediyorum.

Benim öfkeyle ciddi bir meselem var. Üstümden hiç belli olmaz ama içimde öfke fırtınaları ile sürekli  oradan oraya sürüklenen bir insanım. Kolay öfkelenirim. Başkalarına ve kendime. Bu çok yıpratıcı bir duygu, yaşayan bilir. Ve hiç ekonomik değil. Bütün enerjisini yer bitirir adamın. Nasıl olduğunu, nasıl yaptığımı hala tam çözebilmiş değilim. Burada bunu bulmayı deneyeceğim. Yazarak çözümleme. Favori yöntemim.

Öfkemi evcilleştirebildim çünkü ben dün. Onun ötesine geçebildim. Öfkenin ötesi cennetmiş blog. Yemin ederim. Sanırım bu bir milat kişisel tarihimde.

Formül arıyorum ya. En başa dönüyorum anlamak için. Nasıl başladı. Başlangıç noktasında bir kaç unsur görüyorum. Biri Louise Hay'in sesli meditasyonları. Biri onaylanma ihtiyacımda ne kadar dışa bağımlı olduğumu fark ettiğim an. Çünkü öfkemin de onaylanmasını bekliyormuşum ben bunca zamandır, diğer onaylanma bekleyen kalemler arasında. Ne gerek var? Haklıyım öfkelenmekte dediğim an, öfke zaten artık kabarmayı durduruyor. Kaybolmuyor ama daha fazla da yükselmiyor. Ve ikinci aşamaya nihayet geçebiliyorum. Evet haklıyım öfkelenmekte ama haklı olmak kendi başına çözümü getirmiyor yanında. Hatta haklı olmanın çözüme hiçbir hayrı yok. Hop. Tepkisel duygu selinden, çözüm arayışına geçiş. Büyümek işte bu.

Fakat nasıl bir çözüm? Beni öfkelendiren kişinin böyle davranmakta kendince bir sebebi var, bu davranışının altında yatan karşılanmamış hangi temel ihtiyacı olabilir? Sevgi, ilgi, şefkat? Seni bilmiyorum ama beni en çok öfkelendiren insanın özünde sevgiye en çok ihtiyaç duyan varlık olduğunu düşünmek benim bütün öfkemi alıyor. Aldı. Onunla ilişkimi öfkeliyken kızarak değiştirmeye çalışmaktansa, ona yakınken sevgiyle değiştirmek ise bir devrim oldu. Ama gerçek bir yakınlık sağlandığında. Fakat tek taraflı olarak değil. Karşı taraftan da bir yakınlık çabası olduğunda. Beni öfkeden köpürten insanın sevgisine, sevgi gösterdiği zaman öfke yerine sevgiyle karşılık vererek. Sonrası süt liman. Sonrası yumuşamış kalpler. Sonrası daha önce hiç duymadığım güzel sözler. Sonrası huzur. Sonrası büyük bir zafer kazanma duygusu. Haklı olmaktan kesinlikle daha tatmin edici. Şimdi gene haklıyım. Artı huzurluyum. Öfkenin karşısında aciz değilim. Galiba insan ilişkilerinde bir seviye atladım.

Ve eve geldim. Evin işleri olduğu gibi kalmıştı elbet. Fakat öfkelenmedim kendime. Neden kaldı bu işler dedim, anlamaya çalışarak? Çünkü çok daha önemli işler hallettim. Genele baktım. Ve kendimi onayladım. Bu tezgahlar iki gün geç toplanabilir. Sonuçta evi böcekler basmadı. İşte bu kadar. İngilizce derler ya "what goes around comes around." Başkasına yaptığın gider gelir seni bulur. Bu da böyle. İyisiyle ve kötüsüyle.

İnsanların temel ihtiyaçları var. Bir de korkuları. Davranışlarının yüzde doksanının sebebi bu ikisi. Amaçları nadiren seni sinirlendirmek ya da üzmek ya da kırmak. Bu ikisini anlamaya çalışmak bile doğrudan tepki vermekten daha verimli sonuçlar veriyor. Sırada kangren olmuş fakat ne atabildiğim ne satabildiğim başka bir ilişkimi bu yeni bakış açısıyla mercek altına almakta. Belki bir günde tersine dönmez ama eminim çok daha az sancılı olur. Her iki taraf için.



Çarşamba, Şubat 21, 2018

Misal.

Mesela çikolata.
Mesela hoş ve hafif bir müzik.
Mesela güzel bir film.
Mesela biraz satranç problemi çözmek.
Mesela yatağa uzanıp dinlenmek.

Bunların hiçbirine hayır demezdim hiçbir şart ve koşulda sanıyordum. Ama şu an diyorum. Şu an canım hiçbir şey istemiyor. Sadece olsaydı küveti doldurup hafif bir kadehle gevşemek isterdim. Ama o da yok. Ve duş küvetin muadili değil şu an. Sessiz dairede bir aşağı bir yukarı dolanıp duruyorum öğleden bu yana. Sadece bir ara kirlileri makineye attım. Yıkandılar. Bir ara assam fena olmayacak. Ama şu küvet işini kafaya taktım. Bu saate kadar bunu da istemiyordum. Bu kadar geç olmasa belki diyorum, belki ama, tatil bütçesinden ayırıp yakındaki iyi bir otele gidebilirdim. O derece.

Galiba yarın çaylarıma kavuşacağım. İnternetten sipariş verdiğim. Ptt kargo sorgulamada gördüm ileri aşamaya gelmiş kargom. Yani kavuşmaya yakın aşamaya.

Martini doldurdum kendime. Evdeki iki içki şişesinden biri. Bir buçuk senede bitiremedim. Belki de iki.

Geçen hafta Perşembe ve Cuma ne güzel geçmişti. Hatta Pazartesi. Yarın hiç kutlama gibi geçemeyecek geçen haftaki gibi. Oysa yapacak ne çok şey var keyfim ve takatim olsa.

Mesela yazı yazmak.
Mesela bir arkadaşımla buluşmak.
Mesela vapura binmek.
Mesela avare avare dolaşmak.


Pazartesi, Şubat 19, 2018

Yazmak üstüne, yine yeni yeniden.

Bugün de biraz çalışabildim. Az ama. Yine de çamurun yavaş yavaş şekil aldığını görmek keyifli. Bugün daha fazla çalışamayacağımı anlayınca zorlamadım. Bıraktım. En azından başına oturdum dedim kendime. Önemli olan o.

E. ile konuşuyorduk parkta bir süre önce. Ellerimizi karton bardaklarda satın aldığımız kahvelerimizle ısıtıyorduk ahşap bankın üzerinde konuşurken. "Yaklaşık iki senedir", diyordum ona, "satranç problemi çözüyorum, hemen hemen her gün. En az 20-25 bazen 100 tane." Kendimi mecbur etmeden ve istikrarlı olarak yaptığım yegâne etkinlik buydu. "Yazı da her şey de öyle olsun istiyorum" demiştim ona. Yani kendimi mecbur etmeden her gün yaptığım bir etkinlik olsun. Kendisi yazdıklarından ekmek yiyen birisi olarak yandan yandan gülmüştü bana. "Çok biliyorsun" gülüşü.

Ama bu sefer, her şey farklı gelişiyor. O konuşma sırasında bu projeye henüz başlamamıştım. Birkaç kısa hikayem ve yarım kalmış birkaç romanım vardı. Ama hepsini ödev kafasıyla yazmaya çalışmıştım. Sanki hoca bana ödev vermiş ve benim geçer not almam lazım. Oysa bu sefer konu aklıma kendinden düştü. Ve düştüğü andan itibaren beraberinde onu yazma isteği ile geldi. Konu ilgimi çekiyor ilk defa. Dışarıdan verilmiş bir konu gibi değil. Yazmaktan, geliştirmekten heyecan duyduğum bir konu. Şansıma, bildiğim kadarıyla başka yazan olmamış.

Bugün daha fazla bir şey ekleyemeyeceğimi anlayınca yazar videolarına baktım. Birçok faydalı şey söylüyorlar ve aralarından biri, Eckhart Tolle, diyor ki "50 yaşıma kadar başkalarının gözünde bir başarısızlık örneğiydim. Sonra o kitabı yazdım ve kitap çok tuttu. Beni başarısız görenler artık başarılı olarak değerlendiriyorlardı. Ama ben kendimi bu kadar ucuz kriterlere göre değerlendirmiyorum. Ben aynı insanım. Eğer kitabım başkalarının hayatına olumlu bir etki bıraktıysa  tatmin duyabileceğim tek şey budur."

Bugün çok aşırı başarılı olduğumu hayal ettim. Yazar olarak. Dünyaca tanındığımı filan. İnsanların beni abarttığını mesela. Çok korkutucuydu. Abartılmaktan çok korkuyorum. Gülme. Bir sor niye bu kadar korkuyorsun diye. Çünkü bir kere başıma geldi. Aslında iki kere. Hayır dünyaca tanınmadım, yazar filan da olmadım ama bazı başka özelliklerim çok abartıldı, hem de olumlu yönde, hem de uzunca bir süre. Neyse işte. Sonra oturup düşündüm. Ve tam olarak buraya çıktım: benim hikayelerim bir ihtimal çok tutabilir ya da tam tersine sonunu bile getiremeyebilirim. Ama bu benim kim olduğumu değiştirmez. Ne kadar değerli ya da değersiz olduğumun kriteri bu olamaz. Bu bilgi içeride sağlam bir yerde durursa dış etkenlere karşı duruşum da daha sağlam olur. Abartanlardan korkmama gerek kalmaz. Acımasızca eleştirenlerden de. Ben benim işte. Elimdeki artı ve eksilerle hayata tutunmaya çalışan başkaları gibi bir insan.


Cumartesi, Şubat 17, 2018

Deliye her gün bayram.

Aslında dünden başladı. Sebepsiz kutlama istedim. Mezeciye gittim. Sevdiğim mezelerden aldım. Bir güzel bira da aldım. Cips aldım. Bir film seçtim. Aşklı meşkli tatlı bir şey olsun istedim: the World's Apart'ı seçtim. Tam istediğim gibi çıkmadı ama olsun. Özel bir gece oldu.

Bu sabah da erkenden uyandım. Hava çok basık ve kasvetliydi. Evde tıkılıp kalıyorum bütün gün dedim. Hadi bugünü dışarıda geçireyim. Yürüyüş yaptım bir saat. Sonra eve gelip kahvaltı ettim. Sonra uyumuşum tekrar. Uyandığımda saat ikiyi geçiyordu. Hadi dedim. Kaldığın yerden devam. At kendini dışarı. Canım vapura binmek istiyordu. Bir de ne zamandır Kadıköy kütüphanesinde çalışmak. Eşyalarımı çantaya doldurdum ve yallah Beşiktaş üstünden Kadıköy kütüphanesi. Orada bir süre çalıştım.



manzaralı masaya denk geldim diye nasıl sevindim...


Verimli geçti. Bir gün önce çözmesi imkânsız görünen düğümler çözüldü. Ama gidene ve yerleşene kadar gün akşam oldu. Karnım acıktı. Hadi dedim, aç ayı oynamaz. Bugün senin günün. Git güzel bir yerde güzel bir şeyler ye. Çıktım kütüphaneden güzel bir kafe beğendim. Cam kenarı ve kalorifer yanı bir masa da buldum mu? Mis. Kilolara aldırış etmeden yemek ısmarladım gönlümce. Orada yemek yerken hava karardı. Gerisin geri Beşiktaş'a döndüm sonra. Saat geç olmuştu. Eve dönmek istemedim. Gün tam manasıyla dışarıda geçirme günü olmalıydı. Cebimdeki yabancı filmini merak ediyordum. Cebimin şarjı bitmişti. Kafamdan tahmini seans hesabı yaptım. Tuttu şansıma. Güzel bir film izledim. Güzel bir akşam geçirmiş oldum. Dönüş taksisinde Gracias a la vida çalıyordu, şoför sesi biraz açtı. Hafif çiseleyen yağmur, ve trafiğin içinde soundtrack gibiydi. Eve vardığımda günü bitirmiştim.

Şu anda da power love dinliyorum, taksicinin dinlediği kanaldı. Kendime rooibos vanilya çayı yaptım. Peluş ev pantolonumu geçirdim üstüme. Özel bir gün oldu. Değişik oldu. Güzel oldu. Daha sık yapmayı planlıyorum. Kendimle randevu gibi.

Bu resimler de Çarşamba gününden. Uzun fakat manzaralı yolu tercih etmiştim. Karşıma masal gibi bir gök kuşağı çıktı ilk önce, hayatımda bu kadar görkemlisini görmemiştim hiç. Çok geniş ve parlaktı. Ve renkleri tek tek seçiliyordu. Resimde ince gibi çıkmış. Gökyüzüne boyamışlar gibi duruyordu. Sonra da vapurun diğer tarafında güneşin batışını kovaladım. Yer yer suluboya romantik tablolar gibiydi.












Salı, Şubat 13, 2018

Ve Paris ve Hayaller ve Yazmak.

Saat geç oldu ama yazasım var buraya. Ne yazacağımı da bilmeden. Öyle özel bir gün de değildi. Tek özelliği uyandığım andan itibaren "bugün şahane geçecek" inancını bütün gün içimde taşıdım. Kendimi zorlamadım. Bütün günü akışına bıraktım. Ama güzel miydi? Güzeldi. Hiçbir özelliği olmasa da güzeldi. Bir ara dışarı çıkıp alışveriş yaptım mesela. Alışveriş yapmanın nesi güzel diyebilirsin de, benim gibi alışverişin her türlüsünden nefret eden birine, güzeldi işte. Özgürlük duygusuyla alışveriş yaptım, zorunluluktan ve aceleden çok. O güzeldi. İnternetten de iki sipariş verdim. Biri Hayal Kahvemin blogunda gördüğüm bir çay. Biri de cüzdan. Yine yeni yeniden cüzdan. Çünkü son aldığımın fermuarı bozuldu. Bozuk paralar saçılıyor dikkat etmezsem.

Böyle işte. Başarısız bir makyaj denemem oldu. O fenaydı işte. Moralim feci bozuldu. Youtube videosundan bakarak yaptım. Yapan kızlar tabii tazecik. Aman neyse boşver. Kendine yakışanı bulana kadar iyice palyaço oluyorsun defalarca. Bu işler böyle. Bir de bir yaştan sonra makyaj da kurtarmıyor. Beni en azından. Her şeye rağmen makyaj videosu izlememiştim çok uzun zamandır. O bile kendi içinde bir güzellikti. Moralimi bozduysa bile. Ya bir gün bu konuyu aşarsam? Videodaki kızın makyajsız haliyle makyajlı hali arasındaki farka inanamazsın. Biri her gün sokakta rastladığın kız, biri Oscar törenine katılan Hollywood starı. Zaten Los Angeles'ta yaşıyormuş. Katılabilir yani Oscar gecesine. Gece ve gündüz. Akla kara. Dur böyle lafla anlaşılmıyor. Sana görselle, belgeyle geliyorum.





Bir de bol bol hayal kurdum. Gezme tozma hayalleri. Paris'e gidip bir hafta canımın istediğince takılma hayalleri. Otel fiyatlarına baktım. Araba kiralama fiyatlarına baktım. Uçak biletlerine baktım. Biraz uçtum. Öyle. Şunu görmek istiyordum. Ne kadar paraya bunların hepsi mümkün. Bir sınırını bilelim. Araba kiralama fiyatlarına bakınca da, bir sor bakalım önce araba kullanabiliyor musun trafikte. Tahmin et. Olsun. Adı üstünde işte, hayal. Kurması bedava değil mi? Keyif de benim değil mi? Kâhyası da ben değil miyim?





------------

Geçen akşam Rowling'in BBC'ye verdiği bir röportajı belki de ikinci defa izledim. Bazı bölümler tanıdık geldi. İki gün olmuştur izlediğim. İçimde en çok kalan söz şu oldu:"neden herkesin yazar olmadığını, dürüst olmam gerekirse, anlamıyorum. Neden yazar olmuyorsun? Daha güzel bir şey mi var?" Herkeste sendeki hayal gücü ve kurgu ustalığı yok ki be Rowling'im. Bir de beş sene sürmüş Harry Potter'ın bütün ayrıntılarını tasarlamak. O da beni çok rahatlattı. Öyle şıp diye başına oturunca iki günde ortaya çıkmamış. Ne de iki haftada. Fakat daha ilk günden fikrinin sağlam olduğunu biliyormuş. Öyle bir anlatıyor ki, işte herkesin bildiği üzere trenle Manchester'a giderken gelmiş bu fikir ilk aklına, sanki trende gerçekten karşılaşmış Harry Potter'la ve trenden indiğinde şahane biriyle tanışmış gibi bir his hasıl olmuş. İlk günden fikrinin sağlam olduğunu biliyormuş fakat buna rağmen "ya sadece ben bu fikrin şahane olduğunu düşünüyorsam" diye bir şüpheye de kapılmış yazarken, henüz yayıncılara sunmadan önce. En iyiler bile kendilerinden şüphe edebiliyorsa demek. Doyamıyorum Rowling'li röportajlara. Aslında yazarlı röportajlara.

Az önce de Roald Dahl'ın seksenlerde yapılmış bir röportajının kısacık bir bölümünü izledim. Diyor ki çocuk kitapları yazmak yetişkin kitapları yazmaktan çok daha zor. Bunu ben biliyordum. Herkes de söyler. Fakat şükürler olsun bunu o da söylüyor. Halbuki insan onu okuduğu zaman adam sanki annesinin karnından doğmuş ve şıp diye o kitabı yazmış gibi geliyor. Aslında ustalığın bir kısmı da eserin içinde olayı kolay göstermek. Bütün dikiş yerlerini saklamak. Mesela engelli parkurda ata binen usta bir biniciyi izlediğinde ne kolay iş sanırsın, her şeyi at yapıyor zaten. Ya. Bir kere bin o atın sırtına, normal tırıs git de anla dünya kaç bucak. Geçtim boyun kadar engelden at sırtında atlamayı. Demek ki adam uğraşmış. Demek ki beni de uğraştırması doğuştan gelen bir yeteneksizliğim olduğundan değil. İşin zorluğundan. Hayır çocuk kitabı yazmıyorum. Ama yazmaya kalksam çok uğraşırdım. Çok.

Kısa günün kârı: kendinden şüphe etmek normal, ilk günden fikrinin süper olduğunu düşünmek de normal, ve fikrin yavaş yavaş serpilmesi de normal. Bir günde on bin fikir üretmen gerekmiyor bu işe devam etmek için. Bir de bir kaç post önce verdiğim bir linkte görüldüğü gibi bir roman fikri ilk başta sadece bir karakterden oluşabiliyor, ya da sadece bir kavram, ya da sadece bir mekân, ya da sadece bir çatışma. Hepsi birden hazır gelmiyor insanın aklına. Ama sonradan uğraşıp eksikleri tamamlamak senin yazar olarak işin.

Bir günde on bin fikir yerine, devamlılık. İstikrar. Her gün az az çalışmak. Belki de zorluklardan biri bu. Sadece benim için değil. Çoğu kişi için. Yoksa herkes yazar olurdu. Maratona benzetmeleri bu sebepten. Koşabileceğin en yüksek hızda gitmiyorsun. Biraz gücünü sakınıyorsun çünkü uzun vadede o ritmi kaldıramazsın. Sakin. Herkese zor geleni göğüslemek. Direnmek. Zor da olsa, bir ayağını öbürünün önüne atmak. Bugün hiç yazasım yok, hiç yeni bir fikir gelecek gibi değil diye düşünsen bile o günkü şansını kullanmak ve o sandalyeye oturup, dosyayı açmak. Bazen yeni bir fikir gelecek, bazen de gelmeyecek. Ama geldiğinde masa başında olmak, nefis bir duygu. Yeni fikir gelmediğinde de sanırım bunu doğal karşılamayı öğrenmek, kızmamak kendine. Bugün böyle demek.

Ve son söz: elinden gelenin en iyisini yapmak demek kendini çatlatana kadar çalışmak demek değil. Bu sözü çerçeveletip evin her köşesine asasım var. O kadar meyilliyim ki kendimi çatlatmaya. Oysa sakin sakin de işler yürüyebilir. Hatta daha bile sağlıklı yürür. Bunu kaç kişide gördüm.

Cuma, Şubat 09, 2018

İki gün (2)


Dün:

Oturduğu vakit yüksek sesle oflayıp puflayan yaşlı teyzeleri anlamazdım, anlar oldum. Onların kilosuna ve yaşına geldim zahir. Tek kelimeyle, hadi iki olsun: bugün yoruldum, dostum. Öyle ki eve gelince koltuğa uzanmıştım, ne olduğunu anlamadan yattığım yerde sızmışım. Şu anda da başka hiç bir işle uğraşamayacağım. Beni ancak blog paklar.    

Bir rooibos çayı demledim kendime. Biraz da süt kattım içine. Hızımı alamadım, bir tane küçük kesme şeker de ekledim. Şu an pelte gibiyim. Bu gece rutin mutin yok. Doğru yatak.

Bugün yolda V. ve S.'ya rastladım, korodan arkadaşlarım. Ne güzel şey yolda tanıdıklara rastlamak. Hala çok sevindiriyor beni. Sabah da S.'ya rastlamıştım.


Bugün:

Yukarıdaki yazı orada kalmış. Daha fazla yazacak enerjim yoktu. Gittim yattım. Gene de sabah erken kalkamadım. Bugün yazıya odaklanacaktım. Biraz ilerletebildim. Gıdım gıdım gidiyor. Ama sağlam gidiyor. İstediğim gibi. Bugün ana karakteri biraz araştırdım. Onun yanı sıra yeni fikirler de geldi. Geldikçe not aldım. Bir tane sağlam kavram geldi tak dedi oturdu romanın orta yerine. Bakalım, sonuna kadar götürebilecek gibiyim bu sefer. Her zaman koptuğu yerde bu sefer sağlam köprüler var. Yapı biraz klişe, biraz amerikan işi. Haydi itiraf ettim, birazdan çok, ama ben razıyım. Olsun. Yapı klişe olsun. Bir sonrakinde, bir kere bu işin altından kalktım mı, bağımsızlaşabilirim belki ufaktan ufaktan. En azından hayal gücümü istediğim gibi kullanacak alan açılıyor. Öbür türlü yapıyla boğuşmaktan başka şeye mecal kalmıyordu. Ve zaten bir yere gitmiyordu, iş kendinden sönüyordu. Amerikan işi öykülerden de tiksinirim ama dediğim gibi. Hadi böyle olsun bu sefer. Yeter ki ortaya bir iş çıksın. Bugün bir video izledim Umberto Eco demiş, onbaşı olmadan, çavuş olmadan, teğmen olmadan, işte öbür rütbeleri de demiş, general olamazsın. Adım adım.

 Şu ilk hafta şu iki makalenin çok faydasını gördüm:

1- Bir fikri geliştirip bir romana dönüştürmek. (ingilizce)

2-Daha güçlü karakterler yaratmak.(ingilizce)


Vermişken şunu da şuraya koyayım:

3-Karaktere zayıf bir nokta belirlemek. (ingilizce)

Kavram tamam, mekan tamam, galiba çatışma da tamam, karakteri de bugün çalışmaya başladım. Adım adım ve sistematik gitmek istiyordum. Olacak gibi.

Bu işin en sevmediğim, beni en çok zorlayan kısmı şu: tam vazgeçiyorum bir şeylerden, o zaman çok büyük bir gelişme oluyor. Ama ben vazgeçene kadar, epey bir şeyleri tüketmiş oluyorum. Tam tamam artık başka makale okumayacağım dedim, nasıl olduysa Harry Potter'lara dadandım - makale değildi onlar gerçekten de - kocaman ilham geldi. Ondan sonra bulduğum makaleler de sanki hep aradıklarım. Hmmm. Gene de önce ilham gelmiş. O da Harry Potter'ı incelerken gelmiş. Bunu söylemişlerdi. En az bir kitabın cılkını çıkarırcasına inceleyin. Yapmıştım. Ama seçtiğim kitap yetersizmiş. Bir tane amerikan çocuk kitabıydı. Çok sene önce. Adı sanı duyulmamış. Neyse, olmuşla ölmüşe demiş, çare yok.

Böyle.

Elbet bir yola gireceğim.

Ve evet roman öncesinde kısa öykü yazmış olmak üstümden büyük yükler aldı. Beni ne çapta bir işin beklediğini kestirebiliyorum. Hangi kararları şimdi almazsam ilerde işler nasıl sarpa sarar onu da kestirebiliyorum. Hafif bir korku var. Bu kadar işin altından nasıl kalkacağım korkusu. Ama diğer yandan da zaman bu zaman. Biliyorum. Ama sen gene de beklentiye girme okurum. Ne olmaz ne olmaz.











Pazartesi, Şubat 05, 2018

İki gün.


Dün:

Geç başlanmış bir güne ne çok iş sığdırdım. Şu an ocakta pilav pişiyor. O pişene kadar şuraya iki satır düşeyim.

Dün gece hiç yatasım yoktu. Sabahın dördüne kadar oturdum. Kendime iki tane rutin belirledim: sabah rutini ve gece rutini. Bir de yabancıların vision board dediklerinden hazırladım: amaçların için görseller saptayıp hepsini bir yerde topluyorsun ve sürekli gözünün önünde duracak bir yere koyuyorsun. Ben bilgisayarın masaüstü yapıyorum onu. Geçen sene de yapmıştım. İşe yarıyor. Yani hiç olmamasına göre.

Sabah rutini sabahleyin tıkır tıkır işledi. Yoga yaptım mesela on dakika. On dakikası bile iyi geldi. Hareket etmek de, etmemek de kısır döngü. Oturdukça oturasın geliyor. Kalktıkça kalkasın. Amaçlarımdan biri fit bir vücut. Şimdilik bir hayal. Yalnız diğer her şeyde olduğu gibi bunun da sürdürülebilir olmasını istiyorum. Yani istesem kendimi kampa sokar günde iki saat spor yaparım. Ama ömrümün geri kalanında her gün iki saatimi spora ayıramayacağımı biliyorum. O yüzden o kasların sonradan yağa dönüşmesini izlemektense, şimdiden uzun vadeli yolla hareketi hayatıma katmayı tercih ediyorum. Bu da şu demek. Bu hafta ve sonraki hafta için toplamda dört saat spor. Bunun üç saatini yürüyüş olarak belirledim, kalanı yoga ve dans. Bir de haftanın bir günü parka gidip ip atlamaya niyetliyim. Ama şu halimle üst üste kaç kere ip atlarım bilmiyorum doğrusu: 3? 4? İlerleyen günlerde amacım bu sayıyı arttırmak olacak. Dans dediğim de kendimce dans. Mesela Pina Bausch videosu açıp oradan doğaçlama hareketler yapmak, yirmi dakika dedim. Bakalım. Tatlıyı da haftada bir gün olarak belirledim. O zamana kadar hurma yemek serbest. Meyve serbest. Sabahları arada bir reçel de serbest. O kadar. Bir de porsiyonları azaltabilsem. Porsiyonlarım büyük.

Bugün:

Bu sabah da zamanım yoktu. Ama beş dakika da olsa yoga yaptım ve inanmazsın, farketti. Farketti dediğim günün geri kalanında hareket kabiliyetim arttı. Daha rahat eğilip kalkabiliyordum mesela. Fakat niyeyse kilo alıyorum. O fena. Vermek istedikçe üstüne ekleniyor.

Dün gece de gece rutini tıkır tıkır işledi. Siddharta'yı bıraktım elimden. Zorla okumak çok saçma. Onun yerine Roald Dahl'ın Cadılar'ına başladım. Çünkü gece rutininde kitap okumak da var. Bir şey diyeyim mi? Roald Dahl işi biliyor. İlk satırlardan belli. Bir insan nasıl bu kadar yetenekli olabilir ki? Tanrım ne olur ona verdiğin yeteneğin birazından bana da vermiş ol. Aslında... İçten içe... Doğru düzgün çözümleme ve çok çok çok çalışma ile o yeteneğin özünü saptayıp kendine mal edebileceğine inanıyorum. Yeteneği değilse de yazmadaki ustalığı, ki o kadarı bile beni fazlasıyla idare eder. Harry Potter'ı çalışır gibi Roald Dahl da çalışmam gerek demek bu. Daha önemli bir işim mi var? Kır dizini çalış. Değil mi. Madem bu kadar önemli. Madem bu kadar hayransın. Sen kendine düşeni yap. Sonra, olmazsa, kader utansın. Zaten nereye kadar olmayacak ki?

Şu an bir karar arefesindeyim. Yemekten sonraki saatleri daha iyi değerlendirmek konulu bir karar. Çalışabilirim mesela yemekten sonra. Çalışmak için birçok avantajı var. Etraf daha sessiz oluyor. Dışarıda yapılmayı bekleyen bir iş olmuyor. Zaten televizyon izlemeyi pek sevmiyorum. Satranç oynuyordum, tok karnıma maç yapıyordum. Gerisi zaman öldürmekti. Arada bir film de izliyordum. Gene bir iki akşamı film izlemeye ayırabilirim. Ama roman fikrini geliştirmek, semirtip serpilmesini görmek daha hoş sanki. E hadi o zaman. Ben kaçtım. Bir sonraki yazıda rutinler üstüne yazıp çizip, sinema mimini yanıtlayacağım. O zamana kadar kendine iyi bak.




Perşembe, Şubat 01, 2018

Mod: Ağustos böceği.

Nefis bir gündü. Sabah ne çok geç, ne çok erken kalktım. Ama en önemlisi uykumu almış, dinlenmiştim. Hiç yatakta miskinlik yapasım gelmedi. Aksine fırlayıp, yapmak istediklerimi sıralamak istiyordum. Çünkü dün gece yatmadan önce hevesler peydahlandı ruhuma. O yüzden fırladım.

İlk iş yousician'ı açtım. Gitarımı akort ettim. Biraz derslere çalıştım. Kimseyi rahatsız etmekten korkmadan. Başlangıç seviyesinde de olsa bir şeyler çalabildim.

Sonra, dün gece yarısı bulduğum yoga uygulamasını açtım. Biraz da yoga yaptım. Az ama. Sekiz dakika.

Sonra oturdum Harry Potter'ların başına. İnceledim güzel güzel. Notlar aldım. Aklıma nefis bir distopik roman fikri geldi. Not aldım. Heyecanlandım.

Sonra hazırlanıp gitme saatiydi. Yol boyunca roman fikri bana eşlik etti. İçimde gururla taşıdım onu. Hamile bir kadın gibi. Akşama kadar.

Akşam olunca eve gelene kadar biraz mutfak alışverişi yaptım. Eve gelip doğru dürüst yemek pişirdim ve yedim. Kaç gündür hep salata, hep gözleme, hep idare yemekler. Yemekten sonra biraz daha roman ve Harry Potter. Sonra az satranç. Biraz Blutv'yi kurcaladım. Orada Harry Potter'lar var mesela, buldum. Handmaid's Tale de. Seyredecek miyim. Onu bilmiyorum. Ama dursunlar bir yerde.

Şu an sabahki roman fikri bana çok parlak gözükmüyor, ama bunu bekliyordum zaten. Moralimi pek bozmamaya çalışıyorum. Gene de ne zamandır böyle fikir gelmemişti aklıma. Harry Potter'ları incelemek yaradı kesinlikle. Bugüne kadar yazdıklarım öyle kuru kalıyor ki Rowling'e kıyasla. Ama kendimi kiminle karşılaştırıyorum ben de. Bir de onun türü farklı. Olsun. Ne kadar renkli yazmış kadın. İçinde ne kadar çok dahiyane fikir var.

Artık günün sonu ve bugünü nefis yapan şeyi tam olarak tanımlayabiliyorum: ilgi alanlarım derli toplu durdular ruhumun raflarında. Sabah etkinlikleri: müzik, yoga, edebiyat. Akşam: edebiyat, satranç. Hepsi de güne sığacak boyuttaydılar. Derinleşebiliyorlardı sanki ayrıca. Enlemesine yayılacaklarına. Aynı sabah, gitar çalabiliyor, roman konusu bulabiliyormuş gibi hissettim. Yoga zaten bedenimi dinçleştirip nefis hissettiriyor.

Keşke yarın da böyle olsa. Mesela nasıl olsa? Roman konusu yarım sayfa yerine bir, bir buçuk sayfa tutsa. Aklıma yeni şahane fikirler gelse. İçime sinseler. Gelecek vaat etseler. Vay, desem, çok süper bayıldığım bir romanda olur böylesi desem. Heyecan bassa. Ama çok da değil. Kararında.