Salı, Kasım 20, 2018

Spor, roman, satranç.

Birazdan Pilates'e gideceğim. Bugün akşama aldım dersi. Gece geç yatınca sabah uyanamadım.

Bugün blog yazmak bile zor geliyor. Döngüyle başım dertte yine. Hormon takviyesine başladım. Sadece sabah, kulaklığımı takıp podcast eşliğinde bir saat mutfakta çalıştım. Yeni, yine, yeniden.

Dün biraz romana zaman ayırdım. Bilgisayarımda kindle var. Oradaki kitapları unutmuşum. Yazı ile ilgili kitaplar. Bir kağıda bölüm başlıklarını not almışım, elime geçince aradım taradım öyle buldum. İsmi Anatomy of Story. Hikayenin anatomisi. Orada yazılanları, Beliz'in dersini ve Kune'nin yorumlarının sentezini yapınca yeni fikirler ekledim romana. Çok değil iki tane. Bir de diyalog ekledim. Bir de o podcast'leri dinledikten sonra iyice ikna oldum: her yiğidin bir yoğurt yiyişi var. O yüzden çalışırken eskisine göre daha az kuralcıyım. Benim çalışma biçimim böyle diyebiliyorum kendime - çalıştığım zaman elbet. Kafam neye bozuk biliyor musun, yazma kısmı en zevkli gelen kısımdı, neden böyle zor geliyor şimdi onu anlamıyorum. Bayılırdım kağıdın karşısına kurulup en doğru, en güzel sözcükleri ve cümleleri bulmaya. Onlar da beni severdi sanki. Çok uğraştırmazlardı. Oysa şimdi hiç yapamayacakmışım gibi.

Belki de bu da böyle hormonal bir dönemdir. Bloga bile zor yazıyorsam.

Dün problem puanımın üst limitinin 25 puan üstüne çıktım. 1600'e az kaldı. Şu an hayatımda ilerleme kaydettiğim tek alan bu. Bir de pilates. Planck pozisyonunu 25 saniyeye çıkardım, 5 saniye duramıyordum.

---------

Pilates dönüşü:

Kesinlikle spor iyi geldi. Açıldım biraz. O mıyıl mıyıl ruh halini attım üstümden. Bir miktar enerji depolamış gibiyim. Oh.

Şu an ne iyi gider söyleyeyim mi? Boza! Evet! Bakkala sorsam mı? Biraz tarçın serpip.

...

Sordum: bitmiş.

Sıcak çikolata da olur. Kendi yaptığım fakat kıvamı yumuşak çikolatalarla yapabilirim. Başka türlü bitmeyecekler.

...

Yaptım çarçabuk. Süt azmış. Yarım kupa çıktı. Olsun.

Bugün de Kitap-lık'tan ses seda çıkmadı. Hiç ümit bağlamadım. Sadece ara sıra aklıma geliyor.

Chess.com'un taktik problemleri bölümünü çok seviyorum. Öyle güzel alıştırıyor ki seni. Aşamaları şöyle. Senin puanının 400 puan üstünü soruyor. Önce yuh! bana ne sordu diyorsun. Sonraki aşamada, çözüm o kadar zor değilmiş diyorsun. Sonra bir gün, beşinci denemende çözebildiğine şaşırıyorsun. Demek ki olacak diye bir ümide kapılıyorsun uzak bir gelecek için. Gün geliyor ikinci denemende buluyorsun. Az kaldı diyorsun, senden üç gömlek büyük problemleri çözmeye. Sonraları, ilk hamleyi doğru biliyorsun. Ve bir gün, beş misli zaman harcıyorsun ama o koca problemi doğru çözüyorsun.

1900 ciddi bir puan benim için. Ve bugün sık sık 1800'lü çözebildim. Kaç tane saymadım hatta. Koşmamak. Durmak. Düşünmek. Soruyu iyice kavramak. Oturup üşenmeden hesap yapmak. Kale şuraya gelirse şahın gideceği yer neresi. Oraya giderse tekrar şah diyebilir miyim. Nereden derim? Vezir başka nereye giderse bana bir faydası olur? Açmaz var mı? Onları nasıl değerlendirebilirim? Ya sıkışmış bir taş? Bazen neler olup bittiğini anlayamamak. Beklemek. Görene kadar. Sabır işte bu. Bu bekleme anlarında aslında, zaman kaybettin sanıyorsun - çünkü problemi ne kadar kısa sürede çözersen sana verdiği puan o kadar yüksek oluyor - oysa üst seviyelere tırmanıyorsun. Satranç algın gelişiyor. Şimdi artık dünya şampiyonalık maçlarında neden o kadar uzun düşünüyorlar anlıyorum. Aslında yakın bir gelecekte bir çevrimiçi turnuvaya katılabilirim kendimi denemek için. Yavaş yavaş zamanı geliyor.

Şimdi gidip brokoli ve havuç haşlayayım buharda. Tavuğu ısıtayım. Akşam yemek yemedim. Yarın kesin kere kesin yürüyüşe çıkıyorum. Yağmur, fırtına, kar, tufan fark etmez. Beynimin kimyası iyiye evriliyor sporla.











Pazar, Kasım 18, 2018

Şarj.

Scrivener açık. Sabah kulağıma kablosuz kulaklığı taktım, bir yandan kahvaltıyı hazırlarken bir yandan da mutfağı topladım. Güzel bir podcast dinlerken iş yapmak çok süper oluyormuş, iki sıkıntı birbirini götürüyor: oturarak dinlemek, iş yapmak. Artık işler için güzel podcast ya da Ted Talk biriktireceğim. Bu sabah Mirgün Cabas ve Can Kozanoğlu'nun İlk Sayfası'nda Hakan Günday söyleşisini dinledim. Muhteşemdi. Bağlantı veremiyorum çünkü Itunes'dan açıp dinledim ben. Çok şeyler söyledi Hakan Günday. Bir kısmı bildiğim şeylerdi. Ama güzel konuşuyor. En az yazdığı kadar güzel. Söyleşinin sonunda kahvaltımı hazırlamış, yemiş, bulaşık makinesini çalıştırmış ve kesinlikle romanı çöpe atmaktan vazgeçmiştim. Çünkü şunu dedi: "herkesin hayatta durduğu yerden sadece kendinin yazabileceği romanı bulması gerekir". Daha önce bildiğim bir gerçekti bu fakat bugün duyunca düşündüm ve elimde yazmaya çalıştığım şey öyle bir şey. O zaman renk!

O yüzden çalışma odasına geldim ve Scrivener'ı açtım. O hikayeyi adam etmem lazım.

Ama işte zor. Ve ben kürkçü dükkanına geri döndüm. Yani bloga. Biraz yakınmaya. Çok zor demeye. Hah. Günday şunu da dedi: "bazen yazıp bitirdikten sonra dönüp bakıyorum, şurada saçmalamışım diyorum ama onu oradan çıkaramıyorum yoksa kalan her şey yıkılır. Fakat önemsemiyorum, çünkü ben Punk dinleyen bir adamım, kusurlu yapılarla aram iyi". Kusurlarla aram iyi? Yuh. Bu başlıbaşına bir deha göstergesi benim için. Ben de mi Punk dinlesem? Yapabileceğimi sanmıyorum.

Sonra Ahmet Ümit'le yapılan söyleşiyi de dinledim. Hiç Ahmet Ümit okumadım. Ama bundan sonra okuyabilirim. Söyleşi içimi ilhamla doldurdu. İlk sayfasını sesli okudukları İstanbul Hatırası'nın ilk sayfasının anlatımını da çok güçlü buldum. İmrendim. Tarihten beslenmesinden etkilendim.

Hadi be Joe. Yaz artık şu ilk bölümü. Gözünü seveyim yaz. Ya da baştan kuracaksan, baştan kur. Ondan sonra yaz. Ama şunu yaz bitsin çünkü bir kere bunu yazdın mı açılacaksın, biliyorum.

Bitirme tezinde de böyle olmuştu. Bir ay kalmıştı tek kelimesini yazamıyordum. Oysa her şey hazırdı. Uluslararası aramada, 45 dakika annemlere ağlamıştım zırıl zırıl, yazamıyorum diye. Hep anlatırım. Onlar da anlamıyorlardı elbette, her şeyi hazırlamışsan niye yazmıyorsun. Konuştuğum herkes bir kriz yaşıyordu. Kimi beraber yaşadığı sevgilisine çatıyordu, kimi başka bir şey.

-----------

Aradan zaman geçti. Karnım acıktı. Yemek filan yedim. Dışarı çıkıp alışveriş yaptım, biraz da hava almak için. Ve dön dolaş yatak odasına yerleştim. Nedense bana çocukluğumun kitap okuma ortamını hatırlattı. Belki de odanın sıcaklığı ve ışığı. O oda küçük olduğu için sanırım, bütün evin her yerinden daha sıcak olurdu. Nasıl iştahla okurdum kitapları, haldır haldır. Şimdi aynı iştahla yazabilmek istiyorum.

Bazı kararlar aldım. Biraz ilk bölümün ortamını gevşeteceğim. Aşırı sıkı oldu.  Bir de Scrivener'da bir belge buldum, içinde mekan konusunda işime yarar hatırı sayılır teknik ayrıntılar var. Mekan planı yapmam gerek. Bir de tarihi baştan yazmak. Ama onu en son yapacağım. Önce hikayenin unsurlarını tekrar yazacağım. Belki ortaya bir flash back atarım. Duduların hikayesi başlıbaşına bir roman çünkü.

---------------

Gün kayıp gitti ellerimden. Hiçbir şey yazamadım. Sadece teknik sözcükleri listeledim ayrı bir kağıda. Duduları yazmak ve geliştirmek istiyordum. Adımı bile yazamam şu an o kağıda.

Günün tek dişe dokunur icraatı Kitap-lık dergisine bir öykümü gönderdim. O da en erken ve garantili onlar yanıtlıyor diye. Bakarsın basarlar. O zaman belki keyfim yerine gelir. Roman için ne gerekliyse onu bulurum. Ne gerektiğini bile bilmiyorum çünkü. Keşke kendimi şarja takabilsem.



Cuma, Kasım 16, 2018

İşler güçler.

Canım blog yazmak dışında bir şey yapmak istemiyor.

Günüm fena geçmedi. İrili ufaklı birçok iş hallettim.

  • Mesela akşamdan ekmek sepetini kapıya asmıştım, servise çıkan kapıcıdan simitçi simiti istedim, sabah evden çıkmadan taze simitle kahvaltı edebilmek şahaneydi. 
  • Sonra bankaya ulaşamıyordum iki gündür, sesli mesaj bıraktım. Kablotv faturam ödenmemiş, o yüzden hizmeti keseceklerdi. Bankacı kız döndü. Neden ödenmemiş onu anladım. Artık sesli mesaj bırakabiliyorum diye sevindim ayrıca. O da bir icraat.
  • Sonra pilatese gittim, aksatmadım. 
  • Dönüşte kargo şirketi Motivasyon kitabımı getirdi. Bütün gün evde beklemek zorunda olmamak şahaneydi. 
  • Sonra kablotv'yi aradım, borcu ödersem kapatmayacaklarını ve açma/kapama ücreti ödemeyeceğimden emin olmak istedim çünkü benim bir hatam yok. Sonra da borcu ödedim bitti. Sonra da yeni bir otomatik ödeme talimatı verdim bankaya. 
  • Onu da halledince kuaförden bir saat sonrasına randevu aldım. 
Duşa girdim, giyinip kuaföre yollandım. Kuaföre gitmek bana en zul gelen işlerden biridir. Ama evimin yakınında buldum bir tane. Tam sevdiğim gibi mahalle kuaförü ama düzeylisinden. Lafın arasında söyledi, kuaförün babası Muazzez İlmiye Çığ'ın öğrencisiymiş. Hatta mektuplaşmışlar. Mektuplarını saklıyormuş. Galiba kuaförümü buldum. İlk defa gerilmeden, sinirlenmeden ve sıkılmadan saçlarımı yaptırdım. Şu an saçlarım "hareketli" fönlü. Bakarsın arada sırada fön çektiren kadınlara dönüşürüm. Zaten MAC' ten randevu alıp günlük makyaj yaptırıcam, bakayım onlar nasıl yapıyor benim yüzüme makyajı. 

Dönünce bir telefon geldi. Bu sefer de türk telekom. Faturalı hattımı iptal edecektim. Faturasıza geçecektim. Geçenlerde arayıp haber vermiştim. Taahhüt bitince faturam ikiye katlanmıştı. Bana eskisinin iki misli internet teklif edip tarifeyi gene neredeyse yarıya indirdiler. Hemen kabul ettim. Kaç aydır duble para ödeyip duruyordum boş yere. Neyse bu da halloldu.

Bir yandan maçlara göz atıyorum ama çok bayık. Herkes kendini garantiye alıyor sürekli berabere kalma anlaşması ile sonuçlanıyor maçlar. Henüz bir yenen olmadı. Teknik aksaklıklar da fena. Dünkü maçın yorumlarını ve yayınını bir saat izletemediler. 

Kendi problem puanlarım da bugün düştü. Hiç sabırlı davranamadım. Ama iki tane 1900'lük problem çözdüm! Çözebildim. Vay anasını bana 1900'lük soruyor derken, bir de üstüne çözdüm onu ben. Yavaş yavaş ustalık puanlarına yaklaşıyor problem puanlarım. Ama işte problem puanı turnuva puanı değil. Daha hayatımda çevrimiçi turnuvaya bile katılmadım. Ama olsa ve ben o problemi çözdüğüm gibi turnuvada avantaj elde etsem ve yensem, 1900 değil ama puanım 2000'in üstüne çıksa, artık usta adayı olurmuşum ABD 'de. Hayaller, hayaller. 

Bir de arada çayın yanına eşlik etsin diye hızlıca bir kek yaptım pekmezli. 

Daha ne olsun. De mi. 

Yatmadan Louise Hay dinlemek istiyorum. Ya da Motivasyon kitabını karıştırırım. 

Bu hafta sonu için şu an belirlenmiş bir planım yok. Belki bir iki Podcast dinlerim Mirgün Cabas ve Can Kozanoğlu'nun İlk Sayfası isimli serisi güzel. Güncel yazarların nasıl çalıştıkları ile ilgili söyleşi yapmışlar. Benim en sevdiğim yazarlardan ve bir süre bu blogun da okuru olmuş Hikmet Hükümenoğlu'nun söyleşisini büyük bir iştahla dinledim. 

Şimdilik hepsi bu kadar. Yarın öbürgün gene buralardayım. Görüşürüz. Çüs.


Perşembe, Kasım 15, 2018

Satranç ve yemek ve para.

Bugün maç yok dünya şampiyonasında. Tatil ya da dinlenme günü. Bense problem çözmeye devam edip normalde yanından bile geçemediğim puanların problemleriyle karşı karşıya kaldım. Bana bugün 1900 puanlık problem sordu. Ve 1600 küsurlar normalim oldu. Çünkü...tatatam! Kendi rekorumu aştım. En son sanırım geçen sonbaharda yoksa ondan da mı öncekinde, gidip bakmaya üşendim, neyse işte en son alabildiğim en yüksek puan 1515 iken, dün ve bugün 1560'a çıkabildim. Bir eşik aştım ve bunu yaparken hissettim. Artık elimdeki puana değil bana sorduğu problemin puanını yükseltmeye çalışıyorum. Fakat artık bazı şartlarım var: kesinlikle karnım tok olacak bu birinci şartım. İkincisi ayağım üşümeyecek. Üçüncü şartım müzik kapalı olacak, etrafta ses olmayacak. Ve bütün dikkatimi vereceğim. Sorulan soruyu anlamadan cevap vermeyeceğim. Ortalıkta bedava bir vezir duruyorsa bile. Özellikle ortalıkta bedava bir vezir duruyorsa orada mat arıyorum zaten bu puanlarda bana vezir hediye edecek değil.

Sabah uyandığımda giysi odasını biraz düzene sokayım dedim. Tamamen halletmediysem de büyük oranda düzenlendi. İki parti çamaşır yıkadım, astım. Çalışma odasına ikinci masayı kurdum. Ama hiç orada çalışasım yok. Belki bir koltuk filan gelirse, duvarlara bir şeyler asılırsa. Şimdilik öğrencilikten kalma iki siyah masa, ve kurutma askısı var. Akşam da onedio'nun bir tepside 4 çeşit yemek videosunu yapabilmek için dışarı çıkıp alışveriş yaptım. Tahminimden daha lezzetli oldu. Daha önce hiç sebzeleri sosa bulayıp fırınlamamıştım. Tabii ki 4 çeşit yemek olmuyor. Aynı yemeğin biraz varyasyonlu hali oluyor ama güzel ve zevkli. Yine yaparım.



Artık birkaç gün yemek konusunda rahatım. Bunlar fırında pişerken bir salçalı bulgur da yaptım. Tamamdır. Belki bir cacık eklerim.

Finansal getirili bir uğraş konusunu düşünsem mi diye düşündüm. Anla sen halimi. Vardı ya bir fikrim. Hala var. Keşke fikirlerimle para kazanabilsem. Uygulamada çuvallıyorum. O fikri uygulamak istediğimden emin değilim. Uzun vadede yapmak isteyeceğim iş o kadar az ki. Bir de anca şimdi sporu ve yazıyı sıraya soktum. Neyse şu sonuca vardım: yazılı düşünmeliyim bu konuyu. Bir matematik matrixiyle. Sanırım ona matrix deniyor o karar verme şeysine. Kendim belirlediğim kriterlere göre puanlayarak yani. Aklıma gelen bütün ilgi alanlarımı ve onların iş biçimini listeleyerek. Mesela küçük bir fidanlık açsam dedim geçenlerde. Sadece çekirdek çimlendirsem fidan olsa. Sıkılır mıyım? Hayatım bununla mı geçsin? Tatmin etmez sanki. Ya da çikolata ve kurabiyeler yapıp satsam, fakat pekmezli, beyaz şeker katmadan. Hepsi de olabilir kağıt üstünde. Bütün mesele güçlü ve sürekli bir motivasyon. O psikonetin motivasyon kitabını mı alsam? Yoksa yeterince kişisel gelişim kitabı okudum mu? Daha önceki iş fikrim, hadi söylüyorum, hasta kurumları iyileştirmekti, psikanalizin teorileriyle. Üniversitede bunun kuramlarını gördük. Pratiğini bile yaptık. Ama artık psikanalizden soğudum. Mezun olduğum üniversiteme de kırgın ve kızgınım.

Aldım psikonetin kitabını. Gelsin bakalım.

Şimdi gidip bir maç yapayım. Dün yaptım ve yendim ama düşük puanlı bilgisayar seçtim. Fakat yine de analiz ettiğimde 1700'lük oyuncu gibi oynadığımı söyledi. Hadi bakalım.




Salı, Kasım 13, 2018

Satranç pisiler ve diğer gündelik sevinçler.

Bugünün en olağanüstü olayı şüphesiz satranç problemlerinde kazandığım puanlardı (Pazartesi). Bir oturuşta 1100'lerden 1500'e geldim. Neredeyse 400 puan. Bilmeyenler için söyleyeyim, 1100'ler son zamanların en düşüğü iken 1500 yapabildiğim tüm zamanların en yüksek puanım. Satranç şampiyonasını izlemek hep beni dürtüyor. Geçen sefer de böyle olmuştu. İlk başlarda yapamıyordum. İki ileri iki geri gidiyordum, hep de pisi pisine. Puanım hep 1100 küsurlardaydı ilerlemiyordu. Birinci denemede bulamadığımı ikincide illa ki doğru biliyordum. O zaman uyandım. Dedim ki kendime demek ki biraz sabırlı olsan, biraz daha üstüne düşünsen olacak. Ellerimi klavyeden çekip, başımın arkasında bitiştirdim. Norveç'te satranç öğrenen çocuklara ellerinin üstüne oturmaları öğütlenirmiş. Benimki de o hesap. Ve oldu. Öyle oldu. Kendini aşma duygusu veriyor. Başarıyorum duygusu. Satrancın bütün numarası bu bence. Bendeki bu en azından.

Akşam yemeği yemedim. Salata aldım marketten. Hatta alabaş da aldım (kohlrabi), Ceren'in kulakları çınlasın. Ama hazırlamadım. Çünkü öncesinde dondurma ve gofretle iştahımı tıkadım. Enerjim de düşük. Belki de şeker yüzünden. Biraz acıkayım hazırlayacağım. İçinde mandolin de olan doğrama şeysini bu yaz tutup çöpe atmıştım şimdi de mandolin bulamıyorum. Alabaş ve turp için mandolin şart. Mandolin rendesi satan bir mağaza bilen?

Öğlen kabak dolmasından artan içlerle omlet yapmıştım. Biraz peynir biraz soğan. Hafif ve besleyici.

Bisiklet molasında ise yine bir kedi hadisesi oldu. Hiç tanımadığım bir sokak kedisi, sallana sallana yanıma geldi banka çıktı, ve kucağıma yerleşti. Öylece, sanki dünyanın en doğal şeyiymiş gibi. Hatta öncesinde kucağıma o yoğurma hareketini bile yaptı. Sonra ben bırakmadım (biraz tırnaklarından korktum, önce hafif fakat artan dozda geçiriyordu). O da yayıla yayıla kuruldu. Bu kadar senelik Istanbul'luyum, hatta adalıyım, hiç böyle şey yaşamamıştım buraya taşınana kadar.



Bir fotoğraf bin sözcükten çok anlatırmış.
------------------
(Salı)
Ay yaşasın. Az önce neredeyse iki aydır sürünen ve beni sinir eden bir sorunu çözdüm, 3 dakika sürmedi. Bloguma ve diğer bloglara Safari'den kendi kimliğimle yorum bırakamıyordum. Bunun Safari'ye özgü olduğunu anlamak zaten bir aydan fazla sürdü. Google'da bu sorunun çaresini ararken, birisi Chrome'da açınca sorunun çözüldüğünü yazmış, onu buldum. O yüzden bir yorum yanıtlamam gerektiğinde hep aynı sayfayı Chrome'da açıyordum. Bugün birden konuyu Safari'nin tercihlerinden bir yerinden halledebileceğim aklıma geldi. Tercihlerde blogspot'la ilgili bir izin aradım bulamadım. Sonra beyin nöronlarımda bir kıvılcım çaktı, ve beni çerezlere yönlendirdi. Blogspot çerezini bulup sildim ve EVREKA. Tık diye girdim kendi kimliğimle. Beynim açıldı galiba. Biraz meditasyon yapıp cila mı çeksem? Çoktandır yapmıyorum. Yoksa direkt romana mı atlasam? Yoksa para konularını mı düşünsem? Ay ne yapsam?

Bir de cam bezlerini buldum geçende. Diğer kullanmadığım kıyafetlerin yanında yanlışlıkla tekstil kumbarasına gitti diye üzülüyordum. Ama ne üzülmek...Temizlik kovasının içine tıkmışım meğer.

Ayrıca konularla hiç alakası yok ama bu da bir sevinç işte alakası varsa bu, saçlarım değişti. Eskiden pırasa gibi dümdüz ve kafama yapışıktı şimdilerde dalgalı ve kabarık tam istediğim gibi. Ben onu o hale gelsin diye neredeyse perma yaptırıyordum. Ama perma fazla olacaktı. Filan da falan da uzun lafın kısası permadan nihayetinde vazgeçtim ve kısa zaman sonra tam istediğim gibi oldu. Nasıl oldu? Çünkü ben pedikürümü olurken geçen kestirdiğimde aynayı göremedim ve kuaför kendi kafasına göre kesti saçımı. Görünce adama bir fırça: "bu benim en nefret ettiğim model" dedim ve işin can alıcı kısmı bunu bağıra bağıra ya da sinirli sinirli söylemedim. Tam tersine en sakin tonumda söyledim. Vicdanı olan kuaföre bence böylesi daha beter. "Ama sen istediğin gibi kuruttuğunda bence tam olacak" dedi. Ay nasıl boş boş kıvırıyor diye düşündüm ve aynen bunu ifade eden bakışla kendimi ifade ettim aynadan sektirerek. Saçlar azıcık uzadı ve omuzuma değen yerler neredeyse bukleye dönüyor. Evet bukle. O derece. Ama taradığımda düzleşiyor sonra aradan zaman geçtiğinde gene biraz kabarabiliyor. Taramadığımda muhteşem. Keşke bunun da çaresi olsa. Hani yumurtanın akını çırptığında kabarır da karıştırınca söner ya onun gibi. Ve bu benim ezeli mücadelemdir kuaförlerle. Hepsi sözleşmiş gibi bu kat kat modeli kesmek ister ben de çevik bir kaleci gibi kesimin kat kata evrildiğini anlayınca zıplayarak müdahale ederim "kat kat kesmeyin!". "Ama hafif..."."Hayır!". Peheeee. Otuz beş senelik savaş. Meğer bir bildikleri varmış. Bir de güneşli havada yürüyüşlerden ve bisikletlerden yüzüm tatile gittiğimde olmadığı kadar yanık ya. Kiloma rağmen aynada kendimi görünce o kadar mutsuz olmuyorum.



Bu da geçen günkü İdea ziyaretimden bir kare.






Pazartesi, Kasım 12, 2018

Pazar günü.

Bugün sahilde yürüdüm yine. Niyetim dönüşte romanın başına çökmekti fakat duştan sonra mayıştım ve yatağa girdim ve nasıl olduysa gözümü açtığımda saat akşamın 9.00'ydu. Karnım açtı. Brokoli haşladım buharda. Sızma zeytinyağı. Buzdolabında taze soğan vardı. Azıcık doğradım üstüne. Biraz nane. Uyduruk bir yemek oldu. Kesmedi. Üstüne peynir ve kızarmış ekmek ve çay. Ve muz ve kakao ve ev yapımı fıstık ezmesi. Oh oh oh. Suyundan da.

Terapiste günlük yazıyorum. Bilmiyorum okuyacak mı, ya da ben ona verecek miyim. Vermezsem, elime alıp önemli noktaları sözle söyleyebilirim. Ama şimdilik iyi geliyor. Sanki her an onunla konuşabiliyormuş gibi. Bugün mesaj attım whatsapp'tan. Teknik bir konuyla ilgili. Hemen döndü. <3 <3 <3.

Bu romanın suyu çıkmaya başladı. Bazı temel konular sallanmaya başladı. Yapıyı taşıyamamasından korkuyorum. Belki de yazarım ve bir köşeye atarım. Dursun orada. Yenisini daha güzelini yazmaya kalkarım. Yayınlamak için uğraşmam. Bak bu fikir rahatlattı beni. Şimdi şöyle: bu kadar çalıştım üstüne ve ilk defa bir konuya bu kadar ayrıntı düşünebildim. Bitirebilirim. Ama istediğim niteliklere sahip değil. Kusurlu. Bir de kendi hayatımı anlatmak istemiyordum, dön dolaş çok temel bir yaramı anlatıyormuşum meğer.

Paul Auster'in bir röportajını dinledim. Çıraklık olarak tanımladığı erken yaşlarında birçok roman yazmış yarım kalan. Ama yayınlamamış hiçbirini. Bir de çok yavaş yazıyormuş, günde bir sayfa yazmak onun normaliymiş. İki sayfa için çok verimli bir gün diyor. Fakat sonra o erken dönem yazılarındaki fikirleri kullanmış ustalık döneminde. Boşa gitmemiş. Bu zanaatı böyle öğrenmiş.

Yeni bir romana başlamak istiyorum bile. Sihirli fantastik. Belki mitolojiden de beslenen. Hiç öyle roman okumadım. Ama önce şu elimdekinden kurtulmam lazım.

Bu sabah gözümü açtığımda yatakta biraz düşündüm. Önümde en fazla 30 sene var dedim. Kendimi sıkmadan yaşayacağım bu seneleri. Maksimum keyifle. Hırsın beni getirdiği yeri gördüm. Sultan Süleyman'a kalmadı bu dünya diyor ya şarkıda. Çok doğru. Sporumu yapacağım. Kendimi şimdiden fit hissediyorum. Kilom hala en yüksekte ama hissiyat güzel. Herhalde altta kaslar güçlendi ondan. Sağanak yağmurlar geliyormuş. O günlerde de evde yoga filan yaparım. Beslenmeme kaba ilkeler doğrultusunda abartmadan dikkat ederim. Romanlarımı yazarım. Becerebilirsem şiir. Satrancımı oynarım. Belki yıllar içinde birkaç uğraş daha eklenir bunlara ama çok da fazla eklenmesin. Baharda bisiklete biner, yürüyüş yaparım. Böyle işte.


Cumartesi, Kasım 10, 2018

Şu an neyi erteliyorum?

Bu sabah aksiyonlu başladı (Cuma). Ama benim tip aksiyon. Pilatesin başlamasına on beş dakika kala gözünü açmak aksiyondur benim kriterlerimce. Kan damarlarda hızlanır ya, işte ondan. Dersin sadece on dakikasını kaçırmak ama oraya varmış olmak da azmin zaferidir. Yoksa devrilip uyumaya devam etmek de seçeneklerimden biriydi.

Ertelemek üzerine ted talk'lar dinledim ben dün iş yaparken. Bugün Pilates'e koşarak hazırlanmak dahil her işimin başında bu soruyu sordum kendime: "şu an neyi erteliyorum?". Bak bu acayip etkili bir soru. Bir sürü ufak tefek ev işini hallettim böylelikle. Romanın başına oturabildim. Neden günlerdir sadece bir arpa boyu yol gidebildim çözdüm mesela. Hem de toparlanıp kadıköy idea'ya gittim çalışmak için. (Yeri biraz sapa. Ama manzarası on numara.) Biraz not aldım. Çok çalışmam lazım çok. Hiç kolay değilmiş bir roman yazmak. Nerden kalkıştım ki ben bu işe, lanet olsun.

Sonra zar zor eve varıp, kendime ödüller verdim bu şahane hafta için. Çin yemeği ısmarladım, pasta aldım, ve bir de Dünya Satranç Şampiyona'sının paralı izleme şeysini. Ben bu yazıyı yazarken hala birinci maç devam ediyor. Bir hamlesini doğru tahmin ettim, oley.

Bu hafta sonu, ve gelecek hafta da romana odaklanabilirim. Büyük ev işleri bitti.

Ah, ayağım için bir doktora gideyim diyorum. Ama dünya paralar vermek istemiyorum bir tane ayak ağrısına. Diğer yandan o noktaya bastırınca ciddi ağrıyor. Neler olup bittiğini merak ediyorum. Ben yaşlılık ve kilodan sanıyordum. Ama benden yaşça ve kiloca büyük birine sordum yok öyle bir şey dedi. Uzandığım koltuktan kalkınca hemen yürüyemiyorum mesela. Bükemiyorum bileğimi öne doğru. Sonra geçiyor. Bunun için ortopedi profesörü meşgul edilmez değil mi.

-----------------

Cumartesi oldu. Kahvaltıdan önce geçmiş geldi gene parça parça gözümün önüne. Kağıt gibiydi eskiden: tenimle bütün. Şimdilerde ılık suya bırakılmış zarfın üstündeki pul gibi ayrılabiliyor bedenimden. Yüzleşiyorum önce. Sızlıyor, sonra da uzaklaşıyor benden pul gibi sıyrılıp. Ama minnacık parçalar halinde. Tamamından sıyrılmam bir ömür sürmesin.

Dünkü maç toplamda 7 saatten fazla sürmüş. Ve berabere bitmiş. Ah be Magnus, alabilirdin onu. Rakibinin zamanı sıkışıktı. Senin ise bol zamanın vardı. Ona düşünmek için zaman tanımasaydın almıştın oyunu mis gibi. İyi ki oyun bitsin de öyle gideyim diye inat etmedim, 7 saat kim oturur başına. Sıktığında kalktım. Judit ablası kadar güzel yorumlayamıyor ama. Susan'ın yorumu muhteşemdi. Judit sanki mahalle maçıymış gibi yorumluyor, dünya şampiyonası maçı bu. Kazanan en büyük ünvanı alacak. Gelecek nesiller yıllarca üstüne çalışılacak bu hamlelerin. Ama o sıkışık zamanda o hamleyi nasıl bildim ya? Devlerin maçında tek bir hamleyi bırak bilmeyi ne olup bittiğini anlamazdım. Tabii ki Judit işin yarısını benim için yapmıştı. Yoksa...Böyle böyle gaza geliyorum. Sonra yine 1500'ü aşamıyorum.

Romanda mekan sorunlu. Mekanı gözümde canlandırmayı bırak, içinde fink atmam gerek yazmaya girişinceye kadar. Bugün ona çalışacağım. Sonra birinci bölümü bir bütün gibi düşünüp kendi içinde kurmam gerek. İkinci ve üçüncü bölüm yokmuş gibi. Bir de bulabilirsem kurguda giriş bölümleri yazılırken nelere dikkat edilmeli onu araştırayım. O da faydalı olabilir. Mesela ilk öykümü yazarken bir yapı modeli bulmuş ona göre yazmış ve çok rahat etmiştim. Sahneleyerek anlatım. En zor gelen kısım şu an bu. Kendimce belirlediğim on beş sayfa çok kısa geliyor bir de, oysa on beş sayfa boyunca ne anlatacağımı bilmiyorum. Keşke scrivener sayfaları da gösterse otomatik olarak. Diğer yandan Murat Gülsoy'un atölyesine yazılmakla yazılmamak arasında gidip gelsem de yazılmak az farkla ağır basıyor. Sanki sorunlarıma çare olacakmış gibi. Boş bir umut mu yoksa?




Perşembe, Kasım 08, 2018

Yorgunum dostlarım.

Ama bir sor niye? Çünkü dün boş boş koltuğa yığılıp seansı düşündüm diye bugün de komple iş yaptım. Bütün ev aynı anda temiz olmaz ya, oldu. Az önce içeri girdim ki saat 22.00'ye geliyordu. Ama çok iyi oldu. Lazımdı. Kulağıma kulaklıkları taktığım gibi mutfaktı, yerlerdi, her bir yeri parlattım. Kendime ödül olarak da Didem Madak'ın ödüllü şiir kitabını aldım: Grapon Kağıtları. Remzi'ye kadar yürüyüş de günün sporu olacaktı. Fakat orada sadece Pulbiber Mahallesi vardı, onu da orada biraz karıştırdım ve beğenmedim o kadar. Gerisin geriye yollanıp mecburen D&R a girdim. Varmış. Aldım. Oradan cafe nero'da bir kahve. Ve zaten saat de geç oldu. Kulaklıkların pili bitti. İnternet çekmedi. Haydi Migros üzerinden eve. Bugün böyle.

İş yaparken Ted Talk dinlemek süper oluyor. Aslında sahilde yürürken de dinlenebilir. Ben hep malak gibi koltuğa devrilerek dinliyordum bugüne kadar.

Öğleden sonra mutfağı komple temizledikten sonra ikileme düştüm: ya yerleri de temizleyecektim ya da romanın başına oturacaktım. Romanın başına oturup iki saatte toplam on satır yazıp ertesi gün kirli bir eve uyanmak riski vardı. Böyle olunca illa bir şey yazmak gibi bir baskı oluşuyor bünyede. O da yazının tadını kaçırıyor. İstemedim. Bugün temizlik işini bitireyim, yarın sakin kafayla romanı hallederim. Bugün temizlik günü olsun dedim.

Romanın en önemli sorunu şu an hızlıca anlatışımda. Hemen hedefe varmak. Telaş. Yayamıyorum. Sahnelemek gerek. Yapamıyorum. O zaman ne demeye roman yazmaya kalkıyorsun desene. Neyse öyle ya da böyle, illa ki bir yolunu bulacağım. Herkes nasıl bulmuş.

Yarın Pilates de var. Pilates'ten hemen sonra biraz yürürüm belki. O kadar gıcır gıcır olmuşken masa başına nasıl oturacağım bilmiyorum. Kunegond Murat Gülsoy'un atölyesini tavsiye etti ama çok para.   Bilmiyorum şimdilik. Kasım'ın sonunda zaten. Bir iki hafta vaktim var karar vermek için.

Yalnız bugün o ted talk'ları dinlerken, şunu fark ettim: bu roman bir okul ödevi olsaydı çoktan bitmişti. Okul ödevine gösterdiğim titizliği ve emeği kendi projemden esirgiyorum. Belki de okul ödevi gibi düşünmeli. 

Çarşamba, Kasım 07, 2018

Aksiyon. (desem de inanma)

Of blog, sen de olmasan, gerçekten ne yapardım? Annenle dertleşirdim, kağıttan olan. Yazmayalı (!) bir bilsen neler oldu. Yok be. Şaka. Ne olacak. Yani, tavan lambalarım süper oldu, elektrikçide matkap varken bir de balkona o hayalini kurduğum kancayı yaptırdım, kancaya da rüzgar çanını, deniz kabuklarından şıngırdayan bir rüzgar çanım vardı uzun zamandır balkon ve kanca bekleyen.

Sonra bugün terapiye gittim. Uzunca bir süre dayandım, sonra yelkenleri suya indirip şiirleri verdim terapiste. Onları blogda yayınlayıp yayınlamadığımı sordu :D .Vietnam'dan Kanada'ya herkes okudu, bütün dünya, inanmıyorsan blog istatistiklerim var. Ahahahah. Şaka. "Yani sadece birini yayınladım" dedim, bir hanımefendi edasıyla. Tam ondan beklediğim gibi çok profesyonelce yaklaştı olaya.

Sonra kalktım eve geldim. Hala seansın etkisinde, ilk, yani yayınlamadığım şiirin müsveddesini elime almış, "ne yazdım ben şimdi, ne verdim adama" diye düşünüp Kalben dinliyordum ki kapı çaldı. Elimde şiir kağıdı koşa koşa gittim. "Kim o?". Kesin kapıcıdır başka kim olacak. "Pardon bu kedi sizin mi?". Kapıcı kedi meselesini biliyor, o olamaz. Şiirde kedi geçiyor bu arada. Kedi mi? Çat diye açtım kapıyı, karşımda Kıvanç Tatlıtuğ'un esmer modeli. Böyle şeyler sadece televizyonda olur sanırdım. Öhöeğ "hayır benim değil" diyorum ama ağzım kapanmıyor. O arada kedi de evin içine kaçtı, ben iyicene aptala döndüm. "Ben sizin sandım da, öyle gibi duruyordu kapınızda, haber vermek istedim". "Biliyorum, o da öyle sanıyor." "Çok var bu sitede, haklısınız. Bizim apartmanda da var" (demek başka apartmanda oturuyor) Filan laf uzadı en sonunda "ben gideyim artık" dedi ve öylece gitti. Gitti! Daha da gelmez de mi? Gelmez bence. Zaten bana göre biraz genç gibiydi. 35 filan. Daha bu kedi başıma ne çoraplar örecek merak etmekteyim.

Az önce de François, üç gün önceki mesajımı yanıtlamış. Azıcık yazıştık.

Bu kadar işte bendeki aksiyonlar. Yoksa bütün gün şapşal şapşal seansı düşündüm. Gayet de boşa gitti koca gün. Onun derdini anlatmaya gelmiştim, sanki Rio Karnavalı gibi gün anlattım gelip buraya. Ben gidip kendime bir türk kahvesi yapayım. Anca keser. Haydin yarın görüşürüz bakarsın, çüs.


Salı, Kasım 06, 2018

Evde.


Bugün evdeyim. Pilates'ten çıktım. Nefis hissediyorum her zamanki gibi. Daha da kulaklıkları takıp sahilde salına salına yürürdüm ama kargo bekliyorum. İkea'dan tavan lambalarını sipariş verdim nihayet, onlar gelecek. Sonra da elektrikçi çağırmak gerekecek. Neyse kolay işler bunlar, işten sayılmaz. Ben de o arada belki romana bir iki satır eklerim. Asıl iş o. Hah.

Derken kargo geldi bile. Şimdi de elektrikçiden randevu vermesini bekliyorum. Bugün artık böyle. Hava da kapalı.

Dün Depoları Boşaltıyoruz bloguna rapor girdim. Biraz tembel hissettirdi beni. Galiba Ceren'in eşinin hakkı var. Teker teker uğraşmalı amaçlarla. Yani etkinlikleri teker teker rayına oturtmalı. Mantıklı. Hani top çevirirken teker teker öğrenirsin ya, aynı hesap. Önce spor, ardından roman. Tabii bu amaçları belirleyen kadın ya da erkek mi, tek mi yaşıyor, kaç çocuğu var. Bunları hesaba katmak gerek. Evli bir erkek ne kadar paylaşımcı olsa da ona düşen iş bölümü çocuklu bir kadınınkiyle kıyaslanamaz. Bende çocuk yok ama ben de tek yaşıyorum. Neyse ki civardaki esnaf eve servis yapıyor da çok yorgunken ya da rahatsızken evden çıkmadan ihtiyacımı karşılayabiliyorum. Ama ev işi çok zamanımı ve enerjimi alıyor. Yani her ne yapıyorsam/k ondan arttırdığım/ızla yapıyorum/z. Ev işi, spor, roman, sosyallik. Uyku, yemek ve özbakımı da ekle. Çok bir zaman kalmıyor aslında.

Elektrikçi saat beşte gelecekmiş. Onu da ayarladık.

İlhan Berk'in aldığım kitabını hiç beğenmedim. Onun daha güzel şiirleri olmalı. İnternette vardı. Didem Madak süper ama. Bak mesela:

Bir zamanlar meydan okumak isterdim.
Kaç meydanını okudum da bu hayatın
Yalnızca iki harf öğrendim:
A
H!
              Didem Madak

Ahlar ağacı şiirinden bir dizeydi bu. 

İkinci yeni dedikleri akımın bana göre olmadığını düşünüyorum. Benim şiirden anladığım o değil. İlhan Berk İkinci Yeni'nin en bana göre olanıydı diye düşünmüştüm, hala da öyle düşünüyorum ama kimse kusura bakmasın Şeyler Kitabı'nda yer yer saçmalamış. İnsan bir kere adı şair olarak anıldı diye ağzına geleni yazma hakkı görmemeli kendinde. İki sayfasını şununla doldurmuş: "hem yokun hem sonluyu hem hem çokun sonsuzu kuşanır". Koca punto ve verev yazılmış. Dize mi bunlar şimdi?  Yokun ne çokun ne. Sinirlendim. Fazladan da hem var. Sayılarla ilgili de yazmış, onlar daha bile beter. Bir tane de piyangoda 300 milyon kazananların listesi. İyi bari ben de köşedeki kebapçının menüsünü şiir diye satayım. Keşke şiir kitaplarını iade edebilsek. Bu şiir değil diye. Değil ama gerçekten. Dünya kadar da para verdim. Edicem anasını satayım. İsteyenin bir yüzü kara. Yok ya. Boşuna enerji kaybı. Ne yapayım yani kasiyerle şiir tartışmasına mı gideyim. Bir an kendi gazıma geldim. Kazıklandık. Üstüne bir bardak soğuk su içmek daha faydalı olabilir.

Hava kapalı. Tam evde roman yazmalık. Sonrasında da kurabiye kek filan pişiririm.
Bak giderayak sana son yazdığım dizeyi geçeyim.

İsmimi duysam sesinden, 
Çıtırdayıp, kızarıyorum.

Biraz hafif, kabul. Önüne arkasına bir şeyler istiyor. Ama işte berbattan iyi. 




Cumartesi, Kasım 03, 2018

Gravyer peyniri.

Hani dün abimle konuştum dedim ya telefonda, onunla konuştuğumdan beri kafamın üstünde bir gravyer peyniriyle dolaşıyorum. Hayat bir gravyer peyniriymiş. İnsanlar, gerçekleşen hayaller de. Bak bundan ne güzel şiir olabilirdi belki. Belki dönüp şiirini de yazarım. Benim değil mi nasılsa bu satırlar. Kendinden araklamış mı diyecekler. Neyse dur şimdi. Gravyer diyordum. Delikli. Yani eksik. Abim dedi bunu. Annemi sormuştu (annelerimiz ayrı). Ben de dedim kardeşim geldiğinde bakım evlerine baktık. Bir tanesi berbattı. Hemşireye rastlamayalım diye koşarak kaçtık. Darmadağın olduk. Kendimizi bir çay bahçesine dar attık. Bunu anlattım sanki bir yerde. İkinci gezdiğimiz cennet gibiydi. Ortam, insanlar, çiçekli bakımlı bahçesiyle. Ama dedim abime, bir nörologları yok bünyelerinde, sadece bir dahiliye doktoru. O zaman abim dedi ki "her şey tam olmuyor Joe" dedi. "Hayat da böyle bir şey, insanlar da". O zaman kafamda bir gravyer peyniri oluştu işte, İsviçre peyniri. Deliklilerden. Bildin sen onu. Bunu böyle kabul edebilmek başlıbaşına bir iş. Hayat asla tam olmayacak. İnsanları biraz anlamıştım. Ama hayat. Hep bir yerden eksik. Sevgililer: eksik.

Bugün gene açık havadaydım. Gene bisiklet sürüp yürüdüm. Çimlere yatıp dinlendim. Eve gelip kendime tost yaptım, ayran içtim. Sonra gene dışarı çıktım. Müslüm'ü izlemeye Kadıköy'e. Sinemaya vardığımda koca bir kuyruk vardı. Girdim kuyruğa. Benden önce iki kişi kalmıştı ki "Müslüm 18.30 yer kalmadı" diye anons ettiler. Kös kös dolmuşa yürüdüm. Yarın şansımı tekrar deneyeceğim.

Onun yerine blutv 'de Bartu ben'i izliyorum. Fena değil. Hiç de fena değil. Kelebekler'in yönetmeni çekmiş: Tolga Karaçelik.

Ciğer buldum. Migros'tan. Sitede kedileri besleyen biri var. Hatta bu evi bana o gezdirmişti ilk. Kedilere ciğer almış. Aman dedim, ciğer mi, yana yakıla ciğerci arıyorum ben nereden buldunuz ciğeri. Migros dedi. Dönüşte aldım. Pişirdim yedim. Yediklerime dikkat etmeye başladım yeniden. Bir de protein barlar çok başarılı oldu (akçaağaç şurubu yerine pekmez kullandım aynı ölçü). Her zaman yapacağım. Biraz malzemesi pahalı. Ama yapınca çok çıkıyor. Hazır protein barlar bunun yanından geçemez. Ah bu arada, benim kediden konuştuk. O eskiden ev kedisiymiş. Demedim mi ben? Kadının bebeği olunca bunu dışarı atmak zorunda kalmış. Sokağa hiç alışkın değilmiş. Ve üst kattaki komşu da onu evine alıyormuş.

Kafam M.'ye takık. Bu başka M. Daha önce ondan bahsettiğimi sanmıyorum. Annemin en yakın arkadaşının yeğeni. Bir sene kadar önce inme geçirmiş. Dün öğrendim. Çocukken bile aşıktım ona. Onbir yaşımın platonik aşkı. Hani bir şarkı var ya: "kimler geldi, hayatımdan kimler geçti, hiçbirisi hasretini gidermedi, en güzeli, senin kadar sevilmedi". İşte benim için, o M. Bir senedir fizyoterapi görüyormuş. Hemen Facebook'u açtım. Ama orada neşeli pozlar. Neyse işte kafam fena takıldı. Durup durup aklıma geliyor. Hayat çok kısa. Aptal şeyleri dert etmemeli.

Yoruldum ama. Zaten saat da geç olmuş. Terapiye dört gün var. Şiiri vermesem mi. Okusa ne diyecek? Heyecan :).

Cuma, Kasım 02, 2018

Sahil ve spor.

Balkona kuruldum. Koltuğu sehpayı dışarı çıkardım yeniden. Öncesinde dört saatimi sahilde geçirdim. Sabah pilatesten sonra hızımı alamadım, genelde alamıyorum, eve gidip koltuğa yayılmak istemiyorum, makine sıcakken kullanmak istiyorum. Vurdum sahile yürüdüm. Fenerbahçe'ye kadar. Sonra rıhtıma oturdum. Meyve almıştım yanıma. Bir şeyler yediğimi gören bir martı kendi payını almaya geldi. Onu gören arkadaşları da öyle. Bir de tabii Kadıköy burası, kedisiz düğün olmaz, bir tane kedi sırtıma sürüne sürüne ben de varım dedi. Ben daha alışamadım bu Kadıköy kedilerinin samimiyet anlayışına. Martılar cephesinde tam olay bir Hitchcock filmine bağlayacak diye endişelenmeye başlamıştım ki, denizden de geliyorlardı çünkü, iki metre öteme bir kadın geldi elleri poşet poşet ufalanmış ekmekle. Kurtuldum. Ama az korktum, yalan yok. Bir tanesi o kadar yaklaştı ve o kadar edepsizce bağırınıyordu ki. Neyse işte o sırada abim aradı, telefonda epeyce konuştuk. Bittiğinde martılar doymuş, kadın gitmişti. Biraz daha oturdum. Sonra oradan Caddebostan Beltur'a yürüdüm. Orada çay ve şiir molası verdim ve bu sefer oradan bisiklet aldım, bisikletle Suadiye'ye. Toplamda 3 çarpı 45 dakika spor yapmış oldum bugün. Fena sayılmaz. 650  900 kalori yakmışımdır.

Çok güzel değil mi sence de?


Dün de Talin'e haber verdim. Onunla bisiklete binip yürüdük. Bayıldı. Aynı benim tek tek hissettiklerimi dile getirdi. Sanki başka ülkedeymişiz gibi, dedi. Ne kadar keyifliymiş bisiklet, dedi. Yürümeye göre hızlı gittiğin için sıkılmıyorsun dedi. Sonra mola verdik. Bir kere bankta, bir kere de çay molası. Bisikletleri teslim ettik çay molasından sonra, yürüyerek döndük. Toplamda gene bir buçuk saat hareket etmişiz. 450 kalori desek. Bir saate 300 kaloriden hesaplıyorum.

Bugün pilates hocası "kesin zayıflamışsınız" dedi. Yulaflı krepler de iki gündür çok iş gördü. Dürüm gibi sarıyorum ben onları. Biraz kalın oluyorlar. Yulafı un şeklinde çekiyorum önce, sonra yumurta ve az sütle çırpıp yağlı tavaya döküyorum. İçine beyaz peynir, taze biber ve maydanoz ve salatalık doğruyorum. Dürüm gibi yuvarlayıp onunla kahvaltı ediyorum, saatlerce nefis bir tokluk sağlıyor. Bir yumurtaya iki dürüm çıkıyor. Özellikle spor sırasında hissedilen o şeker düşmesini ve acıkmayı yaşamıyorum hiç.

Bir de bugün kol çalışırken, çatırttttçatırttçutur diye sanırım son kireçler de söküldü. Ama baya bir ses çıktı. İyi oldu. O da temizlendi.

Serinledi burası. İçeri geçeyim.  Güneş çekilince üşütüyor. Olsun o kadar, Kasım ayındayız. Karayipler mi burası? Aslında caddeye çıkıp protein bar için birkaç malzeme almam lazım. Haydin o zaman yollanayım ben.

Çarşamba, Ekim 31, 2018

Şiire devam.

Şiir böceği mi ısırdı beni nedir içimde sözcükler kıpraşıp, dürtüyorlar.

Dün gece, hiç uykum yoktu. Kalemi kağıdı aldım elime. Bir şiir daha yazdım terapiste. Gene öyle ahım şahım bir şey bekleme. Peşin söyleyeyim de, sonra "hangi joe, kötü şiirler yazan joe" olarak kalmasın adım. Bir insanda en itici bulduğum şeylerden biridir kötü şiir yazması örneğin. Hiç yazmasın daha iyi derim. En azından iyi şiirin ne olduğunu bilme ihtimali var böylelikle. Neyse bu seferkini paylaşabilirim. Çok mahrem değil. On sekiz yaş altı da okuyabilir.

Gecenin bir saati ışığı yaktım
Buz kesmiş çarşaflar, ayaklarım.
Ayazda kalmış kalbimi elime aldım

Sen düştün kucağıma,
Esmer yüzündeki tebessüm her dem
Taze çıkmış francala gibi sıcacık
Isıtır çocukluğumu, ergenliğimi, yetişkinliğimi
Gecenin bir saati üşüten tekliğimi.

Beni kimse büyütmedi.
Bu saatlerin acılığı 
Bu kepaze yalnızlık kadar derin.

Sonra bilgisayardan şairleri araştırdım ve bir karar verdim ertesi gün şiir kitapları satın alacaktım. 

Ertesi sabah geç uyandım ama gece verdiğim kararı hatırlayınca sevindim. Hava güneşli ve ılıktı. Uzun kollu bir penyeyle dışarı çıkılabilecek kadar. Bilgisayarı kalemleri kağıtları attım sırt çantasına. Bir de cüzdan ve su. Bu sefer her zaman yürüdüğüm yönün tersine yollandım. Kulağımda Kalben, Remzi'ye kadar gittim. Şiir kitapları için ayrı bölümü varmış. Alfabetik sıraya göre dizmişler. Dedim cimrilik yok. Farz et ki bugün doğumgünün. Hangisini istiyorsan al. Üç kitap seçtim. Bir tanesi de kasanın yakınından beğendim. Didem Madak'tı. Diğerleri İlhan Berk, Nazım Hikmet ve Aysel Gürel.


Sonra kitaplar için verdikleri poşeti iade edip hepsini sırt çantama koydum. Çantayı da sırtıma. Tekrar ılık sokağa attım kendimi. İlk soldan içeri, istikamet deniz kenarı. Dosdoğru gittim. Sonra köpeğini gezdiren hafif çekik gözlü bir kadına rastladım. "Burası denize çıkıyor mu" diye sordum. Bana hem anladığım, hem anlamadığım garip bir dilde, düz git denize çıkacaksın dedi ve gülümsedi. Beni en çok hayrete düşüren ise o kendinden emin gülümsemesiydi. Kendini anlatmak için daha fazla çırpınmadı. Cevap vermişti. Öyle bir gülümsemeydi. Anladığımdan emindi o garip dili, ve nitekim anlamıştım. Nitekim denize de çıktı o yol.

Bir de baktım ki neredeyse Bostancı'ya gelmişim. Boş bir bank arandım durdum. Bulmam zaman aldı fakat bir tanesine sonunda yerleştim. Didem Madak'ı açtım denize karşı. Okudum. Güzeldi.

(...)
İç ses diye söylendim,
Ardından Yıldırım Gürses...
Aptal aptal güldüm bir de buna.(...) 

                       Didem Madak.

Epeyce oturduktan sonra kalktım, Caddebostan Beltur'a gitmek istedim. Orada şiir yazacaktım. Roman yazacaktım. Ve en önemlisi bir çay içecektim. Fakat gene boş masa yoktu. Çay da içemedim. Gerisin geri eve yürüdüm. Karnım acıkmıştı. Yorulmuştum. Kedi gene daldı içeri. Onu öpüp kokladım. Ve dışarı saldım. Artık alıştı galiba kapıya konmaya. Sitemkar bakmadı bu sefer. Ben de suçluluk duymamanın hafifliğiyle yemek yapmaya koyuldum.

Bu şiir sevdası daha ne kadar sürecek? Uzun sürse keşke. Şiir yazmak roman, öykü hatta blog yazmaktan bile kolay. Kısa sürmesi şahane bir şey bence. Bazen iki dize bile şiir olabiliyor. Kaç şiirden bir kitap çıkar acaba? Gene boyumu geçen sulara heves.

Şimdi dışarı çıkıp biraz mutfak alışverişi yapacağım. Sabah yulaflı ıspanak köklü peynirli nefis bir omletle kahvaltı etmiştim. Gerçekten söyledikleri gibi tok tuttu. Saat dört gibi de kıymalı salçalı bir makarna ile doyurdum midemi. Çok diyet değil ama abur cuburdan da iyi. Şimdi sağlıklı yemekler listesi yapayım kendime. Sonra da markete gidip alayım.


Salı, Ekim 30, 2018

Şiirli gün.

Bugün paydos. Biraz romanın başına oturdum. Çok az yazdım. Ama daha önemlisi sayfa sayılarına, hangi bölümün kaç sayfa olacağına karar verdim. Böylece hangi hızda anlatacağım biraz netleşti. Canımı sıkan konu ise berbat yazıyor olmam. Sanki ilk defa iki kelimeyi bir araya getiriyorum. Kupkuru cümleler. Tatsız bir anlatım. Hiç bana benzemiyor. Sonradan açılır mı? Ne olur açılsın.

Dün gece ilham doluydum. Canım şiir yazmak istiyordu. Elime birkaç şiir aldım havaya girmek için. Edip Cansever, Turgut Uyar, Cahit Sıtkı. Sonra ne hakkında şiir yazacağıma karar verdim: terapistim. O yüzden mahrem ve buraya yazamıyorum. Daha çok şiir okumalı ve yazmaya çalışmalıyım. Bir şiir defterim olmalı sevdiğim şiirleri geçtiğim. Çünkü çok seviyorum.

Kalben dinledim bol bol: "ben her zaman sana aşıktım" favorim. O kızın şarkı sözlerini çok beğeniyorum. Güçlü bir kalemi var bence: "hayat üç perdeli tatsız bir kabare". Melodileri de bazen düşüşler olmasa nefis. Sesi ise olağanüstü. Bence mükemmel. Ötesi yok.

Çikolata yaptım. Sanki ilk kez yapıyormuşum gibi tutmadı iyi mi? Vıcık vıcık. Oysa saatlerdir buzlukta. Su olsa donmuştu. Ne iş anlamadım.

Bugün pilatese de gittim. Çıkışta şahane hissediyordum kendimi her zamanki gibi. Bütün gün güçlenmiş kaslarımın tadını çıkardım. Biraz caddede yürüdüm. Biraz sahilde. Yanıma bilgisayarımı da almıştım çalışırım diye ama hiç boş masa yoktu. Bir tane bile. Ben de banka oturdum. Yanımda kulaklıklarım vardı. Müzik dinledim. Yanıma çeşitli insanlar oturdu. Bazıları ile ufak sohbetler ettik. Bir çay bile içemedim.

Ah. Fakat günü kurtaran şeylerden biri de pilates hocamın, bacaklarımın inceldiğini, göbeğimin de epey eridiğini söylemesi. Daha sonra da yolda rastladığım biri beni ilk defa spor kıyafetleriyle gördüğünü ve bana çok yakıştığını söyledi. Bende orada burada camlarda kendime bakmak için durup durdum.

Terapiste yazdığım şiir çok vasat oldu. O da canımı sıkıyor. Bu mu diyecektir içinden. Ama bazı duygularımı da tam ifade ettiğinden değiştiremiyorum. Yoksa ben o şiiri adam ederdim her şekilde. Orasını kırpıp, burasını şurasıyla uyumlu hale getirip, zayıf sözcükleri zıpkın gibileriyle değiştirip. Hadi bu geceyi ben şiirle bitirmek istiyorum yine. Sabah bir heyecanla kalktım bugün, ay acaba o şiir şimdi okuyunca gözüme nasıl görünecek diye. 

Pazartesi, Ekim 29, 2018

Karanlıkta post.

Saat geceyarısına geliyor. Karanlıktayım. Sitenin elektrik sistemi çöktü sanırım. Telefonun interneti ve bilgisayarın kalan şarjı ile yazıyorum.

Bugün bir sürü iş gördüm zaman geçsin diye. Salondaki kolileri kaldırdım. Mutfağı temizledim. Bulaşık makinesini çalıştırdım. Yatak odasındaki kışlıkları ve bavulu kaldırdım. Bir tane de giyinme odası kolisi kaldırdım. Ortalık bir sakinledi. Sonra saat 15:30 geçiyordu, hazırlandım. Ekran açıldı. Karşımda ellili yaşlarında entellektüel bir fransız erkeği, neredeyse Nobel ödülü almış oturaklı ciddi bir profesör: fakat kesinlikle François değil. Çok yabancılaştım. Sen misin François dedim. Çok zayıflamış. Ben de tam tersine 20 kilo aldım dedim. Zamanla utangaçlaşmış. Mahcup konuşuyordu başlarda. Serviste beraber giderdik be, ne çekiniyorsun benden. Sonraları biraz açıldı neyse. Belki bir saate yakın konuşmuşuzdur. Eskilerden pek kimse ile görüşmüyorum dedi, en eski sensin. Ay bir de bana hafif şiveli konuşuyorsun dedi. Ama ne şivesi olduğunu çıkaramadım da dedi. Ay o benim yerel şivemdir dedim. Bozuldu işte fransızcam. Aman ne büyük dert. Peh. Güzeldi ya. Nostaljikti.

Sonra vurdum kafayı yattım. Uyandığımda akşam olmuştu ve elektrikler kesilmişti. Bir süre sonra kendimi dışarı attım. Cafe Nero'dayken kardeşim aradı. Azıcık konuştuk. Sonra ben çıktım caddeyi arşınladım. Moralim yerlerde sürünmeye devam ediyor blog. Kendimle ilgili anlatabileceğim bir şey yok. Ölsem gitsem hiçbir şeyi etkilemez ve aksatmaz. Boş bir insanım. Kendime biraz aksiyon mu bulsam ne yapsam. Ne aksiyonu bulacaksam. Şu an hayatımın tek aksiyonu haftada iki gün gittiğim aletli pilates. Atölye de bitti. Yarın belki bir post daha girerim. Şimdilik çüs.

Pazar, Ekim 28, 2018

Melankoli.

Cumartesi gecesi. Hamburger siparişi verdim. Evde yalnızım. Ama günüm yalnız geçmedi. Edebiyat atölyesi vardı. Son günüydü hatta. Dersten sonra Oyun Atölyesi'ne içmeye gittik.

Bu arada yarın saatler ileri-geri alınmıyormuş. Yanlış alarm. Oysa bir hafta önce bahsi geçiyordu. Ne işti anlamadım.

Dönüşte Talin'e lafın arasında bugün Fenerbahçe'ye kadar bisiklet sürüp Suadiye'ye geri geldiğimi söyledim. "Bundan sonra bana da haber ver" dedi. Yürüyüşlerime, bisikletlerime arkadaş buldum yani. Sence de çok şahane değil mi?

Geçen gün de bakkala sipariş vermiştim. Bakkalın siparişlerini dağıtan, çekik gözlü tatlı bir elemanı var. Muhtemelen ya Özbek, ya Türkmen, ya da o coğrafya'dan birisi. Tanıyor artık beni. Getirdi siparişimi. Kapıyı açtım. Fırt diye aradan kedi içeri daldı. Çocuk çok şaşırdı. Ahahahahah. Ben tepki bile vermemiştim çocuk şaşırana kadar. O kadar kanıksamışım. Babasının çiftliği gibi girip çıkıyor artık kedi.

Bu haftasonu için pastırma yazı dediler. Nitekim güneşliydi hava. Dediğim gibi bisiklete bindim. Atölyeye katıldım. Atölye sonrası sosyal etkinlik. Yine de içimde bir boşluk var. Memnuniyetsizlik. Mutsuzluk. Kahır desem belki abartmış olurum, belki de olmam. Hormonal değil bu sefer. Kendimi başarısız görüyorum ama çok da dert değil. Yani okul hayatım boyunca hep başarılıydım, neredeyse hep bir numara, bazen notlarla olmasa da hocaların gözünde. Bazen de notlarla. Kariyer yapmadıysam da yapmış gibiyim. Yaşlarımın ortasındayım, dolayısıyla geçmişte yapılan hataları görebiliyorum. Halbuki değerlendirince o geçmişe göre 100 kat daha hata yapsam yeridir. Bir yanım kendimi başarılı görüyor yani. Kendi içimde. Bir yanım başarısız. Mutsuzluk oradan esmiyor. Cereyan yapan açık başka tarafta. Terapiste anlattığım konularda. Bu kadar yamuk bir geçmişten gelip de düz bir hayat yaşayabilir miyim sence? Hem bazı şeyler için artık çok geç. Ama o bazı şeyler hakkındaki fikirlerim de değişebiliyor. Mesela bugün atölye yolunda, Boğa'nın orada bir kadın vardı. Çocuğunun montunu elinde hazır tutuyordu giydirmek için. Çocuk uzaktan koşup geldi, tam montun koluna geçirecekken elini, son anda zıplayarak tersini döndü, "giymiycem" diye bağırıp. O an "beni Allah korumuş" dedim. Belki de annelik konusunda artık miadımı doldurduğum gün bugündür. Eskiden sonsuz sabrım vardı çocuklara. Bugün yoktu.

Ne diyordum? Kahır. Aslında gerçeklerle yüzleşince hissedilen şey bu. Zamanla kabullenmek bunun yerini alacak. Belki bütün hırsımı sözcüklerden alacağım. Son umudum galiba bu. Ama onu da beceremezsem sorun olmaz. Çünkü becerememek diye bir şey zaten yok. Zaten hırsımı sözcüklere doldurdum. Öyle hayatta kaldım. Defterlerim şahit. Onlardan roman olur, öykü olur, olmaz o başka bir mesele. O işin oyunu.

Böyleyim bu akşam. 

Perşembe, Ekim 25, 2018

Roman ve Evrensel Saat.

Romanla boğuşmaya devam. Dün de açtım Scrivener'ı. İlk bölümü bozdum. Yeni sözcükler, cümleler ekledim, bazılarını çıkardım. Çok uzun kalmadım üstünde fakat şunu net olarak anladım: roman yazmak öykü yazmaktan farklı. Öykü bir 100 metre koşusuysa, roman bir maraton. Muhtemelen bu benzetmeyi ilk yapan ben değilim. Ama bunu ilk defa hissettim. Nefesini ve enerjini idareli kullanacaksın. Oysa doğal meyil herşeyini ilk andan okura oluk oluk akıtmak. Kendini tutman gerek, aralara serpiştirmen, ve bu arada hiçbir şeyi de atlamaman. Bu da beceri isteyen bir şey ve öğreneceğim ilerleyen günlerde. Yaza boza. Rowling 15 kere yazmış ilk bölümü bütün o sihir dünyasını kafasında yaratıp kağıtlara not aldıktan sonra. Çok be. Hadi beş kere yazdın, olmadı. Altıncıyı da yazarsın ama on ikinciden sonra sanki ben pes ederdim. Ama edemiyorsun işte demek ki. Elinde onca birikmiş kurguyu çöpe atamayacaksın, dizini kırıp bir daha. Bir daha. Canın da çıksa.

Dün hava ara sıra açıyordu. Ben de pilates ertesi yürümek istedim. Bisikletten sonra bir daha hiç keyifle yürüyemeyeceğim sandım ama dün çok büyük keyifle yürüdüm sahilde. Saate de bakmadım. Sırt çantama da bilgisayarımı ve kalem kağıdımı aldım. Bıkana kadar yürüdüm. Sonra geri geldim Beltur'dan bir çay aldım, bir masaya yerleştim. Evde de boğuşmuştum metinle. Enerjimin düştüğünü hissedince biraz umutsuzluğa kapılmıştım. Bitmeyecek bu iş sanmıştım. Yürüyüş sonrası yazı enerjim tekrar yükseldi şükürler olsun.

Cuma Kunegond'la anlaştık beraber çalışacağız diye ama bakalım ne olacak. O benim romana çeki düzen veren bir birleştirici fikir önerdi, kendi görüşü doğrultusunda. Ben de onun romanına katkı sağlamak istiyorum ama görüşlerimiz farklı. Temelde aynı olanları da var. Ama farklı olanlar işi bozuyor. Ben ona sadece kendi anlayışım çerçevesinde yol gösterebilirim. O da onun işini görmez. Sanıyorum. Dur bakalım.

Dün François ile mailleştik. Alem çocuk. Video görüşmesi yapacağız. Saat ver diyorum, evrensel saatle 13.00 olsun diyor. Evrensel saat ne, bigbang'den bu yana mı sayayım François, gözünü seveyim biraz açık konuş dedim. Cevap: evrensel saat zaten açık bir ifade özellikle tam da saatlerin kış saatine alındığı gün dedi. Neyse sonunda net bir saate bağladık randevuyu. Sonradan, hatırladım, Fransızlar haberlerde saati söylerken Temps Universel diye belirtiyorlar (evrensel saat diye çevirdiğim), ileri geri alınan saate göre bir saat fark ediyor. Bu çocuk lisede de böyleydi, bir yandan haklı ama bir yandan da değişik. Neyse, bu Pazar saatler değişiyor. Duyduk duymadık demeyin. Ben de liseden beri ilk defa François'yla karşılıklı konuşacağım. Neredeyse otuz sene aradan sonra. Otuz sene zarfında benim orta ikide sıra ve en yakın arkadaşımla evlendi. Üç çocukları var. Neler konuşacağız çok merak ediyorum. Aralarda face'ten mesajlaştık ama karşılıklı konuşmak farklı. Heyecanlı ve sevinçliyim.

Bugün biraz kitap okumam lazım. Beliz hocanın verdiği İtalo Calvino kitabını. Sonra da gene iki satır da olsa romanın başına oturmak. Hadi o zaman. Kal sağlıcakla.




Pazartesi, Ekim 22, 2018

Sonbahar durumları.

Gece çökünce bu evde moralim de olumsuz etkileniyor. Belki tavan ışıkları takılmadı ve ben diğer ışıklarla idare ediyorum ondan olabilir. Eşyalar desen hala salonda iki koli duruyor. Gün verimsiz geçti, dışarı da çıkmadım. Biraz yalnızlık da var. Ama yakınmak için gelmedim. Çünkü bu hissin geçici olduğunu biliyorum. Bir arabam olsaydı belki Bostancı'ya doğru bir turlardım. Açılırdım. Ayaklarım var çok şükür. Onlarla caddede salınabilirim.

Bu evde pek yemek yapasım gelmiyor. Sanırım eski semtimdeki kadar çevrede yemeklik malzeme satan yer olmamasından.

Dün akşam Enis'i aradım. Biraz benim romandan bahsettik. Sonra bana felsefeden bahsetti. Tarihle filan harmanlayıp. Felsefe üstüne nefis bir belgesel izlemek gibiydi. Ne kadar şanslıyım. Bu blog olmasa Enis'le nerede tanışacaktım. Ta şehrin öbür tarafında oturuyor. Doğumgünümde beni Istanbul'un en şık pastanesine davet edip doğumgünümü kutlamış bir insan.

Bugün de Kunegond'la konuştuk uzun uzun. Konu romandı. Beliz hoca'ya da mail attım, bu atölyeden sonra proje atölyesi açsın diye fakat sanırım katılmayacağım. Benim roman anlayışım daha farklı. Belki daha az edebi ve onlarınki kadar sanatsal değil ama ne yapabilirim. Zaten bir iddiam yok. Kunegond'dan sonra bir yazma isteği geldi. Biraz çalıştım. Girişin ikinci paragrafını attım. Sonra enerjim düştü ve gittim yattım. Kalktığımda akşam olmuştu.

Bugünlerde, döngü başlangıcı bittikten sonra, moralimin düşüşlerini daha kontrol edebilir oldum. Bilmiyorum olgunluk mu, hormonal mı yoksa ne. Ama gece eve dönerken, sokakta durup dururken çöken hüzne karşı koyabildim.

Şimdi böyle erken kararan sonbahar akşamlarında direği doğrultmak için ne yapılabilir:

  • güzel bir film izlenebilir.
  • elimde ders için aldığım Italo Calvino kitabı var, ona başlanabilir.
  • sıkı sıkı giyinip sahilde hava almaya gidilebilir, belki termosa kahve filan koyup.
  • yakınlarda Remzi kitabevi varmış. Orası ve yemek kitapları bölümü keşfe çıkılabilir.
  • canımı sıkan kolilerden biri ortalıktan kaldırılabilir.
  • aslında yakında oturan bir arkadaşımı çağırabilsem, Trivial Pursuit oynasak, kahve içip, kek yiyip.
Ev içinde yapılacak şey bulunur da beni yaz sonu mutlu eden şeylerden en önemlisi, bu evde dışarı çıkabilmekti. Şu listede de en çok heyecanlandıran maddeler de dışarı çıkmalı ya da arkadaşlı yani sosyal yönü güçlü maddeler. 

Yine de tavan ışıklarını öncelik yapacağım. Mutlaka olumlu bir etkisi olur.

Pazar, Ekim 21, 2018

Bugün de yazdım.

Nemli ve kapalı bir Pazar. Biraz önce yağdı. Otur evinde diyor. Ama dışarı çıksam havam değişir, eminim. Belki yemeğin üstüne kahvemi dışarıda içerim. İnsanların içinde. Bakarsın yabaniliğim eksilir.

Bugün de yazdım. Hem de sabah ilk iş. Yani erteleme ihtiyacı hissetmeden. Yaklaşık bir kitap sayfası. Her gün bir sayfa yazabiliyorum şimdilik. İlerde belki daha fazla yazarım. Dün yazdığımı ne kadar beğendiysem, bugün de o kadar beğenmedim. Hatta bütün kitabın bir fiyasko olduğunu ve imha etmeyi bile düşündüm. Belki bu iniş çıkışlar normaldir. En azından yazıyorum. En çok korktuğum temel mantık hataları. Çünkü onu değiştirmek bir binanın taşıyıcı kolonunu beş on metre sağa sola taşımakla eşdeğer. Yık baştan yap.

Bir de şöyle bir sıkıntı var: hikayeyi kafamda o kadar evirip çevirdim ki bana çok sıradan ve albenisiz görünmeye başladı. Eee ne olmuş? Bunu kim ne yapsın. Gibi. Başka bir sıkıntı da üslup. Çok kuru oluyor yazımım. Keyifsiz.

---------

Tekrar okudum dün ve bugün yazdıklarımı. O kadar kötü görmüyorum şu an ve nasıl işleyebileceğini görüyorum, bir romandan beklenenleri karşılayabilir. Rahatladım. Ama o imha etme düşünceleri yeniden gelmesin. Çok tehlikeli.

Bir de iki satır yazsam birilerine okutmak istiyorum. Okumak isteyebilecek kişiler olsa bile, henüz tamamlanmamış bir romanı birine okutmak akıllıca değil. Hem o insana eziyet, hem de sonra benim için iyi değil. İsimleri bile değiştirdim dünden bugüne. İkinci karakterin ismini birinciyle değiştirdim. Daha güzel geldi kulağıma. Ama alışmam lazım o dürtüye kulak asmamaya. Hep bu onaylanma, pohpohlanma ihtiyacı. Sürekli "çok güzel, şahane oluyor" demesi şart sanki birinin, sanki sekiz yaşındayım ve resim çiziyorum. Neyse en azından bugün de yazdım.



Çarşamba, Ekim 17, 2018

Roman ve kardeş ve kızlar ve film.

Birkaç saate kardeşim gelecek. Onu beklerken yazıyorum.

Bu sabah çok erken uyandım. Uyanmışken bindim şu romanın tepesine. Sabahtan bu saate kadar uğraştım. İsimlerden nefret ediyordum. Berbattılar. Özenti ve acemi duruyorlardı. Onların yerine daha iyisini buldum. Mükemmel değil ama daha iyi. Ve bütün romanı bu kıstasa göre yazmaya kararlıyım: mükemmel değil ama iyi. Çünkü mükemmel yapacağım diye kanser olacağım ben, tanıyorum kendimi. Gerek yok. Alt tarafı bir roman bu. Çok berbat olmasın, bana yeter. Hem daha ilk. Hem de mükemmel bir roman yazmak benim harcım değil.

Dün akşamüstü de oturmuştum başına. Plana bakmıştım. O geçen günkü zihin açıklığı uçtu gitti ben romanın başına oturana kadar ama zaten çok değiştirmek istemiyordu canım. Anlatmak istediğim hikaye buydu. Bazı gereksiz uzatmaları kırptım. Bir de sondan tam önceyi değiştirdim. Sona da bazı olay eklemeleri yaptım. İsimler aşırı rahatsız ediyordu. Onları da dediğim gibi bu sabah hallettim. Hikayeye karşı ilgim tazelendi.

Artık başına oturup yazması kaldı. Meheheheh. Yani bisiklet istiyordun, hadi şimdi pedalları çevir*. Türkçede buna zurnanın zırt dediği yer de diyoruz.

İstesem tam bir Amerikan filmi kalıbına sokarım. Filmin üçte birinde kahraman yola çıkar, efendim üçte ikisinde ölümden döner, bitmeye çeyrek kala bir sürpriz gelişme filan falan. Ama istemiyorum. Çünkü öyle filmler ne kadar da sürükleyici ve izlenebilir olsalar, bir yanıyla kalıp işte. Beni filmin gerçeklik hissinden kopartıyor. Hatta kandırılmış hissettiriyor. Sanki bunun kurgu olduğunu daha önceden bilmiyormuşum da kurguyu görünce anlamışım gibi. Aslında kahraman yola hemen hemen o vakit çıkacak. Neyse işte. O kalıba direniyorum.

Şimdi biraz ara vereyim. Sabahın altısından beri dört saat ediyor. Kek filan mı pişireyim? Ya da kurabiye? Yoksa bir parti çamaşır mı yıkayayım. Öğleden sonra kızlar film izlemeye bana gelecekler - kardeşim bende az kalıp anneme geçecek. Cumartesi atölyede ödev olarak film verildi. Onu izleyeceğiz beraber. Ne güzel gün ama!

*italyan deyimiymiş.

Salı, Ekim 16, 2018

Yeni döngü ve zihin açıklığı.

Pilatesi iptal ettim. Edebildim. Yarım saat kala hem de. Oh. Sebebi tembellik değil. İki üç haftadır süregelen sıkıntının sonuna gelmiş olmak. Müjdeler var yurdumun toprağına taşına. Yeni bir döngü başlayabildi. Hayat devam etsin.

Fakat asıl olay o değil. Yani bugünkü olayım bu değil. Zihnim açıldı. Bu sabah televizyonu açtım ve izleyebildim. Tabii bunun neresi zihin açıklığı, tam tersi olmasın diyebilirsin. Ekonomi haberleriydi. Normalde ekonomi haberlerinin üç cümlesini bile takip edemem. Ebru Baki diye biri sunuyordu ve dediklerinin mantığını takip edebildim. Enflasyon ve dolar neye bağlı olarak düşmüş (nispeten), bir fikrim var en azından. Meyve sebze halinin kaldırılma projeleri ve en sonunda Meral Akşener'in demecini baştan sona izledim. Uzun adama muhalifmiş bu kadın. Sorsan bilemezdim (ve oy kullandım ben evet, devrilen gözler). Sonra yeni imar planı diye bir şey konuşuluyormuş. Aradan bu haberleri kendim için içlerinden çıkartabildim. Meyve hali önemli benim için. Sebzem meyvem oradan geliyor. Hal kapalıyken çürüklere çarıklara kalıyoruz örneğin. Bayramda ya da Pazar günleri. Yeni imar planı da önemli. Çünkü yeni taşındığım bu ev imar yasaları çerçevesinde yıkılamaz. Yasa değişirse bu da değişebilir örneğin.

Bir tek televizyon değil. Romanıma baktım dün. Ve içindeki değerli fikri cımbızla çekip, nasıl işlemem gerektiğini düşünebilecek gibiydim. Anlatması zormuş bu zihin açıklığını. Yani roman, gözüme eski ve ilkel versiyon olarak gözüktü, sanki ben bu arada ileri seviyeye geçmişim. Ya da sanki acemi birinin romanını değerlendiriyor gibi bir his. Yanlışları, zayıflıkları, acemilikleri fark edebilme. Sanki yeni beyin takılmış gibi. Ama en eski beynim. Neredeyse çocukluk, ergenlik. Zehir gibiydi bir zamanlar. Övünmek için demiyorum. Zaten hala o hale gelemedim. Ama sanki o yola girdim. Mümkün mü böyle bir şey? Nasıl oldu ki?

Geçen gün de aklıma cırlop gibi bir iş fikri geldi. Eskilerinden çok farklı. İki kişiye anlattım. Biri beğenmedi, diğeri çok beğendi ve eski fikirlerimden farklı olduğunu ben söylemeden söyledi. Dur bakalım.

Bugün galiba romana bakacağım, hazır kafa böyle çalışıyorken. Bakarsın yarın eski haline dönmesi tutar. Su akıyorken, kovaları dolduralım. Bir de iş için gerekli kitapların siparişini verebilirim. Epey iş görmüş olurum bunları yapsam. Haydin ben kaçtım.

Pazar, Ekim 14, 2018

Verimli Pazar.

Bugün uzun ve verimli sayılabilecek bir gündü. Sabah kayıp kışlıklarımı buldum. Kayıptı kışlık kıyafetlerim. Çaresizlikten kardeşimi aradım önce. "Temizlik yaptığımız gün, hiç bir hurcu komple çöpe attın mı" diye soracaktım. Hayır diyeceğinden ya da hatırlamıyorum diyeceğinden emindim. Fakat telefonu açmadı. Çaresizliğin en dibini sıyırıp telefonuma bakadururken birden beynimde bir kıvılcım. Yatak odasında duran bavulun resmi canlandı zihnimde. Lan, lan, lan! Olabilir biliyor musun dedim. Koşar adım koridoru geçtim. Yatak odasında en dipte duran bavulu elimle bir tarttım! Aynen tahmin ettiğim gibi asgari on kilo. O da benim kışlıklar kadar. Buldum işte. Taşınmada bavul boş gitmesin diye önden herşeyi katlayıp, bavula güzelce yerleştirip sonra da unutmuşum. İçinden şahane bir siyah pantolon da çıktı. Onu da unutmuşum. Bir de peluş ev pantolonum. Zaten onun aynısını Kadıköy'de görmüştüm. Onu hatırlayınca - o zamana kadar peluşu da unutmuştum evet- anladım kışlıkların topluca aynı yerde, ya çöpte ya da işte kim bilir nerede ama beraber olduklarını.

Sonra giysi kumbarası için ayırdığım kıyafetleri götürdüm giysi kumbarasına attım. Bir kalem iş daha halloldu, ev biraz daha hafifledi mi? Evvveeeeet! Dönüş yolunda google'da arattığım yakın mesafe bakkalıma uğradım, ne kadar yakında diye. Oldukça yakın sayılırmış. Migros'tan daha yakın. Üstelik eve servisleri de varmış. Tanışıp, magnetlerini aldım. Öğlen olmamıştı daha.

Sonrasında sahile indim. Biraz bankta oturdum. Tam kalkıp yürüyüşe başlamıştım ki küçük kardeş aradı. Ohooooo üsküdarda sabah oldu. Kışlıklar ve bavul ve kısa özet geçtim.

Sonra Caddebostan Beltur'a yürüdüm. Orada çay ve kek aldım büfeden. Bir masaya yerleştim. Işık çok değişikti. Resimler çektim. İnsanları seyrettim. Sonra bisikleti oradaki park noktasından kiraladım. Ve Bostancı'ya doğru sürdüm. Yarı yolda çark edip, benim evin oraya bıraktım. Hem yürüyüş hem bisiklet oldu, hoş oldu.

 bunu bugün çektim. ama denizin yüzeyinin bir yerine pırlantalar saçılmış gibi parladığı anları kaçırdım.


bunlar  da beltur un içinden ama başka gün çekmiştim.



Sonrasında salata ve çorbalı bir öğlen yemeği.
Biraz ortalığı toplamak.
Salonu da. Girişi de.
Sonra da evi komple makine geçmek.

O iş de bitince dün akşam bana önerilen Coco isimli filmi bulmak. 2017 yapımı. Başlangıçta dondurup, mutfakta mısır patlatmak, kahve hazırlamak. Sonra tertemiz ve göreceli olarak tertipli evde, koltuğa kurulup battaniyeyi de alıp film keyfi yapmak. Buraya taşındığımdan beri hiç film izleyemedim ben. Atölyede ödev olarak verilen Reha Erdem'in filmini bile sonuna kadar izleyememiştim. Artık kitaplardan sonra çok sevdiğim filmlere de odaklanamıyorum diye üzülüyordum. Ama Coco muhteşemdi. Hem görsel, hem senaryo tekniği, hem konu açısından. Galiba artık çok seçiciyim. Öyle zırva filmlere rağbet edemiyorum. Fazla sanatsal olanlarına da.



******

Google çok kullanışlı. Mesela elektrikçi suadiye yazıyorsun, sana haritada suadiye ya da neresi istersen yakınlarındaki bütün elektrikçileri gösteriyor. Bakkalı da öyle buldum. Giysi kumbarasını da. Hatta Pilates salonunu da.

******
Aslında şu an tam kitap okumalık. Hamburger sipariş verdim. Onu bekliyorum. Yapacak bir işim yok. Birazdan da yatarım herhalde. Gene sabahları erken uyanmaya başladım. Haydin. Postalıyorum yazımı. İyi geceler dünya.





Cuma, Ekim 12, 2018

Biraz daha hafif.

Bugün biraz daha hafif kalbim. Üstüm başım da daha ahenkli. Ve üşümüyorum.

Sabah pilatese gittim. Enerjimin düşük olduğu oradan belli oluyordu. Çok zorlandım her zaman yaptığım hareketlerde.

Sonra eve geldim. Koro hocasına bir mail attım. Benim seviyem çok geride, ve arayı kapatacak çabayı gösteremeyeceğim maalesef özel sebeplerden dolayı mealinde bir mail. Gerçek tam olarak buydu. Ben oraya keyif için, kafamı dağıtıp sosyalleşmek için gitmek istemiştim. Ama herkes bütün şarkıları çoktan öğrenmiş, ben de evde demolardan öğrenip, sonra da onların yanında çıkmayan sesimle katılmak istemedim. Bu kararı vermeden önce çekinceliydim ama düşününce kendim için en iyisini ben bilirim dedim. Zaten soprano bol bol var nasılsa. Hem de zehir gibiler. Benim eksilmem bir kayıp değil onlar için. Uygun dille anlatınca sorun olmaz diye düşündüm.

Kendim için en iyisini ben bilirim. Bunu hep aklında bulundurmalı insan. Hayatının kontrolünü başkasına verdiğinde kendine duyduğun saygı da azalıyor. Ve aslında dün beni üzen geçmişteki olaylarda da, sorun, bana ait kararlara başkalarının karışması ve onların o saçma sapan, ipe sapa gelmez fikirleriyle geleceğimi harcayıp, beni beş paralık etmeleriydi. Bozuk para gibi harcanmak. Aptalca. Ve bir hiç uğruna. Affetmeyeceğim. Ama artık biraz anlayabiliyorum. Kabullenme değil bu. Olgunluk. Bu olayları yaşadığım günlerde, kararın sonuçları kadar, o insanlardan beklemediğim bir davranış olduğu için de şaşkına dönmüştüm, üzüntünün yanı sıra. Nasıl bunu bana yapar? Bu kadar basit mi? Bugün diyorum ki: yapar. Bal gibi yapar. Çünkü onun hayat görüşü bu kadar dar. Sana verdiği değer bu kadar azalabiliyor. Çok acı, ve bu olayla ortaya çıkması da tam bir facia. Ama gerçek bu.

Aslında toplamda zaman içinde üç ayrı tekrarı var harcanma diye üzüldüğümün. Ve o üç olayın da ucundaki insanların ne kadar arızalı olduklarını anlıyorum bugün. Yani ikisi bariz. Üçüncü kişiyi de tahmin edebiliyorum sadece. Bana yaptıkları sadece o arızanın bir yansıması. Bana denk geldi. Belki Freudyen bir tekrar. Bilinçaltı oldurdu. Ya da yaşananlar bilinç tarafından işlenmemiş olduğu için, "bu olay, o olay" deyip kendini sakınamadı bu durumdan. Ameliyatlı yerime geldi yani. Ama o zaman o insanlar hakkında bugünkü kadar bilgim de yoktu.

Bugün güçlü günüm. Markette satın aldığım zeytinyağının etiketini yanlış okumuşum. Kasada fark edip iade istedim. Gittim daha uygun bir ürünle değiştirdim. Para üstünü verirken, kasiyer eksik para üstü verdi, bir de ona gereksiz işlem yaptırdığımı düşündüğü için sabırsızdı ve haklı olduğunu düşündüğü için de bir miktar atarlı. Sakin sakin, dedim ki: 38.90 , otuz dokuz sayılır. 12 çıkarırsanız 27 eder. Bana 26 küsur iade etmeniz gerek. Elimde yirmi lira vardı. Atarlı ve sabırsız tavrıyla bana tekrar yaptığı işlemi anlatırken, rakamı yanlış girdiğini gördü. Eline hesap makinesi alıp 38,90'dan 12,50'yi çıkardı. Ve mahcup olup 6 lira daha verdi. Altı lira ile zengin olmayacağım, ama kafa hesabıma güvenip, kadının tavırlarına karşı dik durup, hakkımı savunabilmiş olmak kendimi çok iyi hissettirdi.

Galiba bir travmamı aştım bugün. Olgunlaştım. Acı verdi. Sıkıntı verdi. Ama artık beni eskisi kadar üzemeyecek. Zaferdir bu blog. Dar yollardan geçip düze çıkmaktır. Hafiflik de ondandır.

Bazı olaylar aklına halledilmek için geliyor demişti bir terapistim. Bazıları da sadece eziyet etmek için. Bu ikisini ayırabilmek çok önemli bence. Bu sefer halledebildim. Şükür.





Perşembe, Ekim 11, 2018

Mutsuz.

Eski blogumda böyle postlar çok olurdu. Canım sıkkınken yazdığım. Sadece sıkıntımı ortalığa saçtığım. Kimsenin bir işine yaramayacak.

Alakasız renkler ve dokular giydim. Kahverengi, yeşil, yavruağzı, bej. Triko ve basma. Bir de el örgüsü. Yine de ısınamadım.

İçim hareketsiz ve loş. Depresyonun en sevdiği isteksizlik, felç etmiş ruhumun bütün birimlerini. Buradan çıkmanın, ya da etkisini hafifletmenin bir yolunu önerme lütfen. Hele kitap hiç önerme. Canım onları da istemiyor. "Ben küskünüm feleğe" bile dinlemek istemiyorum. Geçmiş, kuduz bir köpek gibi arkamdan koşuyor, ben biraz yavaşlasam dişlerini etime batırıyor, ezberlediğim yerlerim acıyor. Hep aynıları. Ömür boyu arkamdan sürüyerek taşıyacağım onları her yere.

Ev darmadağın. Yürüyüşe de çıkmadım. Çıksam biraz açılacağım. Geçici de olsa iyi gelecek. Ama ben içime kıvrılmak istiyorum. Salatanın içinde bulup dışarı saldığım o tırtıl gibi. Tam ertesi gün, ilaçlama yaptılar. Balkondaki biberiyeme hamle yaptım üstüne gelmesin ilaç diye. "Merak etmeyin kimyasal değil, sadece tırtıllar için" dediler. Ben o tırtılı tekrar hayata kavuşturmak istemiştim oysa. Bazı canlılar çok bahtsız.

Aklımda yayıncımın telefonda söyledikleri var: eski patronuna vermiş son çevirdiğim kitabı. O da bir üniversitede danışmanmış sanırım. Kim bu küçük Joe demiş. "Seni ünlü bir çevirmen sandı" demesi aklımda yayıncımın. "Anadili mi fransızca" demiş. İsim de değişik. Düşünüp düşünüp gururlanıyorum. Çok güzel yazılmış bir kitaptı. Çevirmesi çok zevkliydi. Fakat henüz ilk baskı bile bitmedi.

Mutfağı toplamak yarım saat bile sürmez. Ama yapasım yok. Telefon şarj sinyali verdi. Takasım yok. Ege ile buluşacaktık. Pilates dersi erkene alınmış. Ama zaten kimseyle görüşesim de yok. Yok oğlu yok. Sadece geçmişin heder olmuş saatleri. Sanata da inancım yok. Eğitime de. Bugün Aslı Erdoğan'ı arattım Google'dan. Hapisten ciddi sağlık sorunları ile çıkmış. Ameliyatlar filan. Buyur sana eğitim ve sanatın çıktığı yeri.

Belki hormonlarım düzene girince eski keyiflerime kavuşacağım. Ama şu an keyif sözcüğü dünyanın öbür ucu kadar uzak. Hatta birkaç ışık yılı.

Bugün ortalığı toplayacaktım, olduğu kadar. İyi gelir kesin. Ama iyi gelmesi için çaba harcamak istemiyorum. Küskünüm. Kaderim olduğuna inandığım geçmişime. Yani tıpkı şarkıdaki gibi feleğe. İçine doğduğum "aileye" küskünüm. Onca ihmal edilmişliğime. Onca emeğimin göz ardı edilmesine. Dikkate bile alınmamasına. Ruhumda kalan izlerden dolayı ev dışında da tekrarladığım ilişki biçimlerime. Anlıyor musun. Bunlar çok ağır. Kalkamıyorum yerimden.

Onca emeğimin gözardı edilmesine. Bu mesela. Çok temel bir üzüntüm. Depresyonlarımın omurgası sanabilirsin. Öyle olabilir. Hiç günyüzüne çıkmamış. Kalmış bir köşede, varolmuş.

Ben çıkayım yavaştan. Burada boşlukları cümlerle doldurmak beni daha fazla rahatlatmayacak. Süresi doldu artık. Haydin.


Salı, Ekim 09, 2018

Tatsız ama çenebaz.

Sanki çok uzun zamandır buralara uğramıyormuşum gibi bir duygu sarmaladı beni az önce. Nedendir bilmem. Son gönderinin tarihine baktım. İki gün öncesi. İçimi kanatırcasına bir özlem oysa. Neyse.

Özel bir gün değildi. Pilates güzeldi ama. Bir de sevdiğim bir kaç kişinin sesini duymak. Yoksa akşam olunca kukumav kuşu moduna devam. Alışveriş de yaptım. Çok da bayılmadığım siyah kot bir pantolon aldım. Bir de kırık beyaz arıyorum ama bulamıyorum. Sonbaharda kimse kırık beyaz giymez mi kardeşim niye üretmiyorsunuz? Çok beğendiğim kolsuz montlar vardı. İncecik olsam alırdım. Ama ben giysem Michelin lastiklerinin maskotuna benzerim. Bir tane düz siyah bir pantolon da buldum. Ama korkunç bir fiyata satılıyordu. İçime sinmedi o kadar para vermek. Bir de küçük dükkanların ısrarcı tezgahtarlarını sevmiyorum. İticisiniz. İnsanın alacağı varsa almıyor bu kenegil tavrınızdan dolayı.

Akşam olunca hem karanlık hem soğuk oluyor. Üstümde üç kat var.

Pilates hocası yürüyüş dedi. Kardiyo dedi. Yoksa erimeyecek o göbek dedi. O kadar çirkin ki. Hiç benimmiş gibi değil. Yarın hava bozuk bile olsa yine de çıkacağım yürüyüşe. Tempolu. Öbürsü gün de. Bir de yerde yapacağım hareketler var. Galiba kendime bir kiloluk iki dumble alacağım. Yürüyüş sonrası yerde sırt kaslarını ekstradan çalıştırmak için. Bakalım ne kadar zamanda ne kadar fark edecek.

Bir tane TED talk izledim. Onun etkisindeyim. Kendini sevilmek istediğin gibi sev diyor özetle. Hep duyduğum söz. Ama bu sefer farklı mı söylendi ne, etki etti. Diyor ki mesela, senin rüyalarının erkeği seni o göbekle sevsin istemez miydin? Kendini beğenmek için o göbeği eritmeyi bekleme. Böyle somut söylenince, etki ediyor zahir.

Yarın terapi var. Ve dünyalar tatlısı ve yakışıklısı terapistim. Görsen sen de seversin onu. Onun kadar zeki olup da kibirli olmayan birini herhalde tanımadım. Şu an aklıma gelmiyor mesela, kim. Nesini seversin, örnek versem, sessiz sessiz dinleyip arkasından ne derin çıkarımlar yaptığını görsen. Bazen ters köşe. Ama bunun için değil. Gülümsemesi mesela, tam yanaklarını sıkmalık. Galiba biraz çocuksu bir gülümsemesi var. O geniş omuzlara o çocuksu gülümseme öyle tatlı bir karışım oluyor ki. Görsen sen de seversin dedim ya. Yanlış dedim. Görsen hasta olasın gelir, diyecektim. Onun karşısında piç tarafımı mecburen bastırıyorum. Geçmişte acı sonuçlarına katlandım çünkü. Yangına körükle gidince kül oluyorsun, hem de tek başına. Ateşle oynamak tehlikelidir. Ören yeri gibi yüreğim. Kaç uygarlık gördü geçirdi.

Bu akşam brokoli ve havuç pişirdim buharda. Brokoliyi şişenin dibinde kalan zeytinyağıyla, havucu da sarmısakladığım kefirle yedim. Şu an çok tokum.

Alışverişe giderken aşağıdaki kapıda, bu sefer siyahlı bir kedi. Bırakmadı beni. Seviyorum, üstüme tırmanıyor. Yürüyüp gideyim desem, ayaklarımın arasına giriyor. En sonunda bir komşu geldi, bana da aynısını yapıyor dedi. Her kadına aynı numarayı yapan bir zampara pozisyonuna düştü. Onunla gitti ama. Ya. Bu kadarmış aşkımız. Yolda da başka bir tane var. Koca kafalı bir sarman, beton bir kapının küp biçimindeki şeysinin üzerine tünemiş. Geçen gün de onu seveyim dedim iki dakika. Amanın nasıl bir göbek açmalar, o daracık yerde, nasıl bir mırlamalar. Bunu bekliyormuş gibi. Sonra bırakıp gidemiyorsun. Hüzünlü bakıyor. Ne yaptım ki şimdi de terk ediyorsun beni bakışı. Sonra da aksın gözlerim günlerce alerjiden. Neden kedi alerjim var ki benim? Neden ama neden?

Böyle işte. Laf üretmesine üretebiliyorum ama tatsızım kendimle başbaşa kalınca.




Pazar, Ekim 07, 2018

Güneşli bir pazar günü.

Bugün hava güneşli ve ılıktı Istanbul'da. Sabahtan bir ikileme düştüm:

  • evi silip süpürmek
  • doğrudan bisiklete atlayıp, sahilde keyif çatmak.
Şaşıracaksın belki fakat zahmetli şıkkı seçtim. Çünkü bisiklete binip geldikten sonra hiç temizliğe gücüm kalmayacağını ve temizliği bir gün daha ertelemenin bozuk moralimi daha da beter edeceğini düşündüm. Evi silip süpürdüm. Diğer evin bir buçuk misli ev yaklaşık aynı sürede süpürülüp silindi. Bir saat. Bazen kırk dakikada da yapabiliyordum diğer evde. Salonu en sona bıraktım. Arada bir mola verdim. Ona rağmen saat 13:30 gibi işim bitmişti, ev mis gibi kokuyordu ve tertemizdi. Hava ise hala güneşli ve ılık. 

Biraz dinlenip kendimi dışarı attım. Suadiye'den Fenerbahçe'ye oradan Bostancı'ya, Bostancı'dan da Suadiye'ye gerisin geri geldim. Aralarda Caddebostan Migros'ta bisikleti bıraktım, markette sebze meyve reyonuna baktım. Fakat bizim Migrostan farklı değildi. Bal kabakları vardı fakat almadım. Çünkü ben onu sadece tatlı olarak seviyorum, tatlı da şeker demek. O da kilo demek. Şekersiz reçel aldım. Bir iki tane tahıllı bar aldım. Bir de neskafe gold. Bazen çok zor bulunuyor. Tekrar yola koyuldum. Bir de Bostancı Beltur'da mola verdim ama bisikleti tam kilitleyemedim, etrafında birinin dolandığını görünce de rahatsız olup kalktım. Bisiklete binmeye doyunca, canım neskafemin yanında kruvasan istedi, ve kendi balkonuma rahat rahat kurulmayı. Kendi migrosuma uğradım, kruvasan aldım. Ve evde balkon keyfi yaptım. Tertemiz eve girmek, sabahki zahmete değdi. Makineye beyaz çamaşırları attım. Oh. Mis.

Sonra anneme telefon açtım. Bugün doğumgünü. Doğumgününü kutladıktan sonra, "ee ne yapıyorsun" diye sordu. Ben de "yeni evimdeyim işte" dedim. "Yeni evin nerede ki" dedi. Söyledim. Unutkanlığı var. Henüz öğrenemedi taşındığımı. Hemen arkasından, teyzemin orada olduğunu söyledi ve der demez, sanki ben onu istemişim gibi, telefonu teyzemin eline tutuşturdu. Teyzemle kanlı bıçaklıyız. Ve yüzsüzler familyasına doğduğum için, çok neşeli bir tonda telefona teyzem geldi, sanırsın can ciğer kuzu sarmasıyız. "Annen verdi telefonu" dedi. "Biliyorum, hep böyle yapar, ben de çok sinirlenirim" dedim. Yeter ulan! Bir bitmediniz! "Sinirleniyorsan telefonu ona geri vereyim" dedi. "Evet" dedim. Ve verdi. Annem de hiç bir şey olmamış ve sanki teyzemin adını duymaya dahi tahammülüm olmadığını bilmiyormuş gibi yapınca, ben de "söyleyeceklerim bu kadardı, kapatıyorum" dedim ve başka hiç laf etmeden, cevap bile beklemeden kapattım. Bıçak kemiğe dayanıyor, ben insanlarla görüşmemi kesiyorum, o edepsiz insanlar, sanki hiç o değilmiş gibi telefon açıyorlar. Bu nasıl bir saygısızlıktır yahu? Bu nasıl beni yok saymaktır? Bundan sonra saygı maygı yok kimseye. Hiç kimseye. Görüşmediğim kimse telefona ya da karşıma çıkarsa küfüre hazır olsun. Yapamam mı sanıyorlar ne? Ana avrat düz gidemez miyim ben acaba? Bağırıp çağıramaz mıyım insanlara? Demek ki bundan anlıyor bu hayvanlar ve bunu bekliyorlar. O zaman, başka leveldan iletişime geçiyorum ben de. Hadi bakalım. 

----------

Hafif bir yemek yedim. Bu son paragrafı okudum. O insanlarla görüşmüyorsam, beynimdeki yerlerini de küçültmeliyim dedim kendime. Beynim ve gündemim. Layık değiller. Belki nefret ettiğim geçmişimin de tuttuğu yeri küçültmeyi deneyebilirim. Bol bol güzel gelecek tasarımlarıyla. Bak bu hoşuma gitti. Görüşmediğim eskilerin yerini lokum gibi yeni güzel insanlarla, sevmediğim geçmişi de özel tasarım bir gelecekle. Son bir ayda ürettiğim en parlak fikir bu, şu ana kadar. Game changer derler ya Ingilizce. Bak böyle olur. Böyle yaşanır hayat. 

Saat dokuza geliyor, akşam. Bugün biraz satranç oynadım. Ama güzel oynadım. Bir probleme +18 puan verdi. Zamanından çok önce çözdüm. Ve seviyemin çok üstüydü. 

Aznavour ölmüş. 94 yaşında. 90 yaşındayken evinde yapılan bir röportajı izledim. Hala ayda 3 veya 4 konser vermekten bahsediyordu ilerki yıllarında. Ve zindeydi. Bir zeytinliği vardı. Kendi zeytinyağını üretiyormuş. Bir küçük golf arabasıyla geziliyordu bahçesinde. Öyle üretken olmalı. Ben onun yarı yaşındayım, hiçbir iş gördüğüm yok. Ama böyle aylak aylak nereye kadar. 

Keşke şu şarkıyı benim kadar seven boyu posu yerinde bir sevgilim olsa. Şimdi çalıyor da. 

Ne diyordum: aylak. Roman var tabii ki aklımda. Ama kendime haksızlık etmeyeceğim. Koca bir dosya doldurmuşum bir önceki roman taslağı için. Çalışmışım yani. Aylaklık etmemişim. Böyle böyle olacak herhalde. Sadece şu sıralar kafam zor alıyor bazı şeyleri. Ama şu son roman kötü de olsa bitecek. Öyle düşünüyorum şimdi. Aslında bölümlerine bakınca Scrivener'dan sanırsın yazmışım bile. Ayrıntılı bir plan var ama eksik işte. İlk bölüm de hazır yazılmış. Mesela bitmiş haline 100 desek, şimdiki hali, olsun olsun, 15 veya en çok 20. İsimleri kesinlikle çalışmam gerek. İsimler çok tipsiz. Hepsi anglosakson, androidler hariç. Öyle roman mı olur. Ben amerikalı mıyım, ingiliz miyim, kanadalı mıyım, avustralyalı mıyım. 

Hadi. Bırakıyorum buraya yazmayı bugünlük. Daha farklı bir şeyler yapayım. 


Not: İsimsiz yorumlar bir zahmet rumuz bırakabilir mi? Bir de ısrarla reklam içerikli yorum bırakan kişiye sesleniyorum, ya-yın-la-mı-yo-rum.





Cumartesi, Ekim 06, 2018

Hormonsal.

Hormonlarım altüst. Takviye alıyorum. Moralim diplerde. Canım sıkkın. Sürekli kilo alıyorum. Oysa sürekli hareket halindeyim. Bugün pilatesim vardı. Bir de edebiyat atölyesi kadıköy'de. Akşam olunca hüzün çöküyor bu evde. Henüz yerleşemedim. Gün içinde pek burada durmadığım için fark etmiyor ama akşam...Her bir şey ortalıkta.

Bir tane uyku tulumunun altına altlık almıştım. Rengi çok çirkin, sıçan grisi ama harika yoga matı oluyor. Dizlerim hiç acımıyor.

Reformer pilates mükemmel gidiyor. Sanırım omuzlarım kaslanacak. Aletin üstüne iner çıkarken ilk zamanlar destek gerekiyordu. Bugün dengem daha yerindeydi. Antrenör de bugün söyledi. Eve gelip uyudum. Sonra da zar zor derse yetiştim. Sonra da notalarımı baştan bastırdım. Yarın dizerim dosyaya.

Yorumlara yanıt yazamıyorum, kimlikten çıkmışım giremiyorum. Neyse ki buraya ve diğer bloga yazdırıyor.

Dersten çıkışta hüzün doluydum. Üniversite öğrenimimi baltalayan tüm insanlara öfkeliydim mesela. Eski meseleler. Ama her biri derin. Değişik insanlar ve değişik şekillerde baltaladılar. Her şey bu kadar sancılı olmak zorunda değildi. Gereksiz acılar çektim. Bütün hayatım boyunca da böyle oldu zaten. Karşıma çıkan ya da hayatıma yön veren insanların patolojilerinin cezasını çektim. Dedim ya, benim hala hayatta olmam başlıbaşına bir başarı. Zaten ne olacaktı? Doktoramı yapacaktım, akademisyen olacaktım, sonra da hop kapıya. En iyi ihtimalle adımın önünde güzel bir ünvanla. Ya da ünvansız.

Artık doğru dürüst aklımı hiçbir şeye veremiyorum. Ne kitap, ne dizi, ne film. Bertrand Russell iyi gidiyordu. Sonra o da kaldı. Sanatın gerekliliği ise kafam kaldırmayacak korkusuyla elime alamıyorum.

Geçmişimden nefret ediyorum. Nefret edilesi yıllar, günler, zamanlar. Şimdi de artık çok şey için çok geç. Çocuk yapmamış olmak tek tesellim. Şimdi bir ergenin sorunlarıyla uğraşamazdım. Ama şimdi evin içinde doğru dürüst bir erkek olsaydı iyi olurdu. Keşke aşkı o kadar gözümde ulvileştirmeseydim. Evleneceğim kişinin eninde sonunda bir dünyalı olacağını anlasaydım. Hep geçmişin bozuk yollarından kalma bunlar.

Neyse ben gidip çarşaflarımı değiştireyim. Nevresimin içine de battaniye değil kışlık yün yorganı koyayım. Yarın hava sıcak olacakmış. Belki bisiklete binerim.

Perşembe, Ekim 04, 2018

Girişimcilik ve Korku

Yarınki programda değişiklik oldu. Gidemiyorum Bilecik'e. Biraz canım sıkıldı ama elimden gelen bir şey yok. Birazdan bugünün programını yapacağım kağıt üstünde. Bugünün odağı iş. Para getirmesini umduğum bir iş yani.

Diğer işlerde de yaptığım gibi, önce o paranın oradan geleceğine inanmalıyım. Şu an şüphelerdeyim. Gözümde canlandırmalıyım. O bile beni aşırı zorluyor. Zaten oradan belli ta içimden inanmadığım. İçimde güçlü bir muhalefet oluşuyor.

İçimde hazırda bekleyen bir iş kadını var. Bir duysan sesini, kendine nasıl da güveniyor. Mesela hep okuduğu yazılarda, girişimcilerin karşılaştıkları sorunları nasıl çözdüklerini biriktirir bir köşede. Ve kendiyle kıyaslar: "ben bunu çok başından düşünürdüm". "Evet ben bu çözümü çok rahat bulabilirdim" der. Ama kendisini iş başında pek göremedik bugüne kadar. Onun hatası mı? Hmf. Sanmıyorum. İşe güce korkarak yaklaşan, ruhumun başka bir birimi olmalı. Korkuyorum blog. Bu çok insani bir yanıyla. Ama bak. Şimdi cascavlak ortaya çıktı. Yazarken kendime itiraf edebildim. Sorsalar "hayır, ne korkacağım" derdim. Korkuyorum. Ve bu beni geride tutuyor. Oysa ortada durduğunda, onunla başa çıkabilirim. Saklandığında edemem. Bilincin bir kat altına saklanıyor. Kuytulara.

Ah. İşte bugün sırf bu farkındalık bile çok iş bitirmekten sayılabilir. On ölçü güven var içimde, kaç ölçü korku, onu daha sayamadım. Güven hep ortada. Korku daha sinsi.

Korkuyorum, tıpkı diğer bütün girişimciler gibi. Beni işin başına oturtmayan, bahaneler bulan, başka önceliklerim olduğuna ikna eden hep o sinsi şey.

Şey: isimlendirilmemiş olan. Çünkü isimlendirilmek bilincin alanına girmekten geçiyor. Freud'ün "ça" sını düşünüyorum. Türkçesi id. Dürtünün ta kendisi. İsimlendirilmemiş dürtü aslında id. Neyse fazla derine girdik. Burası Psikoloji Enstitüsü değil.

Korku. Seninle başa çıkabilirim. Hatta seni kendi lehime kullanabilirim. Çünkü seni dinlemeyi de biliyorum. Bazı haklı olduğun ve yol gösterebildiğin durumlar oluyor. Ve bunlar beni ileri taşıyan değerli görüşler. Sadece beni kafana göre yönetmene izin veremem.

Eminim çok takdir ettiğim kişisel girişimciler Celes ve Tony Robbins'in bile korkuları vardır başlarda ve yeni girişimlerinde. Ama onunla başetmeyi yolda öğrenmiş olmaları gerek.

Girişim ve korku. Hep duyardım. Şimdi içinden geçtiğime göre, harekete geçtim demek.

Çarşamba, Ekim 03, 2018

Kedi, ayna ve gündelik lakırdılar.

Aşırı yorgunum bugün, birazdan dişlerimi fırçalayıp yatacağım.(salı)

Kedicik bugün coştu. Bazı sabahlar uyandığımda, her nasılsa dışarıdan duyuyor, ve dairenin kapısını tırmıklıyor miyavlayıp. Bugün de dışarı çıkarken o üst kattaydı, nasıl bir telaşla koşup trabzanlardan indi, görmedin. Sonra başını okşayınca hemen guruldamalar. Patilerini üstüme koymalar. Daha da yukarı çıkmaya çalışmalar. Amacı üstüme tırmanmak. Kucak istiyor. Önceki kiracıyla nasıl bir ilişkileri vardı anlamadım. İndirmedi beni aşağı! Hep yolumu kesti. Önümde durdu. İnsanın içine dokunuyor ama ya. Yemek filan da vermedim hiç. Bir kap ayırdım ama ona yemek vermeden bir ay geçti neredeyse. Derdi yemek değilmiş. Duygusallıkmış. Zaten besleyeni var. Tüyleri öyle yumuşak ve temiz ki. Pofuduk pofuduk. Hiç sokak kedisi gibi değil. Acaba eskiden evin kedisi miydi. Bir sefer daldı çünkü içeri benimle beraber. Eğer öyleyse çok hüzünlü bir durum.

Bu akşam da televizyonda buna benzer bir haber duydum: Tayland'da bir ofiste, çalışanların işe köpekleriyle gelmelerine izin veriyorlar. Ortamdaki stres azalıyormuş.

------------

Dün gece yorgunluktan bu yazıyı yayınlamamışım (bugün çarşamba). Bu sabah geç uyandım. Saat öğlen oldu ben kahvaltı edene kadar. Galiba spor hayatıma farklı bir kapıdan girmek üzere. Bugün kahvaltıyı hazırlarken omuzlarımın kaslarının kemiklerimi sardığını hissedebiliyordum. Kafayı masaj rulo ve toplarına taktım. Bugün gidip alsam mı?



Aklımda Merve'nin blogunda birkaç gün önce okuduğum ve uygulamaya sokunca hayatımı 180 derece yön değiştirten bir yazısı var: ayna. Bunu daha önce de çok duymuştum ama o yazıdaki bir şeyler beynime farklı bir sinyalle ulaşmış olmalı. Artık hayatıma yeni bir yön verme aracım var. O duygu çok tanıdık: açlıktan miden ezilir hani. Ruhun da başkasında görüp sende eksikliğini hissettiği bir davranış görünce aynı şekilde eziliyor ama bilincin sadece kızgınlığını algılıyor. Artık o ezilmeye de hassaslaştım ve hayatımdaki eksikleri böylece daha kolay dengeliyorum. Hem öfkem de birikmiyor böyle olunca. Mesela en çok kızdığım davranış birinin bana yalan söylemesi. Ya da birinin benim sorumluluk duygumu kendi lehine kullanması. Kafamda yok affetmekmiş, yüzleştirmekmiş diye uğraşana kadar bu yalan ve sorumluluk duygumun sınırlarını en çok da o kişiye karşı esnetmek. Öyle mi? O zaman buyur, bu da sana. Bir cümle okumuştum: "first get even, then forgive". Önce durumu eşitle, sonra affet. Bu aslında güçlü bir savunma mekanizması ve eskiden bünyemde vardı. Bir ara kaybetmişim ve tekrar devreye girmesi çok iyi oldu. Önemli bir eksiklik bence. Aslında çok basit: "sen de ona yap". Diyenim kalmamış, ben de akıl edememişim. Silikleşip kaybolmuş. Ben de hep ezilmişim. Yazık.

Ama bu sadece basit bir intikam davranışı değil. Daha genele de uygulanabilir: mesela çok hesap kitap yapan birine içten kızmak. Belki senin de tam biraz daha hesaplı kitaplı davranmam gerekiyordur hayatta. Yani öyle ince bir noktalı vuruş ki bu. Hayatına uyguladığında, masajda tam en çok sızlayan kasa basılması gibi bir şey. Hah tam orası dedirtiyor.

Koro beni biraz strese sokmuştu geçen hafta. Seviye çok yüksekti, ben çok gerideydim. Nasıl olacaktı, ortamlarda yılbaşı öncesi konserden bahsediliyordu. Yılbaşına şunun şurasında kaç ay kalmıştı. Ama sonra duydum ki hazır olmadan zaten hoca çıkarmazmış. Ve aslında kimse o yüksek seviyeyle oraya gelmemiş. Ayın sonunda korodan atılmaktan korkuyordum. Ama kimse sesi yetersiz diye korodan atılmamış bugüne kadar. Öyle dediler. Sevmen yeterli dediler. Yine de kendimi geliştirmek için uğraşacağım. Bir de insanlar orada gerçekten çok tatlı. Kucak açtılar bana yeni gelen olarak. Ortam önemli.

Bugün hava bulutlu. Bir güneşli, bir kapalı. Böyle, ne zaman atarlanacağı belli olmayan psikopat biri gibi. Bir bakmışsın sebepsiz yağmış.

Kollarım biraz üşüdü. Biraz günümü planlayayım.