Cumartesi, Aralık 29, 2018

Eski yılın son günleri.

Bugün gene geçen post gibi verimli geçti günüm. Abim bana ziyarete gelecekti. Ondan önce evin dağınıklığını toplamak gerekiyordu. Bir buçuk saatte, hem dünya kadar iş gördüm hem de arada bir kek yapıp onun bile bulaşığını kaldırdım.

Muhabbet şahaneydi. Dolu dolu konuştuk. Satrançtan, yeğenimden, teknolojinin nimetlerinden, gezilerden, geçmişten. Ona satrancı problem çözerek şablonlar üstünden nasıl ilerlettiğimi anlattım, "o zaman senin ratingin şimdi 1500 olmuştur" dedi. Resmi olarak kendimi 1500 ratingli hissediyorum artık. Abim dedi çünkü. Ayrıca geçen maçta 1450'yi çok rahat yendim.

Yeğenim bu sene üniversiteyi bitiriyor. Belki master'ını Singapur'da yapabilirmiş. Celes'in memleketi.

Fotoğraf gezisine gitmek istiyorum. Kars ya da Kapadokya. Karlı bir yerlere. Şöyle 3-4 gün. Uzun zamandır bir geziye katılmadım.

Dün de annemi görmeye gittim. Yol uzun sürecekti o yüzden yanıma kitabımı almıştım. Vapurda otobüste dolmuşta hep okudum. Elimde kalemle birçok yerin altını çizdim. En son hayatımı bu kadar tepetaklak değiştiren kitap 1995'te okuduğum Tony Robbins'in kitabıydı, İçinizdeki Devi Uyandırın.

Şimdi gidip kendime güzel bir oyun bulayım. Bulamazsam da yılbaşı gecesi ve yeni sene için sağdan soldan ilham arayayım.

Perşembe, Aralık 27, 2018

İyi hissetmek (3)

Youtube'dan bir gece cazı açtım. Çalışma odasına geçip küçük ışıkları yaktım. Sırtıma ince hırkamı aldım, ayaklarımı sandalyeye uzattım. Şu anı nasıl iple çektim bilemezsin. Nasıl saatlerdir anlatasım var ve aksiyonu bölmemek için tutuyorum kendimi. Muh-te-şem verimli bir gün geçirdim. Kap kahveni çayını gel otur.

Hayatın sırrına ermiş gibi bir his bugün duyduğum. Meğer bütün derdim ertelemekmiş. Daha önce bu konuyla ilgili yazmıştım ama o zaman bu teknikler elimde yoktu. Bu sefer kitaptan okuduklarımı uyguladım ve işler aldı yürüdü. Hatırlar mısın bir ara stock photo işine girişecektim. Şu an altı tane fotoğrafı yükledim bile fotoğraf sitesine. Onay bekliyorlar. Öncesinde de vergi konusunu netleştirdim. Altı tane fotoğrafla zengin olmayacağım elbet ama mesele o değil sen biliyorsun. Mesele harekete geçebilmek. Eylem!!!!

Dur başından başlayayım. Bugün gene geç kalktım. Uyandığımda öğlen 13.30 civarıydı. Kapıda simitim asılıydı. Şükrettim. Nasıl hoşuma gidiyor anlatamam. Servise çıkan kapıcılı bir eve kavuştum  sonunda. Keyifle kahvaltı ettim senin anlayacağın.

Sonra bütçe çıkarma işi vardı ve savsaklıyordum. Oysa bazı kararları alamıyorum çok mu açıldım diye. Aslında önemli ama önemsiz gözüküyor. Zor da değil. Gelir ve giderleri listeleyeceğim, toplayacağım, elimde ne kadar kalmış ve kalacak göreceğim. Açtım defteri. Kitapta yazdığı gibi ama eklemeler de yaparak, bu iş tahminen ne kadar sürer, tahminen ne kadar zor ve tahminen ne kadar tatmin edici diye not aldım yan yana. İkinci aşama gerçek süre, gerçek zorluk ve gerçek tatmini yazmak tahminlerin yanına ve karşılaştırmak. Bence bu ikisini ayırmak şu açıdan önemli; içinde tahmin ve gerçeğin birbirinden farklı olabileceğini barındırıyor. Yani kafana vura vura şunu öğretiyor: tahminlerinle kalma, gerçeği test et. Bu da kendi başına bir motivasyon, bir itici güç. Sayılar ve tahminin tutup tutmadığı ise tamamen ikinci planda. Tabii bu benim yorumum. Bütçe çıkarma işi sonuç itibariyle tahminimin üç misli zamana yayıldı ama değdi bence.

Nikon fotoğraf makinemin içindeki resimlere ulaşamıyordum uzun zamandır. Çünkü yeni bilgisayarımın sd kart girişi yok. Bir kablo ile bağlantıyı sağlamaya çalışmıştım ama başaramamıştım. Bugün sanki beni iş bitirme böceği ısırmış gibi, birden aklıma dank etti, o kablo illa ki taşıma çantasının içindedir diye. Daha önce kablo kutusundan bulup çıkarmıştım bir kablo, olmamıştı. Bir baktım, evet orada. Bir taktım. Tak dedi aktardı. Bu kadar. Bu kadar kolay. Ama ben daha önce ne kadar uğraştım biliyor musun? Ve nasıl önemli bir iş şu an benim için. Çünkü çektiğim resimler kalıyor makinede. Makineyle çekmenin anlamı kalmıyor. Daha ben stock foto için resimler çekeceğim, daha ben fotoğraf gezilerine gideceğim. Çok önemli onları aktarabilmek. Al bak mesela, şu resmi blog için çekmiştim ve kalmıştı bu eve ilk taşındığımda:


Sonra yoga yapacaktım bugün. Ama baktım hava güneşli, hemen dedim bisiklete bineyim. Bunu erteleme ihtiyacı duymadım. Dümdüz kalktım gittim. Çok iyi geldi. Manzara çok güzeldi ama hava çıplak ve hareketsiz ellerimi dondurdu. 


Bisikletten sonra eve geldim. Dün yaptığım günlük listelere göre bu akşam pizza ve ev sineması ya da oyun gecesiydi. Pizza için ekmek hamuru gerekiyordu ve onu da gidip almayı geciktiriyordum çünkü gidince bulabilecek miyim bilmiyordum. Hiç buradan ekmek hamuru almadım. Ben de ne yaptım, pastanenin telefonunu şıp diye internetten bulup, gitmeden telefon açtım. Önce yok dedi, bu saatte çıkmaz. Sonra varmış varmış dedi. İçim rahat gittim oraya kadar. Küçük bir şey ama konfor katsayısı çok yüksek. Ekmek hamurunu aldım geldim. 

Sonra da yünlüleri makineye attım. Onu da ne zamandır erteliyordum. Yapsam mı diyene kadar geçecek zamanda bütün yünlü ve hassas çamaşırlar makinede dönüyorlardı. 

Günlük listeme bakınca bugün aslında iş konusunu ilk halledecektim. Gene ona zaman kalmadı ama az kısmını halledeyim dedim. Ve stock photo işine el attım. Ertelemek için kendimce bahanelerim vardı. Çok kazandırmayacak muhtemelen, oysa bu bile kesin değil. Vergi işi biraz soru işareti. Kimlik kağıdını yüklemeden bu vergi işini netleştirmek gerekiyordu. Support kısmından canlı destek buldum ve beş dakika içinde vergi konusu netleşti. Ben de kimliğimi yükledim ardından telefonumda bilgisayarımda duran birkaç fotoğrafı. Tabii ki geçimimi buradan sağlamayacağım ama biriktiğinde bana senede bir gezi parası kadar çıkartır diye tahmin ediyorum, eğer düzenli uğraşırsam ki uğraşabilirim. 

Sonra karnım acıktı ve ekmek hamurlarından nefis pizzalar yaptım. Televizyonun karşısına geçip, film izledim. Nefis bir gün güzel bir akşamla taçlandı. 

Daha da kitabın o bölümünü bitirmedim, bunlar harekete geçmek için olan tekniklerden sadece biriydi. Bütün günüm aklımdaki bir işi süründürerek geçiyormuş. Bir yandan çok acı ama diğer yandan da gelecek için çok umut verici. Ben daha neler neler yaparım duygusu. Yarın bir de erken kalkabilsem, o zaman neler olur kim bilir. O zaman çok geç yatmayayım. Haydin.

Çarşamba, Aralık 26, 2018

İyi hissetmek (devam).

Bugün pilatese gidemedim ve saat 15.00'e kadar kahvaltı dışında ne yaptım bilmiyorum. Ama sonrasında defterime neden hiçbir işin ucundan tutamadığımı anlatıp, düğümü çözdüm ve iki saate yakın mutfakta çalıştım. Sonra geçtim çalışma odama ve İyi Hissetmek okudum. Defterime bazı listeler yaptım. Ve bol bol düşündüm. Gün sonunda damağımda kalan tat hoş bir tat oldu. 

Örnek olarak eğlenceli etkinlikler listesi yaptım. Ucunu açık bıraktım aklıma geldikçe ekleyeyim diye. Aylık, haftalık ve günlük yapılacaklar listesi de yazdım. Kısa kısa ve bana keyif verecek şeyler bu listeler. Örnek vermek istersem, her hafta dışarıda bir brunch günü belirlemek gibi. Her ay bir konser bir de tiyatro bileti almak gibi. Biraz klasik ama benim için güzel.

İş konusunu biraz düşündüm. Yani kitapta yazanları iş konusu üzerinden okudum. Beni korkutuyor ve başaramayacağımı düşünüyorum biraz derinlere bakarsak. Bunlar elbet çarpık düşünce sınıfına giriyor ama tam anlamıyla da sistematik şekilde masaya yatırıp halletmedim. Yarın belki biraz üzerine gidebilirim. Değer yani üzerine gitmeye. 

Sadece şunu anladım. Ben bu kitabın ilkesini bilmeden kendime uygulamışım sigarayı bırakmak isterken. Sigarayla değil, onu tekrar içmemi teşvik eden "kandırıkçı düşünce"yle savaşmaya karar verdiğim gün anlamıştım bir daha içmeyeceğimi. Bu düşünceler eğer tanımlanmazsa ağzından girip burnundan çıkar ve ne yapar eder sana o sigarayı tekrar içirir. Ama bir kere aklında "kandırıkçı düşünce" diye bir dosya açtın mı bunların hepsini oraya koyarsın ve o dakikadan itibaren de sesleri azalıp yok olur. Bu benim için bir devrim olmuştu. Yedi sene oldu. Ağzıma koymadım. 

Yani düşünce bazında değişime derinden inanıyorum. En sonunda bilişselci olacağım. Zaten pragmatik bir insanım. Etiketlere takılmam. İşimi görüyor mu ona bakarım. İş konusunda sigaraya  benzer bir devrim olsa ne şahane olur...Olur mu olur. Sonuçta on beş dakikalık bir çalışmaya bakar. Yarın taze kafayla bunun üstüne gideyim bakayım neler çıkıyor ortaya. Heyecanlandım biraz.







 

 

Pazar, Aralık 23, 2018

İyi Hissetmek.

Az önce mutfak bir sinema salonu ambiyansına büründü. Mısır patlatınca öyle oluyor. Eski evde o koku tüm salona yayılıyordu. Dışarı çıkıp az kuruyemiş alacaktım. Canım atıştırmalık çekmişti ama sonra çok üşendim. Düşündüm evde ne atıştırabilirim diye. Öylece aklıma mısır patlatmak geldi. Eskiden ne zaman film izleyecek olsam illa öncesinde mısır patlatırdım. O yüzden mısır patlatmak benim için bir keyif vaadi.

Dün gece uykum kötü düşüncelerle bölündü. Ama öncesinde çok güzel okumalar yapmıştım, hormonal dönüşümle de beraber hafif sıyrıklarla atlattım bu sefer. Psikonet'in İyi Hissetmek'ini nihayet aldım elime. Nihilizm diye bir sözcükle tanıştım. Ben onu sadece felsefi bir kavram olarak bilirdim. Psikolojideki karşılığını bilmezdim: her şeyin değerini ve anlamını yitirmesine deniyormuş. Bu sabah uyandığımda saat öğlen bire gelmişti. Kahvaltıdan sonra koltuğa kurulup hep kitabı okudum. Uzun zamandır günüm böyle okuyarak geçmemişti. Elimde kalemler, çizip durdum. Gerçekten iyi hissettim kendimi. Daha da okumak istiyorum. Mesela aklıma ilk gelen, "başarı mutluluk getirmez, tatmin getirir sadece" sözü. Bir başkası orta yaş kriziyle ilgili. "Neler hayal etmiştik, neler bulduk hayatta" hesaplaşmasıymış orta yaş krizi. Sorsan biliyorum derdim. Bilmiyormuşum. Demek ki ben ne zaman aile kuramadım diye üzülsem, hep orta yaş kriziymiş onlar.  Bir de -meli -malı diye kendimi motive etmelerim kötü bir motivasyon biçimiymiş. Ama motivasyonla ilgili koca bir kitap var daha aynı yayınevinden çıkma. Onu da okumak istiyorum. İyi Hissetmek gerçekten iyi bir kitap. Dolu dolu. Ben atlayarak okuyorum ama yine de faydalı buldum. Öfke konulu koca bir bölüm var. O da merak ettiklerim arasında.

Altıncı bölümü yazma hevesi içimde gıdım gıdım birikiyor. Onun biriktiğini hissetmek zevkli bir şey.  Bölümlerin birikmesi de. Eren bana toplam kaç bölüm olacak diye sordu. Doğrusu bilmiyorum. Ortası rahat bir on bölüm tutar diye tahmin ediyorum ama daha az da tutabilir. Son kısım da 3-4 bölüm olsa on beş ila yirmiye yakın eder. Ceren bana Margaret Atwood'un MasterClass dersinin tanıtımını atmış. Ağız sulandırıcı. Belki önümüzdeki hafta alırım o dersi. Ya da sonraki hafta.

Eski fırın ve ocağı internette satışa koydum. Bugün ilk defa birisi telefonunu vermiş, konuştuk. Fırın olmadı ama ocak olabilir gibiydi. Bakalım.

Bugün satranç problem puanım azıcık yükseldi. Bir de plank'te Cuma günü 50 saniye durabildim. Neredeyse bir dakikaya yaklaştım.

Bakalım bu gece nasıl geçecek. Şimdilik durum sabit gibi.



Cumartesi, Aralık 22, 2018

Gelgit.

Kötü, çok kötü bir geceden sonra sabah açılmış uyandığımda işkillenmiştim kenarından. Sonradan zaten ortaya çıktı. PMS ten kurtuldum. Şükür. Bu sefer bir gün erken gelmiş. Bir de dolunaya denk geliyor benim acaba ondan mı bu kadar yoğun? Canımdan bezdim en özet anlatımla. Her şeye herkese resti çektim içimden. Her şey önemini değerini yitirdi. Sabah gözümü açtığımda oysa gene içime yaşama hevesleri dolmuştu. Bir gecede ne büyük gelgit. Okyanus kıyıları gibiyim. Sular dörtnala koşan atlar hızında çekilip geri geliyor. Şu an görsen mesela, zen budistlerine taş çıkartırım. Dağ gibi oturuyorum en huzurlusundan hafifçecik bir titreşim yayarak.

Geçen PMS'te kafam daha sıkı çalışmıştı sanki. Öyle hatırlıyorum. Bu sefer tersi oldu. Satranç puanlarım serbest düşüşte. Geçen sefer fakat hormon takviyesi almak zorunda kalmıştım. Belki zekamı yükselten o östrojendi. Bilemedim.

Dün Eren'le buluştuk. Gene doyamadık sohbetlere. Çok duramadı maalesef.

Dün Umay'la da konuştuk telefondan. Çevirilerimi yayınlayan yayınevinin sahibi. Yayınevi kurmayı düşünüyorum ama sadece ekitap satan. Ona açtım bu fikrimi. Biraz konuştuk. Dün heyecan veren bir konuydu benim için. Bugün pek gözüm yemiyor oysa. Sevmiyorum bu gelgitlerimi. Yayıncılık beni heyecanlandıran bir alan. Ama nasıl olacak? Belki biraz demlense, duygularım da durulur. Sadece ekitap satan yayınevi var mı ona da bir bakmalı. Dün biraz baktım ama ücretsiz ekitap verenleri listelemişler.

Bugün değişik bir şeyler yapmak istiyorum. Belki vapura atlayıp karşıya geçerim. Çoktandır vapura binmedim. Değişiklik olur.


Cuma, Aralık 21, 2018

Gelmeyin üstüme...

Gelmeyin üstüme sakın gelmeyin diyor ya şarkı, arkasından dostu arkadaşı kırarım bugün diye tehditler savuruyor. Yok be okurum. Seni kıramam. Ama biraz Tanju Okan haleti ruhiyesindeyim. Canım sıkkın. PMS yaklaşıyor onun etkisi kesin var. Spor iyi geliyordu değil mi. Bak hatırladım. Yarın pilates var, isabet. Belki açılırım bir miktar. Ama kendimi biraz tanıdıysam bu canımın sıkkınlığı artarak gidecek. İlla ki gözümden yaş gelene kadar.

Oysa hayatımda ilk defa tavuk kemiklerinden tavuk suyuna çorba yaptım bugün, şehriyeli. Kabak ve havuç da ekledim. Tam böyle profesyonel ev kadını -o da ne demekse- gibi.

Sonra askıdaki çamaşırları Marie Kondo stayl katladım. Makinede bekleyenleri de kaldırdıklarımın yerine astım. Hem de bugün seanstan önce yaptım bunu. Normalde yapacağım zaman akşama kadar sürünür. Ayça ve Toni'yi açtım. Öyle yapabildim. Ayça'ya ben pek tahammül edemezdim, geçen buluştuğumuzda Gül söylemeseydi. O eskisi gibi enerji bombası değil artık sakinleşti deyince bir şans verdim. Gene boş konuşuyor bence eskisi gibi, ama idare ediyor. En fenası, Toni'nin r'leri söyleyememesini kaptım. Konuşurken değil ama bir metin okurken içimden, iç sesim r'leri Toni gibi okuyor çok sinir bozucu.

Journey'i bitirdim. Pöf. Galiba oyun yaşım geçti benim. Hiç eğlenmedim. Sonu güzeldi sadece ama en en en sonunun dibi. "Bu yolculukta sana eşlik edenler" diye yazınca ekrana onu beğendim. Oyun bir hayat metaforu, ve yolda sana eşlik eden, yol gösteren gerçek başka oyunculara denk gelebiliyorsun. İsterdim ki, ölürken, yani gerçek hayatta, gözümün önünden tüm hayatım geçtikten sonra, tık tık tık diye bu yolculukta bana eşlik edenlerin dökümü de çıksın son elveda. O kişiyle en tepe anlardan birkaç saniye klip gibi gösterse. Şık olurdu bence.

Seans. Değişikti. Duygusuna karar veremiyorum. Bir yandan canım ona sıkkın. Ama diğer yandan da dolu dolu konuştum duygusu ve bunun tatmini var. Kendimi hiç olmadığı kadar iyi ifade edebildim. Bir sonraki seansa kadar demlenir herhalde bu duygular. Silinip de gitmesin ama.

Salı, Aralık 18, 2018

Renkli kış günleri.

Pilates sonrası mis gibi bir duş, temiz giysilerle geçtim pencere kenarına. Bebek gibi oldum. Termosta çayım vardı. Onu doldurdum. Sableler zaten burada kalmış. Bu sabah hem de erken kalkmıştım. Sekiz buçuk. Kahvaltıdan sonra, spordan önce klavyenin başına oturdum. Bir saate yakın beşinci bölümün sonunu yazmaya koyuldum. Beşinci bölüm bitiyor dostum. Çok az kaldı onu da bugün bir ara bitiririm. Fakat en gıcık olduğum duygu şu: tamam bunu yazdın iyi de, bununla iş bitmiyor ki. Ohoooo iş hiçbir zaman bitmiyor o zaman. Romanı yazsam yayınlansa gene bitmeyecek biliyorum ben. Bu sefer de "bu bir şey değil ki" diyecek aynı iç ses. Aynı geçen postun yorumunda Enis'in dediği gibi. Yaratım sürecindeyim. Bu. Bazen aşırı keyifli olduğu da oluyor. Tam çocukken hissettiğim şeyler: fikirlerin kolayca gelmesi, ve diplerden güzel bir fikir olduğunu bilmem devamında da öğretmenin kağıdın kenarına bunu not etmesi ve bazen de sınıfa okuması. Ama işte bunun her zaman sürekli biçimde olmasını isteyen bir yanım var, yedi yirmidört. Ona laf anlatmak lazım uygun bir zamanda. Bebeğim, demek gerek, bu istediğin her zaman olmaz ama daha sık olmasını istiyorsan, daha çok romanın başına oturmalı ve daha çok yazmalısın. Başka hiçbir yolu yok.

Journey oynarken çöllerde dönüp dolaşmaktan başım dönmüştü hani. En sonunda baktım bu iş böyle olmayacak. İnternetten kopya çektim. Bir yeri görememişim ve daha sittin sene göremezmişim. Onu bulduktan sonra oyun açıldı. Hala söyledikleri kadar etkileyici bulmadım ama oyunu öyle bir tasarlamışlar ki kendini biraz akışa bırakırsan zaten gitmen gereken yere kendinden gidiyorsun. O akışa bırakma ve içgüdülerinle oynarken ilerleme hali güzel. Gene takıldığım yerlerde kopyaya başvururum sanırım.

Sonra, bak dün ne oldu. Gene aksiyonlu şeyler. Ama benim tip aksiyon. Kuafördeydim. O sevdiğim yeni kuaförüm. Keyifli keyifli sohbet ediyoruz. Sonra içeri bir müşteri girdi. Selam verdi, selam verdim. Bir de yüzünü dönünce aynadan ne göreyim? Amanın en çok beğendiğim, beni en çok güldürmüş ünlü bir oyuncu. Bir süre önce de kardeşimin facebook'unda kardeşimin yanında resmini görmüştüm. Ay siz ne ara tanıştınız diye kıskançlıktan çatlamıştım. O da böyle en cool halleriyle sanki bir olay değilmiş gibi üstünkörü anlatmıştı. Havası batsın. Neyse kuaförde yan yana saçlarımız boyalı boyalı sohbet ettik. Dedim kardeşimle facebookta resminizi görüp kıskanmıştım şimdi ne güzel karşıma çıktınız. Aaa öyle mi kim filan ismini söyleyince küçük dilini yutuyordu "aaa siz onun ablası mısınız o benim çok sevdiğim arkadaşım, biz onunla Fransa'ya gittik" demesin mi. P.ç. Niye söylemiyorsun? Niye anlatmıyorsun bana tanıştık arkadaş olduk diye. Beraber televizyonda izleyip, beraber ayılıp bayılıp, taklidini yapıp, dövüne dövüne gülmedik mi? İşte böyle şerefsiz, böyle hain bu kardeşim. Neyse benim yakınlarda oturuyormuş bu ünlü oyuncu, daha bol bol karşılaşırız dedi ve gitti. Ben de eve gelir gelmez kardeşime whatsapp'tan mesaj attım. O artık benim de arkadaşım, kuaförde tanıştık, hatta buradan komşum diye. Yaaaa...yaaa... :D :D :D

Erken kalkınca gün uzuyor ne güzel. Bugün biraz ev işlerini halledeyim ufaktan. Bir bölüm daha İnce Memed okuyayım. Belki kasabın ayıkladığı kemiklerden tavuk suyu yaparım. Belki Journey'de bir bölüm daha geçerim. Yeni bir iş fikri geldi aklıma belki onun oluruna bakarım. Fena geçmiyor günler aslında.


Pazar, Aralık 16, 2018

Olduğu kadar.

Zencefilli limonlu çayımı aldım yanıma. Sol tarafımda birinci kısım bitince kendime hediye alacağımı söylediğim bitkim var: kauçuk. Bugün yürüyüşe çıkınca büyük Migros'a uğrayıp aldım. Bir ara bir isim koymalı ona.

Yürüyüş çantam tıka basa doluydu bugün. Sıcak su termosu, kupa, kaşık, küçük kahve kavanozu, cüzdan, defterler, kalem ve İnce Memed. Görsen minnacık çanta. Nasıl sığdığına şaşarsın. Fenerbahçe'ye kadar yürüdüm. Sonra geri döndüm. Yolda boş bank bulunca yerleştim. Kahvemi hazırladım. İnce Memed'i çıkarıp içinden bir bölüm okudum. Sonra kalemi defteri çıkarıp sahili betimledim elimden geldiğince.  Bir de bullet journal'a aklımdayken diğer betimleme mekanlarını listeledim. İçlerinden beni en çok heyecanlandıranlardan biri St. Antuan kilisesi. Biri de Eminönü Tahtakale. Tasvir için çok güzel mekanlar değil mi sence de? St. Antuan'ı hiç görmemiş birisi için oranın atmosferini anlatmak. Ya da Tahtakale'nin o enerjisini. Belki Tahtakale'de sesli çekim yaparım. Orada oturup yazmak mümkün olmayacak. Sesli not alabilirim ancak. Resimler çekebilirim. Sonra civardaki bir yere oturup yazarım.

Dün geceki postta bir sözcük, yakaladım, pardon iki: aşırı talepkâr. Anladım ki içimdeki talepkârın ayarlarını güncellemek gerek. Dengelemek. Makul bir dereceye getirmek. Hep bunu yapıyorum sanki. Demek ki ayarı sürekli bozuluyor. İdeallerimin dizginlerini bırakırsam, alıp başını ulaşılmaz zirvelere kaçıyor. Sebebini biliyorum. Nereden geldiğini. Sırf bana kalsa çok güzel bir ayarda duracak: olduğu kadar, ama eli yüzü düzgün, "prezantabl". Böylesi o kadar kendiyle barışık ve huzurlu ve makul ve gerçekleşebilir ki. Ve bir yükseliş olacaksa, ancak buradan yola çıkmakla olacak. Çünkü orası katıksız ben. Ama yükselişi düşünmeye şimdilik gerek yok. Şimdi düz gitsin yeter.

Bugün henüz günlük kotamı doldurmaya başlamadım. Ama sabah romanın başına oturup bir mekan haritası çizdim ve hatta boyadım. Bazı kararlar almam lazım anlatıma devam etmeden önce. Belki birazdan başına oturup bu kararları alırım. Kafamdan herkesi atmalıyım. Bir ben kalmalıyım. Kendim için yazıyorum. Olduğu kadar. 

Süperyazar.

İşte yeni bir yayınla yine karşındayım sevgili okurum. Son zamanlardaki favori mekanımdayım: pencere kenarı tekli koltuk. Müzik de açtım.

Dün akşam erken yatınca bugün de nispeten erken kalkabildim. Kahvaltıdan hemen sonra romanın başına oturdum. Takıldığım dördüncü bölümü yarıda kestim. Yani 900 sözcük yerine 500 sözcük yazmıştım ve bölüm bitmişti kanımca. Sündürmektense bittiğine karar verdim ve sonraki bölümü yazdım. En çok korktuğum bölüm fakat elimden geleni yaptım. Günlük kotayı bitirdim. En azından hareket eden trene atlamış gibi hissediyorum kendimi. Binmesem kaçıracağımdan korktum. Arayı açarsan başına oturmak zorlaşıyor. Dördüncü bölüm ilk kısmın da son bölümü aynı zamanda.

Bir tane siyah, sert kapaklı, kareli bir defterim var benim. Çalışma defteri ve günlük defteri arası bir şey. Oraya Superbetter'ı yazarlık için uyarladım. Superyazar olmak için.
İlk görevim: birinci taslağı bitirmek.
Yardımcılarım: aslında burayı okuyan herkes beni motive ettiği için yardımcım. Fakat daha özel olarak, ilk taslakları  okumayı kabul eden iki arkadaşım.
Savaşmam gereken kötü adamlar: erteleme, yazar tıkanması ve acımasız ve aşırı talepkar iç sesim.
Gücümü yükseltenler:
-iyi yazdığını düşündüğüm bir yazarın kitabından her gün en az 3 sayfa okumak
-her gün 300 sözcük yazmak
-yaratıcı yazarlık kursları ya da makaleleri
-gözlem ve betimleme alıştırmaları yapmak
-Karakter geliştirme alıştırmaları
-Olay örgüsü alıştırmaları

Şöyle bir şey yapmayı düşünüyorum ilk taslak bitene kadar. Her gün bir mekân seçip, orayı yazılı olarak defterime betimlemek. Bu açık ya da kapalı bir mekan olabilir. Ayrıntıları fark etmek önemli burada. Bir de anlatım elbette. Her gün 300 sözcük kotasının yanı sıra bunu yapayım dedim bugün. Çünkü sözcük sayısını arttırmayı da seçebilirdim ama istemedim. Bu alıştırma evden çıkıp değişik bir yere gitmek için de iyi bir bahane. Her gün yapamam belki ama hafta içi yapabilirim örneğin.

Yoksa gün sakin geçti. Günün tek aksiyonu sonunda yapmaya giriştiğim sable kurabiyeleriydi. Bu sefer uyduruk kurabiyeler yapmadım. Doğru dürüst bir tarifle yola çıktım. Sonuç da doğru dürüst oldu. Ama beyaz şeker koydum içine. Hem de bir dolu. Neyse olur böyle arada bir. Kurabiye yapmak zevkli bir şey. Bu arada tarif fransızca o yüzden link vermiyorum.






Cuma, Aralık 14, 2018

Kurban ve Gabo

Gene çalışma odasındayım. Bugün pek uğramamıştım. Sabahtan beri pek fırsatım olmadı. Gereksiz işler yüzünden. Ama buraya gelip blog yazmak en büyük keyiflerimden biri. Hele tok karnına.

Aslında bütün hafta romanı savsakladım ve bu hoşuma gitmiyor. Sebebini biraz biliyorum. Sanatsal açıdan en çok imkan tanıyan bölüme geldim. Yani gene taslak yazdığımı unuttum. Gene o ulaşılmaz sanatsal zirveler gözümde oluştu ve büyüdü. Bence olay bu. Çok beklenti yükledim bu ilk romana. İlk çocuk gibi. Yıllarca beklenmiş. Belki de kadim yazılarda ilk çocuğun kurban edilmesi düşüncesinin bilinçaltı yansıması budur. Gözden çıkarmak. Onu samimi olarak gözden çıkarırsan, düğümler çözülüyor.

Geçen dinlediğim bir podcast'te Gabriel Garcia Marquez'in Yüz Yıllık Yalnızlık romanını yayıncıya gönderirken posta parasını denkleştiremediği için sadece bir kısmını gönderdiği, sonra eline para geçince kalanını da postaladığını dinlemiştim. Okumadım onu. Bunun için de kendime kızıyorum. Yüz Yıllık Yalnızlık onun ilk romanı. Meselem bu. Benimki öyle bir şey olmayacak. Bunu biliyorum.
Ve bu beni çok üzüyor. Oysa, kendimi kimseyle kıyaslamamam gerek. Herkesin şartları farklı. Keşke sırf bunu becerebilsem.

Ev biraz düzene kavuştu. En son giysi odası kaldı. Onu da yarın yapabildiğim kadarını yaparım. Hani bir yeri yaparken başka taraf bozulur ya. Bu sefer onu aşabildim. Kulaklıklar sağolsun.

Son postta bahsettiğim playstation'ı aldım. Journey'i de yükledim. Gereksiz bir masraf olacağını en başından biliyordum ama almasaydım aklım kalacaktı. İlk gün iki saat oynamışım. İnsanlar iki saatte oyunu bitiriyor. Ama ben her şeye yabancı olduğum için ilk seviyede kaldım. Ve çok sıkıldım. Çölde dönüp dolaşmaktan kum fobisi edindim. Yine de aklım oyunda. Biraz da o yüzden diğer işler aksadı. Bugün tekrar Tepe Nautilus'a gitmek zorunda kaldım örneğin. Of bir de çocuk mu oynayacak diyorlar. Hayır benim için deyince niye utanıyorum?

Ben yanlış mı anladım yoksa bir ara Istanbul'a kar mı yağmış. Sanırım Kurtuluş tarafına yağmış, İnstagram'da bir arkadaşım koymuş. Ama Kadıköy tarafına yağdı ve kaçırdımsa?

Yok, bugünde iş yok. Blog postu bile bir naneye benzemedi. Belki yarın daha dişe dokunur bir yazı yazarım. Bu akşam en temizi gidip yatmak.




Çarşamba, Aralık 12, 2018

İşler güçler düşünmeler.

Gene geçen günkü gibi çalışma odamda tekli koltukta, pencere kenarındayım. Spotify'da sakin bir müzik buldum Soft focus. Yaylılar sakin sakin takılıyor. Yeni yemek yedim. Biraz geç oldu bugün.

Romana çalışmadım. Onun yerine Depoları Boşaltıyoruz'da son ayların değerlendirmesini yaptım. Oradan çıkınca iş konusunun en geride kalan konu olduğunu tespit ettim ve defterimi kalemimi elime alıp bu konu hakkında yazılı düşünme yaptım. Üç iş kategorisi açtım.

1-Hemen yapabileceğim işler.
2-Şarta bağlı ya da eğitime bağlı işler (bazı şartlar yerine gelirse olabilecek ya da ek bir eğitim gerektiren)
3-Uzun vadede olabilecek işler.

Amacım sansürlemeden, meyilimi ortaya çıkarmaktı. Bir günde olacak iş değil, zaten olması da gerekli değil ama o arayış keyifliydi. Kısa vadede anaokulu müdürü olabileceğim tamamen aklımdan çıkmış örneğin. Hatırladığım iyi oldu. Bütün öğleden sonra buna kafa yordum ve zaman kaybı gibi görünmedi gözüme. Yeni yıla kadar bu konuyu düşünmeye karar verdim.

Bir de uzun uzun düşünüp, Playstation 4 almaya karar verdim. Journey diye bir oyun varmış, herkes çok methediyor, sonunda ağladık filan diyorlar. Superbetter'ın facebook sayfasından girdiler kanıma. Birisi vurdulu kırdılı, şiddet içeren video oyunlarına alternatif sormuş, orada gördüm. Yarın gidip almayı düşünüyorum. Biraz eğlence gerek bana.

Onun dışında, dün akşam kendimi iyi hissetmek adına yatak odasına yığılmış kirli çamaşırları ayıkladım ve çarşafları makineye atıp yıkadım. Bugün de ev düzeni konusunda evin girişini toparladım. Geriye salon kaldı, bir de giyinme odası. Yarın ve öbür gün de onları halledersem iyi olur. Yediklerime dikkat etmek enerji düzeyimde fark yarattı hemen.

Yazıyı bitiremedim bir türlü. Blog yazmalara doyamamak böyle bir şey. Ama bütün gün evdeydim. Bir olay da olmadı. Haydin o zaman. Tadında bırakmalı.








Salı, Aralık 11, 2018

Yağmur ve düşündürdükleri.

Çalışma odamdayım. Küçük ışıklar yanıyor. İkili koltuk gelene kadar beyaz tekli koltuğu buraya taşıdım, pencere kenarına.

Akşam Ecehan'dan esinlenip misket köftesi pişirdim yanında da püre. Efsane bir menü oldu. Püre yaparken patatesin yanı sıra krema, az soğan, sarımsak ve kaşar peynir de koyuyorum rondoya. Bir de maydanoz ve nane. Bazen paprika. Bir de tuz. Doyurucu oldu. Üstünden tatlı niyetine tahinli trabzon hurması. Onu da Sema Sümeli'nin instagramında görmüştüm.

Et yemedim mi aç kalmış gibi oluyorum. Hemen enerjim düşüyor. Miskinliğimi ona bağladım.

Spotify'ın 2018 şarkıları açık fonda.

Bugün 4. bölümün 1/3 ünü yazdım. Daha fazla yazarım sanıyordum.

Tüm gün garip bir huzursuzluk vardı üstümde. Yogaya bile sabırsızlandım, yapamadım. Bir tuhaftı(m). Satranç problem puanlarım önce 1640'a çıktı, sonra da 1500'lere çakıldı. Kafam hiçbir şeye basmıyor. Ne kitap ne de film.

Yağmur damlalarının parlattığı otoparkın asfaltına sokak lambasının turuncu ışığı vuruyor. Perdeyi iyice açtım. Nasılsa karşıki pencereler uzakta. Sokaktan bu saatte pek gelen geçen olmuyor. Sadece arada bir bir taşıt. Doya doya yağmur seyretmek. Eski evimi düşünüyorum arada sırada. Belki birazdan sableleri yaparım. Fonda şu an sakin sakin çalan parça şu. Ve ardından şu.

Güzel şarkılar, dışarıda yağan yağmur, sıcak bir ev, pencere kenarına konmuş rahat bir koltuk, güzel hafif bir ışık. Sanki bir insana bunlardan fazlası gerekmezmiş gibi. İlk önce yetiniyor insan. Sonra, düşünceler oradan oraya uçuşunca anlıyorsun. Bir çocuğun gülüşünde eski bir sevgilini düşünüyorsun. Ve zaman varken doğurmadığın çocuklarını.

Çocuktan geçtim artık ama eski aşk trafiğimi özlüyorum. Sağlam sevdiğim biri olsaydı hayatımda şimdi, işte o zaman tam olacaktı. Ama her şey ender olarak tam olurmuş. Bunu da hayat öğretti. Hiçbir zaman düz bir çizgi olmayacak hayat. Çünkü yaşamak böyle bir şey.

Yağmur hala dinmedi.




Pazartesi, Aralık 10, 2018

Daha güzele...

Miskinlik diz boyu. Yine de mutfağı epey bir elden geçirdim. Epey de ihtiyacı vardı. Ama başka hiçbir iş yapamadım. Romanın dördüncü bölümüne başlayacağım. Artık zevkli kısmı başlıyor. Bu sefer de bitip gitmesin diye yazamazsam vay halime. Yaparım bilirsin.

-----------

Dün satrançta 1600 eşiğini aştım. Problemde ama. Maçta değil henüz. Çoktandır maç yapmıyorum. Genelde paralel gidiyordu, maçla problem. Ama yine de yenmeden bir şey demem. Maçta 1600'ü yensem ayaklarım yere değmez. Bizim okuldan bir çocuk var, yani artık çocuk değil koskoca adam, Istanbul sıralamasında ilk 100'de. Onun puanına bakmıştım Türkiye Satranç Federasyonunun sitesinden de, 1600 küsurdu. Ama turnuva puanı. Ama olsun. Yani 1600 puanlık bilgisayarı yensem, artık ufaktan turnuvalara katılmaya bakabilirim, belki. En son 1450 ile filan oynadım. Ama o zaman problem puanımda 1500'e çıkamıyordum. Değişiklik olur bana, turnuvalar yani. Abime daha demedim 1900'lük problemleri çözdüğümü. 1800'ü demiştim, çok şaşırmıştı. Artık 1800 çözmek olay değil bana. Ama 1900'de ufak bir zafer çığlığı atıyorum. Yalan yok.  1600 eşiğini bir türlü aşamayacağım sanıyordum. Aylar filan sürecek belki de hiç olmayacak sanıyordum. Şimdi şöyle yalnız: 1600 puan bir ortalama. Bunun için birkaç 1900'lük filan da çözmen gerek.

--------

Tamam anlatımda çakıldım kaldım ama beni en çok sevindiren şeylerden biri de, fikirlerin en azından eskisi gibi gelmesi. Gençliğimdeki gibi. Bir ara o da yoktu biliyor musun? Kaybetmiştim. Okul yıllarımda çok kolay gelirdi fikirler. Hocalar beğenirdi. Sınıfa filan okurlardı ödevlerimi. Ve o zamanlar hep şöyle düşünürdüm: "zaman kısıtlaması olmasa, bir de şu rahatsız sıralar, bir de düşünürken ayağını sıraya pat pat vuran şu sıra arkadaşı, ohooo daha neler neler yazılır." Ve işte bu canımı çok sıkardı: zamanım varken neden yazmıyorum? Neden ödev dışında bir şeyi kendi kendime yazamıyorum? O zaman böyle bir özdisiplinim yoktu. Özdisiplin diye bir kavram da yoktu dağarcığımda. Olsaydı ne güzel olacaktı. Tam da sular seller gibi kitap okuduğum zamanlar. Bir kitabı iki günde bitirirdim. Neyse oldu artık. En azından yolumu bulmuş gibiyim.

Saat gece yarısını çoktan geçmiş. Kaloriferler soğumuş. Bakalım bu hafta kaç bölümün taslağını yazabileceğim. Bugün mutfağı temizlerken diyordum ki kendime "gidişat iyiye doğru sanki, sanki daha güzel bir yere gidiyorum."


Cumartesi, Aralık 08, 2018

İlham ve boza.

Şu an o çalışma odasındaki ikili koltuğun gerekliliğini en çok hissettiğim an. Üçüncü bölümün taslağını yazmayı bitirdim. Ve o odada koltuğa yayılıp blog yazmak istedim. Çerçeveler çok hoş oldu. Hepsi de aynı fotoğrafçıya aynı anda poz vermiş gibi, aynı tebessümle poz vermişler. Kafamı sola çevirince onları görüyorum: Le Guin, Rowling ve Yaşar Kemal. Bugün Yapı Kredi Yayınlarının dükkanına kadar gittim ve İnce Memed'in ilk cildini satın aldım.




Bana tam umduğum gibi ilham veriyorlar. Elimde 7 çerçeve daha var. Bazılarına kitap kapağı koymak istiyorum ama bu sefer renkli. 

Dördüncü bölüm, birinci kısmın son bölümü. Ondan sonra hikayenin orta kısmı başlayacak. Şimdilik 20 kitap sayfası yazmışım yani. Bugüne kadar yapamadığım bir şey o yüzden benim için bir çeşit zafer. Bir çeşit şeytanın bacağını kırma. Diyorum ki yayınlanmazsa da wattpad'e koyarım. Gene okuyanı olur. Neyse şimdi onlara daha var. Öncelikli amacım taslağı bitirmek. 

Bugün kotayı aştıktan sonra, dışarı çıktım, dediğim gibi kitapçıya gittim, başka ufak tefek alışverişler, işler gördüm. Dönüşte bir o kadar daha yazdım. İşte o çok keyifliydi. Aklına yeni fikirlerin pıtırak gibi düştüğü anlar. Parmaklar klavyede tıkır tıkır. Rahatsın. Nasılsa bu son hali de değil. Ne yazsan olur, yeter ki fikirleri kaçırma. 

Şimdi gidip yiyecek bir şeyler hazırlayayım. Sonra da bardağa boza doldurup, oturup İnce Memed'i mercek altına alayım.





Çarşamba, Aralık 05, 2018

Üçüncü bölüm.

Yan taraftaki metruk binayı yıkmaya başladılar. Oysa evi tuttuğumda "hayır orayı sahibi satmıyor" diye yemin etmişlerdi. Sabah onun gürültüsüne uyandım ama yine de dayanılmaz değil. Korktuğum her şey başıma geliyor.

Şu an mutfak masasındayım. Mutfağa masa da aldım çerçevelerin yanı sıra. Tam sağımda soba gibi ısıtan bir kalorifer. Karşımda biraz puslu mutfak penceresi, camlarından yağmur damlaları süzülüyor, en romantiğinden. Usta gelecek, bekliyorum. Aynayı giyinme odasına monte edecek. Masa, sandalye, ayna, çerçeve.

Roman nasıl gidiyor bilmiyorum. İkinci bölümün taslağını bitirdim. Bugün üçüncüye başlayacağım. En azından bir ilerleme var. Planlama beni o kadar uğraştırdı ki, en iyi becerdiğimi sandığım kısımda tökezliyorum. Ama yazdıkça deneyim kazandığımı hissediyorum. Belki de ilk taslağın görevlerinden biri de budur. En büyük eksiğim okumak. Okumadan yazmak, görmeden çizmeye benziyor. Ama o konuda elimden gelen bir şey yok. Belki ilerde işler değişir diye umuyorum.

Uyuşuk bir günüm. Usta gecikecekmiş. O gittikten sonra ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yok. Hiçbir işi halledesim yok. Romanın başına otururum herhalde. Çerçevelerin görsellerini bile arayasım yok. Onu keyifle yapmak istiyorum. En güzeli, mutfağı derleyip üstünden sable yapıp mutfağı tekrar batırmak. Hah.

Murat Gülsoy'un atölyesi başladı. Yazılmadım. Sanırım iyi yaptım. Roman daha taslak aşamasında ve ben kendimi çok acemi hissediyorum. Sanki ilk defa kalemi kağıda değdiriyor gibi acemi.

Yerimden kalkıp evde bir tur attım. Bir Ertelenmiş Işler Festivali düzenleyeyim diyorum. Kahve'nin deposu gibi ama daha kısa vadeli. Bir saatlik mesela. Kıyıda köşede ne zamandır ötelediğim işleri o bir saate sığdırayım. Örnek vermek gerekirse, kırmızı dolabın rafının metal desteği taşınmada kayboldu. Rafı koyamıyorum yerine. İkea'ya yazıp yedek parça isteyebiliyoruz, fakat bunun için dolabın modelinin ismini bulmam lazım. Buraya tüm bunları yazmak daha zahmetliydi ama işte oldu bir kere :) Bir de fırınla ocağı hala satışa çıkarmadım. Yazarken bile içim sıkılıyor. Hangi festival acaba?

-------

Feedly'den Hürriyet ve Habertürk'ü haber kaynaklarından attım bugün. Bütün o boş beleş ve leş haberlerden toptan kurtuldum. Oh. Meğer hepsi oradaymış. Nasılsa haber gibi haberleri diğerleri veriyor.

--------

Ustalar çoktan gitti. Dışarı çıkıp market alışverişi yaptım. Çalışma odasına döndüm. Ne yapsam da taslak yazma havasına girsem? Bittikten sonra kendimi o kadar iyi hissediyorum ki. Dün 100 sözcük eksik yazdım örneğin ama yine de yazdım diye hoşuma gitti. Üçüncü bölüm...

--------

Akşam 21:00'i geçti. Yemek de yapmadım. Ama 250 sözcük yazdım üçüncü bölümden. Can Yayınları'nın editörüyle yapılan bir söyleşiyi okudum. Yılda bin kitap dosyası geliyormuş. Can yayınlarını hedeflemiyorum, zaten benim yazdığım türden kitap yayınlamıyorlar sanırım. Şu an tek hedefim o taslağı bitirmek. Ondan sonra temize çekerken de en azından kitabın dilinde ve anlatımında kendim gibi yazabilmek. Bunun zor olacağını hiç hesaplamamıştım. Hiç ama hiç. Tam tersine en çok güvendiğim oydu. Anlatımdan yırtarım yırtarsam diyordum. Pehe...

Müzikte koşmak diye bir tabir var. Yani gerekenden hızlı söylemek ya da çalmak - sanırım heyecandan. İşte ben onu taslağı yazarken yapıyorum. Fakat ilerde nasıl düşünmem gerektiği konusunda bir ipucum var: bir sinema yönetmeni gibi. İlk taslak senaryoysa, ikinci taslak filmin çekimi. Şu an bir tek buna güveniyorum. Yazarken kendi filmimin yönetmenliğini yapabilirim, görsel düşünüp yazıya dökmek.

Yine de elimde bir taslak olması güven verici bir şey. Ve hızlı gitmesi de hoşuma gidiyor.

Bu gece tost ve meyve. Temiz iş.


Pazartesi, Aralık 03, 2018

Çerçeveler.

Pazar gecesi

Çerçeveleri sipariş verdim bile bebeğim. Evet, bin sözcük ekledim roman taslağına. Bugünkü yazı mesaim bitti. Çok da zorladığını söyleyemeyeceğim. Ama günde 300 sözcük benim için ideal sayı. Ulaşabiliyorum. Bazen tıkanıyor, ha gayret yarıladın diyorum. Ya da 80 kaldı diyorum. İstemesem de başına oturuyorum ve sonra bir şekilde açılıyor. Ve bir yandan da yeterince hızlı ilerletiyor. Şu an ikinci bölümün sonlarındayım. Ama tabii bu kolaylık taslak için geçerli. Sonrasında ne yaparım, nasıl yaparım, gerçekten bilmiyorum ve biraz da korkuyorum.

Korkuyorum derken, dün düşündüm. Şarkı söylerken yanlış nota söylemek gibi bir şey bu. Adam ölmüyor ya. Ama bendeki gerginliği ölçsen, ölüm kalım meselesi ile aynı. Tamam, onca emek var. Onlar boşa gidecek. Ama başına gelebilecek en kötü şey vasat bir dille anlatmak. Tamam, kabul ediyorum, hiç hoş değil. Ama ölüm kalım da değil. Bir sonrakinde daha iyisini yapmaya çalışırsın.

Neyse şimdi önümdeki işe bakacağım ben: taslağı bitirmek.

------------

Pazartesi 

Hani dün çerçeveleri sipariş verdim ya. İçine kimin resmini koyacağımı düşündüm. En fazla beş yazar seçecektim. İstesem değiştire değiştire de koyabilirim. Genelde kadın yazarları koydum. Bir tane de erkek var. Çok da fazla düşünmeden. Seçerken yüzlerinin bana verdikleri enerjiyi esas aldım. Bunlardan biri Yaşar Kemal. Eserinden sadece İnce Memed'i okudum, o da çocukken. Yani 13 yaşlarında filan. Hürriyet ya da Milliyet tefrika olarak yayınlıyordu. Ben de her gün bir kısmını okuyordum. Bir gün, annemin ya da babamın hangi ahbabı ve nereden nereye hatırlamıyorum, bana Yaşar Kemal dedi. Okuyorum dedim. İnce Memed'i gazete kısım kısım yayınlıyor ben de kaçırmadan okuyorum. Çok şaşırdı. Çocuk kitabı değil o biliyorsun değil mi dedi. Ama İnce Memed benim yaşlarımda dedim. Biraz sordu soruşturdu. Gerçekten severek okuduğuma ikna olunca "biliyor musun, gazeteden okumak zorunda değilsin" dedi. "Biliyorum" dedim. Aslında kitabı istesem, babam "almam" mı derdi? Muhtemelen demezdi. Ama ben evden kitap istemeye hiç alışık olmadım. Hala içimi burkar bu anı.

Diyeceğim o değildi ki. Bugün temizlik yaparken Bir Yudum İnsan'dan Yaşar Kemal'i dinledim. Ve başka söyleşilerini. Hayat hikayesini hiç okumamış, dinlememiştim. Ben onu kaya gibi sert biri olarak düşünmüştüm kafamda, oysa ne kadar kırılgan gözüküyor konuşurken. Bir de on yaşına kadar kekemeymiş. Yazmak...Konuşamayanların ikinci dili.

Sonuç olarak ev pırıl pırıl oldu. Bu yöntemi bulduğum iyi oldu. Kulaklıkta bir şeyler dinleyerek iş yapmayı son senenin en önemli buluşu olarak ilan ediyorum kişisel bağlamımda. Halbuki ağustos ayında o kablosuz kulaklığı öylemesine almıştım ve aslında sahile yakın bir eve taşınma fikri de kafamda aynı gün oluşmuştu. Ne günmüş...

Sonra vurdum kendimi sahile. Bisiklet! Bugün hava öyle güzel ve sakindi ki. Nefis bir sürüş yaptım. Temizcecik hava. Sessizlik. Mis.


Bir yandan Uygarlık Tarihi'ni okumaya devam ediyorum. Maalesef güncelliğini kaybetmiş bir kitap olduğunu düşünüyorum. İster istemez fransız müfredatıyla karşılaştırıyorum: içinde bulunduğumuz bir önceki senenin siyasal olaylarını dahi müfredata eklerler. Bu kitap ise hala sosyalist ülkelerden bahsediyor. Yani doğu bloğu ülkeleri. (Adamlar avrupa topluluğuna üye oldu). İnternetin esamesi okunmuyor. Ve siyasi olarak çok taraflı. Oysa okullarda okutulan fransız tarih kitaplarında Hitler faşizmine karşı bile yargılayıcı bir dil kullanılmaz. Olanları anlatır, yargılamayı sana bırakır. Yine de değerli bir kitap olduğu görüşündeyim. Okumaya devam.

Bu akşam kitabıma çalışır mıyım bilmiyorum. Günlük kotamı 300 sözcük olarak belirleyince ve o kotayı doldurunca Scrivener ekranda bildirim veriyor. O da bir motivasyon. Ama bu akşam boyalarımı çıkarayım şöyle değişik bir mandala boyayayım kafasındayım. Ya da Pinterest'i kurcalayayım ve bir kolye yapayım. Ya da bir takı. Ya da motivasyon kitabını mı elime alayım bakayım neler diyor. Şu adamın yaptıkları da hoşuma gitti. Böyle işte. Haydi şimdilik kaçayım. Nasılsa gene gelirim. Çüs.

Cumartesi, Aralık 01, 2018

Noel yaklaşırken.

En sevdiğim saatler: beşle altı arası. Hava kararmadan tam önce, çay ve kurabiye saati. Dışarı çıkıp tereyağ aldım. Çünkü dün akşam ağacı kurduktan sonra canım dayanılmaz şekilde ev kurabiyesi pişirmek çekti. Gecenin kaçıydı o işe giriştiğimde? 23:00'ten geçti onu söyleyebilirim. Tarife güvendim: 10 dakika diyordu. Meğer o pişirme süresiymiş. Yine de çok uzun sürmedi fakat dolaptan sadece tarifteki ölçünün yarısı kadar tereyağ çıktı: yani 25 gr.! Ama ne yaptım? Enseyi karartmadım. Aza razı olmayan çoğu bulamaz dedim (İstanbul taksicisinden öğrendim bu lafı da, yakın mesafe gideceğini öğrenince söylemişti yıllar önce). Ölçünün yarısını aldım. Dokuz adet kurabiye çıktı. Ve ölçüleri yarıya indirince tek yumurtayı ikiye bölemediğim için kurabiyeler biraz yumurta kokuyordu ama daha fenası bir sable gibi kıtır kıtır değil, bir madlen gibi yumuşaktı. Yine de lezzetliydi. Hepsini yedim. Nihahohoh. Birazdan bir posta daha yapmayı düşünüyorum.



Portakal dilimleri ve noel ağacı biçimindeki kahverengi süsü kendim yapmıştım önceki senelerde, tarçın ve elma püresinden. Salon tarçın kokuyor ve sanırım acıktırıyor :)

Ben çalışma odasındayım. Bir takım yeni uygulamalar getirdim kendime. 

En önemlisinden başlayayım: gerçi geçen postta da bahsetmişim, her gün 300 sözcük hedefi. Biraz geç anladım, ama anladım: taslak son hali değil romanın, o yüzden sanki kendime yazar gibi yazıyorum. Bunu kimse okumayacak gibi. Böyle olunca başına oturup yazabiliyorum ve yazdıkça yeni fikirler bağlantılar ayrıntılar geliyor aklıma. İyi oluyor kısacası. Memnunum. İki günde, yazılmış taslak sayfa sayısını iki misline çıkarabildim. Birinci "perde"nin ilk bölümü bitti. İkinciye başladım ve an itibariyle günlük kotamı yarıladım. Bölüm olay özeti de elimde. İyi gidiyor yani. 

Diğer uygulama şu, kendime bir ödül sistemi koydum. Artı bin sözcük bittiğinde (taslakta yani), çalışma odasının çerçevelerini sipariş vereceğim. Artı ikibinde bitkiyi, birinci perdenin sonunda da koltuğu. Nasıl? Hayır, çalışmayacaksam o odayı niye düzenliyorum? De mi? Sağlam bir uygulama bu. Kafama yattı.

----------

Arada fırına kurabiyeleri attım ve onlar pişerken müzik dinleyip karanlıkta ağacın renkli ışıklarını seyrettim. Geçmişe gittim geldim. Geçmiş Noellere. Çocukken çizdiğim, boyadığım onca Noel ağacına. "Guirlande" sözcüğünün türkçesini hala bilmeyişime. Ailemi düşündüm. Neredeyse dibine taşındığım abimin bile son üç ayda evime sadece bir kere gelmesini. Kardeşimin bir on sene daha gelmeyeceğini adım gibi iyi bildiğimi. Bu saydıklarım dışındakilerle ezelden beri hiçbir alakam olmamasını. Mesela Madrid'e taşınan kuzinimin, giderken sadece kardeşimle vedalaşması. Ne güzel değil mi? Ne kadar iç açıcı. Neyse ki beni sevip önemseyen başka insanlar var. 

-----------

Kurabiyeler gene istediğim gibi kıtır olmadı. Tadı yerinde ama kıtır değil.

"Bartu ben" bitmiş. Bu akşam son bölümü izleyeceğim. Çok üzüldüm. Sevdiğim bir yapımdı. Bartu twitter'da şöyle demiş:"her güzel şeyin bir sonu var, Ajda Pekkan dışında" :D.

Perşembe, Kasım 29, 2018

Kar, çay ve oyun.

Fırtına geliyormuş Istanbul'a. Hatta Trakya'ya kar yağmış. Aralık yaklaşıyor gelebilir artık. Sadece biz burada 18 derecelerde filandık daha bu haftaya kadar. Ben de bu sene Noel ağacını kurayım diyorum. Yeni ev, yeni heves.

Son zamanlarda hayatı kolayladım bazı alanlarda. Örneğin küçük markalı termoslar pahalı gelince evdeki kullanmadığım büyük termosu çıkardım ortaya. İçi rutubet ve kötü kokuyordu. Belki işe yarar diye, pek de inanmadan, içine, açılmış ve yarım kalmış (yenisine kıyamadım bile) bir kabartma tozu paketi döktüm. Biraz su katıp kapağını kapattım ve çalkaladım. Baking soda için hep kokuları yok eder diye okurdum. Açıp, sodalı suyu döktüm. Burnumu şişenin ağzına götürdüğümde o berbat kokudan eser kalmamıştı. Bunu görünce aynısını contalı kapağa da yaptım. Bir bardağın içine bu sefer hiç açılmamış paketi açtım. Su. Foşur foşur foşurdarken contalı kapağı içine attım. Aynı şekilde azıcık içinde beklettim ve bitti gitti. Yepyeni termos oldu. Şimdi sabahtan çayı bol demliyorum. Artanın demini de termosa. Genelde öğlende kalktığım hesaplanırsa saat beşte canım çay istediğinde termostan demli çayı sıcak sıcak döküyorum, suyu da kettle'da ısıtıp üstüne döküyorum, sabahki çaydan bir farkı kalmıyor. Hem sallama poşetten de iyi. Hem de çabucak hazır. Şahane konforlu oluyor.

Onun dışında Superbetter oynuyorum ve bazen de uyarlıyorum. PMS'in öfke nöbetlerini ve diğer zorluklarını da öyle yönettim bu sefer. Ve bugün, (regl olmanın yanı sıra) haftalardır bir türlü elimi süremediğim taslağa hedefim olan 300 yeni sözcüğü yazabildim. Hatta Edx oyun geliştirme kursunun on dakikasını izleme hedefini de tamamladım. Daha önce bahsettim Superbetter'dan ama ben şöyle oynuyorum: bir hedefim var, diyelim PMS'te kendimi daha iyi hissetmek.

  • Power-up'ları belirlemekle başlıyorum önce. Yani beni anında iyi hissetirecek küçücük eylemler. Benim için bu, dün gece, günlüğümde öfkeyi masaya yatırmaktı. Birden malum oldu: öfke (PMS te) gereğinden fazla çalışan bir savunma mekanizması. Onu nasıl dinlendirebilirim? Beni öfkelendiren durumun önüne geçmek için hangi kararları uygulamam gerek? PMS geçtikten sonra "çok da haksız değilmişim ama keşke öfkemi kusmadan halletseymişim, abartmışım" dememek için bazı kalıcı kararları yazılı olarak aldım. Bir diğer power-up, beni öfkelendiren o durumun tersini yaratan duruma odaklanmak. Mesela X, Y ve Z kişilerinin bana hissettirdiği olumlu duygular.
  • Bir başka önemli kısım Kötü Adamlar'ı belirlemek, kimle savaşacağını belirlemek. Öfkenin kendisi bir kötü adam mesela PMS'te. Bir diğeri moral bozukluğu. 
Oldukça analitik yaklaşıyorum artık hedeflere. Günlüğümün çehresi oldukça değişti. Örneğin bu blog için de bir çalışma yaptım. Daha özenli daha güzel postlar yazmak istiyorum. Bunu da şöyle açtım: postları bana göre güzelleştiren unsurlar hangileri, kalitesini düşürenler hangisi. Bunları alt alta sıraladım. Ve bundan sonra uymaya çalışacağım. Bakalım fark edecek mi.


Dünya satranç şampiyonasını Carlsen kazandı. Süre kısıtlı olduğunda rakibine göre daha iyi oynadığını bildiğinden, normal süreli oyunlarda kendini tüketmedi ve enerjisini güçlü olduğu alana sakladı. İşte bu stratejidir. Ama izlemesi sıkıcı mıydı? Çok.






Çarşamba, Kasım 28, 2018

Dünya barışı ve küçük ritüeller.

Çalışma odamdayım. Hava bütün gün kapalı ve zaman zaman yağmurluydu, şimdi de kararmak üzere. Uzaklardan ezan sesi duyuluyor. Kediyi içeri aldım. İçinde yün olan hurçlardan birine yerleşip uyudu.

Oyunlaştırmaya olan ilgim devam ediyor. Bugün mutfağı toplarken, John Hunter isimli bir ilkokul öğretmeninin icat ettiği eğitici bir oyun hakkındaki Ted Talks'ı durdura durdura dinledim: World Peace Game (Dünya Barışı Oyunu). Neden durdura durdura dinledin diye sorarsan, sık sık beni kendi ilkokul yıllarıma gönderdiği için derim. Sadece ilkokul da değil, gençlik senelerim. Oyun o kadar gerçekçi ve ben o kadar hayalperest ve idealist büyüdüm ki, içim acıdı. Keşke, dedim, benim okulumda da oynasaydık bunu. Özetle siyasi bir dünya simülasyonu yaratıp ilkokul dördüncü sınıf



çocuklarına günümüzde yaşanılan sorunları... anlatmıyor, hayır, çözdürüyor. Ellerinde rehberlik etmesi için de Sun Tzu'nun Savaş Sanatı kitabı. Ondan bölümler okuyor öğretmen sınıfa. Zengin ve fakir ülkeler var. Bunların her birinin başbakanını öğretmen seçiyor. (Çocukların başbakan seçildiklerini duyduklarında saklamaya çalıştıkları gururları görmeye değer). Sonra onlar da kabinelerini seçiyor. Öğretmen diyor ki, istersen en sevdiğin arkadaşını da seçebilirsin ama bu göreve en uygun kişiyi seçersen senin lehine olur (ayyynı biz, neyse). Oyun o kadar gerçekçi ki ortada bir tane sorun yaratmakla görevli biri bile var, görevi her şeyi mahvetmek. Küresel ısınma sorununu, diyor öğretmen, bir haftada çözmüşler. Bu konuşmanın filmi, kitabı ve sitesi de var. Ben filmini izlemeye çalıştım ama sanırım korsandı. Altyazısız da izleyemiyorum. En azından Ingilizce altyazı olmalı. Kabasını anlayabiliyorum ama tek kelimesini kaçırmak istemeyince altyazı şart oluyor.

Mutfaktan sıfırlandıktan sonra yazının başına geçecektim. Geçmedim değil ama kafam bazen hiç almıyor. Bunu net olarak hissedebiliyorum. Ve zorlamıyorum.

Sabah ve gece ritüellerim var artık sağdan soldan aşırılmış. Mesela Robbins'in bir ritüelini akşama alıp kendime göre uyarladım. Gece yatmadan içimde ömürlük birikmiş olumsuz bütün duyguların enerjisinin bedenimden ayrılıp, uzaydaki bir karadeliğe yolladığımı canlandırıyorum zihnimde. Altında kaldığım sözlerin, uğradığım haksızlıkların, alamadığım intikamlarımın, bana bir şekilde zarar vermiş birisinin etkisinin vücudumu terkettiğini ve ertesi sabah yepyeni bir ben olarak uyanacağımı hayal ediyorum. Kulağa nasıl geliyor bilmiyorum ama uyumadan önce beni çok rahatlatıyor. Bazen de edinmek istediğim kişilik özelliklerinin ışık olup vücudumdan içeri girdiğini hayal ediyorum. Mesela insan ilişkilerindeki krizleri daha iyi yönetebilmek. Tabii ki bu sihirli bir şekilde olmayacak. Ama bunu dilediğime göre en çok buna ihtiyacım var şimdi diye düşünüp sonrasında bu özelliğin uzun vadeli faydasını görmek için beynimi devreye sokuyorum. Uyumadan önceki olumlu his ve düşüncelerin uykunun kalitesini etkilediği görüşündeyim.

Dünya satranç şampiyonası bugün sonlanacak. On iki maçın on ikisinde berabere kaldılar. Şimdi de satrancın penaltı vuruşları sayılabilecek, daha kısıtlı zamanda oynanan, "rapid" leri oynuyorlar ben bu satırları yazarken, Carlsen bir oyunu almıştı. Bunca gündür yaşanan tek galibiyet. Ama çok sıkıldım. Ve dediğim gibi kafam almıyor bugün.

Bu da dünkü yürüyüşümden bir kare. Kendimi bir sanat filminin içindeymiş gibi hissettim. Hani kışın kumsalda yürüme sahnesi gibi.



Salı, Kasım 27, 2018

Yeni çalışma alanı ve faydalı oyunlar

Her haftasonu evin küçük bir kısmını düzenliyorum. Bu haftasonu da çalışma odasına el attım. Camlarını sildim. Masaları birleştirip L şeklinde düzenledim. Bütün bir gün yaptığım en dişe dokunur işti ve günün sonunda az iş yapmış duygusu baskındı ama yine de mutluydum. Sonuç hoşuma gitmişti. Bende oturup çalışma hevesi veriyordu.



Üstelik sonrası için de planlarım vardı. Çalışma odasına rahat bir ikili koltuk almak bunlardan biriydi.

Bir de kendim yaptığım ve şu an salonda duran yer lambasını oraya alabilirdim.


Duvarlarına da bana ilham veren yazarların portrelerini çerçeveletip asayım diyorum. Ya da ilham veren kitap kapakları. Orası güzel bir yaşam alanı olabilir böylece. Son dokunuş olarak da boyum kadar bir yeşillik. Şu tarz bir şey olabilir. Belki biraz daha küçüğü:




Bir de önce eski ocak ve fırını elden çıkarmam gerek. Yerde duruyorlar ve çok ama çok çirkin bir görüntü oluşturuyorlar. İki de hurç ekle yanlarına. Gelecek hafta sonu o işlerle uğraşabilirim. 

Bu arada başka irili ufaklı gelişmeler de oldu. Örneğin Bertrand Russell'ın Mutluluk Sanatı elimde sürünüp durmuştu. Canımı sıkıyordu bu iş. En sonunda bunun üstüne gitmeye karar verdim ve şu sonuç çıktı ortaya: tek cümlede anlatılabilecek bir konu yok yere sündürülmüş ve ben bu sebepten okuyamıyorum. Yani yapamıyorsam sebebi var. Bunu anladıktan sonra "gamification" konusuna da el attım, hem de emin olmak için iki kere: gamification bana aradığımı veremezmiş. Yanlış yerde arıyormuşum onu. Bu aslında bir "depoları boşaltma" maddesi.

Birkaç Ted Talk'tan sonra bunu daha da iyi anladım: ben oyunu faydalı bir amaç için kullanma ve bunun tasarımı tarzı bir şey arıyorum. MİTx'da bunun çevrimiçi kursu var (ücretsiz ve ingilizce). Fakat bunun için biraz programlama bilmek, dahası oyun tasarımı bilmek gerekiyor. 

Dinlediğim bir Ted Talk'ta, bir oyun tasarımcısı, Jane McGonigal, oyun oynamanın faydalarından ve bizzat kendisi yaşadığı bir kafa travması sonrası depresyondayken, intihar düşüncelerinden, uydurduğu basit bir oyun sayesinde nasıl kurtulduğunu anlatıyordu. Daha sonrasında bu oyunu bir uygulamaya dönüştürerek dünyanın geri kalanıyla paylaşıp, acı çeken ve ağır hastalıkla savaşan insanlara da oynatıp, onların hastalıkla daha yaratıcı şekilde baş edebilmelerini sağlamış.

Fransızca dersi verdiğim senelerde, anaokulunda son sınıfı baştan okumak zorunda kalan bir öğrencime fransızcayı neredeyse sıfırdan öğretmek gibi bir görevim vardı. Okuma yazması olmayan bir çocuğa gramere başvurmadan dil öğretmek. Nasıl yaparsın? Dersi oyuna çevirerek. Sağ, sol, ileri, geri kavramlarını öğretirken örneğin, hem bunları duyduğunda komutları anlayabilecek, hem kendisi komut verebilecek duruma gelmeliydi. "Simon dit" oynadık. "Simon der ki" ile başladığım komutları yerine getirecek, Simon söylemediğinde yaparsa yanacak sıra ona geçecekti. Simon der ki, iki adım sağa git. Simon der ki beş adım geri git. Şimdi iki adım sola. Gittin mi sola? Yandın. Simon dememişti. Çok basit bir oyundu fakat çok eğlendi ve ne olduğunu anlamadan hepsini bir derste öğrendi. Oysa bir önceki karnede bu kavramlara hakim olmadığı ve komutları anlamadığı filan yazıyordu.

Her kavrama eğlenceli bir çerçeve yaratmak çok zamanımı ve enerjimi alıyordu fakat bir yandan benim için beynimin bütün imkanlarını en çok da yaratıcılığı zorlamamı sağladığı için çok seviyordum. 

Belki de bu yüzden oyun tasarım ve geliştirme dersi ilgimi çekti. Seksenli yıllarda, ortaokulda okurken, seçmeli bilgisayar dersine girip biraz programlama öğrenmiştim. İlkesi aynı kalmıştır bence. Sadece biçim değişmiştir. 

İrili ufaklı gelişmeler bu kadarla sınırlı değil. Fakat bu yazıyı burada bitirmem gerekiyor. Devamını merak ediyorsan, yarın yine buralardayım. 


Cuma, Kasım 23, 2018

Plank, Uygarlık Tarihi ve düşünme listesi.

Her ne kadar dün gece PMS'in dibini sıyırmış olarak geçti ve bu, ertesi gün, yani bugün, öğlene kadar sürdüyse de pilatesten sonra günün rengi güzelleşti. Pilateste üçlü grup dersi için para ödedim fakat bugün tektim. Kaslarımın güçlendiğini net olarak hissedebildim ve nitekim plankta da 25 artı 20 saniye durabildim (iki seferde). "Plank ne?" diye soranlara şu görselle açıklayayım:



Sonra eve gelip duşumu alıp hazırlandım. Eren ile buluşacaktık. Uzun zamandır görüşmemiştik ve şahane keyifli bir buçuk saat geçirdik beraber.

Erenden ayrılınca, ben dolmuşlara gitmek yerine kitapçıya girdim. Önce Paul Auster'i sordum, Yazı Odasında Yolculuk. Yoktu. Sanırım internetten satın alacağım. Hangi kitapçıya sorsam stoklarında yok. Getirtelim bile demiyorlar. Ben de sormuyorum. Ben de Istanbul Hatırası'na niyet ettim, Ahmet Ümit. Sayfalarını karıştırınca biraz ağır geldi, hemen okuyamayacağımı hissettim. Onun yerine Enis'ten duyduğum Uygarlıklar Tarihi kitabını sordum. Hemen çıkarıp verdiler, Server Tanilli.

Dolmuşta önsözü okudum ve dehşete kapıldım. Yazar tam da bu kitabı yüzünden kurşunlanmış 12 Eylül öncesi. Tekerlekli sandalyedeydi onunla Tepebaşı'ndaki kitap fuarında kısaca karşılaştığımda. Meltem beni peşinden sürüklemişti fuara. Sanırım ona bir kitap teslim etmesi gerekiyordu. Sene 2000'lerin başı. Fransa'dan yeni dönmüşüm kimseyi tanımıyorum. Server Tanilli kim bilmiyorum. Meltem'in tavırlarından anlıyorum önemli birisi olduğunu. Sonradan ismine denk geldim ama hikayesini bu akşamüstü dolmuşta öğrendim. Belki de bugün satın aldığım kitabın yeni baskısını teslim ettik ona o gün. Kitap Cumhuriyet Kitapları'ndan çıkmış çünkü ve elimdeki 33. baskı. Meltem'le de Cumhuriyet'ten tanışıyorduk. Sonra ben devam edemedim ama o orada uzun süre çalıştı. Dolmuşta içerik kısmına baktım ve okumak istiyorum kesinlikle.

Sonra eve vardım. Toplu taşımadan iki dakika sonra evde olmak şahane bir şey. Eski evimde on dakika yürümem gerekiyordu.

Öğrenen Anne ve Kahve yeni post girmişler. Öğrenen anne, gönüllülük üzerine, Kahve de "depolarındaki" gereksiz maddeleri atmak üzerine. İkisini okudum ve hem Eren'le konuştuklarımızı hem de son günlerdeki düşüncelerimle de harmanlayarak kendime bir yapılacaklar demeyeyim ama üstüne düşünülecekler listesi çıkardım.


  • olumlu toplumsal değişim yaratmak/ hangi alanlar beni heyecanlandırır?
  • ilginç insanlarla tanışmak/ ilginç insan tanımım ne?
  • zevkli etkinlikler listem
  • Tony Robbins'in sabah ve gece rutinlerinden yola çıkarak kendi sabah ve gece rutinlerim.
  • Sabah ve gece için kendi olumlu cümlelerimi yazmak (olumlama diyorlar galiba buna, sevmiyorum o sözcüğü).
  • Romanın girişi için onu yazdığımı ve beni gururlandırdığını zihnimde canlandırmak.
Mesela bir işin ucundan tutacaksam, ister gönüllü ister kâr amaçlı olsun, şu ilk üçün kesişiminde olsa şahane olur. Yani hem olumlu toplumsal bir değişim yaratsa, hem güzel insanlarla tanışmama sebep olsa hem de zevkli bir etkinlik olsa. 

Tony Robbins'in sabah rutini ise bir süre yaptığım ve günlerime ciddi anlamda olumlu katkısı olmuş bir etkinlik. Sonra ipin ucu kaçtı. Bir kısmı bana uymuyordu belki ondan belki de sadece benim maymun iştahlılığım. Demek istediğim tekrar hayatıma katmak istiyorum. 

Olumlu cümleler Louise Hay'den esinlenildi. Onu ve diğerlerini dinleyerek kendiminkileri oluşturabileceğimi düşündüm. Tıpkı hazır giyimle terzi işi arasındaki fark gibi. Belki sonra onu youtube'a da yüklerim.

Bugün Eren'le konuşurken ona da söyledim elde etmek istediğim sonucu olmuş gibi zihnimde canlandırmak işimi görebilir roman konusunda. Geçmişte gördü. 

Özetle, denediğim ve faydasını kendime kanıtladığım teknikleri tekrar hayatıma sokmak istiyorum. Diğer yandan, yazmak hayatımın tek etkinliği olsun istemiyorum uzun vadede. O diğer etkinlik hakkında ciddi şekilde düşünmem gerekiyor. Çünkü biraz seçici bir insanım. Google'da toplumsal inovasyon konusunda çok kaynak var. Bugünden sonra bu konuda okuma yapmak istiyorum. 

Aslında tüm bu maddeler Kahve'nin son 5 hafta çağrısına dahil edilebilinirdi ama sanırım öyle keskin rakamlarla aram yok.

Ben şimdi gidip biraz Uygarlık Tarihi okuyayım. 

Son cümle: en kötü PMS'imiz böyle olsun. Haydin kaçtım ben. Çüs.





Perşembe, Kasım 22, 2018

Durunca ilerlemek

Değişik bir haldeyim. Terapiden döndüm. Hala ince çoraplarım ve eteğim üstümde, koltuğa uzandım ve kendime "ya bundan sonra ne yapacağım?" diyorum. Hani bisikletin üstündeyken sadece ileri gidersen dengede durabilirsin ya. Sanki hayatım bir bisiklet sürme eylemiymiş de ben bugüne kadar hep ileri koşarak dengemi korumuşum ve bugün ilk defa durduğum yerde de dengemi koruyabiliyormuşum gibi.

Yazdığım fakat tamamlamadığım eski bir romanımda böyle bir diyalog vardı. Terapist kahramana "ya şimdi ne yapacaksın?" diye sormuştu, terapi sonlandığında. O da "bilmiyorum belki Nepal'e giderim" ile başlayan bir şeyler listelemişti. Oysa terapi sonlanmadı. Ama sanki sonlanmış gibi bir özgürlük ve bir çeşit, rahatsız etmeyen, boşluk duygusu. Belki de terapideki aktarım denen o sevgi dolu duygular çözümlendi, onun sonucu bu his. Oysa terapiden çıktığımda, birkaç saat önce, "boş geçti" diyordum. Çözümlemeyi kendi kendime yaptım. Ona günlükler yazarken ilişkisel bir konu halloldu. Büyük konuşmayayım ama sanırım artık dengesiz adamlarla işim olmaz. Ömrümü yediler ya, ömrümü. Yani ben buna izin verdim.

Boş filan geçmemiş. Cila çekmiş. Şimdi konuşmalar demlendikçe anlıyorum. İşini yapan biri o.

-------------

Durmak. Tıpkı satrançta problem çözerken olduğu gibi. Çok garip değil mi sence de? Durunca ilerlemek?







Çarşamba, Kasım 21, 2018

Mission İmpossible.*

Sonunda anladım: biricik oğluna hiçbir kızı layık göremeyen geçimsiz kayınvalideler gibiyim. Hiçbir sahne, hiçbir başlangıç yeterince iyi değil romanıma. Mükemmeliyetçilik demişti bir okur yorumlarda. Ve aynı zamanda sanki tek bir doğru sahne ve başlangıç varmış ve benim onu bulmak gibi imkansız bir görevim varmış gibi. Oysa yeterince iyi diye bir kavram da var.
...

Bu satırları yazarak başladım bugün çalışmaya. Hala girişi yazamadım ama mekanın krokisinin bir kısmını çizdim. Dolayısıyla bazı yaşam şartları hakkında kararlar da verdim. Yumuşattım. Bir ara kaptırdım kendimi kurgunun gerçekliğine. İçine girebildim mekanın. Fakat değiştirmek istediğim kısımlar var. Belki silmem de altına yeni versiyonu çizerim. Belki son versiyonu tam boy büyük kağıda.

Sonra dışarı çıkıp yürüdüm güneş batmadan. Hava tüm gün kapalıydı. Sadece akşam saatinde biraz kısmi açtı. Kumsalın görünümü şöyleydi ben yürümeye başladığımda:


Kırk dakikaya yakın yürüdüm. Sonra da Migros'a yollandım. Bakkalda olmayan üç beş kalem alışverişi bitirmeye. Boza alacaktım. Bugün de bakkala gelmemiş. Almışken hindistancevizi kreması diye bir şey buldum. Fıstık ezmesinin orada ve yaklaşık aynı fiyata. Attım sepete. Eve gelip geçen günkü bulgurla tavuk budunu ısıttım. Lahana haşladım buharda, onlar ısınırken. Açtım sanırım, her yediğim cennetten çıkma gibi geldi. Dozunda haşlanmış lahana (13 dk) ve üzerine gezdirilen sızma zeytinyağı ve tuz, coleslaw'dan bile nefis ve pratik. Yemeğin üstüne, Sema Sümeli'nin mutfağından esinlenerek, sadece fıstıkezmesi yerine hindistancevizi kremasıyla yaptım: iki dilim muz, arasına bu kremadan, üstüne azıcık kakao tozu. Yok böyle bir lezzet. Kendimden geçtim. İkinci muzu da ayıklamamak için zor tuttum kendimi. Dedim daha boza var.

Bugün öyküyü yolladığımın üçüncü günü. Ses seda çıkmadı. Olmadı demek. Artık toptan romanı bastırırım. Peh.

Fena bir gün değilmiş, düşününce. Şimdi kulaklıkları takıp, buzdolabını ayıklayacağım. Atılacaklar çöpe. Çöpler kapıya. Sonra belki bir maç yaparım. Ne dinlesem?

....
* Mission İmpossible: türkçesi görevimiz tehlike olan bir diziydi. Tam türkçesi zor görev, imkansız gibi bir şey.

Salı, Kasım 20, 2018

Spor, roman, satranç.

Birazdan Pilates'e gideceğim. Bugün akşama aldım dersi. Gece geç yatınca sabah uyanamadım.

Bugün blog yazmak bile zor geliyor. Döngüyle başım dertte yine. Hormon takviyesine başladım. Sadece sabah, kulaklığımı takıp podcast eşliğinde bir saat mutfakta çalıştım. Yeni, yine, yeniden.

Dün biraz romana zaman ayırdım. Bilgisayarımda kindle var. Oradaki kitapları unutmuşum. Yazı ile ilgili kitaplar. Bir kağıda bölüm başlıklarını not almışım, elime geçince aradım taradım öyle buldum. İsmi Anatomy of Story. Hikayenin anatomisi. Orada yazılanları, Beliz'in dersini ve Kune'nin yorumlarının sentezini yapınca yeni fikirler ekledim romana. Çok değil iki tane. Bir de diyalog ekledim. Bir de o podcast'leri dinledikten sonra iyice ikna oldum: her yiğidin bir yoğurt yiyişi var. O yüzden çalışırken eskisine göre daha az kuralcıyım. Benim çalışma biçimim böyle diyebiliyorum kendime - çalıştığım zaman elbet. Kafam neye bozuk biliyor musun, yazma kısmı en zevkli gelen kısımdı, neden böyle zor geliyor şimdi onu anlamıyorum. Bayılırdım kağıdın karşısına kurulup en doğru, en güzel sözcükleri ve cümleleri bulmaya. Onlar da beni severdi sanki. Çok uğraştırmazlardı. Oysa şimdi hiç yapamayacakmışım gibi.

Belki de bu da böyle hormonal bir dönemdir. Bloga bile zor yazıyorsam.

Dün problem puanımın üst limitinin 25 puan üstüne çıktım. 1600'e az kaldı. Şu an hayatımda ilerleme kaydettiğim tek alan bu. Bir de pilates. Planck pozisyonunu 25 saniyeye çıkardım, 5 saniye duramıyordum.

---------

Pilates dönüşü:

Kesinlikle spor iyi geldi. Açıldım biraz. O mıyıl mıyıl ruh halini attım üstümden. Bir miktar enerji depolamış gibiyim. Oh.

Şu an ne iyi gider söyleyeyim mi? Boza! Evet! Bakkala sorsam mı? Biraz tarçın serpip.

...

Sordum: bitmiş.

Sıcak çikolata da olur. Kendi yaptığım fakat kıvamı yumuşak çikolatalarla yapabilirim. Başka türlü bitmeyecekler.

...

Yaptım çarçabuk. Süt azmış. Yarım kupa çıktı. Olsun.

Bugün de Kitap-lık'tan ses seda çıkmadı. Hiç ümit bağlamadım. Sadece ara sıra aklıma geliyor.

Chess.com'un taktik problemleri bölümünü çok seviyorum. Öyle güzel alıştırıyor ki seni. Aşamaları şöyle. Senin puanının 400 puan üstünü soruyor. Önce yuh! bana ne sordu diyorsun. Sonraki aşamada, çözüm o kadar zor değilmiş diyorsun. Sonra bir gün, beşinci denemende çözebildiğine şaşırıyorsun. Demek ki olacak diye bir ümide kapılıyorsun uzak bir gelecek için. Gün geliyor ikinci denemende buluyorsun. Az kaldı diyorsun, senden üç gömlek büyük problemleri çözmeye. Sonraları, ilk hamleyi doğru biliyorsun. Ve bir gün, beş misli zaman harcıyorsun ama o koca problemi doğru çözüyorsun.

1900 ciddi bir puan benim için. Ve bugün sık sık 1800'lü çözebildim. Kaç tane saymadım hatta. Koşmamak. Durmak. Düşünmek. Soruyu iyice kavramak. Oturup üşenmeden hesap yapmak. Kale şuraya gelirse şahın gideceği yer neresi. Oraya giderse tekrar şah diyebilir miyim. Nereden derim? Vezir başka nereye giderse bana bir faydası olur? Açmaz var mı? Onları nasıl değerlendirebilirim? Ya sıkışmış bir taş? Bazen neler olup bittiğini anlayamamak. Beklemek. Görene kadar. Sabır işte bu. Bu bekleme anlarında aslında, zaman kaybettin sanıyorsun - çünkü problemi ne kadar kısa sürede çözersen sana verdiği puan o kadar yüksek oluyor - oysa üst seviyelere tırmanıyorsun. Satranç algın gelişiyor. Şimdi artık dünya şampiyonalık maçlarında neden o kadar uzun düşünüyorlar anlıyorum. Aslında yakın bir gelecekte bir çevrimiçi turnuvaya katılabilirim kendimi denemek için. Yavaş yavaş zamanı geliyor.

Şimdi gidip brokoli ve havuç haşlayayım buharda. Tavuğu ısıtayım. Akşam yemek yemedim. Yarın kesin kere kesin yürüyüşe çıkıyorum. Yağmur, fırtına, kar, tufan fark etmez. Beynimin kimyası iyiye evriliyor sporla.











Pazar, Kasım 18, 2018

Şarj.

Scrivener açık. Sabah kulağıma kablosuz kulaklığı taktım, bir yandan kahvaltıyı hazırlarken bir yandan da mutfağı topladım. Güzel bir podcast dinlerken iş yapmak çok süper oluyormuş, iki sıkıntı birbirini götürüyor: oturarak dinlemek, iş yapmak. Artık işler için güzel podcast ya da Ted Talk biriktireceğim. Bu sabah Mirgün Cabas ve Can Kozanoğlu'nun İlk Sayfası'nda Hakan Günday söyleşisini dinledim. Muhteşemdi. Bağlantı veremiyorum çünkü Itunes'dan açıp dinledim ben. Çok şeyler söyledi Hakan Günday. Bir kısmı bildiğim şeylerdi. Ama güzel konuşuyor. En az yazdığı kadar güzel. Söyleşinin sonunda kahvaltımı hazırlamış, yemiş, bulaşık makinesini çalıştırmış ve kesinlikle romanı çöpe atmaktan vazgeçmiştim. Çünkü şunu dedi: "herkesin hayatta durduğu yerden sadece kendinin yazabileceği romanı bulması gerekir". Daha önce bildiğim bir gerçekti bu fakat bugün duyunca düşündüm ve elimde yazmaya çalıştığım şey öyle bir şey. O zaman renk!

O yüzden çalışma odasına geldim ve Scrivener'ı açtım. O hikayeyi adam etmem lazım.

Ama işte zor. Ve ben kürkçü dükkanına geri döndüm. Yani bloga. Biraz yakınmaya. Çok zor demeye. Hah. Günday şunu da dedi: "bazen yazıp bitirdikten sonra dönüp bakıyorum, şurada saçmalamışım diyorum ama onu oradan çıkaramıyorum yoksa kalan her şey yıkılır. Fakat önemsemiyorum, çünkü ben Punk dinleyen bir adamım, kusurlu yapılarla aram iyi". Kusurlarla aram iyi? Yuh. Bu başlıbaşına bir deha göstergesi benim için. Ben de mi Punk dinlesem? Yapabileceğimi sanmıyorum.

Sonra Ahmet Ümit'le yapılan söyleşiyi de dinledim. Hiç Ahmet Ümit okumadım. Ama bundan sonra okuyabilirim. Söyleşi içimi ilhamla doldurdu. İlk sayfasını sesli okudukları İstanbul Hatırası'nın ilk sayfasının anlatımını da çok güçlü buldum. İmrendim. Tarihten beslenmesinden etkilendim.

Hadi be Joe. Yaz artık şu ilk bölümü. Gözünü seveyim yaz. Ya da baştan kuracaksan, baştan kur. Ondan sonra yaz. Ama şunu yaz bitsin çünkü bir kere bunu yazdın mı açılacaksın, biliyorum.

Bitirme tezinde de böyle olmuştu. Bir ay kalmıştı tek kelimesini yazamıyordum. Oysa her şey hazırdı. Uluslararası aramada, 45 dakika annemlere ağlamıştım zırıl zırıl, yazamıyorum diye. Hep anlatırım. Onlar da anlamıyorlardı elbette, her şeyi hazırlamışsan niye yazmıyorsun. Konuştuğum herkes bir kriz yaşıyordu. Kimi beraber yaşadığı sevgilisine çatıyordu, kimi başka bir şey.

-----------

Aradan zaman geçti. Karnım acıktı. Yemek filan yedim. Dışarı çıkıp alışveriş yaptım, biraz da hava almak için. Ve dön dolaş yatak odasına yerleştim. Nedense bana çocukluğumun kitap okuma ortamını hatırlattı. Belki de odanın sıcaklığı ve ışığı. O oda küçük olduğu için sanırım, bütün evin her yerinden daha sıcak olurdu. Nasıl iştahla okurdum kitapları, haldır haldır. Şimdi aynı iştahla yazabilmek istiyorum.

Bazı kararlar aldım. Biraz ilk bölümün ortamını gevşeteceğim. Aşırı sıkı oldu.  Bir de Scrivener'da bir belge buldum, içinde mekan konusunda işime yarar hatırı sayılır teknik ayrıntılar var. Mekan planı yapmam gerek. Bir de tarihi baştan yazmak. Ama onu en son yapacağım. Önce hikayenin unsurlarını tekrar yazacağım. Belki ortaya bir flash back atarım. Duduların hikayesi başlıbaşına bir roman çünkü.

---------------

Gün kayıp gitti ellerimden. Hiçbir şey yazamadım. Sadece teknik sözcükleri listeledim ayrı bir kağıda. Duduları yazmak ve geliştirmek istiyordum. Adımı bile yazamam şu an o kağıda.

Günün tek dişe dokunur icraatı Kitap-lık dergisine bir öykümü gönderdim. O da en erken ve garantili onlar yanıtlıyor diye. Bakarsın basarlar. O zaman belki keyfim yerine gelir. Roman için ne gerekliyse onu bulurum. Ne gerektiğini bile bilmiyorum çünkü. Keşke kendimi şarja takabilsem.



Cuma, Kasım 16, 2018

İşler güçler.

Canım blog yazmak dışında bir şey yapmak istemiyor.

Günüm fena geçmedi. İrili ufaklı birçok iş hallettim.

  • Mesela akşamdan ekmek sepetini kapıya asmıştım, servise çıkan kapıcıdan simitçi simiti istedim, sabah evden çıkmadan taze simitle kahvaltı edebilmek şahaneydi. 
  • Sonra bankaya ulaşamıyordum iki gündür, sesli mesaj bıraktım. Kablotv faturam ödenmemiş, o yüzden hizmeti keseceklerdi. Bankacı kız döndü. Neden ödenmemiş onu anladım. Artık sesli mesaj bırakabiliyorum diye sevindim ayrıca. O da bir icraat.
  • Sonra pilatese gittim, aksatmadım. 
  • Dönüşte kargo şirketi Motivasyon kitabımı getirdi. Bütün gün evde beklemek zorunda olmamak şahaneydi. 
  • Sonra kablotv'yi aradım, borcu ödersem kapatmayacaklarını ve açma/kapama ücreti ödemeyeceğimden emin olmak istedim çünkü benim bir hatam yok. Sonra da borcu ödedim bitti. Sonra da yeni bir otomatik ödeme talimatı verdim bankaya. 
  • Onu da halledince kuaförden bir saat sonrasına randevu aldım. 
Duşa girdim, giyinip kuaföre yollandım. Kuaföre gitmek bana en zul gelen işlerden biridir. Ama evimin yakınında buldum bir tane. Tam sevdiğim gibi mahalle kuaförü ama düzeylisinden. Lafın arasında söyledi, kuaförün babası Muazzez İlmiye Çığ'ın öğrencisiymiş. Hatta mektuplaşmışlar. Mektuplarını saklıyormuş. Galiba kuaförümü buldum. İlk defa gerilmeden, sinirlenmeden ve sıkılmadan saçlarımı yaptırdım. Şu an saçlarım "hareketli" fönlü. Bakarsın arada sırada fön çektiren kadınlara dönüşürüm. Zaten MAC' ten randevu alıp günlük makyaj yaptırıcam, bakayım onlar nasıl yapıyor benim yüzüme makyajı. 

Dönünce bir telefon geldi. Bu sefer de türk telekom. Faturalı hattımı iptal edecektim. Faturasıza geçecektim. Geçenlerde arayıp haber vermiştim. Taahhüt bitince faturam ikiye katlanmıştı. Bana eskisinin iki misli internet teklif edip tarifeyi gene neredeyse yarıya indirdiler. Hemen kabul ettim. Kaç aydır duble para ödeyip duruyordum boş yere. Neyse bu da halloldu.

Bir yandan maçlara göz atıyorum ama çok bayık. Herkes kendini garantiye alıyor sürekli berabere kalma anlaşması ile sonuçlanıyor maçlar. Henüz bir yenen olmadı. Teknik aksaklıklar da fena. Dünkü maçın yorumlarını ve yayınını bir saat izletemediler. 

Kendi problem puanlarım da bugün düştü. Hiç sabırlı davranamadım. Ama iki tane 1900'lük problem çözdüm! Çözebildim. Vay anasını bana 1900'lük soruyor derken, bir de üstüne çözdüm onu ben. Yavaş yavaş ustalık puanlarına yaklaşıyor problem puanlarım. Ama işte problem puanı turnuva puanı değil. Daha hayatımda çevrimiçi turnuvaya bile katılmadım. Ama olsa ve ben o problemi çözdüğüm gibi turnuvada avantaj elde etsem ve yensem, 1900 değil ama puanım 2000'in üstüne çıksa, artık usta adayı olurmuşum ABD 'de. Hayaller, hayaller. 

Bir de arada çayın yanına eşlik etsin diye hızlıca bir kek yaptım pekmezli. 

Daha ne olsun. De mi. 

Yatmadan Louise Hay dinlemek istiyorum. Ya da Motivasyon kitabını karıştırırım. 

Bu hafta sonu için şu an belirlenmiş bir planım yok. Belki bir iki Podcast dinlerim Mirgün Cabas ve Can Kozanoğlu'nun İlk Sayfası isimli serisi güzel. Güncel yazarların nasıl çalıştıkları ile ilgili söyleşi yapmışlar. Benim en sevdiğim yazarlardan ve bir süre bu blogun da okuru olmuş Hikmet Hükümenoğlu'nun söyleşisini büyük bir iştahla dinledim. 

Şimdilik hepsi bu kadar. Yarın öbürgün gene buralardayım. Görüşürüz. Çüs.


Perşembe, Kasım 15, 2018

Satranç ve yemek ve para.

Bugün maç yok dünya şampiyonasında. Tatil ya da dinlenme günü. Bense problem çözmeye devam edip normalde yanından bile geçemediğim puanların problemleriyle karşı karşıya kaldım. Bana bugün 1900 puanlık problem sordu. Ve 1600 küsurlar normalim oldu. Çünkü...tatatam! Kendi rekorumu aştım. En son sanırım geçen sonbaharda yoksa ondan da mı öncekinde, gidip bakmaya üşendim, neyse işte en son alabildiğim en yüksek puan 1515 iken, dün ve bugün 1560'a çıkabildim. Bir eşik aştım ve bunu yaparken hissettim. Artık elimdeki puana değil bana sorduğu problemin puanını yükseltmeye çalışıyorum. Fakat artık bazı şartlarım var: kesinlikle karnım tok olacak bu birinci şartım. İkincisi ayağım üşümeyecek. Üçüncü şartım müzik kapalı olacak, etrafta ses olmayacak. Ve bütün dikkatimi vereceğim. Sorulan soruyu anlamadan cevap vermeyeceğim. Ortalıkta bedava bir vezir duruyorsa bile. Özellikle ortalıkta bedava bir vezir duruyorsa orada mat arıyorum zaten bu puanlarda bana vezir hediye edecek değil.

Sabah uyandığımda giysi odasını biraz düzene sokayım dedim. Tamamen halletmediysem de büyük oranda düzenlendi. İki parti çamaşır yıkadım, astım. Çalışma odasına ikinci masayı kurdum. Ama hiç orada çalışasım yok. Belki bir koltuk filan gelirse, duvarlara bir şeyler asılırsa. Şimdilik öğrencilikten kalma iki siyah masa, ve kurutma askısı var. Akşam da onedio'nun bir tepside 4 çeşit yemek videosunu yapabilmek için dışarı çıkıp alışveriş yaptım. Tahminimden daha lezzetli oldu. Daha önce hiç sebzeleri sosa bulayıp fırınlamamıştım. Tabii ki 4 çeşit yemek olmuyor. Aynı yemeğin biraz varyasyonlu hali oluyor ama güzel ve zevkli. Yine yaparım.



Artık birkaç gün yemek konusunda rahatım. Bunlar fırında pişerken bir salçalı bulgur da yaptım. Tamamdır. Belki bir cacık eklerim.

Finansal getirili bir uğraş konusunu düşünsem mi diye düşündüm. Anla sen halimi. Vardı ya bir fikrim. Hala var. Keşke fikirlerimle para kazanabilsem. Uygulamada çuvallıyorum. O fikri uygulamak istediğimden emin değilim. Uzun vadede yapmak isteyeceğim iş o kadar az ki. Bir de anca şimdi sporu ve yazıyı sıraya soktum. Neyse şu sonuca vardım: yazılı düşünmeliyim bu konuyu. Bir matematik matrixiyle. Sanırım ona matrix deniyor o karar verme şeysine. Kendim belirlediğim kriterlere göre puanlayarak yani. Aklıma gelen bütün ilgi alanlarımı ve onların iş biçimini listeleyerek. Mesela küçük bir fidanlık açsam dedim geçenlerde. Sadece çekirdek çimlendirsem fidan olsa. Sıkılır mıyım? Hayatım bununla mı geçsin? Tatmin etmez sanki. Ya da çikolata ve kurabiyeler yapıp satsam, fakat pekmezli, beyaz şeker katmadan. Hepsi de olabilir kağıt üstünde. Bütün mesele güçlü ve sürekli bir motivasyon. O psikonetin motivasyon kitabını mı alsam? Yoksa yeterince kişisel gelişim kitabı okudum mu? Daha önceki iş fikrim, hadi söylüyorum, hasta kurumları iyileştirmekti, psikanalizin teorileriyle. Üniversitede bunun kuramlarını gördük. Pratiğini bile yaptık. Ama artık psikanalizden soğudum. Mezun olduğum üniversiteme de kırgın ve kızgınım.

Aldım psikonetin kitabını. Gelsin bakalım.

Şimdi gidip bir maç yapayım. Dün yaptım ve yendim ama düşük puanlı bilgisayar seçtim. Fakat yine de analiz ettiğimde 1700'lük oyuncu gibi oynadığımı söyledi. Hadi bakalım.




Salı, Kasım 13, 2018

Satranç pisiler ve diğer gündelik sevinçler.

Bugünün en olağanüstü olayı şüphesiz satranç problemlerinde kazandığım puanlardı (Pazartesi). Bir oturuşta 1100'lerden 1500'e geldim. Neredeyse 400 puan. Bilmeyenler için söyleyeyim, 1100'ler son zamanların en düşüğü iken 1500 yapabildiğim tüm zamanların en yüksek puanım. Satranç şampiyonasını izlemek hep beni dürtüyor. Geçen sefer de böyle olmuştu. İlk başlarda yapamıyordum. İki ileri iki geri gidiyordum, hep de pisi pisine. Puanım hep 1100 küsurlardaydı ilerlemiyordu. Birinci denemede bulamadığımı ikincide illa ki doğru biliyordum. O zaman uyandım. Dedim ki kendime demek ki biraz sabırlı olsan, biraz daha üstüne düşünsen olacak. Ellerimi klavyeden çekip, başımın arkasında bitiştirdim. Norveç'te satranç öğrenen çocuklara ellerinin üstüne oturmaları öğütlenirmiş. Benimki de o hesap. Ve oldu. Öyle oldu. Kendini aşma duygusu veriyor. Başarıyorum duygusu. Satrancın bütün numarası bu bence. Bendeki bu en azından.

Akşam yemeği yemedim. Salata aldım marketten. Hatta alabaş da aldım (kohlrabi), Ceren'in kulakları çınlasın. Ama hazırlamadım. Çünkü öncesinde dondurma ve gofretle iştahımı tıkadım. Enerjim de düşük. Belki de şeker yüzünden. Biraz acıkayım hazırlayacağım. İçinde mandolin de olan doğrama şeysini bu yaz tutup çöpe atmıştım şimdi de mandolin bulamıyorum. Alabaş ve turp için mandolin şart. Mandolin rendesi satan bir mağaza bilen?

Öğlen kabak dolmasından artan içlerle omlet yapmıştım. Biraz peynir biraz soğan. Hafif ve besleyici.

Bisiklet molasında ise yine bir kedi hadisesi oldu. Hiç tanımadığım bir sokak kedisi, sallana sallana yanıma geldi banka çıktı, ve kucağıma yerleşti. Öylece, sanki dünyanın en doğal şeyiymiş gibi. Hatta öncesinde kucağıma o yoğurma hareketini bile yaptı. Sonra ben bırakmadım (biraz tırnaklarından korktum, önce hafif fakat artan dozda geçiriyordu). O da yayıla yayıla kuruldu. Bu kadar senelik Istanbul'luyum, hatta adalıyım, hiç böyle şey yaşamamıştım buraya taşınana kadar.



Bir fotoğraf bin sözcükten çok anlatırmış.
------------------
(Salı)
Ay yaşasın. Az önce neredeyse iki aydır sürünen ve beni sinir eden bir sorunu çözdüm, 3 dakika sürmedi. Bloguma ve diğer bloglara Safari'den kendi kimliğimle yorum bırakamıyordum. Bunun Safari'ye özgü olduğunu anlamak zaten bir aydan fazla sürdü. Google'da bu sorunun çaresini ararken, birisi Chrome'da açınca sorunun çözüldüğünü yazmış, onu buldum. O yüzden bir yorum yanıtlamam gerektiğinde hep aynı sayfayı Chrome'da açıyordum. Bugün birden konuyu Safari'nin tercihlerinden bir yerinden halledebileceğim aklıma geldi. Tercihlerde blogspot'la ilgili bir izin aradım bulamadım. Sonra beyin nöronlarımda bir kıvılcım çaktı, ve beni çerezlere yönlendirdi. Blogspot çerezini bulup sildim ve EVREKA. Tık diye girdim kendi kimliğimle. Beynim açıldı galiba. Biraz meditasyon yapıp cila mı çeksem? Çoktandır yapmıyorum. Yoksa direkt romana mı atlasam? Yoksa para konularını mı düşünsem? Ay ne yapsam?

Bir de cam bezlerini buldum geçende. Diğer kullanmadığım kıyafetlerin yanında yanlışlıkla tekstil kumbarasına gitti diye üzülüyordum. Ama ne üzülmek...Temizlik kovasının içine tıkmışım meğer.

Ayrıca konularla hiç alakası yok ama bu da bir sevinç işte alakası varsa bu, saçlarım değişti. Eskiden pırasa gibi dümdüz ve kafama yapışıktı şimdilerde dalgalı ve kabarık tam istediğim gibi. Ben onu o hale gelsin diye neredeyse perma yaptırıyordum. Ama perma fazla olacaktı. Filan da falan da uzun lafın kısası permadan nihayetinde vazgeçtim ve kısa zaman sonra tam istediğim gibi oldu. Nasıl oldu? Çünkü ben pedikürümü olurken geçen kestirdiğimde aynayı göremedim ve kuaför kendi kafasına göre kesti saçımı. Görünce adama bir fırça: "bu benim en nefret ettiğim model" dedim ve işin can alıcı kısmı bunu bağıra bağıra ya da sinirli sinirli söylemedim. Tam tersine en sakin tonumda söyledim. Vicdanı olan kuaföre bence böylesi daha beter. "Ama sen istediğin gibi kuruttuğunda bence tam olacak" dedi. Ay nasıl boş boş kıvırıyor diye düşündüm ve aynen bunu ifade eden bakışla kendimi ifade ettim aynadan sektirerek. Saçlar azıcık uzadı ve omuzuma değen yerler neredeyse bukleye dönüyor. Evet bukle. O derece. Ama taradığımda düzleşiyor sonra aradan zaman geçtiğinde gene biraz kabarabiliyor. Taramadığımda muhteşem. Keşke bunun da çaresi olsa. Hani yumurtanın akını çırptığında kabarır da karıştırınca söner ya onun gibi. Ve bu benim ezeli mücadelemdir kuaförlerle. Hepsi sözleşmiş gibi bu kat kat modeli kesmek ister ben de çevik bir kaleci gibi kesimin kat kata evrildiğini anlayınca zıplayarak müdahale ederim "kat kat kesmeyin!". "Ama hafif..."."Hayır!". Peheeee. Otuz beş senelik savaş. Meğer bir bildikleri varmış. Bir de güneşli havada yürüyüşlerden ve bisikletlerden yüzüm tatile gittiğimde olmadığı kadar yanık ya. Kiloma rağmen aynada kendimi görünce o kadar mutsuz olmuyorum.



Bu da geçen günkü İdea ziyaretimden bir kare.