Salı, Ocak 30, 2018

Darı ambarına düşen aç tavuk stresi.

Nefes almaya geldim. Böylesi başıma daha önce de geldi, oradan biliyorum. Çok sayıda ve çok değerli/yoğun bilgiye ulaştığımda böyle bir strese giriyorum. Tıkanma gibi kendini belli ediyor. Fizyolojik olarak kalbim sıkışıyor. Kal geliyor. Bir yandan okuyup faydalanmak ve hayatıma katıp devam etmek için delice bir arzu ile yanıp tutuşuyorum. Fakat o kadar çok bilgiyi hazmetmek nereden baksan iki ayımı alır, belki daha bile fazla. İki aylık yoğun bir çalışma gerektiren bilgiye denk geldim, evet. Şikayetçi olduğum filan yok. Sadece dediğim gibi nefes almaya ihtiyacım var. Konu fantastik ve bilimkurgu edebiyatı. Çok fazla ilham kaynağı buldum (hepsi İngilizce yalnız). Hepsine bir anda ulaştım.

Mesela şu site. Fantastik isim türeticisi. Binlerce türeticisi var: karakter ve medeniyet isimlerinden tut, pastane banka isimlerine varıncaya dek.

Bir de şu site var, o da rastgele fantastik doğaüstü güçler türetiyor ilham vermek için yine.

Bu türeticilerin yanı sıra bir dolu yazı için faydalı makale. Tam artık başka makale okumayacağım dedikten sonra. Mesela bir tane buldum, fantastik güçleri neye göre seçmelisiniz diyor. Bunu karakter oluştururken fantastik olmayan karaktere de uygulayabilirsin. İlla doğaüstü güçlere uygulanması gerekmiyor.

Sonra da sanki onlar yetmiyormuş gibi, Harry Potter'lardaki bütün sihirli nesnelerin listesini buldum, kategorilere ayrılmış. Sanki Rowling'in yaratıcılığının iliklerini sermişler ortaya gibi. Ve de ayrıca Harry Potter'ların özeti varmış wikipedialarda. Benim gibi kitap okuyamayan biri için büyük nimet. Filmden bile iyi.

Galiba Harry Potter'ları bir dosyada birleştirip, ozalitçide bastırıp, Harry Potter kitapçığı yapacağım kendime. Kitap özetleri, sihirli nesneler, karakterler, ne bulursam.

Böyle işte. Netflixe baktım. Hiç Harry Potter yoktu. Varmış da artık yok gibi. Yakıştıramadım.

Dışarı çıkıp mutfak alışverişi yapmam lazım. Fakat çok halsizim. Galiba yemek siparişi vereceğim bu akşam. Ya dolaptakilerle idare. Dün gece ne güzel gözleme yapmıştım çabucak, börek gibi olmuştu, kalan yarım yufkadan. Biraz peynir, biraz dereotu, bir yumurta.




Cuma, Ocak 26, 2018

Ocak biterken.

Karmaşık duygular içindeyim. Bir yandan deli gibi yazasım var. Bir yandan ne yazsam beğenmeyeceğim için hiç yazasım yok.

Oysa tam yazmalık bir zaman. Kendimle baş başayım. Bekleyen önemli bir işim yok. Karnım tok. Kahve fincanımı aldım yanıma. Hafif cazımı açtım. Küçük ışıklar.

Sabah daha gün yeni ağarmıştı, çok daha erken bir saatten beri uyanıktım ve tekrar uykuya dalamamıştım, telefonumun messengerını ayıklıyordum. Birden F. dan bir mesaj geldi:"erkencisin". Saat farkını hesaba katmamış. Erkenci olan oydu. Yirmi dakika kadar mesajlaştık. Havadan sudan. Neden bilmem, çok iyi geldi. Sonra o işe gitmek üzere ayrıldı mesajlaşmadan. Ben de kalktım, çay koydum kendime.

Kitap-lık'tan ses seda çıkmadı. Öykü göndermiştim. Yani yayınlamayacaklar. Daha kötüsü, gönderdiğim öyküden sonra yazdığım korkarım çöpe gidecek. Şu son üstüne çalıştığım. S.'e bahsettim azıcık ve o açık açık demediyse de öykünün saçma bir yere çıktığını anladım. Buraya yazınca o kadar kahredici gelmiyor. Hatta ne olacak ki diyor insan. Ben bile şu an öyle diyorum. Yenisini ararım. Daha güzelini.

Ah. Bir yazar forumuna üye oldum ben. Yabancı. Kendini tanıtma bölümü var yeni gelenlere. Ben de öyle yaptım. Kısaca kendimi tanıttım. Ertesi gün birisi "sen analitik düşünen birisin, bu yazar olmak isteyen biri için şahane bir özellik" dedi. Ben de cevap yazdım. Dedim ki, "hiç aklıma gelmezdi. Analitik düşünürüm evet, çok doğru. Ama yazarlığa faydasını düşünmem lazım". Üşenmemiş bana upuzun bir cevap atmış. Şubat ayında bir fantastik roman serisine başlayacakmış. Bütün ön araştırmalarının listesini çıkarmış. Ağzımın suları aktı. Listelenebilecek her şeyi önceden listelemiş, belgelere kaydetmiş. Karakter isimleri, karakter özellikleri, büyüler, sihirler, iksirler, silahlar, bölüm başlıkları, bilmeceler, diyaloglar, efsanevi ya da mitolojik kahramanlar ve daha teknik ayrıntılar; sözcük sayısı-sayfa sayısı, mimari ayrıntılar gibi ve "rakiplerin kitaplarının analizi" de. Beş buçuk ay buna çalışmış. Şimdi her şey elinin altında hazır. Sanki önceden oyuncağını yapmış, şimdi oynayacak. Çok özendirici değil mi?

Ev soğuk. Az önce kombiyi biraz daha açtım. Burnumun ucu üşüyor. Yoksa sırtımda hırka, ayağımda çorap var. Kar yağdı sonunda Istanbul'a. Çarşamba günüydü. Fakat evde keyfini çıkartamadım, sokaklardaydım. Şikayetçi değilim çünkü güzel insanlarla buluştum. Bütün hafta güzel insanlarla dolu geçti.

Sanırım bugünlük bu kadar. Gideyim bir satranç maçı yapayım. Bu geceyi bir o paklar. İyi geceler dünya.



Perşembe, Ocak 18, 2018

Eğer yazar olmak istiyorsan...

Şimdi şöyle. Tamam yazıyla ilgili kitaplardan insan mutlaka önemli ipuçları kapıyor, örneğin az önce tekrar Writing down the bones'u aldım elime ve bir bölümünü okudum sadece. Yayınlanmayı çok fazla kafaya takma, senin işin yazmak mealinde bir şeyler diyordu ve aklıma yüzde iki bin yattı. Çok haklı. Fakat. Fakat. Hep bir beklenti içindeyim. Stratejik bir satır, hadi olsun bin satır, okuyacağım ve bu sayede gürül gürül yazmaya başlayacağım. İşte bu büyük bir yanılsama. Bunu beklemek çok büyük zaman ziyanı. Bunu yavaş yavaş idrak ediyorum. Hala daha öğrenmekteyim. Birincisi yedi yirmi dört gürül gürül yazmak diye bir şey yok. O bir hayal. İkincisi, insan yazdıkça kalemi bilenir, yazmayı öğrenir ve böyle stratejik bilgiler peşinden koşmaktansa yazarak geçecek zaman daha değerli bilgiler katar bir insana. Eğer yazar olmak istiyorsan zamanını yazarak geçireceksin. Eğer derinlikli bilimkurgu yazıp gurur duyacağın bir hikaye oluşturmak gerçekten istediğin bir şeyse, o zaman bunun için bir çaba harcamalısın. Emek ve zaman. Başka hiçbir yolu yok. Adam tutup kendi yerine yazdıramayacağına göre. Öyle değil mi.

Yazarak geçen zaman. Gürül gürül akmıyorsa sözcükler, en azından yazmaya çalışmak bile sürekli stratejik bilgi peşinden koşmaya yeğ. Evet. Kesinlikle.

Hava da tam yazmalık, karanlık, kapalı ve ıslak. Haydi o zaman. Kahve kupamı kaptığım gibi, masa başına geçtim bile.



Pazar, Ocak 14, 2018

Kar beklerken.

Sokak soğuk ve nemli. Kar bekliyoruz Istanbul'lular olarak. Bugün günlerden Pazar. Ben evdeyim, siyah yün çoraplarımı giydim. Pembe pelüş ev pantolonumu. Uzun kollu gri penyemi. Beyaz koltuğa yanlamasına bağdaş kurdum, sırtımı kol koyma yerine dayadım. Kucağımda bilgisayar. Gene içimde karşı koyması güç bir blog yazma arzusu. Neyse ki bekleyen önemli başka bir işim yok. 

Son yazdığım öyküyü bir arkadaşıma okuttum. Bir tek o okudu zaten şu saate kadar. Etkileyici ve güzel demiş mailinde. İki gündür onun sevincini yaşıyorum. Çünkü çok hızlı yazmıştım ve çok kısaydı. Biraz boş olmuş, ya da hızlı yazıldığı belli oluyor, hikayenin biraz semirmesi lazım filan demesini bekliyordum. Benim cesaret edemediğim fakat gerekli değişikliklerin de altını çizmiş. Daha ne isterim. 

Söyleyeyim ne isterim. Çok iyi, ama gerçekten çok sıkı, derinlikli yazabilen bir bilimkurgu yazarı olmayı isterdim. Yani o kadar güzel yazayım ki insanlar okurken o güzellikten ve derinlikten mest olsun, doyamasınlar okumalara isterdim. İşte bunu gerçekten isterdim. Fantastik de olabilir. Mesela hikayenin tamamı hafiften - hatta neden hafiften olsun ki, olmuşken adamakıllı olsun - bir şiir tadı bırakabilsin isterdim. Zor dostum zor. Ama uğraşmaya değer. Ne demiş, yıldızları hedef al, en kötü ihtimalle aya iniş yaparsın. Bazen de ters teper ama hedefi fazla yüksek tutarsan. Ya.

Vermem gereken bir karar var: piyano kursu ya da satranç kulübü. Anneme söyledim, bence satranç kulübüne yazıl dedi. Ama piyano kursunun amacını anlamadığı için. Konservatuar okumuş insandan satranç kulübü cevabı ilginç her halükarda. Neyse ben bu konuyu bir - iki hafta daha düşüneyim. Bakarsın ikisine birden gitmeye karar veririm. 

Bir tane şahane sesli meditasyon buldum, İngilizce anlayabilenler mutlaka denesin. Sadece on beş dakika sürüyor ama etkisi ertesi güne kadar sürdü benim için: beni zor bir gün bekliyordu ama ben günü stressiz ve olumsuz etkilerden arınmış şekilde yaşadım. Uykuma bile olumlu bir etkisi oldu.

Müzik olarak da şuna sardırdım, sabah akşam bunu dinliyorum. Köprünün altı, Sufle diye bir grup Duman'ın parçasına cover yapmış. Çok şahaneler bence.

Yeni yıl kararlarını biraz küçültmem lazım gelecek. Haftada bir öykü fazla. Ayda üç kitap okumak zaten fazla. İki haftada bir öykü daha akla yatkın olabilir. Ha. O arada olur da fazladan bir öykü daha yazabilirim, eh onu da silmem herhalde kayıtlardan. Ayda iki kitap yapalım bakalım şimdilik.

Aaa. Unutuyordum. Paskalyada belki uzun bir yola çıkacağım çocukluk arkadaşlarımla: Kanada ve Amerika. Fakat önce herkesin izin tarihlerinin belli olmasını bekliyoruz. Yani Z. 'nin tarihleri belli de N.'ninkileri bekliyoruz. 

Bir ara şunu çizip, boyamışım. Kimbilir ne zaman. Mandala destesinin içinden çıktı. Gene çizip boyayayım bir tane. Üstünden de öyküye çeki düzen verip, arkadaşıma bir kere daha okutup, dergilere göndermeye başlarım bu hafta.



Not: Anketi yanıtlayan 40 kişiye binlerce teşekkür. Sonuçları sizinle paylaşayım:

Soru: İyi geceler küçük Joe'ya hangi yoldan ulaşıyorsun?

  • bookmarkladım diyenlerin oranı %20
  • arama motorundan aratıyorum %35
  • başka bloglardan tıklayarak geliyorum %27
  • emailime doğrudan geliyor %12
  • içerik takipçisi kullanıyorum (feedly ya da başka) %10
Toplam %100 Den fazla oluyor, bunun sebebi bir kişinin birden fazla yolla bu bloga ulaşabiliyor olmasından.



Perşembe, Ocak 11, 2018

Kum gibi.

Her ne kadar yeni yıla hızlı bir başlangıç yaptımsa da bazı günler de ellerimin arasından kum gibi akıp gidiyor, engel olamıyorum. Özellikle gece uykusu bölünüp günün geç saatlerine sarkınca ipin ucu da fena halde kaçıyor. Ne yaptın dersen bütün gün, kahvaltı ettim bir tane de maç oynadım ve aldım. Hem de sağlam aldım. Yoldum yani rakibimi.

Evimin yakınlarında bir satranç kulübü varmış. Hem de başkanı lisede benden bir sınıf küçük okumuş biri. Belki oraya üye olurum. Hem sosyal faaliyet. Hem satranç. Ama önce gururumu yenmem gerek. Hala bir insana karşı yenilmek o kadar ağırıma gidiyor ki o riske giremiyorum. Kaybetmeyi öğrenmem lazım. Bunu bana hiçbir bilgisayar uygulaması, hiçbir hoca öğretemez. Tıpkı suya atlamadan yüzme öğrenemeyeceğin gibi. Yenilginin acı tuzu ciğerlerine dolmadan yenilip, yola yine de devam etmeyi öğrenemezsin. Fakat. Bu arada öğrendiğim önemli bir bilgi var. Bu yenilme zorluğu bana has değil. Ben belki işin çok başındayım ama yenilmeden herkes etkileniyor. Herkesin morali bozuluyor. Amatör olduğum için değil. İzlediğim onca satranç belgeselinde gözlemlediğim de demeyeyim çünkü, ince bir gözlem gerekmiyor bu tespiti yapmak için, heyecan ve moral o kadar önemli ki satrançta, turnuvalarda aynı moral düzeyinde insanlar karşılaşıyor: şöyle ki, bir önceki maçı yenenler birbirleriyle, yenilenler de yine birbirleriyle karşılaşıyor. Ruhsal dayanıklılık bence teknik kadar önemli. Çabuk toparlanmak bir yenilgiden.

Dışarıda inceden bir yağmur var. Şu ana bir çay yakışırdı. Ne var ki kahvaltı edeli iki saat olmadı. Galiba onun yerine çamaşır makinesine birkaç penye atacağım. Çamaşır makinesini çalıştırmak, tıpkı fırını yakmak gibi, bulaşık makinesini kurmak gibi, yağmur yağarken bir fincan çay içiyormuşum benzeri bir his yaratıyor bende: evim güzel evim hissi sanırım.

*    *    *    *

Akşam oldu. Dışarı çıkıp loto oynadım. İki tane iki bilmişim. Bir de bir sürü 1. Peh. Gittim bir sürü gereksiz alışveriş de yaptım: yani yarı gerekli. Pek adetim değildir ama iyi geldi: mutfak önlüğü, termometre, gider tıkacı, duş jeli. Akşam yemeği olarak da yalancı mantı yaptım kıymalı makarna ile.      Çok nefis oldu.

Şimdi gidip bir el daha yenmek istiyorum Nina'yı.

Sana iyi geceler dilemeden önce, yandaki anketin son günü olduğunu hatırlatmak istedim. İki saniyeni alacak, eğer şimdiye kadar doldurmadıysan rica edeceğim...Sadece bir soru var.(anket kapandı, tüm katılımcılara çok teşekkür ederim) Haydin kaçtım.


Pazar, Ocak 07, 2018

Ne inkar ne itiraf, bu yalnızca sitem.*

Yazmıyım yazmıyım dedim ama dayanamayacağım. Bu geceyi hayatım boyunca unutamam ben herhalde. Hayat gerçekten çok acayip blog. Bu gece sinemaya gittim. On senedir sinemaya hep aynı avm de gidiyorum. Çünkü orada M. 'a rastlama ihtimalim var. Artık M. ı düşünmüyorum ve sevmiyorum ama yine de o avm ye gidiyorum çünkü bir sefer Cuma akşamları bazen sinemaya oraya gittiğini söylemişti (M. ı kim hatırlar acaba, ta eski blogdan okuyanlar ancak, en en en büyük aşkım diyeyim yenilere, elbette imkânsız).

Böyle salakça bir umut, salak ötesi gereksiz bir saplantı. Yoksa eskiden ne güzel Beyoğlu'na giderdim film izlemeye. Ama zaten Beyoğlu da eskisi gibi değil filan falan. Neyse geç şimdi bunları.

Artık otomatiğe bağladım orayı. Filmi de kafama koymuştum, hadi dedim sosyal faaliyet olur, sinemada izleyeyim hem daha taze çıkmış. Ne sosyal faaliyeti olacaksa. Ne zaman gitsem, in cin top oynuyor sinemalarda. Neyse, seansına da baktım netten, taksiye binsem yetişirim.

Bindim. On beş dakika kala vardım. Tam beş salonda aynı anda oynuyor. Yaklaştım gişeye. Söyledim. Ekranı bir açtı kız, koskoca salon tıklım tıkış dolu. Bir üst sıralarda iki boş yer var, biri solda biri sağda. Bir de en ön sıralar. En ön sıralara oturmam, bana ne. Yukarıdan sol tarafı beğendim. Sonra gittim, kapının önünde beklemeye başladım. Kapılar daha açılmamıştı. Ama ortalık mahşer günü gibi, yok böyle kalabalık. Bir süre bekledim.

Aaa, o da ne. X. de orda. Çok eski sevgilim. Peh. Şu işe bak. İsteksizce konuştuğunu görünce benimle, kısa kestim. Hadi dedim. Kendine iyi bak. Hiç uğraşamam. O gitti. Zaten olay o değilmiş. Hah.

Orada beklemeye devam ettim. Çok sağıma soluma bile bakmıyorum. Sadece canım frigo çekiyordu ama sıra vardı ona canım sıkılmıştı. Derken, X. e rastladıktan iki dakika filan sonra, kafamı kaldırdım ve tam dibimde kimi görsem beğenirsin? M. Yok artık. Benzetiyorum herhalde dedim çünkü hep benzetirim, herkesi o sanırım. Baktım gerçekten o. Seslenemedim. Ama omuzunu dürttüm. Döndü. Şaşırdı ama çok şaşırmadı. O bana dönüp resmi ve mesafeli bir şekilde konuşmaya başlayınca onunla geldiği belli olan gençten bir kadın, biraz da canı sıkılmış şekilde "ben su almaya gidiyorum" dedi. Onu öyle resmi ve mesafeli görünce ben yine lafı uzatmadım, ve "hadi görüşürüz" deyip salondan içeri girdim. Hangi filme girdiğini de sormadım. Ne yapıp ettiğini de.

Geçip yerime oturduğumda, herkes yerleşmiş sadece o hala kapıdan içeri bakınıyordu. Bir süre sonra, o kadınla içeri girdiler. Hayır olamaz dedim. Aynı salonda aynı filmi izleyeceğiz. M. la yılların yılların hayali. Fakat daha büyük bir şey oldu. Merdivenlerden çıktılar, ve gelip tam yanıma oturdular. İki koltuk öteye ya da aynı sıraya değil. Dibime. Beş salonda birden oynayan, onlarca seansı olan tıklım tıkış salonda. Sanırsın bileti beraber almışız. Kadını benim yanıma oturttu. Ve kendi otururken, "tanıştırayım, dedi, kızım".

Kızından bana bahsetmişti. Hatta kızının bir kedisi olduğunu, kedisinin adını bile biliyorum.

Sonra ne mi oldu. Film boyunca konuşmadık. Arada ben kalktım tuvalete gittim. Sonra döndüğümde aynı şekilde hiçbir konuşma olmadı.

Yani canımcım, aklıma gelmeyen başıma geldi. Yani en çılgın hayalimde onunla orada karşılaşmak ve büyük bir tesadüf eseri aynı salonda aynı filmi izlemek vardı. Fakat yan yana oturmak hayal bile edemeyeceğim bir tesadüftü, saçma olurdu, olamazdı, o kadar abartmaya lüzum yoktu. Anlatabildim mi? Bilmiyorum.

Film bitti. İyi akşamlar dedik birbirimize kibarca. Eve geldim. Ve Sezen'i açtım.

                             Zannetme bir gün geri dönmek değil niyetim,
                             Hasrete teslim oldum asla dönmeyeceğim,
                             Bu yangın benle ölünceye dek yaşasın varsın,
                             Dünyanın o son günü sen beni arayacaksın.*


*sezen aksu: sitem.

Cumartesi, Ocak 06, 2018

Öykülü kurabiyeli gün.

Bugüne güzellik katan birkaç küçük şey vardı.

Birincisi Notos'un Ursula Le Guin'li sayısının öykülerinin çoğunu okudum (okuyabildim! bu bile başlıbaşına bir başarı). Benim öyküler ilk seferden basılmayınca yeterince iyi yazmadığımı düşünüyordum. Bugün öyle olmadığını hatta alakası olmadığını düşünüyorum. Günün güzelliklerinden biri buydu. Kendini beğenmişlik demezsen, kendi yazdıklarımın basılı olanlardan bir eksiği olmadığını düşündüm ve bu çok ama çok iyi geldi. Ben kendim hakkında böyle düşünmezdim. Hep yetersizdim kendi gözümde. Hep eksik. Yoo, oluyormuş işte. Yola devam etmem gerekiyor sadece. Öykülerimi okuyanların çoğunun dediği de bu değil miydi? Neden kabul etmedim ki bunca zaman?

İkincisi baharatlı kurabiye pişirdim kendime. Tarifini baharatlı kek tarifinden esinlenip uydurdum. Hazırlaması çok kolay. Çok az kap kirleniyor sadece yoğurma kabı. Ve en uzun kısım baharatları havanda dövmek. Ama evi öyle bir koku sarıyor ki...Hiçbir şişelenmiş ev kokusu bu kurabiye kokusunun eline su dökemez. Ev tam kışlık ev oluyor. Bir tek yağmur eksik. Hatta kar, pencereden yağışını seyredeceğin. Bu gidişle zor tabii. Yarın İstanbul 18 derece.

Üçüncüsü abim kapıdan uğradı bugün. Telaşla eline sıkıştırdım yaptığım kurabiyeden. O sırada başka şeyden konuşuyorduk. Tam asansöre binerken, "ee nasıl olmuş kurabiye?" diye sordum. "Çok güzel olmuş" dedi. Ama beni musmutlu eden kısmı, kurabiyenin gerçekten ondan tam puan aldığını bilmekti, bunu nereden anladım biliyor musun? Bunu söylerken sesi bir ton pesleşti. Ciddi bir meseleye geçerken insanın sesi biraz pesleşir ya. "İçinde tarçın mı var? zencefil galiba? karanfil de var mı?". Süper, hiçbiri baskın olmamış demek ki. Olmuş yani kurabiye. Sevindim valla.

Dördüncüsü, maçı aldım bugün. Tok karnına ve uyku sorunum yokken oynayınca daha kolay yeniyorum, bunu her sefer tekrarlayabilirim. Bir de problem puanımı yüz puan yukarı taşıyabildim. Gerilemişti bir süredir.

Bütün gün masa başında geçti. Öykü okudum. Yazmaya çalıştım. Hiç fikir gelmedi. Neyse olacak. Kendimi sıkmakla olmayacak zaten. Ama kurabiye pişirip, bulaşık makinesini boşaltmak dışında geçen zamanı masa başında öykü için fikir avlarken geçirmek beni mutlu etti.

Kurabiye tarifine geçmeden önce bir ricam olacak. Yan tarafta (web sürümünde sağ sütunda) bir anketim var. İki saniyeni ayırıp yanıtlarsan çok sevinirim. Anket sanırım 12 ocak 2018'e kadar orda duracak. Sonra bitecek (bu yazıyı daha sonra okuyacaklar için).

Gelelim adını kış kurabiyesi koyduğum kurabiyenin tarifine:

Baharatlı Kış Kurabiyesi:

Malzemeler:

60 gr tereyağ
60 gr şeker
150 gr un
mahlep (1 tatlı kaşığı)
Tarçın (1 tatlı kaşığı)
Zencefil (1 tatlı kaşığı)
Biraz rendelenmiş muskat
Yıldız anason (3-4 adet - havanda dövülecek)
Biraz karanfil (1 çorba kaşığı - havanda dövülecek)
Kakule ( 4-5 adet - ayıklanıp taneleri havanda dövülecek)
Üç çorba kaşığı kuş üzümü
1 yumurta

Yumurta ve kuş üzümü dışındaki malzemeleri yoğurma kabına alıyorum. İki bıçak yardımıyla tereyağını ufaltıyorum. (O hareket nasıl anlatılır bilmiyorum. Her elime bir bıçak alıyorum ve çapraz hareketle tereyağı kütlesini keserek ufaltıyorum, makas gibi bıçak uçları birbirine teğet geçecek ama ters yönde.) En sonunda kuru malzemeler kum taneleri gibi görünmeli. Kalan tereyağlarını yedirmek için parmak uçlarımla malzemeyi çimdikliyorum bir süre. Tereyağlar iyici ufalanınca bu sefer kuş üzümünü malzemeye ekliyorum. Biraz daha karıştırıyorum. En son yumurtayı kırıyorum. Ve karıştırıyorum. Hamur ele yapışan bir hamur oluyor. Ama çok cıvıksa biraz daha un kullanılabilir. Ellerimi unlayıp, fırın kağıdı kaplı tepsinin üstüne cevizden biraz ufak parçalar koparıp köfte gibi yuvarlayıp olabildiğince yassılaştırıyorum. Yaklaşık iki tepsilik malzeme çıkıyor. 180 derece fırında 15 dakika pişiriyorum. Kenarları kızarınca hazır oluyor. Üstü kızarmıyor. İsteğe bağlı olarak, soğuduktan sonra erimiş çikolataya batırılabilir. Artan hamur, streç filme sarılıp buzluğa kaldırılabilir rulo yapılıp. Sonra canın kurabiye çektiğinde buzluktan indirip, hiç beklemeden ince ince bıçakla dilimlenip olduğu gibi fırında pişirilebilir.


Perşembe, Ocak 04, 2018

Planlar, programlar.

Tertemiz yıkanmış koltuk kılıflarının üstündeyim şu an. Mutfağı da hallettim gelmeden. Çamaşır makinesine de birkaç parça çamaşır attım az önce. Daha da yerler filan süpürülecek. Fakat ben şu an blog yazmak için dayanılmaz bir istek duymaktayım.

Yeni yılda kendime program yapmıştım. Dün süper uygulayabildim. Sabah sekiz buçukta yürüyüş vardı. Sarktı biraz. Dokuza geliyordu evden dışarı çıktığımda ama gene de bir saat yürüyüşle başladım güne. Ardından öğleye kadar satranç teorisi. İki maç. Birini aldım birini verdim. Sonra da işte karşıya geçtim. Terapiye. Dönüş yolunda tavuk aldım kasaptan. Biraz da manavdan sebze. Bir de ayıptır söylemesi kaymaklı ekmek kadayıfı. Oturdum dört öğünlük sebzeli tavuk pişirdim. Üstünden de tatlıyı yiyince bir rehavet çöktü. Saat onda attım kendimi yatağa.

Fakat bölük pörçük bir uyku ve gene öğlendi kalktığımda bugün. Benim yeni yıl programı yalan oldu. Böyle günler için ayrı program gerek. İstesem kendimi zorlar ve kalkardım. Ama dinlenmek istiyordum. Bir tane ted konuşması izledim uykuya dair. Uykuda beyin bütün çöplerini boşaltıyormuş. Lenfatik sistem olmadığı için beyinde, uyku sırasında damarlar sanırım farklı şekilde bir düzene girip atıkları topluyormuş. Alzheimer da bu atıkların birikmesinden oluşuyormuş diyemeyeceğim, o kadar kesin bir bulgu yok fakat bir bağlantı kurmuşlardı yine de.

Yeni yıl programı dahilinde, bu ay okumak için üç tane kitap belirledim kitaplığımdan: biri daha önceden başladığım ve Anıl'ın bana önceden önerdiği Siddharta, biri Tesla'nın biyografisi, biri de Murathan Mungan'ın Yüksek topuklar'ı. Bunları yılbaşı olmadan belirlemiştim. Evvelsi gün, yani okuma listemi belirledikten birkaç gün sonra, şu yeni yılın günlük akış programını yapmak için oturduğum kafeden kalkarken, tesadüf, Murathan Mungan'ı gördüm, ilerki masalardan birinde oturuyordu.

Bugün ayın 4'ü. Ayda dört kurgu hedefi belirledim kendime. Belki ilerde onun sayfa sayısına göre bir kota da belirleyebilirim. Ya da sözcük sayısı. Çünkü bazı öyküler bir haftadan uzun sürede yazılıyor. Fakat kurgu bu senenin öncelikleri arasında. Önceliklerimi satranç teorisi ve kurguya indirgedim. Bir de düzenli bir ev. Bir de asıl öncelik daha zengin bir sosyal hayat. Bunlar. Şimdi aklımda bir de piyano kursu var fakat tereddütteyim. Çok fazla dağılmak istemiyorum. Diğer yandan solfejde öğrendiklerimi de unutmak istemiyorum. Yogayı da acaba bir stüdyoda mı yapsam diyorum. Evde yapmak her türlü çok işime geliyordu ama bilen bir yoga eğitmeni ile çalışmak farklı olur mu? Ya piyano kursu, ya yoga. Ya da hiçbiri biraz odaklanmak adına.

Programı yeniden düzenlemek gerek. Hiç ev temizliğini hesaba katmamışım. Bir de işte öğlende kalktığım günler için ayrı program lazım. Böyle "aaaa öğlen olmuş yandı gülüm keten helva" diye yaşamak istemiyorum bu günleri.

Bugün kurguya çalışayım ben. İçimde hazır heves de var biraz.

Şuraya bu sabah hazırladığım krepe kattığım tatları bırakıp kaçayım: krep hamuruna azıcık zencefil tozu ve tarçın attım, (ayrıca azıcık tuz, azıcık pudra şeker). İçini doldurduğum kayısı reçelinin altına da evde ne zamandır duran hindistan cevizi yağıyla sıvadım, incecik tereyağ gibi, krep daha sıcacıkken eridi üstünde. Kayısıya nasıl yakıştı anlatamam...Ölürsün. Vişne reçeli ile de denedim, aynısı olmadı. Hindistan cevizi yağı yoksa tozundan da katabilirsin bence (elini korkak alıştırma bu durumda bol bol serp). İdare eder, tastamam aynısı olmasa bile. Ama zencefil tozu ve tarçını mutlaka katmayı dene, beni dinle sen. Bambaşka bir şey oluyor krep. Böyle yurtdışında, değme bir restoranda, işi bilen bir aşçının elinden çıkmış bir krep gibi oluyor. Ama ölçüyü kaçırma. Baharatlar geri planda kalmalı, baskın olmamalı. Farklı bir aroma vermeli ama "aaa bunda tarçın var" diyen tarçını çok iyi tanıyan biri olmalı. Bir kişilik krep için, bir-iki çimdik her birinden. Krepçi dükkanı mı açsam ne...