Cuma, Haziran 15, 2018

Yeni düzen, yeni hayat, küçük kanatlar.

Wuhhhuuu. Balık yağı kafası çok güzel sen de içsene... :) Gün gelir kefirle, gün gelir balık yağıyla kafayı bulurum. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi misali. Şu an kafayı mı buldum ne mi oldu bilmiyorum tam olarak da, işte olanları anlatmaya geldim azıcık. Kap çayını, gayfeni, kurabiyeni.

İyiye evrilmeye devam güzelcim. Böyle milim milim seyrediyor gün içinde, fakat ertesi gün kendini başka bir hayatta buluyorsun.

Lafı çok dolandırmadan söyleyeyim, ev işlerini hallediyorum ufaktan. Ama asıl ruh işleri halloluyor. Yani biraz o, biraz bu. Bazen de birbirini besliyor. Plan program hedef yapmadım bu sefer. Bir listem var yapılması gerekenler diye. Biraz ona bakıyorum, biraz da kafama göre takılıyorum.

Mesela bugün ayakkabı dolabının üstünü iki arada derede hallettim. En son ne zaman el attığımı hatırlamıyorum. Sepetteki kullanılmış pilleri geri dönüşüm kutusuna attım, ne zamandır veririm diye tasarladığım ( ay? yıl?) oraya bıraktığım pişik kremini, aklımı kullanıp, çantaya attım ve bu akşam dışarı çıktığımda karşıma çıkan ilk bebekli dilenci kadına verdim.

Mari Kondo'yu elime aldım, okumaya başladım. İki sayfa filan okuyunca, gaza geldim, hemen kitabı bırakıp, en göze görünen gereksiz eşyaları çöpe attım.

Mesela salonun köşesinde gitarın ve orgun dikine durduğu yerde, bir de kartondan gereksiz kutusu duruyordu. O kadar alıştım ki kanıksadım. Birden gözüme çarptı, ben bu kutuyu niye saklıyorum dedim. Org zaten çin yapımı oyuncak bir org. Profesyonel filan bir şey değil. Makamları anlamak için annemin evinden getirmiştim. Sanki burdan taşınsam kutusu lazım olacak.

Sonra, evi dolaşıp gözüme çarpan kullanmadığım ya da sevmediğim, ya da sevmediğim bir insanı hatırlatan, ya da aslında hiçbir bağımın olmadığı ve ne demeye evimde yer kapladığını anlamadığım, ne varsa bir torbaya attım.

Sonra aklıma meyve bıçakları geldi. Çok ucuza almıştım onları on sene önce ve çok kullandım çok da keskinler ama artık ömürlerini doldurdular. Kötü görünüyorlar. Onları atmadan, kendimi garantiye almak için, dışarı çıkıp aynı tip keskin ama daha güzel meyve bıçağı aradım. Ve buldum. Ama o arayış bile...güzeldi. Sanki özgürlük dolaşıyordu damarlarımda.

Fakat bugünün asıl olayı: psikoloji kitaplarım. Aslında çok yok. Kitaplığımın bir rafı. Üniversite okurken dört kütüphaneye birden üyeydim ve faal olarak dördünü de kullanıyordum (kampüsün dört katlı dev kütüphanesi, evimin oradaki muhteşem dört katlı kütüphane, Lyon şehrinin kütüphanesi ve bir de şehrin az dışındaki daha küçük bir kütüphane). Satın aldıklarım ve yanımda getirdiklerim de bazı referans kitaplar. Üç dört Freud. Neyse işte. Bunlar yirmi senedir o rafta duruyorlar. Yirmi senede kaç kere açıp okudum? Benim hatırladığım: üç. Bundan sonra kaç kere okurum? Hah. Orada durunca bana hangi duyguları hissettiriyorlar? Hah. Oldukça karmaşık duygular. Ayrıca, bu psikoloji kitaplarının kitaplıkta durdukları yer, canım, sıkı dur, (bunu bugüne kadar farkında mıydım acaba) babamın yüksek mühendis olmak için gittiği Amerika'dan dönüşte getirdiği kitapların, kendi kitaplığında durduğu yerle aynı. En üst raf. Bütün raf. Ben kendimi bildim bileli orada durdular, yani elli seneye yakın. Babam bu dünyadan göçtü gitti, mühendislik kitapları hala orada. Ve babam da yüksek mühendis olduktan sonra Türkiye'ye döndüğünde mühendislik filan yapmadı. Ne olur bana "peki neden psikologluk yapmıyorsun" diye sorma. Kendimce geçerli sebeplerden dolayı yapmıyorum. Ama kalbim bu konuda çok kırık.

Mari Kondo'nun söylediğini yapıp, önce onları raftan aşağı aldım. Halıya. Ben de halıya. Kağıt kalem. Onları neden saklıyorum, saklamamam için sebeplerim neler? Yaz babam yaz. Of blog. Of. Bayağı bir malzeme çıktı oradan bana. O Cinq Psychanalyse'le (5 psikanaliz ?) bakışmamızı görsen. Issız adam'daki final bölümü gibi. Dile kolay, elime aldığım ilk psikanaliz kitabı, saydım, 33 sene geçmiş üstünden. Ortaokuldaydım, okulun kitaplığında bulmuştum, ödünç almak isteyince zeka gerisi kütüphaneci kadın, onlar son sınıf öğrencilerinin deyip bana vermemişti, ben de o yüzden gidip gelip, kütüphanede okuyup bitirmiştim (ahahaha o zamandan belliymiş bu yolun çileli olacağı). Sonra da diğer kitapları okumaya çalışmıştım. Fransa'ya gidince de bundan bende bir tane olmalı deyip, çok para olmasına rağmen (bir haftalık paramın yarısı), satın almıştım.

Fakat gerçekte mesele kitaplar değil. Kitapların temsil ettiği bilgi birikimi. Artık bir karar vermem gerekiyor. Bundan sonra bunlarla ne yapacağım? Hayır görünürde bir daha psikologluk yapmayacağım belli. Fakat gerçekte içim karman çorman. Bir yanım bu kayıbı hala kabullenemiyor. Yani geride bırakamıyorum. Kitaplar orada, yukarıda, (asılı) duruyorlar. Sanki bir gün kullanılabilirlermiş gibi. Sanki öyle bir ihtimal varmış gibi. Dursun. Lazım olur. Bu işte, tam olarak bu. Bunun netleşmesi gerek. Ortada bir kayıp var ve ben bunu bunca sene sonra bile hala kabullenemiyorum. Bir organ kayıbı gibi bir şey.

Hani demiştim ya ben sana Amypurdy'den bahsetmek istiyorum diye. Bugün bunu da anladım. Amypurdy'de beni bu kadar etkileyen ne diye. Amypurdy ve Ted Talk dinlerken denk geldiğim Bj Miller. İkisi de uzuv kaybına uğramış insanlar. Fakat hayattan kopmamışlar. Aksine. Sımsıkı tutunmuşlar. Yollarına devam etmişler. Edebilmişler. Ve bu bir filmdeki, kitaptaki bir kurgu değil. Gerçek. Bana da devam etmek için ilham oluyorlar, örnek oluyorlar.

( 16/6/18: ekleme yapma ihtiyacı duydum: uzuv kaybından bahsederken henüz o sapancadaki olaydan haberim yoktu, geceleyin öğrendim :((((((( )

Bundan sonra bunlarla ne yapacağım? Kendime zaman tanıyacağım bu sorunun cevabını bulmak için. Fakat tahminim çok uzun sürmemesi.

Mari Kondo kitabının başında onun sistemini kullanan insanlardan alıntı yapmış. Kimi evi KonMari sistemiyle düzenledikten sonra kocayı boşamış, kimi işten istifa etmiş, kimine beklediği iş teklifi gelmiş filan. İlk okuduğumda kahkahalarla güldüm. Kıymeti kendinden menkul birinin gülünç abartmaları filan sandım. Ama şimdi çok net. Evini düzenlerken, aslında eşyaların nezdinde tüm duygusal yaşantını elden geçiriyorsun. Seçimler yapıyorsun. Neyin sana iyi geldiğini, neyin kötü geldiğini tartıp değerlendiriyorsun. Bu beni mutlu ediyor mu? Diye bin kere kendine soruyorsun. Etmiyorsa aktif bir şekilde ondan kurtuluyorsun. Bu soruyu kendine 5 kere, 10 kere, 15, 30 kere sorduktan sonra ruhunda yerleşmeye başlıyor. Otomatikleşiyor. Her şeye o gözle bakıyorsun. Tabii en son kocayla başbaşa kaldığında, aklından, "peki ben bu adamla mutlu muyum diye sormak aklından geçebilir". Euuuuuuu, değilim!!!! O zaman ne yapıyoruz? Geri dönüşüme veriyoruz.

---------------------

Ertesi gün oldu. Dün biraz korktum acaba bu olumlu ruh hali geçici mi diye. Ama değil. Düzenlemeye devam. Hem de düzensizce. Programlamadan. Mesela bu sabah yine 5:30'da uyandım. Telefonumu elime aldım ve başladım içini düzenlemeye:

+ zibilyon tane sms birikmiş. Hepsini tek tek okudum önemli değilse sildim. Geriye önemli olan üç beş tane kaldı. Çoğunun içinde önemli bir telefon numarası. Bir tane resim. Arasam bulamam zaten o karışıklıkta. Annem böyle durumlar için "kedi yavrusunu bulamaz burada" der (genelde sinirlidir bu söz sarf edilirken, gerilirsin). Azıcık uğraşıp, çok değil, onları rehbere kaydettim. Resmi galeriye gönderdim. Saat 06:00'ya geldiğinde sms leri boşaltmıştım ki Mustafa Sarıgül sağolsun, hiç unutmaz, bayramımı kutladı sms'le. :DDD.

+ Sonra telefonu kolay moddan çıkarıp eski moda getirdim çünkü kolay modda takvimin içeriğini göstermiyor. Ama kendim kolaylaştırdım. Duvar kağıdı blok bir renk. İki sayfası var (eskiden 7 sayfa filandı). Biri takvim ve üstüne yazılanlar, diğeri anasayfa ve üzerindeki saat hava durumu şeysi dışında, tek uygulama fotoğraf makinesi (eskiden 15-20 uygulama). Aşağıda da zaten standart arama, rehber zarttı zurttu var. Önce ve sonra ekran resmi almak gerekirdi, ama malesef düzeltmeden önce akıl edemedim.

+ gözüm arama kayıtlarına gitti. niye duruyorlar burada dedim? sildim hepsini. 8 aylık arama kayıtları.

+ whatsapp: of herrrrr  yazışmayı saklamışım. Hatta, bazılarında isim yok, resim yok, kim olduğunu bilmiyorum, konuyu hatırlamıyorum, yine de duruyor. Bir tane grup var, herkes terk etmiş, bir ben kalmışım. Dursun tabii orada. Lazım olur. Neden bebeğim nedennnnnnn?

Sırada galeri resimleri var.

Ama kasmıyorum. O an ne yapasım varsa onu yapıyorum. Süper sistem. Elbet bir gün sıra galeri resimlerine de gelir.

Bugün: orta sehpa, beyaz üçlü koltuk ve koltuk arkasındaki rafi topladım, toz filan aldım. Bazen bölgesel gidiyorum.

İki tane eskimiş, işe yaramaz cüzdan attım. İçinde duran kartları kağıtları ayıkladım.

Bir tane kurumuş menekşe, saksısıyla.

Menekşenin yanında 2013 senesine ait film festivali biletleri duruyordu (yer: yemek masasının sandalyesi, salonun ortası). Yazıların yarısı gitmiş. Muhtemelen beş senedir ortalıkta oradan oraya seyrediyor. Kuvvetle muhtemel. Utanç...Yer dibi...

Psikoloji kitaplarına muhtemel bir talip buldum bile. Kitaplara talip ararken, bu yaz için bir iş buldum: ahah, hayat, yerim ben seni. Şimdi karar vermem lazım, istiyor muyum istemiyor muyum. Neyse birkaç gün sürem var.

Asıl yapmaya karar verdiğim, eski günlüklerimi imha edip, onlardan kurtulmak. Bak onlardan ayrılmak sorun değil benim için. Sorun, kimsenin okuyamayacağı şekilde imha edildiğinden emin olmak. Aslında hep içimde, ya ben aniden ölürsem ve o günlükleri birileri okursa diye ölümden korkmadığım kadar büyük bir korku var. Gerçi kardeşim sağolsun, ben evden ayrıldığımda, almış onları okumaya başlamış. Mahrem defterlerimi izinsiz karıştırdığı yetmezmiş gibi, (pardon anlamadım, ne yaptım dedin?), bir de çemkiriyor: "çok sıkıcı yazıyorsun ama, bırakmak zorunda kaldım". Ama olmaz ki, böyle de yazılmaz ki.

Ha. Sonuç. Günde belli bir süre ayırıp, elle tek tek yırtma yoluyla imha. Hep yakacağımı düşünürdüm ama yakmayı beklersem, ben tahtalıköyü boylayacağım. Yakabileceğim bir yer yok. O yüzden bekliyor bunca zamandır. Ve artık buna bir son vermeye kesin kararlıyım.

Saat akşam 06.00'ya geliyor. Pillerim tükendi. Haydi o zaman yolladım bu gönderiyi. Arkası yarın.












Salı, Haziran 12, 2018

Yeni tarif ve hayatı kolaylaştıran diğer küçük şeyler.

Biraz açıldım blog. Balık yağı takviyesi aldım Pazar günü, bir de adaçayı demleyip içtim.

Bunun sonucunda birkaç kalem iş görebildim dünden beri. Kimyanın bu kadar fark ettiğini bir kere daha bünyemde deneyimleyince, bu sefer gaza geldim, ve acayip bir çorba hazırladım öğlen. Besleyici gıda komasına girebilirim şu an. Aslında amacım sadece 15 dakikada besleyici bir yemek hazırlamaktı. Şu soğuk çorba tarifini buldum. Sonra malzemeleri uyarladım kendime göre ve başka bir şey oldu. Uyarı: evde ne kadar antin kuntin, entel dantel malzeme varsa içine hepsinden kattım. Ama güzel oldu, ben yaptım diye demiyorum. Yarım saat sürdü toplam. Neden bilmiyorum. Benim yavaşlığım olabilir. Bir de kuru malzemeleri ayrı kaseye koyup buzdolabına kaldırdım, bir iki porsiyon daha çıkar, yarın tekrar yoğurdu sulandırıp sarımsaklayıp içine katınca 5 dakikada hazır olacak. Sende bu antin kuntin malzemelerin hepsinden veya hiçbirinden olamayabilir. Bence alternatifleri ile de güzel bir tat yakalarsın. Fotoğrafın kalitesi kötü çıkmış. :((( Ama bir fikir verir.

--------------


Soğuk Ayran Çorbası.

Kuru malzemeler:

* Maş fasulyesi (buzdolabında hazır pişmişi vardı diye kattım) / herhangi bir bakliyat (nohut, fasulye) ya da hiçbir şey, orijinal tarifte bakliyat yok.

* Kinoa / orijinal tarifte haşlanmış ince bulgur diyor. Bence evde bir gün önceden artmış pilav varsa değerlendirmek için süper olur.

*Chia tohumu / tamamen atlanabilir, orj. tarifte yok.

*1 Salatalık

*Haşlanmış mısır.

Baharat: ( bence bu çorbanın püf noktası burada)

*Kuru nane / dereotu, hatta kekik bile olabilir.

*Zerdeçal

*Zencefil

*Tuz

Sıvı:

*Manda yoğurdu (evde vardı)/ normal yoğurt. Sarmısaklanmış.

*Azıcık zeytinyağı.

*Normal su (ben yoğurdun suyundan da koydum).

Yapımı:

Yoğurdu sarmısaklayıp azıcık su kata kata sulandırıp sulu cacık kıvamına getir. Diğer malzemeleri göz kararı içine kat. Hepsi bu kadar.

---------------

Aslında dün hayat kaliteme olumlu etki eden çok basit birkaç şey yaptım. Biri facebook'u telefondan tamamen kaldırdım.  Hesabı kapatmadım. Böylece erişmek istersem bilgisayardan açabilirim. Ama bildirim filan gelmiyor telefona (sesli ve ışıklı) ve bu herşeyi değiştiriyor. Bundan önce önlenemez bir facebook trafiğim vardı oysa listemdekilerin %99'unun bildirimleri uzun süredir kapalı. En fazla beş kişiyi filan takip ediyorum onlar da çok sık güncellemiyor. Ama siteye girmekten kendimi alamıyordum. Messenger duruyor ama çok az insan bana gün içinde messenger'dan ulaşıyor o yüzden rahatım. İkincisi telefonu "kolay kullanım" moduna getirdim, ve off ... sanki yarım saattir çalışan matkap aniden sustu. Sonra facebook'un bildirimlerinden kurtulmanın asıl farkı yarattığını görünce instagramı da kaldırmadan, sadece bildirimini kapattım. Facebook-İnstagram, Instagram-Facebook diye diye günü çarçur ediyordum. Şimdi kafam rahat. Twitter'ı zaten çoktan telefondan kaldırmıştım.
Celes'in bir makalesinden uyandım aslında. O da 7000 takipçili twitter hesabını kapatmış. Diyor ki, "bu tür siteler bağımlılık yaratmak için özel stratejiler geliştiren ekipler çalıştırıyor". Bu cümle bana yetti.

Bugün de etkinlik günlüğü tutuyorum öğlenden beri. Saatli. Ne yaptım, saat kaçta, deftere not alıyorum. Verimlilik filan meselesi değil. Gerekli bir şeyler yapıyorum, sonra onları bittikten sonra önemsemeyip, unutuyorum sonra da bütün gün hiçbir şey yapmadım diye kendimi yiyorum. Mesela annemin tamircisini arayıp, çıkan krizde (tabii ki dramasız günümüz yok) gerçekte olan biten ne onu anlamak için bir de tamircinin versiyonunu dinlemek, ilerdeki olası krizleri asgariye indirmek için önlemler düşünmek, bu bağlamda tamirciye bazı direktifler vermek, borcumuz var mı öğrenip, (annem kadın ödedi diyor, kadın kesinlikle ben bir şey ödemedim diyor), borcumuzu ne şekilde ona ulaştıracağımızı organize etmek ve unutmamak için ödemeyi not almak. Bu arada ben eve tamirci geldiğini tamamen tesadüfen, kapıdan çıkarken kapıcıyla karşılaşmam sonucu, kapıcıya hatırını sorarken, lafın arasında öğreniyorum. Sonra kadına sorunca aslında koca bir kriz patladığını ve kaç gün sürdüğünü öğreniyorum. Filan. Ve bu telefon konuşmasını işten saymayıp, unutabiliyorum.

Şimdi gidip biraz daha iş göreyim. Belki öncesinde biraz meyve atıştırır bir de türk kahvesi içerim. Hadi bakalım.

Cumartesi, Haziran 09, 2018

Asap ve sinir ve ailevi durumlar.

Asabım bozuk blog.

Gene twitter okudum. Gene doldum. Doldum. Gerildim. Nasıl olabilir dedim, böyle mantık yürüten, böyle düşünen, böyle tepki veren insanlar gerçek mi? Biz bu ülkede bunlarla mı yanyana yaşıyoruz? İnsanlığa bir faydamız olsun diye düşünürken bunlara da mı faydamız olacaktı olsaydı? Faydalı mı olacaktık gerçekten?

Zaten sabahın köründen beri kişisel binbir sorun yüzünden tepem atık. Doldum doldum ve en son çok alakasız bir resimde, hiç yoktan içimi çeke çeke ağladım. Resimde Obama mavi plastik bir taburenin üstünde, salaş bir mekanda dün intihar eden şefle karşılıklı bira içiyor. Resmi de Obama kendi hesabında yayınlamış, taziyesini bildirmek için. Banane halbuki değil mi. Şefi zaten bu haberden önce tanımıyordum. Obama da babamın oğlu değil. Sanırım Amerika başkanını o salaş mekana götürebilen adama, kendi kariyerlerinde en tanınmış iki insanın şekillere takılmayıp, en kral mekandaymış gibi keyifle bira içmelerine ve Obama'nın taziyesinin o resim kadar sade ve samimi olabilmesine ağladım. Bu b.mbok dünyada biraz insanlık, biraz güzellik, en çok resmiyet bekleyeceğin yerden samimiyet, sıcaklık gelmesi içime dokundu.

Oturup saatlerce, günlerce analog günlük yazmam gerek. Halletmem gereken çok konu var. Ama yapamıyorum. Çünkü sonu hiç gelemeyecek gibi. İşi gücü yeterince saldım zaten. Halletmem gereken onca iş varken bugün anneme gitmem gerek. İstemiyorum gitmek. O da benim gelmemi istemiyor zaten. Geçen hafta mutfakta söylenirken duydum istemediğini, açık açık "gelmesin artık bu eve" dedi. Bir de ben ordayken, telefon açan bir arkadaşına söylemişti. "Niye geliyor ki, ben ondan öyle bir şey istemiyorum" diyor. Çok sıkıldım artık. Bir buçuk senedir her hafta bir günümü komple ona ayırıyorum. Evin her işine koşturuyorum. Çıkardığı her arızaya günlerce kafa patlatıp, uğraşıp, didinip, sağa sola koşturup bir çözüm üretiyorum. Ve çıkardığı arızaların absürtlüğünü bilsen için şişer. Ayda bir gün olsun gelip de yükümü hafifletmesini rica ettiğimde, programıma uymuyor deyip telefonu yüzüme kapatan kardeşimin de allah belasını versin.

Tati Daniel diye bir film vardı. Yaşlı bir kadın, bir ailenin yanında yaşamaya başlıyordu. Yani aile, kadın yalnız kalmasın diye, belki uzak bir akrabaları mıydı neydi şimdi hatırlamıyorum, ona evlerini ve kalplerini açıyorlardı. Fakat büyük küçük, ne yapsalar, yaşlı kadına yaranamıyorlar, üstelik kadın bunlara kan kusturup bütün düzenlerini altüst ederken dışarıdaki insanlara karşı hep mağduru oynuyordu, sanki tam tersine aile buna kan kusturuyormuş gibi. Herkes bu aileyi ayıplayıp, kınayıp, yaşlı kadına sempati gösterirken, olayların içyüzünü ve gerçekte olanı biteni sadece eczacı bir kadın anlayabiliyor ve manevi olarak aileye destek oluyordu.

Beni de aynı şekilde gerçekten anlayan tek bir kişi var. Geçen gün telefonda yirmi dakika sadece annemi konuştuk. Onu hiç böyle görmemiştim dedi. Dedim doktoru başka bir ilaç verdi bu sefer ama almıyor.

Doktora mesaj atıyorum, "ilacı almıyor, telefonda görüşüp konuşabilir misiniz, ya da sizden randevu alalım karşılıklı görüşün" diye alternatif çözüm önerileri ile gidiyorum, fakat doktor mesaja dönmüyor. Ne var yani, randevu alsanız daha iyi olur dese. Hani telefon etmek istemiyorsa. Ne var? Zaten hastanın çevresini yıpratan bir hastalığı olduğunu biliyorsun. Zaten bütün işin benim üstüme kaldığı da belli. Daha beni ne zorluyorsun?

Böyle işte. Yani asabım haklı olarak bozuk. Yanıma kitap defter filan alacağım ama o ortamda hiçbir şey yapılmıyor. Neyse senin de içini şişirdim kesin. Ben gideyim bari. Sıcak suyun altına gireyim. Belki biraz iyi gelir.







Perşembe, Haziran 07, 2018

Kayıp yorumlar.

Yaaaaa bir şey demek istiyorum! Çok tatlısınız!!!!!! Herkese tek tek cevap yazacağım ama hepsini bugün yetiştiremem diye buraya toplu teşekkür etmek istedim peşin peşin.

Bir süredir bloga hiç yorum gelmiyordu. Garip bir durumdu çünkü bunca zamandır blog yazıyorum, bildiğim ortalama bir yorum trafiği var bu blogun ve bazen beklediğim halde hiç yorum gelmese bile illa ki bir iki yorum alacak postlar var, doğumgünü postu gibi. Sıfır yorum alınca biraz şaşırdım doğrusu. Dedim ki herhalde insanlar bir sebepten meşgul. Ama sonraki posta da hiç yorum gelmedi, ondan sonrakine de. Hiç ihtimal vermediysem de acaba herkesi birden küstürdüm mü diye düşündüm.  Ama okunma sayısında bir eksilme yok. Yani ayrıca ne yapmış olabilirim? Bir şey yapmadığımı biliyorum, ama yorumların birden bire sıfıra indiği de bir şey yapmadığım kadar gerçek. Üstelik istatistiklerde birilerinin yazının yorum kısmını tıkladığı gözüküyor, genelde yorum yazılırsa tıklarlar ya da okumak için, ama boş yorum sayfası tıklanmaz. Ya da tıklanmış yorum sayfası boş kalmaz. Açıyorum denetlenmemiş yorum var mı diye, hayır yok gözüküyor. En son bildiğim yerde kalmış.

Bu sabah Kahve'den mesaj geldi, facebook üstünden. Bir video yollamış ama başında dediğini hiçbir şeyle bağdaştıramıyorum. Neden bahsettiği hakkında hiçbir fikrim yok. Benim ona yazdığım en son yorum olmalı ama konuya uymuyor. Sana yorum bıraktım ya bu sabah dedi. Yooo ne mail kutusuna geldi, ne de açıp bakınca denetleme bekleyen yorumlarda. Sonra spam yorumlara da baktım, ne olur ne olmaz diye ama orası da bomboş. Allahallah, yorumlarımı yutuyor mu yoksa ne yapıyor bu blogspot adisi diye düşünürken birden sayfada neredeyse bir haftadan fazladır hiç görmediğim yığınla yorum belirdi, ta doğumgünü kutlamasından kalan ve sonrasında da, sıcacık mini mektuplar gibi. Nasıl güzel nasıl tatlı geldi anlatamam. Hepinize çok teşekkür ederim. <3 <3 <3

Çarşamba, Haziran 06, 2018

Demlenme.

Dışarıdan günlerimi boş boş otururak geçiyorum zannedilebilir. Oysa gerçekte şema terapinin hayatıma kattığı yeni bakış açısını benimsemeye çalışıyorum. Bu da zaman alıyor. Aslında şema terapi okumaya ara verdim. Şimdi İkigai okuyorum. O da çok güzel. Sonuçta sözün özü hep o çok sevdiğim deyişe geliyor: mutluluk, sevecek biri, yapacak bir iş, umacak bir şeyin olmasıdır.

Dün hayaller kurdum. Aslında ilk başta derdim şu gürültüden kurtulmaktı. Sokağın patırtısı bazen çekilmez oluyor. O yüzden bahçeli basit bir ev bakayım dedim. Yazın şezlongumu atar kitap okurum. İki tane sebze yetiştiririm. Klasik şeyler. Sahibiden.com u açtım. Satılık müstakil evler diye arattım ve filtreyi en ucuzdan en pahalıya ayarladım. Tabii ki en ucuz evin halinden bir beklentim yoktu ama bu kadar kötüsünü beklemiyordum. Beklemiyordum dediğim, en ucuzları geçtim, hatırı sayılır bir parayı gözden çıkarsan bile evler yine o en ucuz gecekondu evlerden daha kaliteli değildi. Kesenin ağzını daha da açtığında ya kuş uçmaz kervan geçmez bir yere kondurulmuşlardı, ya da diplerinde, şöyle kol uzatmalık mesafede diğer evin duvarı vardı. Bahçe dedikleri alan sadece evin çevresini kuşatan bir, bilemedin bir buçuk metrelik toprak alandı. Mimari olarak berbat evler. Ben çizsem daha güzel olur. Bence bu ülkede bir gün bir değişim olacaksa bir zahmet evlerin mimari yapılarından başlasın. Bıktım çirkin çirkin evlerden. Moralim bozuldu. Sonra harita araması yaptım. Istanbul'un kuzeylerinde hala yeşil gözüken alanlardaki evlere baktım. Abuk subuk fiyatlar. Mesela Bulgaristan sınırına doğru fakat sınırla Istanbul merkez arası yeşil bir bölge var Karadenize kıyısı olan. Dedim belki oradan arsa alınsa, tam deniz kıyısına bir ev yaptırılsa maliyeti ne kadar olur. Haritayı yaklaştırınca orasının aslında yerleşim bölgesi olduğunu gördüm. Ve denizin kıyısında bile olmayan fakat en yakın yerdeki evin fiyatı, ki daha evin neye benzediğini görmedim ama görmeye gerek de görmedim, 3,5 milyon dolar. Onu gördükten sonra bende ipler koptu. Bu sefer google'dan uluslararası emlak fiyatlarına baktım. Ve Cancuun'da (Meksika'nın Karayip denizlerine kıyısı olan cennet gibi yerde) dört yatak odası, altı banyo, havuzlu, mis gibi denizin tam dibinde, istersen tekneni de bağlarsın, rüya gibi bir ev buldum: 2,5 milyon dolar. Ah dedim, paran olacak topla pılını pırtını kaç git. Hem şu Türkiye'nin berbat gündeminden de kurtulursun.






Ah. Ve şimdi kontrol ettim. Ehuehehe. Küçük bir yanlışlık yapmışım. Yalıköydeki ev 3,5 milyon dolar değilmiş, 350 000 dolarmış. Gene çok para. Ama aynı para değil.

Hadi o ev 350 000 dolar, sırf karşılaştırmak için bu da Emirgan'da boğaz manzaralı bir müstakil ev, fiyatı 2,900,000 dolar. Bahçe sanırım önde gözüken parmaklıkların iç kısmı. 


Bu da balkonu:


Ama ne? Boğazı görüyor. Bir de ilanda küstah küstah "abuk subuk teklifler etmeyin" diye yazmışlar. Etmiycez zaten. Aman. 

Bu karşılaştırmaları yapınca ve bir an için aslında param olsa o evi alabilirim diye düşününce, burada kendimi çok sıkışmış hissettim. Sonra civardaki, yani Karayiplerdeki diğer evlere de baktım. Daha pahalıya aynı benim bereket meditasyonunda hayal ettiğim kumsaldakine benzer yerler gördüm. 



Başta dediğim gibi tek istediğim bahçeye şezlongumu atıp gece de yıldızları seyretmek, kafa dinlemekti. Ama allahaşkına şu evlerin haline bak. Milyon dolarlık ev olsa, param olsa bile daral geliyor Türkiye'deki seçeneklerde. Çirkin! Zevksiz. Yalansa yalan de.

Sonra mesela bu Karayip evlerini hayal ettiğimi bile duyan çekirdek ailemden birileri olsa, bana hemen şunu derler: sabah kalkıp işe bile gitmiyorsun, sonra da milyon dolarlık karayipte evler, yok ispanya'da şatolar. Onları dinlesen hiç hayatımda erken kalkmadım, hiçbir işte çalışmadım, hep boşta gezdim keyif çattım sanırsın. Çünkü daha geçen gün annemle konuştuğumuzda onun kafasındaki imajım ayan beyan ortaya çıktı. Boş gezenin baş kalfası. Sonra, sinirlenmeden, ona bir bir, çocukluktan beri aslında nasıl durmadan hep çalıştığımı anlattım. İki ilkokula birden gittim ben. Sabah yedide uyanıp akşam 11'e kadar ders çalışarak geçti ilkokul zamanlarım. İki okulun ödevini yetiştirebilmek için. Herkes arkadaşlarıyla buluşup etkinlikten etkinliğe koşarken, ben ders çalışıyordum. Sonra 18 yaşında işe girdim. Sonra tıp fakültesinde geçen iki ağır sene. Burada nasıl bilmiyorum ama Fransa'da tıp fakültesinde okuduğunda değil kimseyle muhabbet etmek, kahve molanı bile saati kurarak alıyorsun. Beş dakikayı geçerse paniğe kapılıyorsun. Öyle son dakikada sınava çalış filan yok. İlk günden tam zamanlı çalışmazsan ipini ucunu kaçırırsın. En ağır okullardan biri. Dahi olsan gene yetmez, gene silkeler seni. Sonra psikoloji. O üniversiteden sağ olarak çıkmak bile ayrı bir başarıydı, abartmıyorum, stajlarda yaşanan olaylar yenir yutulur cinsten şeyler değildi ve üniversitenin vahşi orman başıboşluğu da hiç yardımcı olmuyordu. Sonra da Türkiye'de bulduğum işlerde komik paralara çalışma. Bütün o çalıştığım işleri saydım ona, son 20 senede. Hep şöyle dedi. Ha evet tamam orada çalıştın. Ha doğru orada da çalıştın. Ha bak onu hatırlamıyordum. Orda da mı çalıştın. 2005 sonrasında yaptığım işleri saymaya gelince sıra ağzı açık kalmıştı: ve sonra bunu yaptım yıllarca ve ondan sonra da bunu. Çünkü onları hiçbir zaman işten saymamıştı ama aslında bir dolu işti. 2011'den sonra bile kitap çevirdim mesela. Gene komik paralara. Komik para dediğim de yanlış anlaşılmasın beğenmediğim bir maaş filan değil. Asgari ücretin altı. Bazen yol parasını bile karşılamayan bir iş. Ve en sonunda annem lafı şuna bağladı ve ben pes ettim: ama sen zaten çalışacaktın, evli değildin çünkü, çalışmasan ne yapacaktın. Böyle absürt argümanları var bu kadının, böyle bir kafa. Fakat eminim "çalışacaktın tabii mecburdun" dedikten sonra bile hala onun gözünde boş gezenin baş kalfasıyım, biliyorum, böyle başa sarıyor. Ve ben hala onunla tartışıyor, ona laf anlatmaya çalışıyorum. Çünkü onun tek ve biricik derdi oturduğu yerden "benim kızım bilmem nerede bilmem ne" diye bir cümle kurabilmek ve o sayede bir anda karşısındaki insanın gözünde yükselmek (karşısındakinin umurundaysa elbet). Bu basitlikte bir insan maalesef. Yoksa ben emek harcamışım, yorulmuşum, yaptığım işin hakkını vermişim, onu ilgilendirmeyen önemsiz konular bunlar.

Geçenlerde birisi bana "psikolog olurum, köşeyi dönerim diye mi düşündün" dedi. Çok ağırıma gitti beni iyi tanıyan birinin benim hakkımda böyle düşünmesi. Başka bir görüşmemizde, onun bu sözünü hatırlattığımda ve kırıldığımı söylediğimde öyle bir söz ettiğine kendi de şaştı ve üzüldü. Sonra da açıklama olarak "hani hep işler kurmak peşindesin ya" dedi. Peki ne yapayım? Beni kesinlikle geçindiremeyecek bir maaşa kaderimmiş gibi razı mı olayım? İş kurmak peşinde olmaktansa zengin bir koca peşinde olsam daha mı makbul olacaktı? Ve ben psikologluktan köşeyi dönme hesapları yapsaydım, o üniversitede neredeyse otuz yaşıma kadar kendimi paralamazdım. Kısa yoldan bir şekilde çabucak mezun olurdum. O kadar basit ki, istesen hiç bir şey öğrenmeden mezun olabilirsin üniversiteden. Ödipus'u aşağılık kompleksi gibi olumsuz bir şey sanan, süperegoyu olmaması gereken bir şey sanan Boğaziçi psikoloji mezunu birini tanıyorum örneğin. Hem annesi de psikolog. Aynı bağlamda karşıaktarımı da olmaması gereken, hatta klinik görüşmeyi kesme sebebi sayan yılların psikiyatrları var, şu ülkedeki en yüksek puanlı tıp fakültelerinden mezun. Karşıaktarımı idare edemeyenini demiyorum elbet. Aktarımı iliğine kadar sömüreni hiç söylemiyorum bak, o ahlaki bir mesele. Ve evet bir seansa aldıkları paralarla kaç köşe dönülür. 

Nasıl dolmuşum. Laf gürültüden nereye geldi. Bak şu an matkap çalışıyor dışarda misal. Birileri yere ağır bir şeyler düşürüyor. "Tüm halkımız davetlidir" diye bir duyuru geçiyor caddeden bangır bangır. Aralara da korna ve motosiklet sesleri serpiştir. Hepsi bir anda değil ama. Biri bitince biri başlıyor. Öyle düşün. Boş yok. Duyuru-korna-matkap-korna-çekiç-motosiklet-matkap-korna-seyyar satıcı vs.

Bilmiyorum blog. Şu ara dönem bir geçsin hele. Aklımda hiçbir şey yok henüz. Sadece daha iyisine layık olduğumu düşünüyorum. Çevremdeki insanların üstümdeki olumsuz etkisinden arınmam gerek. Çok saçma sapan insanların etkisinde büyümüşüm. Gerçekten. Kimi tutsan farklı bir sebepten elinde kalır. Her şey çok farklı, çok daha konforlu ve güzel olabilirdi fakat aynı zamanda tüm bu olumsuzlukların üstesinden iyi kötü gelebilmiş olmak da bana ayrı bir güç katıyor. Beni ben yapan bir şey bu saçma salak rezil geçmiş ve başedebildiğim her sorun. Öbür hayatı herkes yaşardı. Öbür hayatta herkes başka bir yerde olurdu. Yaşımın neredeyse elliye yaklaşması beni düşündürüyor fakat İkigai'de okudum, 89 yaşında ilk resmini satmış bir kadın varmış. Ve şu an bilmem hangi müzede eserleri kalıcı eserler arasında sergileniyor, Amerika'da. Herkes farklı bir zamanda açan bir çiçek. Hem yapmasam ne yapacağım? Oturup duvarları mı seyredeceğim? Artık elli yaşına geliyorum, herhangi bir şeye başlamaktansa evde boş boş oturup zaman öldürürüm mü diyeyim? Nö, nö, nö. Mesela başarısızlığı göze alabilirsen, o zaman girişimde bulunman daha kolaylaşır. Aynı şekilde reddedilmeye hazır olursan, insan ilişkilerinde de daha girişken olursun. Bu ikisi üstünden yağ gibi kayıp gidebilmeli başına geldiklerinde. Ben reddedilme korkusunu erkekleri ilgilendiren bir konu gibi gördüm hep bugüne kadar. Oysa öyle değil. Of şu ara dönem geçsin. Güzel şeyler olacak sanki bundan sonra. Ama bu ara dönem biraz sürebilir. Bol arayış. Bol düşünme. Kuluçka dönemi gibi bir şey. Gözle görülen bir şey yok ama içten içe koca bir hayat oluşuyor. Haydiiiiiin. Artık çıkmam gerek.




Salı, Haziran 05, 2018

Kısacık.

Güzel bir gündü blog. Hatırası kalsın diye kısacık yazayım. Aslında günü güzel kılan şey çok basit: gidip teslim almam gereken bir kargom vardı ve normalde olduğu gibi içimden gidip almak da gelse önce duş alayım filan falan diye işleri sıralamaya başlayacaktım. Sonra beynimin kıvrımlarında nasıl bir kimyasal tepkime olduysa, "basitleştir işleri bebeğim" dedim kendime. Yokuşa sürme. Duşu sonra da alsan olur. O kadar vahim bir durum yok. Eeööööh deyip üzerime ne bulduysam geçirdim ve arka yollardan yürüyüp çabucak kargo şubesine vardım.

Kargo aslında bir doğumgünü hediyesiydi. Eve kadar açmadım. Suratımda kocaman bir gülümsemeyle aynı yoldan geri geldim. Eve gelince paketi açtım ve içinden bir kart ve iki tane şahane, tam benlik kitap çıktı: ikigai ve hygge. Aslında paketten iki kuru çiçek de çıksa yine sevinirdim ama birinin benim beğenimi bu kadar tutturması beni ayrıca mutlu etti. Bu güne kadar aldığım en güzel hediyeler sıralamasında en üst sıralarda desem abartmış olmam. Hemen oturup okumaya başladım.

Sonrasında yapılması gereken işleri aynı sabahki tertiple yaptım. Bir kağıda sıralamadım her zaman yaptığım gibi. İçimden azıcık gelmesi ile ikiletmeden yapmaya koyuldum. Önüne arkasına başka iş koymadan. Galiba günün sırrı buydu. İçimden geldiği an yapmak fakat sel gibi bir motivasyon beklemeden. Ve o kadar önemli işler gördüm ki. Ve günün sonunda damağımda kalan tat: keyif. Yürüyüşe bile çıktım. Ne zamandır ara vermiştim. İşlerin tamamını halledemedim elbet ama zaten hiçbir zaman hepsini yapamıyorum. En önemlileri yaptım gene.

Bu arada Joan Baez Istanbul'a geliyormuş az önce öğrendim. Önce çok heyecanlandım, kesinlikle kaçırmam diye düşündüm, ama şimdi o kadar heyecanlı değilim. Gittim zaten bir sefer. Ve evet muhteşem bir deneyimdi. Ama o kadar. Galiba gitmiycem. Bir de bilet fiyatları çok uçuk. Hadi o neyse de. Yok. İlk gittiğimin hatırası bana yeter.


Cuma, Haziran 01, 2018

Ağır post.

Koskoca bir Mayıs ayını devirmişiz. Zor geçti, yalan yok. Ama çok şey getirdi zorluklar beraberinde. Hala onları sindirmekteyim. "Hayatı yeniden keşfedin" kitabını yarıladım. İsmi hala çok iddialı gelse de, aslında sözünü tutuyor, haydi, eğri oturup doğru konuşalım. İçimde o kadar çok "eşya" yer değiştirdi ki, biraz başımı tutuyor bu değişim. Sanki bu kitaptan sonra uzun süre kitap okuyamazmışım gibi. Gerek duymazmışım gibi. Zaten kurgu okuyamıyordum. Hep internet makaleleri. Ama şu an sular seller gibi okuduğum birçok kişisel gelişim makalesi gereksiz geliyor. Hatta Tony Robbins'e bile yüz vermiyorum. O da okusa keşke şema terapiyi. Eminim kendine biraz pay çıkartırdı. Kafedeki garsona, taksideki şoföre tavsiye edesim geliyor ve tabii ki tutuyorum kendimi.

Bunun dışında twitter'ı ekşisözlüğü daha sık okur oldum ve okuduklarım hiç hoşuma gitmedi. Dünya çok acayip bir yer. Günaydın desene, Üsküdar'da sabah oldu. Bilmiyorum blog. Ben her insanın özünde iyi olduğuna inanırım, kimse kötü doğmaz. Ve en kötünün içinde bile iyilik hep vardır. Hep böyle baktım dünyaya. Ama şimdi o en kötünün içindeki iyiliği arayacak enerjim yok. Hep affedici olmaktan da yoruldum. Şu an aklıma Pucca geliyor, Mali'li o genç ve bir de bambaşka bir bağlamda Urfa'da köle olarak satıldığı söylenen Suriye'li kadınlar ve çocuklar. Sonra gene çok alakasız şekilde ekşisözlük'te açılan "erkeklerin araba alma motivasyonu" ile ilgili açılmış başlık ve benim başıma gelmiş birkaç olay. Bunların hepsini ip gibi aynı önem sırasına dizdiğim yok elbette. Hepsini aynı paragrafa yazmak bile kötü. Ama kafamın içinde karamsarlık yağmurları yağdırıyorlar bir araya toplanınca.

Pucca'dan başlayacak olursam, birkaç gün önce eşinden boşanacağını duyurdu sosyal medya hesaplarında. Ve kendisine bu hassas dönemde nazik davranılmasını rica etti. Onun bu duyurusunun altına insanlar destekleyici yazınca biraz rahatladım ama sonra orada burada o kadar sert sözler okudum ki içim acıdı. En kötüsü ise, twitter'da bir tweet atmış bu duyurudan birkaç gün sonra, kendi arkadaşına yaptığı bir düşüncesizliği ile ilgili, altına boşanmasına gönderi yapan çok alaycı ve çok yaralayıcı tweetler atmış insanlar. Ne gerek var bu kadar kötü olmaya? Bu kadarı çok fazla değil mi? Seversin sevmezsin ama ...

Mali'li göçmen gencin videosu ne kadar yayıldı bilmiyorum, en son Cnn ve alman televizyonları o videonun yayın iznini istiyorlardı birkaç gün önce, bence yayılmıştır. Özetle 4. kattaki balkonun dışına tek koluyla asılarak tutunan dört yaşlarında bir çocuğu kurtarmak için (kurtarıyor da) balkon katlarına tırmanan Mali'den kaçan ve Fransa'da yasadışı göçmen statüsündeki bir genç söz konusu olan. Videoyu görünce ben zırıl zırıl ağladım, kendimi tutamayıp. Neyse ki çocuk kurtuluyor sonunda ve Mali'li genci de Fransa Cumhurbaşkanı sarayında kabul edip ona vatandaşlık ve itfaiyenin kurtarma biriminde iş veriyor. Buraya kadar her şey güzel ama ya o videonun altında yazan fransızların yorumları? (benim verdiğim linkin altındakiler değil). Birkaç tane normal yorum var geri kalanların tamamı falsolu. Bazısı açıkça ırkçı, bazısı açıkça salak, bazısı da iyi niyetli olayım derken bile mide bulandıracak kadar küstah. En kötüsü sanırım şuydu benim için:" bu genç Fransız Vatandaşı olmayı Hak ettiğini kanıtladı." Çünkü fransız vatandaşlığı hak edilerek elde edilen bir şey. Çünkü fransız vatandaşı olmanın şartı zor durumda olanı kurtarmak. Değil kendi hayatını tehlikeye atmak, adamı sokağın ortasında öylece bırakırlar tek yapacağı ambülans çağırmakken, bırakıp gitmemeleri için caydırıcı yasa çıkarılmış bir ülkeden bahsediyoruz.

Urfa'da eşya gibi satılan kadınlar ve çocuklar için ise diyecek sözüm bile yok. Gaziantep'te de yaygınmış, Suriye'li kuma. Hani öyle bir haber ki bu, o kadar ağır ki, neredeyse kadınlar hadi satılsın diye bir cümle kurası geliyor insanın çünkü çocuklar!!!!! Bilmiyorum blog. Elimden hiçbir şey gelmiyor. Ne yapayım? Çekip gideyim mi bu dünyadan? Ben çekip gittim diyelim. Ne değişti? Hiç. Böyle bir dünyada yaşamak zorundayız. Devletin müdahale etmesi gerek. Birey olarak ne yapabiliriz ki? Ama hükümet kendi derdinde. Ve demokratik dediğimiz gelişmiş ülkeler de silah satma derdinde. Hadi bakalım geliştir şimdi kendini. Kitap oku. Sinemaya git. Restoranda iki lokma yemek ye. Boş boş konuşuyorum işte.

Erkeklerin araba alma motivasyonu alma konusunda yazmayacağım. Boşver. Gerek yok.

Böyle bir dünya burası. Kötülüklerin ortasında kendimize yaşanabilir bir alan yaratmaya çalışıyoruz. O yüzden çocukları ne kadar sevsem ve şirin bulsam da bazen çocuk yapmadığıma seviniyorum.




Çarşamba, Mayıs 30, 2018

Doğumgünü çocuğu.

Hellööö. Nasılsın bebeğim? Valla ben iyiyim. Dün doğumgünümdü. Genelde kutlamalarla aram soğuktur. Ama birkaç senedir yılbaşı ve doğumgünü gibi günlere yaklaşımım değişti. Sadece o günü özel kılmaya çalışıyorum. Özenmeye çalışıyorum. Biraz çaba, biraz araştırma, biraz da para. Peki önceden neydi desen. Belki başkasının benim yerime hazırlık yapmasını filan bekliyordum diye yanıtlarım seni bugünden bakınca, kös kös ve mutsuz. Özendim, araştırdım, bazı klişelerden ve zorunluluklardan da sıyrılınca hiç de fena geçmemeye başladı.

Dün ne yapacağıma bir gün öncesinden karar verdim. Şeytan diyordu ki, kıy parana, gününü geçirebildiğin kadar güzel geçirdikten sonra gece en iyi otellerden birinde boğaz manzaralı balkonlu bir odada uyu. Sabah da kontinental kahvaltı yap, misler gibi, belki havuzda biraz yüz, sonra da evine dön. Fakat ananne tarafı Kayserili söylemiş miydim daha önce? ahahahaha. Kıyamadım o kadar parayı otele vermeye. Bir de geceyi otelde geçirmek çok eğlenceli gelmedi bünyeye. O parayı daha güzel kullanabilirmişim gibi geldi. Helikopter turuna baktım. O da sarmadı. Bir yerlere gitmek için de çok geç.  Bir süre sonra kendimi nasıl eğlendirsem diye diye ciddi strese sokmaya başladığımı anlayıp, planları resetledim. Tamam dedim. Sakin. Büyütme. O kadar da olağanüstü bir şeye gerek yok. Temellere dön. Olmazsa olmazlar: bir numara, pasta ve mum. Tamam bu kolay. Köşebaşında yedi yirmi dört açık pastane var. İki numara: daha önce tatmadığım bir yemek. Tamam bu da kolay. Öğlen ya da akşam yemeğini dışarıda değişik bir şey yerim. Üç numara: değişik bir deneyim. Netten araştırdım: karanlıkta diyalog'un yorumları çok hoş. Daha önce gitmedim. Yeni yaşıma yeni bir bakış açısı kazandırmak için ideal. Bu da tamam. Bir de akşam için konser gösteri tiyatro olsa pek hoş olabilir. Biletix'i açtım. Kalben konseri varmış aynı akşam. Daha önce Kalben dinlemişliğim pek yok. Ama Bülent Ortaçgil son izlediğim videosunda onu çok beğendiğini söylemişti, ben de merak etmiştim o zaman. Eh. O zaman bu da tamam. Yer de var. En güzel yerden ayırttım biletimi. Durup planlara uzaktan baktım. Tamam. Güzel. Kıpırtı yapıyor ruhta.

Sabah kendime french toast yaptım küçük Joe usulü, her zamankinden az daha özenerek. Bilmeyenlere french toast dedikleri normalde, (bayat ekmekle yapılır ama ben tost ekmeğiyle yaparım, en hası çörek elbet) ekmekleri yumurta ve sütte bekletip, tavada önlü arkalı kızartıp, üzerine pudra şeker ya da bal dökülür. Doğumgünü çocuğu olarak, biraz farklı yapayım dedim, tavada kızarmış ekmeklerin üstüne tahin döktüm, pudra şekeri ( f.ck the sugar diet bugün doğumgünüm), tarçın, toz zencefil, ve biraz ceviz kırığı. Valla krallara layık oldu.

Kahvaltı hazır olana kadar bilgisayarı açmıştım ki, sabah tam 07:00'da ilk doğumgünü tebriği çok uzaklardan, Hindistan'dan, aslında hiç doğru dürüst muhabbet etmediğim fakat bir şekilde facebook'ta birbirimizi eklediğimiz V.'den geldi. V. Bollywood'da film yapımcısı. Hem de kıytırığından filan değil. Cannes'a oraya buraya gidiyor. Ispanya kralıyla resmini gördüm bir sefer. Hatta onu hikayelerimden birinde karakter yapacaktım ben. Dedim gün renkli başladı bebeğim. Haydi bakalım.

Sonra Kalben ne tür şarkılar yapıyormuş diye araştırırken, şöyle bir şarkı buldum ve vuruldum. Fakat şarkıyı son zamanlarda sesini ve yorumunu çok beğendiğim Deniz Tekin cover'lamış. Aslında Kalben'le alakası yok. Bütün gün bunu dinledim.

Kahvaltıdan sonra, tebrikler gelmeye başladı. Sohbet muhabbet mutluluk. Biraz ortalık durulunca kendimi sokağa attım. Aklımda kendime almak istediğim birkaç parça vardı. Onların peşine düştüm. Hiç alışık değilim ama kendimi AVM'lerde buldum. Önce Metrocity. Orada alışveriş yaparken abim aradı. Yeğenim Amerika'daymış. Uğraştığı bir proje vardı, derslerinin yanısıra yaptığı. Amerika'ya yolculuk da o proje kapsamında, aslında bir yarışma. Yanlış anlamadıysam, yarışmayı kazanırlarsa Mars'tan numune toplayacak araç onların tasarımı ve üretimi olacak. Höh dedim. Bravo dedim. Ve yeğenim adına çok sevindim.

Metrocity'de aradığım beden yoktu. Baktırdım. Aynı markanın Kanyon mağazasında varmış. Yollandım Kanyon'a. Aslında zannettiğim kadar fena değildi Kanyon'da dolaşmak. En azından yağan yağmura değebiliyorsun. Ve evet genelde doğumgünümde hava bu kadar kasvetli olmaz. Ama o kasvet bir süre sonra hoşuma gitmeye başladı. Ne güzel işte dedim. Hava da değişik. Atmosfer.

Yorulunca güzel bir kafeye girdim. Daha önce tatmadığım kaya koruklu bir salata yedim diğer yemeklerin yanı sıra. Sonra oradan çıktım ve çok yorgundum. Başka yerde bir kahve içtim ve kendimi eve attım. Karanlıkta diyalog'a girecek halim yoktu. Paketleri de bırakmış oldum iyi oldu.

Akşamki konser ise tam olması gerektiği gibiydi ve en güzel otel odasında olmaktan daha güzeldi. Kalben çok tatlı birisi, sesi de güzel. Şarkılarının hikayelerini şarkılarından daha fazla sevdim. Aslında sözler ve şarkılar tam sarmadı. Ama eğlenceliydi. Değişikti. Bir de sık sık, "ben de hayattan hırsımı sözcüklerden çıkarabilirim" dedim kendime. Sonra şöyle düşündüm: aslında şarkı sözü yazmak biraz blog yazmak gibi. Sadece daha kısa ve öz. Hem artık yüksek standartların yoluma nasıl taş koyduğunu da biliyorum. F.ck the yüksek standartlar. Bunda sonra vasat mı olur diye korkmayacağım yapmak istediğim işlerden. Beğenmeyen beğenmez. Hatta ben de beğenmeyebilirim tam olarak. Ne gam. Keşke beste yapabilecek kadar müzik bilgim olaydı, o zaman tam olacaktı.

Hayat bana en büyük hediyesini şu geçtiğimiz sıkıntılı günlerde verdi diye düşünüyordum zaten hep. Gamsızdım dün gece konsere giderken mesela. Nasıl gamsız, nasıl hafif, hep özenirdim o gamsız insanlara, işte öyle oldum sonunda. Teflon gibi kaydı üstümden sıkıntılar. Dert mıknatısı gibi dolaşmak çok yorucu blog. Yolda bulduğun her şey üstüne yapışıyor, işin yoksa taşı.

Yarın sabah geri gelmeyecek misin?
Ben mi kalkayım yoksa çayı sen demleyecek misin?
Madem öyle lafı uzatmaya gerek yok.
Ben mi öleyim yoksa ateş edecek misin?*

*Yüzyüzeyken konuşalım-Ateş edecek misin?

Pazar, Mayıs 27, 2018

Kabuk

Bir hafta daha geçmiş. Farkında değilim. Güzel geçti bu sefer. Atlattım o kötü, karanlık zamanları. Berbat durumdayken pinteresti açmıştım. Birçok söz okudum orada ama bir tanesi şöyle diyordu: "parçalanmıyorsun, kabuğundan çıkıyorsun sadece". Çok inanasım yoktu o sırada ama bir de öyle bakayım şu zamanlara demiştim. Sonuç gerçekten de bu söz gibi oldu.

Şema terapinin üçüncü kitabındayım. Sanki hepsini okumama gerek kalmayacak. Ben gene merak edip okurum ama sanırım şu kadarla bile kalsa bana çok şey kattı. Uzun yıllar önce kaybettiğim çok önemli bir parçama kavuştum mesela. Bir şeyi yolda düşürdüğümü biliyordum ama ne olduğunu kesinlikle anlamıyordum. Şimdi gene o eski güçlü zamanlarımdaki gibiyim. Şükürler olsun.

Bütün hafta insanlarla etkileşimimde kendimi gözlemledim. Aslında sadece bu kitaplarla başlamadı değişim. Daha önceden başlamıştı ama bu kitaplar her şeyi daha netleştirdi. Daha biraz yolum var ama çok fark görüyorum. Yalnız olduğum zamanlarda kendimle ilişkim de değişti. Başka bir şeymiş hayat. Şimdi daha başka. Ve dövünmeyeceğim neden şimdi anlıyorum bunu diye. Sadece tadını çıkaracağım. Çünkü böyle baya hoş ve konforlu.

Aslında milimetrik farklar var anlatsam ama o milimetrik farklar bütün olayın rengini değiştiriyor.

Mesela Pazartesi günü. Laboratuvar emar raporunu bana gönderecekti, göndermedi. Sinirlendim! O kadar yazdırdım oraya mail adresimi ve özellikle rica ettim bana da gönderin diye, salak adamlar bir mail atamıyorlar dedim. Telefon açtım. Dedim rapor gönderecektiniz. Kız baktı. "Evet gönderdik" dedi.  Mesela bu noktada eskiden olsa, sinirim zıplar, kızı haşlardım, hem göndermiyorsunuz hem de gönderdik diyorsunuz, göndermiş olsaydınız herhalde elime geçerdi, bilmem ne diye kükrerdim. O an, otomatik olarak araya "cezalandırma" diye bir kavram girdi, şema terapiden okuduğum ama aslında henüz tam incelemediğim. Kızı, raporu göndermediği için cezalandırmak istediğimi anladığım an, içimde bir şeyler frene basıp direksiyonu otomatik olarak başka tarafa kırdı. Ve kendimin de şaştığı bir şekilde ağzımdan gayet yumuşak bir tonda: "o zaman tekrar gönderebilir misiniz, çünkü elime geçmedi" dedim. Kız da "tamam siz telefondayken hazır, tekrar gönderelim" dedi. Kendi tepkime o kadar şaşırmıştım ki! Doğru ya, amacım üzüm mü yemek bağcıyı mı dövmek? Kız göndermeye hazırlanırken, birden aklıma "istenmeyen postalar" klasörü geldi. "Aaa yoksa istenmeyen postalara mı gitti" dedim. Bir tıkladım ki, aynen orada! Nasıl ya! Göndermişler! Ve ben az kaldı olay çıkartıyordum.

Demek ben böyle bir insandım. Hiç farkında değildim.

Kendimle ilişkime gelince. Bir yere yetişecektim. Öncesinde bilgisayara takılmıştım. Çıkmam gereken saat yaklaşıyordu ama ben okumaya devam etmekten kendimi alamıyordum. Durdum. Ve çıkmam gerektiğini bildiğim halde neden okumaya devam ettiğimi düşündüm. Geç kalırsam kendime kızacaktım. Birden anladım. Kendime kızmak için bahane yaratıyordum. Çok acayip ve yeni fark ettiğim bir şey. Henüz tam deşmedim bu konuyu ve kim bilir altından ne çıkacak ama bunu anlayınca ok gibi fırladım. Fırlayabildim. Anında kapattım bilgisayarı ve yola çıktım.

Bunun gibi daha pek çok örnek sayabilirim.

Ayrıca, kitap okuyamıyorum diye üzülüyordum ya. Hah. Bu kitapları gayet güzel okuyabiliyorum. Al işte ne zaman geçtiler elime? Geçen Perşembe. Bugün Pazar. On günde 3. kitabım. Daha da hazmede hazmede okuyorum. Artık daha seçiciyim belki. Filmler için de öyle. Öyle her filmi izleyemiyorum.

Böyle yani. Güzel. Hoş. Şaşırtıcı. Umut verici.

Bilmiyorum bunları okumak sana bir şey katar mı? Blog yazmak biraz böyle bir şey. Ben boş yazdım kim ne yapsın bunu dediğimde "çok düşündürücü olmuş" diyen çok oldu. Onlara güvenip bırakıyorum bunu buraya. Belki diye. Boş yazdığım da illa ki olmuştur.

Aslında anlatmak istediğim daha bir sürü şey var. Amypurdy var mesela. Çoktandır Amypurdy'den bahsetmek istiyorum. Sonra dün Leylak Dalı'nın imza günündeydik Kunegond'la. Çok hoştu, başka bir sürü blogger da gelmişti. Dönüş yolunda Kunegond'la bu blog macerasına başlamakla ne iyi etmişiz diye konuşuyorduk. İkimiz de hemen hemen hiçbir şey beklemeden başlamışız. Ben, tek bir kişi okusa benim için çok büyük şey diyerek başlamıştım, Kunegond ise sırf yazayım benden çıksın, kimse okumasa bile olur diye.

Haydin. Bu günlük bu kadar olsun. Gene gelirim nasılsa. Günlerin umut dolsun. Sevgi dolsun. Aydınlık olsun.



Cumartesi, Mayıs 19, 2018

Savaşlar ve zaferler.

Gene kanırta kanırta üzerimden geçmiş bir hafta. Pazartesi gününü hiç hatırlamıyorum. Beynimde öyle bir kayıt yok. Salı ve Çarşamba'yı tahmin edebiliyorum. Aslında biraz düşünsem Çarşamba netleşecek. Dün daha net (perşembe). Ve bugün (cuma). Sadece yavaş da olsa istikrarlı bir yükseliş var genelde. Hafta başına göre daha iyiyim. Kişisel gelişim/terapi olaylarına verdim yine kendimi. Esaslı bir instagram hesabı buldum. Aslında hesabın sahibi psikiyatrist ve terapist. Şema terapi diye daha önce adını duymadığım ama az inceleyince aklımın yattığı, dahası psikanalizle bilişsel terapi kadar psikolojinin zıt kardeşlerini birleştirdiğini düşündüğüm, fakat henüz çok ayrıntılı inceleme fırsatı bulamadığım için tam da böyle olduğundan emin olamadığım, bir yöntemle çalışıyor. Onun instagram hesabını yukarıdan aşağıya taradım.  Bazı sözleri gerçekten haftanın daha iyiye gitmesinin en önemli sebebi oldu. Mesela şu: bir sorunu çözemiyorsan, yanına işaret koy, diğer sorunlara geç, ömrün yeterse döner onu da çözersin. Bir diğeri de kendini paralamakla ilgiliydi: kendini paralamak, çaresizlikle çaresizce başa çıkmaya çalışmaktır. İşte bu iki söze dayanıp bu haftayı başına göre daha olumlu şekilde tamamladım. Hemen kitaplarını sipariş verdim. Ertesi günü kargo kapıma getirmişti. Şimdi İlişkiler'i sindire sindire okuyorum. Aslında, İlişkiler, kitaptan çok bir kitapçık ve gördüğümde hayal kırıklığına uğramıştım "eee bu kadarcık mı şimdi yani" diye. İlişkiler kadar kapsamlı bir konuyu nasıl bir ilaç prospektüsü ya da kullanma kılavuzu kadar bir alana sıkıştırır diye. On dakikada okur bitiririm sanıyordum. Peheeeeee. Hangi on dakika. On dakika ancak bir paragraftan sonra düşünmek ve kendine gelmek için gerekli süre. Yani benim. Lafı kesinlikle dolandırmıyor, her cümlesi dopdolu fakat yine de keşke daha uzun yazsa bu konuda dediğim bir kitap(çık).

Hah. Hatırlamaya başladım haftayı. Salı uyanış, Çarşamba silkiniş şeklinde geçmiş. Çarşamba günlerdir ertelediğim bir dolu önemli iş gördüğüm, çöl sıcağında buz gibi limonata etkisinde inanılmaz çok iş gördüğüm bir gündü. Hatta taa geçen yazdan beri sakatladığım omuzum için kime gitmem gerektiğini araştırdığım ve bulduğum ve ertesi güne randevu ayarlamayı bile sıkıştırdığım bir gün (ne diyordu? diğer problemleri hallet). Leş gibi evi nihayet süpürüp sildiğim gün. Leş gibi evi süpürmeye koyulmuşken, aynen tıkanmış evye gibi karşıma duvar gibi çıkan, çekmeyen süpürgenin!!!!!! (nayır nolamaz) (lanetli miyim neyim, anlamıyorum ki) dolu torbasının yenisini fellik fellik evin içinde arayıp, bulup, değiştirmeyi başarıp, kapağı kapatınca gene de çekmediğini görüp, hahaaaay! hayır hayır ağlamıycam, ve kendimi bunun için paralamıycam diye kendi kendime telkin edip, en kötü ihtimalle gider kendime hem de daha sessiz çalışan yeni süpürge alırım diye avuttuktan sonra (bakınız: ermek), google'dan "elektrikli süpürge niye çekmez"(neden ama nedennnn?) diye aratıp, on tane makalenin onunda da ilk sırada "süpürge sapını bir şeyin tıkayıp tıkamadığını kontrol edin" gibi aşırı basit olduğu için bana o sırada hiç inandırıcı gelmeyen bir çözümle karşılaşıp, o arada acıkıp, kendime menemen yapıp, doyduktan sonra sakin sakin süpürge sapını kontrol edip, asla açılmaz sandığım bir bağlantısını, nasıl olduğunu hala anlamadığım (ulvi?) bir dürtüyle açmayı deneyip, bal gibi de açılabildiğini görüp, bir de içinden saç-toz-kağıt mendil-kırık camdan oluşan yarım yumruk büyüklüğünde bir tıkacı tam oradan yarı sevinç yarı hayretle borudan çıkartıp (lan lan lan!), yeni bir evsel sorunla daha aslanlar gibi savaşıp, zaferle sonuçlandırdığım gün. Yani ev kadınlığı askerlik gibi bir şey olsa, bu hafta beni general olmasa da ne biliyim albay malbay gibi bir şeyler yapmışlardı herhalde. Onca maceradan sonra ev (ve elbet süpürge de, bildiğin vantuza bağladı) cırlop gibi oldu ve içimin nasıl soğuduğunu sana an-la-ta-mam. Temiz yerler başka bir şeymiş mirim, unutmuşum. Ve günlerdir ha bugün ha yarın diye ertelediğim vergi işleri, filan bir sürü önemli işi daha aynı gün hallettim.

Perşembe, omuzum için doktora gittim, beni muayeneden hemen sonra araçla emara gönderdi. Daha önce emara hiç girmemiştim, ve teknisyen çocuğun bana binbir ihtimamla derin nefes almamın bile görüntüyü bulanıklaştıracağı açıklamasından sonra, artık bunca haftanın birikimiyle sinirlerin laçkalaşmasından mı nedir, o tabut gibi şeyin içine girdikten sonra çıkan sesler beynime birden Ata Demirer'in emar tecrübesini anlattığı komikli skeci getirdi. Gar gar gar gar, diiiiiit. Hayır hayır gülmiycem, gülmemem lazım dedikçe bu sefer kendime gülmem geldi ama çok şükür o kısır döngüyü de kırıp o işi de sükunetle hallettim. Ayh. Çok şükür kendime, o görüntüleme merkezinde "geçen buraya bir hasta geldi, emarda gülme krizine girdi" dedirtmedim.

----------

Bu yazıya dün gece başlamıştım. Fakat uykum gelince yarım bırakıp uykuya direnmeden gittim yattım. Gene aynı Instagram hesabındaki bir iki cümleyle uyandım bu duruma. Uykuya ve açlığa gün içinde ne kadar direniyormuşum. Hep erteleyebildiğim kadar erteliyorum bunları, ama otomatik pilotta, bilinçsizce. Bunu bir konu başlığı altında toplasam ihtiyaçlarımla olan ilişkim derdim. Sosyal ilişkilerimde de aksayan şeylerden biri bu, kendi ihtiyaçlarımı geri plana atmam. Sebebini biliyorum ve çok acı. Buna fedakarlık şeması diyorlar şema terapisinde. Ve sağlıklı bir şey değil. Fark etmekse kosssskoca bir devrim. Milat.

Ay işte böyle işlerle iştigaldeyim. Kaç sene ileri gittim şu son zamanlarda ama hala daha doğumgünüme on gün var. Bir türlü gelmiyor 47. yaş. 47 de biraz ağır bir rakam ama. Pek oturaklı. Pek kelli felli. Pek ciddi. Bir de bana bak. Haydin kaçtım ben. Kal güzelliklerle.








Pazar, Mayıs 13, 2018

Acı, kararsızlık ve tıkanmış evye.

Berbat bir haftaydı. Berbat. Tam toparlandım derken, yeniden darmadağın oldum. Diğer yandan hayata bakışımı değiştiren aydınlanmalar da yaşadım. Anlatmaya geldim. Çayını kahveni kap, gel otur.

Hiç lafı dolandırmadan en önemlisinden başlıyorum: acı. Acıyı hayatımın yanlış bir yerine koymuşum. Yani geçmişe. Acı geçmişteydi ve orada kalmalıydı, çünkü tekrarlamaması için gerekenleri yapmıştım. Böyle düşünmüş beynimin otomatik pilottaki kısmı. Bunu hiç sorgulamamış bugüne kadar. Ve ne zaman acı tekrar yoluma çıksa, bende orantısız bir tepki yaratıyordu. Sanki bende bir yanlışlık varmış gibi. Beceremiyorum ben yaşamayı gibi. Başaramıyorum. Bu kadar büyük.     Bu kadar dramatik.

Dün şu videoya denk geldim: principles for success. Aslında videonun asıl konusu genel hayat başarısı. Çok da kapsamlı bir video, konu acıyla sınırlı sanma, risk almak filan falan da var. Ama onu izlerken birden dank etti. Acı karşıma hep çıkacak! Hep! Ve bundan daha normal bir şey olamaz. Acı yaptığım bir hatanın sonucu, evet doğru, ama her seferinde farklı bir hatanın. Başaramıyor değilim. Yaşıyorum sadece. Yaşadıkça öğreniyorum. Herkes gibi. Tanıdığım en başarılı insanlar için de bu böyle. "Hayat acısız olmalı". Buymuş beklentim. Karşılanmayınca kıyametleri kopardığım. Yuh. Yuh.

Bundan sonrası bu kadar büyük aydınlanmalar değil. Çok aktarılabilir de değil. Mesela bir TED talk'ta dinlemiştim: zor kararların zorluğu, alternatiflerin birbirine çok yakın olmasından kaynaklanır diyordu. Fakat yine de yazı tura atarak karar veremeyeceğin bir karardır bu. Alternatiflerden biri diğerinden net olarak avantajlıysa zaten karar vermek kolaydır. Karşıma böyle zor birkaç karar çıktı bu hafta. Eskiden olsa, sıkıntılı durumun üstüne tuz biber ekmek için bir de kendimi hırpalardım neden karar veremiyorum diye. Neden karar veremediğimi anlamak çok iyi geldi. Ortalık böyle sakinleşince, düşüncelerimi, argümanlarımı daha dikkatli dinledim. Bazı çekincelerim vardı bir konuda. Ortada dönen ufak çapta bir yalandan şüpheleniyordum ve bu güvensizlik yaratıyordu. Eskiden olsa, kendime "kuruntu yapıyorsun" der, bu düşünceyi bertaraf ederdim. Bu sefer böyle demedim. Fakat diğer yandan, o insana güvenmek için de çok ciddi bir sebebim vardı. Bıraktım bu iki karşıt duygu içimde savaştı. Bazen biri ağır basıyordu bazen öbürü: güvenmek-güvenmemek. Adam güvenilir biriydi, fakat bu işten uzun vadede bir hayır gelmeyecek gibiydi, bir terslik vardı. Boşuna gidiyordum. Tıkanacaktı. Gidip gitmemek konusunda karar vermek için zaman tanıdım kendime. Dedim yavaş yavaş tortu çökecek. Biraz bekle, bu gel-gitleri doğal karşıla. En son burun farkıyla görüşmeye gitmeye karar verdim. Ve ne oldu dersin? Aynen haklı çıktım. Her iki düşüncem de doğruymuş. Ufak çapta yalan olduğunu düşündüğüm, nitekim yalan çıktı, ve fakat karşımdaki insan da aynen düşündüğüm gibi dürüst ve güvenilir. Yalan, beyaz bir yalandı, sebebi de görüşmede kendinden ortaya çıktı ve masumdu, fakat uzun vadede işim, aynen düşündüğüm gibi, yürümedi. Bir terslik nitekim vardı, ve o beyaz yalan da tersliğin bir belirtisiydi. Fakat oturduğum yerden asla tahmin edemeyeceğim bir sebepten. Bu olay kendime güvenimi arttırdı. O işten hayır gelmediyse bile oraya giderek doğru olanı yapmıştım.

Aklıma başka bir şey geldi şimdi. Çok daha önemsiz ama aynı şekilde iki seçenek arasında kararsız kaldığım ve aslında her iki cevabın da doğru olduğu. Biri, çok sene önce sanal olarak tanıştığım biriydi. Epey yazıştıktan, birbirimizi tanıdıktan sonra, konu parfümlere gelmişti. Ve benden onun parfümünü tahmin etmemi istemişti. Aklıma iki parfüm geliyordu, ikisinin arasında seçim yapamıyordum. Sadece biri öbürüne göre biraz eskiydi. Fakat yine de kararsızdım. Bunu ona söylediğimde, biraz afallamıştı. Çünkü eski olanı eskiden uzun süre kullanmış fakat hala seviyordu, diğerini ise o sırada kullanıyordu. Bir diğeri de, daha yakın tarihte tanıştığım biri. Okuduğu dalı tahmin etmemi istemişti. İktisat ve işletme arasında kararsız kalmıştım. Aslında önce iktisat okumuş üstüne işletme mastırı yapmıştı.

Acı, kararsızlık bunlar önemli. Fakat itiraf etmem gerek, bu haftaya damgasını vuran tıkanmış mutfak evyesiydi. En nihayet gücümü toplayıp ne zamandır dağılmış mutfağa el atmaya kalktığımda son zamanlarda gittikçe daha zor boşaltan mutfak evyesi karşımda duvar gibi durdu. Hay ben böyle işin içine dedim. Canımı sıkmamaya çalıştım ama zordu. En sonunda uygun bir anıma denk getirip ilacı ve üstüne kaynar suyu döktüğümde ise önce tıkanıklık gidecek gibi oldu sonra aşağıdan yukarı çamur rengi yağlı sular yükseldi ve öylece kaldılar. Uzun süre bakıştık. İkinci ilacı dökmek için lavabonun kendinden az az boşalmasını umdum ve evden dışarı çıktım, fakat iki saat sonra eve geldiğimde su seviyesi milim kıpırdamamıştı. Ne yapsam ne yapsam. Kesin muslukçu çağırmak gerekecek. Ev batacak. Hiç uğraşacak halim yok. Hiç ümidim yok, ama şu sokaktaki bir milyoncudan bir pompa alayım bari dedim. Beş teleye plastik bir pompa aldım yaylı. Kasadaki çocuğa da sordum. O aldığın çok iyi dedi. İki elinle asılman gerekir öyle güçlü, her şeyi çeker. İyi hadi bakalım. Eve geldim. Bir denedim. Kaydı. Bir daha denedim. Pek olmadı. Bir kere de ortalayıp, tam bastırıp, çocuğun dediği gibi iki kolumla asılıp yukarı çektim. Anneey. Tuvaletteki sifonun oradan gurul gurul bir sesler geldi. Saniyenin onda birinde, mutfak gideriyle tuvalet giderinin bağlantılı oldukları bilgisi beynime işlendi ve "ahan da açtım galiba" diye ümitlendim. Nasıl bir sevinç, nasıl bir ümit, nasıl bir zafer! Ve bir buçuk saniye sonra gözlerimin önünde, uzun süre bakıştığımız ve daha nice bakışacağımızı sandığım çamur rengi yağlı sular ışık hızında dibe çöktü ve pırıl pırıl bir mutfak eyvesi güneş gibi evime doğdu. Aha. Nasıl yani. Biraz su akıttım. Ve hiç beklemediğim şekilde bu eve on sene önce ilk taşındığımda su nasıl gürül gürül gidiyorduysa şimdi de öyle yepyeni olmuştu. Nasıl rahatladım, nasıl iyi geldi an-la-ta-mam. Kaç kere ilaç dökmüştüm gene de böyle olmamıştı. İşte dedim. Gözünde büyüyen öbür sorunlar da böyle hallolacak. Bu daha başlangıç. :)

Böyle işte okurum. Aslında hep burun farkıyla oldu çoğu şey. Her şeyi anlatamadım. Biraz da gevezelik etmiş olabilirim. Bugünlük bu kadar. Kal sağlıcakla ve ümitle. Güzel sürprizler dolsun haftana.


Pazartesi, Mayıs 07, 2018

Tutti frutti.

Oy bu işin sonu nereye varacak çok merak ediyorum. Galiba hayatımın en uzun süren hafta sonuydu. Zaman duygumun şaftı kaydı. Perşembe akşamı yazı atölyesi bitti mesela. Kaç gün oldu ki daha. Ama o akşam benim için şu an uzak bir hatıra. Gene Ted talk izledim ve dinledim. Birden çok. Bir tane Tony Robbins dinledim mesela. İçinden tek bir cümleyi al desen şu olurdu: başarı bir bilim, tatmin olmak bir sanattır. Oyh. Otur düşün şimdi. Bu kadar doğru bir söz, bu kadar mı güzel ifade edilir?

Fakat şu an etkisinde kaldığım asıl Ted Talk o değil. Başka. Tahriq Amawi diye Ürdünlü gencinki. Ha seni de beni etkilediği gibi etkiler mi onu bilemiyorum. Etkilemeyebilir. Ama çocuğun enerjisi bir şekilde bana geçti. Hani ben en son özgürlük sorgulaması yapacaktım. O akşam güç bela aldım kalemi kağıdı elime nitekim. Yazdım. Güya. Bir nane olmadı. Hep bildiğim şeyler çıktı. Bir arpa boyu yol gidemedim. Hüsran.

Sonra bugün, Tahriq'in ve diğer videoların ve yazıların etkisinde şu soruyu sordum kendime (bir sitede okumuştum):

Evden çıkman için kafana silah dayasalar, her gününü nerede ne yaparak geçirmek isterdin? Aklına gelebilecek her cevap serbest, yeter ki seni tatmin etsin. Neyi seçerdin?

Tamam, yazmak çok severek yaptığım ve yapmak istediğimden emin olduğum bir iş. Fakat yetersiz. Bütün gün eve kapanıp, ya da hadi olsun kütüphanede, kafede neresiyse, yazı yazarak geçirilen bir hayat, benim için biraz ... eksik. Oh. Bu işte. Eksik!

Çok zorlandım. Sonra dedim kasma kendini rahat bırak. Sadece aklına gelen seçenekleri sıralamaya tabii tutmadan alt alta yaz:

-Bir kütüphanede ? ( ne demiştim, eksik, ama dursun şurada)
-Bir laboratuvarda? ( işte bunu istemediğimden eminim, her ne kadar çocukluk idollerim hep bilim adamları ve kadınları olsa da, ama bu da dursun burada ki beynimin gerisinde vızıldamasın)
-Denizde. ( hala Maral ve Uğur'un dünya turları aklımda) Orman, çöl, yayla, dağ, bayır, yani doğa da bu kategoride.
-Üniversitede, ders anlatmak? (olamaz mı? olabilir!)
-Otel odaları? Yollar?
-Sahne? Sahneye çıkıp konser vermek (varsayalım)
-Çocuklarla?
-Yaşlı insanlarla?
-Sadece insanlarla?
-Yalnız?
-Para kazanmak, kar etmek?
-Kar amacı gütmeyen bir kurumda çalışmak?
-Ofiste.
- El işi, zanaat?
-Bir şeyleri onarmak, daha iyi işlevsel hale getirmek için uğraşmak.
-Çiftlik? Bahçe, ekmek biçmek.

Tüm bunları defterime yazıp sıraladım.

Hayatımda çeşitli zorluklar yaşadım, maddi, ailevi, duygusal, ruhsal, zihinsel. Ve hepsini bir şekilde aşıp bugünlere geldim. Fakat sanki hepsinden en zoru bu soruya dürüst bir yanıt vermek oldu. Gerçekten ne istediğimi kendime itiraf etmeye. Çünkü hep şöyle bir düşünce var geride: tam olarak ne istediğimi ifade edersem, alacağım tepki şöyle bir şey olacak korkusu. "Sen de çok şey istiyorsun (hatta sen de çok oluyorsun). Bu kadarı şımarıklık. Lüks. Öyle bir iş yok. Öyle bir yaşam tarzı kimsede yok. Onu herkes ister, ama gerçekler daha farklı. Gerçekçi değil. Hayal dünyasında yaşıyorsun. İnsanlar geçim derdinde senin hayattan beklentine bak. Dünyada insanlar yiyecek yemek bulamıyor " vs.

Buraya yazarken, bir yandan düşünüyorum. Çok acı veriyor bu bana. Beynim bin tane yöne sapıyor. Eski yaralar deşiliyor. Kimi çok eski de değil. Daha dünkü olay. Dün oldu ama eskinin devamı. Çünkü zamanla bazı şeyler hiç değişmiyor. Ve daha sittin sene değişmez. Vampirler hayal ürünü değil. Bazı insanlar senin üzüntünden besleniyor, senin üzüntün onların sevinci oluyor. Hayat enerjini, yaşama sevincini senden çalıp kendi ömürlerine katıyor. Bence insanlar iki çeşit:

1. Ben yapamadım, sen de yapma, zihniyetliler.
2. Ben yapamadım, bari sen yap, zihniyetliler.

-----------------

Biraz yazmaya ara verdim. Yemek filan yedim. Yaralarımı sardım.

Aslında bir yere varmıştım bütün bu sorgulamalardan sonra. Çok zor oldu ama çok güzel oldu: ben çeşitlilik seviyormuşum meğer. Şımarıklıksa da artık şımarıklık. Yapacak bir şey yok. Bu da benim günahım olsun. En azından bu sefer, neden bugüne kadar bunu anlayamadım diye dövünmeyeceğim. Yirmi sene önce sonsuz para istiyordum mesela. Sonsuz para, yat, kat, han, hamamın tatmin edici bir yanı olmadığını anlamak epeyce sürdü. Epeyce yordu da bir yandan. Hayat başka bir şeymiş. Para elbet lazım. Ama hayatın amacı kesinlikle olamaz. En azından benimkinin. Öyle düşündüğüm zamanlar kayıp mı peki? Kesinlikle değil çünkü arayışa bir yerden başlaman gerekiyor. Paradan başladım. O değilmiş. Başlamasam hiç bilemeyecektim.

Bu listeyi dün yaptım mesela, sonra sıkıntıyla üstüne baktım: pffff, hiçbiri değil. Bütün günüm ve hayatım denizde bile geçse, olmaz. Ofiste de geçmesin. Kütüphanede de geçmesin. Bahçede de geçmesin. Kar etmekle de geçmesin ama kar amacı gütmeyen kuruluşta da geçmesin. Eeee? Bilmiyorum ama tek bir şey yapma fikri beni öldürüyor. Yani? Yani belki de cevap tutti frutti. Nasıl olur şimdilik hiç bilmiyorum, o sonraki aşama, ama en azından ne istediğimi biliyorum: hem ondan, hem bundan, hem şundan, hem de biraz şundan. Little little in the middle. Beni bunaltan tek mekan, tek iş, tek uğraş, tek tip etkinlik. Mesela o nefis geçen gün, hem parka gitmiştim, hem yürüyüş yapmıştım, hem denizde takaya binip daha önce hiç gitmediğim Kız Kulesi'ne çıkmıştım, hem de akşamına yazı atölyesinde nefis bir akşam geçirmiştim. Her günüm buna benzer çeşitli etkinliklerle geçse, işte o zaman öldüğümde gözüm arkada kalmaz. Tatmin edici bir hayat yaşadım derim. Ve böyle geçeceğini bildiğim bir gün için sabahları yataktan zıplayarak bile çıkarım. Birbirinin aynı günler istemiyorum. Birbirinin aynı işler de. Bir gün içinde değişik mekanlara girip çıkmak istiyorum. Hem insanlarla zaman geçirmek hem de kafa dinlemek istiyorum mesela. Hem entelektüel bir uğraş istiyorum, hem zanaat, hem doğa, hem işlevsel olmak, hem fiziksel olarak etkin olmak, hem sosyal olmak ama yeri geldiğinde kafa dinlemek de. Ve ne yapıp edip hayatımı böyle, ya da buna çok yakın yaşamanın bir yolunu bulacağım. Eğer şu dünyada parkour denen ve olimpiyatlara bile girmemiş olan bir spordan hayatını kazanan ve bununla wikipedia'ya girecek kadar isim yapmış ortaokuldan terk bir insan varsa, elbet benim ihtiyacım için de bir yol vardır.

Ve diyelim yanılıyorum. Diyelim, yok. Şu noktadan itibaren, ne yapsam, ne kadar azını da yapsam, bugüne kadar yaşadığım hayattan çok daha nitelikli olacağı kesin. İşte budur kısa günün kârı.




Cumartesi, Mayıs 05, 2018

Yeni hayat yolunda düşünceler.

Dün değişik bir şey yaptım. Sabah kahvaltımı hazırlarken daha TED talks'ı açtım. Birçok konuşmayı izlemeye ihtiyacın yok, yani ekranın karşısında durman gerekmiyor, sesi açman yeterli. Arka arkaya kaç tane dinledim bilmiyorum. Belki on beş tane. Belki daha az. Bilemiyorum. Tek bildiğim, inanılmaz bir özgürlük duygusu verdiği. Hem koltuğa çakılı kalmış değildim, fiziksel özgürlük, hem dünyanın en güzel konuşan insanlarından kısacık zamanda ne çok şey öğrendim, zihinsel özgürlük. Bir günde belki on beş sene ileri gittim.

Şimdi bunları hazmetmem gerek.

Mesela korku. Sorsan cesur bir insanım. Ama bazı korkularım varmış, ve bunlar dipten dipten kararlarımı etkiliyormuş. İlişkilerimi. Girişimlerimi. Bunu dinlediğim Tim Ferris Ted Talk'ından sonra anladım. Tavsiye ederim. İngilizcesi yetersiz olanlar için Türkçe altyazı da var.

Sonra doğrudan kimsenin anlatmadığı fakat onca bilgelikten sonra kafama dank eden başka bir gerçek: bazen tek ihtiyacın olan harekete geçmek. Kıçını kaldır ve yap. Sorgulama. İnceleme. Gözlem yapma. Düşünme. İrdeleme. Çözümleme. Planlama. Listeleme. Sadece o bilgisayarı/telefonu elinden bırak ve ayağa kalk. Bazı davranışlarının ardındaki sebepleri incelemek ve anlamak o davranışı anlamana ve değiştirmene yardımcı olabilir, ama bazen de harekete geçemiyorsan, bu sadece artık bunun bir alışkanlığa dönüşmüş olmasından kaynaklanıyor. Senden başka hiç kimse seni harekete geçiremez. Ve düşünmek, irdelemek, çözümlemek filan falan bazen sadece ertelemenin sinsi bir yolu.

Şimdi kaç posttur yapmam gerek dediğim ve hala yapmadığım, yapamadığım sorgulamalara girişmem gerek. Sanırım buraya bunun için geldim. Neden bunca zamandır yapamıyorum ve nasıl yaparım? Bu soruların cevaplarını kendi içimde bulmaya. Özgürlüğümü sorgulamak. Kendime yol çizmek. Gözümde o kadar büyüyor ki. Dağ gibi. Bulacağım cevaplardan korkuyor olabilirim. Ya da yüzüme çarpacak gerçeklerin acısından kaçıyor da olabilirim.

Her değişimde kendime verdiğim "ceza": neden bugüne kadar bunu düşünmedim? neden bu kadar aptalım diye sorup, dövünmekten de kaçınıyorum. Dövünmek ne kelime, kendi kendini yiyip bitirmek. Keşke sırf bu sorudan kurtulabilsem.  Ayağıma dolanıp, o kadar gereksiz acılar çektiriyor ki. Oysa biliyorum, ruhsal, zihinsel ve maddi imkanlar farklıydı, o yüzden. "Back to the future" fantezisi. Zaman makinesine binip geçmişteki bir kritik hatayı değiştirip, bugün farklı ve çok daha iyi bir yerde olma arzusu. Mümkün mü? Değil. Mantık biliyor, fakat gönül kabullenemiyor. Daha iyi bir yerde olabilirdim. Doğru. Bin kat daha iyi bir yerde olabilirdim. Yanlışlar yaptım. Ama doğru şeyler de yaptım. Hem de ne zor şartlarda. Ve o sayede olabileceğimden çok daha iyi bir yerdeyim bir yanımla da. Bin kat daha iyi. Yalan mı. Değil. Hatta ne biliyor musun. Belki de oturup doğrularımı saysam, yanlışlarımı havada katlar. Hmf. Bugün sırf bunu anlamış olmak bile büyük kazanç.

Biliyor musun, geçen akşam uykuya dalmadan önce, kendi kendime dedim ki, "yanlış yaptım, X ile evlenecektim." Sonra rüyamda, X'i gördüm. Beraberdik. Elini belime dolamıştı. Sokakta yürüyorduk. İyiydik. Hatta mutluyduk bile diyebilirim. Fakat eksik bir şey vardı. Beni tatmin etmeyen bir şeyler. Çok belliydi: bir süre sonra başka arayışlara girişecektim.

Özgürlük. Uçsuz bucaksız bir özgürlük düşlemek belki zor olan. Belki bugünkü şartlarla, imkanlarla (maddi, zihinsel, ruhsal) bu yaşımda, neler yapabilirim, yapmak isterim diye yola çıkmak hem daha gerçekçi, hem daha kolay. Sonra da bu şartların ne kadarı değişebilir ne kadarı değişemez diye düşünmek. Galiba bunu yapabilirim. O zaman, bana müsade.




Perşembe, Mayıs 03, 2018

Tırtıl.

Belki fark etmişsindir, bir süredir yoktum. Zor günlerden geçtim. Hatta bitti sandım. Ne fena değil mi. Ne var ki bu konuda tecrübeliyim. Bir de, bir yanım inanmıyordu bittiğine, her şeye rağmen. Baskın çoğunluğun ortasında cılız bir çocuk sesi gibi. Ama o haklıymış. Çünkü geçti bitti. Şimdi bu korkunç kasırgadan geriye birkaç ders kaldı. Ve yepyeni bir gökyüzü.

Gene sabah saatleri. Kahvaltım bitti. Son bir bardak çay doldurup yanımdaki sehpaya koydum. Dışarısı güneşli. Fakat evin içi serin. Üstüme hırkamı aldım. Ayaklarımı dizlerimin altına kıvırdım ısıtmak için. Burnumun ucu buz. Bu ayın sonunda yeni yaşıma gireceğim. Oysa artık yaş almanın takvimle olmadığını bilecek kadar yaşadım. Bugün kutlama yapsam daha bile anlamlı olur. Çünkü dediğim gibi: yepyeni bir gökyüzüm var artık. Bir de palazlanmış yaşama kaslarım.

Şu önümüzdeki birkaç gün derin düşünmeyle geçecek. Birkaç post önce yapmam gerek dediğim şeyi hala yapamadım çünkü. Özgürlüğümle yüzleşmek. Hesaplaşmak. Sonrası için taslak çıkarmak. Aslında heyecan verici. Fakat bir yanıyla da acı dolu. Neden bu saate kaldı bu iş? Bunca senedir aklım neredeydi? Değişimin en zor yanı bu olsa gerek. Vasat bir eskiden güzel bir yeniye geçmeyi kim istemez dersin. Ama bunun için önce eskinin vasatlığıyla yüzleşmen gerekir. Acı verici bir yüzleşmedir bu. Hep ama hep geç kalmıştır. Bazı insanlar sırf bu aşamayı atlatamadığı için hep aynı yerde kalıyorlar, hayatlarının sonuna kadar, mutsuz olduklarını bile bile. Ve işin doğrusu yaş aldıkça değişmek zorlaşıyor.

Aklıma tırtıllar geliyor. Bir tırtılın ağzından gerçek yaşam öyküsünü ve değişiminin hikayesini dinlemeyi isterdim doğrusu. Ve sırrını. Şöyle bir şey mi anlatırdı acaba: "bu dünyaya geldiğimde birçok elim ayağım vardı, bir de hantal gövdem. Günlerce o eller kollar o hantal gövdeyi taşıdı. Ortalıkta amaçsızca geziniyor, acıkınca yeşillikleri kemiriyordum. Sonra bir gün bu hayattan sıkıldığımı anladım. Daha güzel bir varoluş şekli olmalıydı. Uçmak istiyordum mesela kuşlar gibi. Bu kadar çok el ayak yerine bir çift kanadım olsaydı bana yeterdi. Kime anlattıysam güldü. Ben de içime kapandım. Etrafıma duvar ördüm. Kimseyle görüşmedim. İnzivaya çekildim. Hatta günlerce yemeden içmeden kesildim. Çok zor zamanlardı. Yapayalnızdım. Günler böyle hiçbir şey yapmadan tembel tembel ve asosyal bir şekilde geçti. Sonra, bir gün, mucize gibi bir şey oldu. Gövdemin üst kısmında bir kıpırtı hissettim. Değişmeye başlamıştı. Ama bunu sadece ben hissedebiliyordum. Dışarıdan kimse anlayamazdı. Bunu izleyen günlerde değişim devam etti. Canım acıyordu bir yandan ama bir yandan da güzel bir şeyler olduğunu hissedebiliyordum. Dayandım. On beş gün sonra, başka biri olmuştum. Kanatlarım vardı. Artık yalnız kalmak istemiyordum. Dünyayı dolaşmak istiyordum. Kendi ördüğüm duvarları delmek de kolay olmadı. Ama yılmadım. Son gücümle o duvarları deldim. Belki o kanatlarla sadece tek bir gün yaşadım, ama değdi."










Pazartesi, Nisan 23, 2018

Özgürlük, aşk, perende.

Haydi gene deneyeyim. Bu kim bilir kaçıncı. Anlatmak için kıvranıyorum, başına oturup saatlerce ve doyasıya anlatıyorum, sonra... yok bu olmadı deyip, hop, draft dosyasına.

Sanırım biraz da yazı atölyesinin etkisi bu. Çünkü Perşembe'den sonra genelde bir tutukluk oluyor bende. Atölyede metinleri incelerken, her şeyin birbirine bağlantısını ve bir fikir etrafında kuruluşunu inceliyoruz kabaca, ondan sonra benim burada yazdıklarım çok feci laf kalabalığı gibi görünüyor gözüme ve yazamıyorum. Pardon. Yayınlamıyorum.

Geçen Perşembe mesela yazıdan sonra yola çıktım. Nefis bir gün geçirdim. Ertesi gün geldim anlattım. Ama bazı konular çok fena uzadı. Nefret ettim kendimden. Hem çok aşırı ayrıntılıydı hem de gene de kendimi tam olarak ifade edememiştim.

En son özgürlük konusunu irdeleyecektim ve M. 'yi artık kalbimden ebediyen şutlayacaktım. Özgürlük konusunu tam irdeleyemedim fakat yine de o gün her zamankinden daha özgür hissettim kendimi. Gün tam programdaki gibi gitmedi, fakat enseyi karartmadım ve terslikleri kendi lehime çevirebildim. Ve sonuç olarak gün planladığımdan bin kat güzel geçti. Sanırım günü o kadar özel kılan şey oydu, tersliklere aksilenmemek ve onları daha iyisi için bir fırsat olarak görmek. Kız kulesine çıktım mesela. En son Nemrut'a çıktığımda benzer bir his duymuştum. Halbuki Kız Kulesi ne ki dersin de mi. Ama o gün, benim için çok süper zevkli bir deneyim oldu.

M.'yi kalbimden şutlamak kısmına gelince. Sanırım başardım. Ama çok sancılı oldu. Hala da artçı sarsıntılar devam ediyor. Yoğun bir duygusal dönüşümden geçiyorum. M. sandığımdan daha derin bir meseleymiş. Zaten başka türlü nasıl tutunabilecekti bunca sene içime? Onu çekip çıkarayım derken neler neler çıktı aynı familyadan. Meğer buzdağının görünen kısmıymış. Şu an bile başım ağrıyor sıkıntıdan. Bunu hallettim ya, bütün geçmiş acılar sıraya girdi, onlar da hallolmak istiyor, hepsi bir anda başıma üşüşüyorlar. Höff. Biliyorum geçecek. Sonrası düzlük. Sonrası ova. Dağlar. Okyanus. Koca bir dünya.

Üstelik dün akşam birkaç makale okudum sağlıklı bir aşk ilişkisi kurmaktan bahseden. Ufkum sekiz bin beş yüz genişledi. Şimdiye kadar nedense (neden acaba, kafa değiştiği için olabilir mi?) hiç karşıma çıkmamış, gerçekten dişe dokunur yazılar peş peşe geldi, yetişemedim. Oysa şimdiye kadar okuduklarım hep sulusepken işe yaramaz zırvalıklardı.

Makalelerden biri diyor ki, eğer düzgün bir ilişki kurmak istiyorsan, önce kendi başına bir "bütün" ol. Yani ilişkinin gelip senin eksiğini tamamlamasını bekleme. Çok basit bir örnek vereyim, diyelim dağınık bir insansın (bu çok çıkarcı oldu ama olsun), seni tamamlayan bir ilişki arayışındaysan, çok titiz bir insan bulursun, senin de dağınıklığını toplar. Bu örneği vermemin sebebi sonradan çıkabilecek arızaların şimdiden ne kadar belli olduğu. Özetle diyor ki sende olmayanı arama, arayacaksan da önce kendin o özellikleri edin. Ben mesela bu hatayı hep yapmışım, bende olmayanı aramak. Ve bıraksan sekiz ömür daha yapardım. Başka bir örnek vereyim, diyelim eğlenceli bir tip istiyorsun. Bunu, kendi başınayken sıkıldığın için istiyorsan, yandın. Önce kendi kendini eğlendirmeyi öğren. Bunu her şeye uygula: dış güzelliğe aşırı bir zaafın mı var, her şeyin önüne mi geçiyor, kendini nasıl buluyorsun? Bir meslek grubuna mı zaafın var, belki de asıl yapmak istediğin iş oydu. Kendi idealini ilişkide tamamlıyorsun. Yapma.

Düşününce benim annemin babamın ilişkisi de tamamlayıcı tip ilişkiydi. O yüzden bu şablonu nereden edindiğim çok belli. Kökleri derinlere iniyor.

Bütün olmak bağımsızlığı da yanında getiriyor. Belki de asıl mesele bu. Birisine herhangi bir sebepten bağımlı olduğunda ilişkinin şaftı er ya da geç kayıyor. Birisini istemek başka şey, ihtiyaç duymak başka. Dinamikler değişiyor. Bir de belki ona layık olduğunu kanıtlamak için bilinçdışı bir çabaya giriyorsun. O aradığın özellik sende olmayan üstün bir özellikse. Bütün dengeler sarsılıyor.

"Bütün" olursan aradığını da kendine doğal olarak çekersin diyor.

Başka bir makalede, bence bu da önemli, onu özellikle arama diyor. Şu anlamda: her tanıştığın, her rastladığın insan için acaba bu o aradığım özel insan mı diye yaklaşmak ve yargılamaya başlamak sadece ters teper diyor. Bence de bu yaklaşım çok sağlıksız. Bir kere normal seyredemez ki öyle başlayan bir ilişki. Ama işte insan bazen panikliyor. Neyse ki çok sık olmuyor.

Böyle.

Yani yeni bir dönüm noktasındayım. Çok sağlam bir güven var içimde. Konuyu bir gün önce dipten kavramışsındır ya, artık hoca sınavda en sinsi, en kazık soruyu da sorsa sen orada şov yaparsın, havada taklalar perendeler filan.








Perşembe, Nisan 19, 2018

Errare humanum est.

Hafif sakin bir müzik açtım. Kahvaltım bitti. Ama bir kupa daha çay alabilirim. Daha öğlen olmadı ve bugün yapacak önemli bir işim yok. Bir ara bankaya gitmem gerek gerçi.

Bu saatleri seviyorum. Önümde koca bir gün olmasını. Akşam da yazarlık atölyesi var. Hava burada güneşli.

Dün Göztepe'den Kadıköy'deki vapur iskelesine kadar yürüdüm. Ondan önce de toplamda 25 dakika yürümüştüm. Yani iki saat yürümüş oldum.

Bugün de yürüyeyim bari. Yanıma defterimi kalemimi alayım. Yorulunca bir yere oturur yazarım. Düşünmek istediğim konular var. Mesela M.. Mesela dünkü yazıda bahsettiğim dünya turuna çıkmış çift. Hala aklımda dönüp duruyorlar. Mesela gerçekte ne kadar özgürüm? Benim hareket alanımı sınırlayan gerçek sebepler ne? Yani ne kadarı gerçek sınır, ne kadarı bahane? Gerçek sınırlar olmasa, tam olarak şu an nerede olurdum? Ne yapardım? Ve o sınırlar aslında işime mi geliyor? İstesem ve uğraşsam ne kadarını ortadan kaldırabilirim? Vazgeçilmezlerim dediklerimin bana maliyetini biliyor muyum?

Ve M.: artık yuvasına yapışmış bir anahtar değil. Kilitte dönmeye başladı. Çıkarmama az kaldı. Fakat yerinden çıkarınca bir boşluk oluşacak. Sanırım önce o boşlukla yüzleşmem gerek. Biraz sancılı bir yüzleşme bu. Belki her yüzleşme gibi. Hayatta en çok önemsediğim şey aşktı. En büyük zenginliğim yaşadığım aşklardı. Çok büyük aşk yaşadığımı sanıyordum. Çok güzel ilişkilerim olduğunu. Kendimi kandırmışım. Aşk filan yaşamamışım. Ne de ilişki. Yoğun duygular beslemişim sadece insanlara. Ama o türk filmindeki replik gibi:

"-Nabzı hala atıyor doktor...
-O sizin nabzınız."

Gerek yokmuş. Bir kaşık suda fırtınalar koparmışım. Ne israf ama. Hem zaman hem enerji.

Bu fikre alışmam biraz zaman alacak. Fakat en azından başedilmez değil. İşte insan her yaşta büyüyor. Errare humanum est. Hata yapmak insanidir. Perseverare diabolicum. Israr etmek şeytani.

Evet. Güya dışarıda yürümekten yorulduğumda yazacaktım. Buraya da biraz dökülmeden duramadım. Saat da ilerlemiş.

Şimdi üstümü değişeceğim. Önce bankaya kısa bir ziyaret. Sonra nefis kinoalı salata yapan yerde yemek. Sonra parkta örtümü yere serip biraz klasik müzik dinlemek. Sonra belki yürüyerek Sultanahmet'e giderim. Aslında manzaralı bir yer bulsam kendime. Belki Beşiktaş'a yürür oradan Salacak'a geçerim. Kız kulesine karşı oturur hayatımı yeniden gözden geçirir, yeni ufuklara açılırım.

Haydin o zaman, ufaktan ufaktan kımıldanayım.



 





Çarşamba, Nisan 18, 2018

Ortaya karışık.

Bu akşam kabaklı kıymalı uyduruk bir yemek yaptım. Hazır kıyılmış soğan vardı dolapta. Onu da ekledim. Bir de bulgur. Belki de bunca gün bu yüzden süründüm diye düşünüyorum ben şimdi. Şekeri kestiğimden bu yana kırmızı eti de yok denecek kadar az yedim. Hep balık. Bir saat filan önce nasıl bettim. Nasıl karamsar. Nasıl mutsuz. Nasıl bezmiş. Şu an desen canavar kesildim. Bir maç yapsam kesin alırım. Biri sataşmaya kalksa yere yıkarım.

Günlerdir M.'ı düşünüyorum. Sanki Ocak ayındaki karşılaşmamız geçen haftaymış gibi. Sanki dondurmuşum da üç aydır, o olay şimdi çözülüyormuş gibi. Hani öfke meditasyonunda öfkeni yaklaşan bir balonun içine koyup tekrar gökyüzüne salıyorsun ya. Bütün hafta o olayı düşündükten, ve yemekten sonra canavar kesildikten sonra dedim ki kendime "sal". "Sal gitsin". "Kırıntısı dahi kalmasın". Zaten eski bağlılığım, duygularım çoktandır yok. Fakat hala içimde bir hacim kaplıyor. Niye tutuyorsun? Ne işe yarıyor? Bir vefa borcun mu var? Sana bir hayrı mı dokundu? Nedir yani? Ancak dengesiz hareketler. Sevdin de ne oldu? ... hiç. Bundan sonra ne olacak? Hiç. Hadi canım. Aç kapını pencereni bacanı. Bir güzel havalandır ruhunu. Gereksiz bağları kopar at. Bahar temizliği. Gerçek sevgi böyle olmaz. Büyük aşk diye alıp oturmuşsun saf gibi. Sal ki daha güzeli gelsin yerine. Gelmezse de çay demleriz.

Bugün Salı mesela. Geçen hafta erteleye erteleye yapamadığım işleri iki gündür yapıyorum. Bugün nihayet kuaföre gidebildim. Dün de önemli başka bir iş gördüm. Bu ikisini yapmış olmak epey ferahlattı beni.

Kilom desen saçmalayıp duruyor. Pazartesi normal inişe geçmiş ve beni umutlandırmışken bu sabah durduk yerde artı 600 gramdaydım. Akşam üstü gene durduk yere gitti. Hem de dün yürüyüş yapmıştım. Artı 600 gramın mantıklı bir açıklaması yok. Bakalım yatmadan kaç çıkacak. Ve bugün canım çok feci tatlı çekti. Bir aydır ilk defa. Hani muzlu kakaolu çikolatamsıların telafi edemeyeceği bir tatlı isteği. Direndim. Bir ayda iki kilo verebildim toplamda. Ama dut pestili işi bozdu. Yine de 70 kiloda bir direnç varmış gibi.

Bir de işte şu yazı var beni sabahtan beri düşündüren. Tekneyle dünya turuna çıkmış bir çift. Gerçi şimdilerde Uruguay'da bebeklerini büyütüyorlarmış bugün öğrendim. İkisiyle de yollarım ayrı ayrı ve çok kısa kesişti. Ama onlar beni hatırlamaz. Yazının başlığı "yaygın kanının aksine". Maral yazmış. Sanki yolculuk onu çok olgunlaştırmış, çok pişirmiş. Ya da yolculuktan çok teknedeki hayat mücadelesi. Hayır öncesinde nasıl biriydi çok bildiğimden değil. Ama okursan ne demek istediğimi anlayacaksın. Ermiş gibi yazmış. Alternatif hayat yaşayanlara hastayım zaten. Yazılara fotoğraflara bakmak neredeyse acı verdi, itiraf ediyorum. Ben ne yapıyorum bu koltuğun üstünde tek başıma dedim bir yanımla. Sonra da yerimden kalkıp kuaföre yollandım, hah. Aksiyona gel.

Son olarak, İnstagram'da birkaç kitap meraklısı bir süre önce Kaddafi'nin son gecesi hakkında yorum yapmışlar. Biri adrenalin dolu satırlar demiş, bir başkası koltukta kitabı okurken şekilden şekle girmiş heyecandan, kendini fotoğraflamış, biri de çevirinin akıcılığını övmüş. Seviniyor insan haliyle. Demek ki o heyecanı türkçede verebilmişim. Tabii ki asıl marifet yazarın, çok güzel yazılmış bir kitap, kurgusu dili, ona şüphe yok. Ama işte kendime pay çıkardım biraz.

Haydi saat çok geç oldu. Tekrar görüşmek üzere.

Cumartesi, Nisan 14, 2018

Yavan.

Nasıl yavan bir haftaydı. Nasıl harcandı istemeden, çarçur oldu. Yazık. Sanki önünde yokuş aşağı yuvarlanan bir tekerlek gibi, bir türlü azıcık daha hızlı koşup önüne geçemediğin. Ha şimdi, ha birazdan derken elinden kaçırdığın.

Mesela romanın başına hiç oturamadım. Halletmem gereken işlerin peşinden koşamadım. Önemli bir toplantım vardı, katılacak enerjiyi kendimde bulamadım. Çamaşırlar geçen haftadan beri asılı. Toplamadım. Makineye attıklarım öylece duruyor, yıkamadım. Evi karıncalar bastı.

Fakat, bunda benim suçum ne kadar. Pazartesi bütün güne baş dönmesi mührünü vurdu. Salı beş dakikalık bir iş için anneme uğradım, ani bir ölüm haberi aldık. Annem alt üst oldu. Ertesi günkü cenaze için onu kuaföre götürmek zorunda kaldım. O toparlanana kadar yürüyüşümü yaptım döndüm, sonra acele acele gittik kuaföre, çıkışımız 19:30. Benim kendi evime varışım 20:00. Yemekti, duştu derken. Gün haşat oldu. Halbuki kuaföre ben gidecektim. Bütün haftanın işlerini ona göre ayarlamıştım. Sonra geceleri uyuyasım gelmedi. Sabahları kalkamadım. Perşembe yazı atölyesi vardı. Kendimi itekleye itekleye oraya gittim. Cuma günkü Robotel toplantısı yattı, çok üzgünüm bunun için, çok da beklemiştim ama halim yoktu. Yarın gene anneme gidiyorum. Bugün de işte pinekleyerek geçiyor. Çıkıp yürümem gerek. Ama halim yok. Zaten bu hafta kilo da veremedim. Bir ara yarım kilo gitti ama sonra geri geldi. Geçen hafta ile aynı kilodayım. Üstelik bugün de başka bir cenaze vardı. Katılabilirdim. Katılmadım.

Bu hafta balık almayacağım. Tavuk alacağım. Belki de kıyma alır köfte yaparım. Balıktan çok sıkıldım.

Satrançta üst üste altı oyun mu ne verdim. Neyse ki son üç oyunun ikisini aldım. Ama birini gene verdim.

Peki.

Sızlandım.

Bitti mi?

Geçen haftayı geri getiremez hiç kimse. Belki çok bir suçum da yoktu. Elimde olmayan sebeplerden ipin ucu kaçtı bir kere. Ama kendi haline terk edersem, bu böyle kim bilir ne kadar süre devam eder. Zararın neresinden dönsen kardır derler ya. Ama kimse demez o dönemeci yakalamak ne zordur. Nasıl battıkça batası gelir insanın.

O zaman hedefimiz küçük adımlar. İvme kazanmak için. Ya da satrançta olduğu gibi inisiyatifi ele geçirmek için. Yani hedefimiz ivme kazanmak, inisiyatifi ele geçirmek. Bütün kalan işleri ufak ufak halletmek değil. Haydi o zaman ben kalktım.




Pazartesi, Nisan 09, 2018

Öyle işte.

Cumartesi gece:

Buna bir ad vermek istiyorum. Adlandırırsam belki kurtulurum. Aslında aklımda bir ismi var bile, ne var ki çok prezantabl değil: yazma kabızlığı. Söyledim gitti. Çünkü yazmak istiyorum. Ama olmuyor. Roman filan değil. Bildiğin blog yayını.

Dün bütün gün işlerimi halledeyim, duşumu kahvemi alayım, koltuğuma kurulayım, blog yazayım derdindeydim. Yazdım da nitekim. Fakat, beğenmedim. Kim ne yapsın bunu deyip sildim hepsini. Neden hayatımı anlatıyorum ki. Hani bazen keyifli hissediyorum, keyfimi paylaşıyorum, hadi o tamam. Bazen hayatla ilgili bir tespitim oluyor, bir şey öğrenmiş oluyorum, onu paylaşıyorum, hadi o da tamam. Ama bazı içerikler hiç tamam değil. Kötü bir alışkanlık gibi, kurtulmam gerek.

-------

Pazartesi sabahı:

Bleh. Bir günde 700 gr aldım. Ve ne pasta, ne şeker, ne kaçamak. Aksine brokoli, kabak, brüksel lahanası, karnabahar...Yalnızca şu oldu. Bir saat yürüyüşümü birkaç gündür aksatıyorum. Bir de bir ufacık kase kuruyemiş: 1 hurma, 1 kuru kayısı, belki 10 yaban mersini, belki 30 kuru dut, belki 30 fındık (tamam iki avuç yedim bu mudur yani?). En son hurmayı yediğimde itiraf ediyorum içimi aldı. Ay ben kaymaklı ekmek kadayıfı yiyordum bundan bir ay önce! Çaya kahveye şeker atıyordum! Meyveli yoğurt yiyordum. Puding yiyordum. İki porsiyon beyaz pirinç pilavını bir oturuşta yiyordum. Belki hepsini bir günde yapmıyordum ama hafta içine bu şekilde yayılıyordu.

Tamam belki her zamanki karbonhidrat kotasını da aşmış olabilirim, ama ne kadar? İki kaşık bulgur yedim öğlen, yanında 3 etli sarma (yoğurtlu), ve işte karnabahar. Akşam da yarım yufkadan yalancı gözleme, ve brokolili yukarıda saydığım sebzeler. Belki gözlemeyi yemeyecektim. Sadece sebze yiyecektim. Ama 700 gr. biraz haksızlık olmuyor mu? Yuh ama ya.

Hmffff. Evet zor verip kolay alıyorum kiloları. İnsülin direncinin semptomlarından biri bu zaten. O yürüyüş aksatılmayacak kardeş diyor bünye. Kilo verirken doğru yaptıklarını değiştirmeyeceksin. Hem öğlen hem akşam karbonhidrat almayacaksın. Hadi aldın. Bir de üstüne kuruyemiş de olsa abartmayacaksın. Yoksa yağları toplarım göbeğine. Böyle oldu. Bünye hala hassas. Demek eski tertip gitsem 80 kilo olacaktım. Sıfır tolerans diyor beden. Sıfır. Şimdi yanlışlarını bir bir düzelt. Sana bir hafta ceza.

Peki. Bir haftalık çabam çöpe gitti.

Bu sonuçtan çıkardığım ders şu: kuruyemiş içinde işlenmiş şeker yok diye masum değil. Yarım yufka yarım olduğu için ve yufka incecik göründüğü için önemsiz ve masum değil. Onu avucunda topladığında yumruk kadar oluyor. Ve beyaz undan yapılıyor. Yürüyüşü aksatırsam bünyeye yağlar daha ertesi gün misliyle geri dönüyor. Yürüyüş çok. Çok. Çok. Önemli! En az 64 kiloyu görene kadar çok-çok-çok dikkat etmem gerekecek. Şakası yok bu işin. Brokoli yiyorsun, buharda kabak haşlıyorsun diye diğer günahların silinmiyor.

Bak şimdi aklıma geldi. Etli yaprak sarmayı ben ne zaman yesem hep ertesi gün kilom artardı. Halbuki ne alakası var değil mi. Yaprak yani ve et. O an çok güzel tok tutuyor, fakat kilo yapıyor.

-------

Bleh (devam). Bugün bir sürü önemli işim vardı. Hepsi kaldı. Yataktan yazıyorum şu an. Ayağa kalktığımda başım fıldır fıldır dönüp midem bulanıyor. Üşüme de var. Yürüyüş yattı en fenası. Virüs mü kaptım ne? Annemi doktora götürmem gerek bu akşam. Belki o saate kadar dinlenirsem geçer.

Ah. Ne oldu! Dün yayıncımdan mesaj geldi videolu. Açtım baktım: Oylum Talu Pazar sabahı "Bu haftasonu"programında çevirisini yaptığım Kaddafi'yi elinde tutmuş tanıtımını yapıyor!!! Çok tuhaf bir his o blog. Sevindim.

Böyle işte.

-------
Pazartesi akşam:

Şu yayını çeşnilendireyim istedim, şöyle anlatacak hoş bir şeyler olsun. Sanki mayasını tutturamadığım bir yoğurda benzedi. Sızlanmalı yayınlarımı sevmiyorum. Boş konuşmuşum hissi yaratanları da. İdare et blog.