Pazar, Eylül 23, 2018

İlk stop motion'um.


Yukarıda gördüğün ilk stop motion denemem. Aslında tam olarak ilk sayılmaz. İlki anlayamadığım bir sebepten siyah beyaz çıktı ve çöpe attım iki gün önce. Şimdi farklı bir yazılım yardımıyla çektim. Elim yanlışlıkla kayda girmiş. Sonu da fazla hızlı geçti çünkü şarjım bitecek ve ben tüm kaydı kaybedeceğim diye acele bitirdim.

Balkondayım. Günlerden Pazar. Sabah maraton gibi bir etkinlik vardı sahilde. Animatörün sesi buraya kadar geliyordu. Şimdi ortalık sakin. Öğlene kadar mailleri yanıtlayıp şu yukarıdaki stop motion'u yapmaya çalıştım. Sardı biliyor musun. En zevkli kısmı da her şeyi stop motion için kullanabilmen. Mesela, bu bitti. Ben yemek hazırladım kendime çabucak, brokoli ve havuç haşlıyordum buharda. Ve brokolilerden ne güzel ağaç olurdu dedim. Tabii ki benden önce yapılmışı illa ki var. Ama kimin umurunda.

Dediğim gibi, öğlene kadar stop motion. Sonra yemek. Sonra da Sema Sümeli'nin şekersiz kurabiyesini yaptım: fındık, dut kurusu ve kakaolu. O kadar beğenmedim. O yüzden tarife buradan bağlantı vermiyorum. Yenilmez değil ama ısırınca o olağanüstü tadı bulamadım. Genelde Sema Sümeli'nin tarifleri böyle. Sağlıklı ama tadından biraz feda etmeyi gerektiriyor. Fakat kokusu on numara. Bir de en çok bir bardak soğuk sütle yakışıyor.

Ben bu evin en çok, az sonra dışarı çıkıp, deniz kenarında bisikletle gezebilme ihtimalini sevdim.

Çevrimdışı etkinlikleri çok seviyorum blog. Kendimi daha kanlı canlı hissettiriyor. Sana da aynısı oluyor mu?

Şu stop motion işinde en gıcık şey evdeki malzemelerle idare etmek zorunda olmak. Mesela tripod yok, mesela halının üstünde dizlerim acıya acıya çektim, ve de tam ekranı göremeden bastım düğmeye. Bir de oyun hamurları çok ama çok eski. Az renk var. Sarısı kurumuş kalmış. Elimde ufalandı. Yeşil yok. Sarıyla maviyi karıştırabilirim ama tam istediğim yeşili verir mi? Eğer bu iş sararsa ilerde belki malzemeye yatırım yapabilirim. Bir de asistanım olsa, işim bittikten sonra ortalığı toplayan. (prensesim ya ben, gözlerini deviren smiley).

Bir tane daha film çekmek istiyorum, bu seferki daha güzel, daha seksi olsun istiyorum. Yani seksi derken, aklına çılgın şeyler gelmesin, böyle, daha akıllı insan işi, daha yetişkin işi, anladın değil mi? Mesela bir pipo resmim olsaydı bir dergiden kesilmiş, onu yakan bir çakmak ve tüten duman gibi. Ama taşınmada bütün dergiler çöpü boyladı. Youtube'da arşivlesem ben üretimlerimi. Olur mu acaba? Hep daha güzeli, daha güzeli derken üç ay sonra neyi çekmişim, altı ay sonra nereye gelmişim,  görmek güzel olabilir. O zamana kadar sürerse hevesim epey yol katetmiş olurum, kanımca.

Şimdi çıkayım ben bir boy, bisiklet kalmışsa bineyim, gezerken belki aklıma fikirler gelir.






Cumartesi, Eylül 22, 2018

Kendi halinde.

Bu sabah abim beni ziyarete geldi. Oturup azıcık sohbet ettik. Evi çok beğendi. Büyüklüğünü, ışığını, sessizliğini. O gidince, önce kendime biraz yemek hazırladım. Sonra da, blogları dolaştım yazılarımı yazdım. Biraz kestirdim. Saat dörde geliyordu bisiklet sürmek için sokağa çıktım. Vardığımda parkta sadece tek bir bisiklet kalmıştı ve onun da bataryası boştu. Yakınındaki tepede, gölgeye oturdum, birinin bisikletini bırakmasını bekledim. Yarım saat sonra üç-beş kişi geldi. Ben de Suadiye'den Fenerbahçe'ye kadar bisikletle gittim ve geri geldim. Başka da faydalı veya kayda değer bir iş yapmadım. Dönüşte yorgundum. Terliydim. Hala da uykum var. Oysa saat daha erken. Biraz günü heba etmiş gibi hissediyorum ama yapabileceğim başka bir şey yok. Stop motion da çekemedim. Dünkü denememde renkler çıkmadı. Siyah beyaz çekti filmi telefon. Bugün gene denemek istiyordum ama şu uykulu hallerimi sevmiyorum.

Balkona çıktım. Hava hafif serin ve tepemde dolunaya hazırlık yapan bir ay var. Üstüme gri eşofman üstünü aldım. Ayağıma da çorap ve uzun paça. Ağzıma bir naneli sakız attım. Uykum biraz dağıldı sanki bu serinlikle. Ama içeri geçip stop motion'la biraz uğraşsam sızar kalırım masa başında eminim.

Hafta nasıl geçti gitti anlamadım. Pazartesi'ydi sanki en son, Cumartesi'ne nasıl atladı? Ah. Doğru ya. Nüfus müdürlüğündeki işleri hallettim Pazartesi. Bana üç hafta öncesi gibi geliyor halbuki sorsan. İyi bir şey tabii bu. Demek ki dolu geçmiş. Bugün aslında sonbaharın ilk günü. Geceler günlerden daha uzun sürecek.

Mumları yaktım (bir ümit önce) bir de en sevdiğim sandalağacı tütsüsünü. Çooook eskilerden tanıdık bir koku bu. Yirmi sene önce Fransa dönüşü annemlerin evindeki odamda yakardım. Gençtim o zaman. Henüz 30'uma gelmemiştim.

Yakınlarda restoranlar meyhaneler ve dolayısıyla canlı müzik var. Rahatsız etmiyor şu an. Geçen hafta sesler daha yüksekti. Edith Piaf şarkısı çalıyor şu an. Yaz gecesi yıldızlı bir gökyüzüne yükselen canlı müzik sesi de adadaki yazları hatırlatıyor bana. Hatıralar hatıralar. Kokular sesler. Galiba Camus'nün sözüydü, insan bir dakika yaşasa onun hatırasıyla bir ömür geçirebilir. Bir de şu vardı: geçmişi yuva belleyen ömür boyu gurbet çekmeye mahkumdur. Önümüze baksak.

Yok işte bu yazının bağlanacağı bir yer. Öyle, kendi halinde bir post. 

Cuma, Eylül 21, 2018

Bisiklet ve projeler.

Yarının yazısını şimdiden yazıyorum. Çünkü bugünkü yazıyı yazdıktan sonra gittim, belediyenin bisikletlerini kiralamayı başardım (perşembe)ve bu muhteşem bir deneyim oldu benim için. Tam güneş batıyorken, sahilin üst taraflarına doğru gittim, bisiklet yolunu takip edip. Tabii neden benim için bu kadar muhteşem olduğunu şöyle açıklayabilirim. Hayatımda bisiklete Kınalıada dışında hiçbir yerde binmedim. O da, hep aynı üç beş sokak. Sebebi şu, ada çok yokuşlu bir yer ve düz sokağı az. Sahil hep çok kalabalık ve çoğu zaman oralarda binmek yasak. Dümdüz yer bulmak büyük nimet. Manzaralı yolda bisiklete binmek büyük bir şey benim için. Şu an öyle geliyor ki bana her gün binsem doyamam. Yarın gün ağarsın ilk iş tepesindeyim o bisikletlerin.



Ve belediyenin olmasının en büyük avantajı hamallık yapmamak. Sahile açılan sokağımın bitiminde bir park istasyonu var. Ve ben oraya bisikleti kilitleyip, elimi kolumu sallaya sallaya evime dönüyorum. Bugün yaklaşık 40 dakika bindim. Hava kararmadan bırakmak istiyordum. Yoksa yorulmamıştım. Hem tertemiz deniz havası almak, hem spor yapmak. En son çocukken, o bisiklet bana ilk defa olarak alındığı gün bu kadar sevinmiştim. Galiba sevincim ve keyfim o günkü duyguya çok yaklaşıyor.

---------------

Ertesi gün oldu, bisiklete bu sabah da binip Bostancı'ya kadar bisiklet sürdüm, orada bir çay içip,  Suadiye'ye geri geldim. Mobil uygulama çok pratik, hemen gönderiyor şifreyi geçen günkü kredi kartı olayı gibi olmadı. Üstelik bisikleti geri kilitlediğinde cebine SMS geliyor, kaç dakika sürdün kaç kalori harcadın, kaç paran gitti, ne kadar paran kaldı diye. Bugün 46 dakika sürmüşüm. Fakat bir on dakika kadarı çay molasıdır. Manzara harikaydı, sürüş çok keyifli. Akşamüstü gene giderim belki.

Bujo'ma projelerimle ilgili bir sayfa açtım. Görüldüğü üzere yerim dar. Buradan iş yürütmek zor. Ayrı bir defter mi açsam şu hedeflere bilemedim. Diğer yandan, çok fazla plan program olayın eğlencesini kaçırıyor bana göre. Ben şu taşındığımdan bu yana bunu anladım, biraz işleri - moda deyimle - akışa bırakmak. Mesela sabah kalkıp "canım bugün ne yapmak istiyor" diye seçeneklerden seçmek daha zevkli geliyor bana. Bu şunun gibi, farzet çocuksun ve oyuncak kutun var, şöyle mi yaparsın? bugün iki saat bebeklerle oynayacağım, ardından 45 dakika resim çizeceğim. Stop motion bir oyun alanı benim için. Bisiklete binmek de bir keyif. Roman yazmak kesinlikle içinde belli bir disiplin gerektiriyor buna son derece ikna olmuşum. O yüzden biraz kafam karışık. Keyfe kederlik ve belli bir disiplin arasında bir denge kurmak gerek belki de. Sosyal hayatı disipline sokmak saçma mesela. Ama zaman ayırmak istediğim bir başlık. Ben şu  işi analog günlükte bir sıraya sokayım, öyle geleyim. Buradan medet umuştum ama olmadı.




Edit: plan program uygulamanın devamı bundan sonra Kahve'nin açtığı ve ortak kullanıma sunduğu blogda 

Perşembe, Eylül 20, 2018

19 ve 20 Eylül yazıları, ikisi bir arada.

Eylül 19, 2018

Bugün JaponKedi ile suluboyalı, etkinlikli, muhabbetli buluşma yaptık benim evde. Suluboya bahane, bol çene çalmaca, çaylı kekli. Kesinlikle tavsiye ederim. Yalnız yaptığın bir hobin varsa aynı hobiyi yapan başka arkadaşla hobi buluşması yap, örgü olabilir, tığ olabilir, boncuk dizmek, keçe olabilir, ahşap boyama. Koy çayını, fırına da, kek mi yaparsın, kurabiye mi at onu. Güzel bir müzik aç. Oh.

Sonra akşam başka programı vardı. Beş gibi çıktı Japonum Kedim. Ben de kaldım bir başıma. Bullet'ı açtım, bütçe hesapları yaptım. Sonra kesin bazı sayılar için bir ATM bulmak icap etti. Fakat en yakını yürüyerek 20 dakika uzaklıkta. Yürür müyüm? Yürürüm. E hadi o zaman. Günlük yürüyüşüm de o oldu. Sonra dönüşte Bağdat caddesinden döndüm. Tchibo'ydu, birkaç kıyafet mağazasıydı derken, oldu saat te 20:00.

-------------
Eylül 20, 2018

Bu yazıyı dün yazıp gene sızdım. Bu sızıp kalmalar çok fena oldu blog. Bir yandan da güzel tabii uykusuzluktan ölürdüm ben bir zamanlar. Şu an balkondayım. Öğle yemeği sonrası kahve ve blog keyfi. Dünden artan kekleri de kahvenin yanına almaca. Banyo ve mutfak halloldu. Salon şimdilik idare eder. Bir köşede bir koli, diğer köşede başka koli ve yanlarında bazı eşya öbekleri. Teker kule fakat. Giyinme odasına dalmam ve öbekleri yarılamam gerek. O zaman ev sıraya girmekte diyebileceğim.

Dün Turunç'u budadım. Temmuz'da zavallım kuraklık çekmişti. Bazı dalları ölmüştü. Bugün yediğim üzümün çekirdeklerini çimlendirmek istiyorum ama büyürse ne yaparım diye düşündüm. Bu balkonda olmaz ki. Sitede de olmaz. Sırf meraktan çimlendirmek, bakamayacağın yavru köpeği sahiplenmek gibi geldi bana. Biraz ilerisini düşünmeli insan.

Dün yürürken şipşirin ve ufacık bir balkon gördüm. Resmini çektim senin için. Belki bir metrekare bir balkondu.


Bugün Perşembe. Koşturulacak bir yer olmaması çok güzel. Kalmadı koşturma. Demek bir sonu varmış nitekim. Bugün, yarın ve hafta sonu. Hiç iş yok. Üç haftalık maratonun sonuna geldik. Hatta ondan önce de ev arama heyecanları vardı. Bulacak mıyım istediğim gibi ev filan dertlenmeleri, kafaya takmaları. Ne oldu? Güzel oldu sonunda. Çok güzel.

Kahvem 100 gün sürecek çok hoş bir projeye yeni bir blog ayırmış. Japonum Kedim de bugünkü yazısında benzer bir tema ile gelmiş, hayatta yapmak isteyip de yapamadıkların. Ben de taşınmadan önce yapmıştım böyle bir sıralama. Fakat şu an kim bilir nerelerde. Belki de diğer kayıp yazılarım gibi mucizevi şekilde şak diye karşıma çıkar bugün. Annemin kayıp çörek tarifi, ve kayıp balkon düzenleme kursunun notlarının karşıma beklenmedik yerden çıkıvermesi gibi. Dünyayı kurtarmak gibi bir dürtüyü işlemek, yoğurup, kendi hayatıma ve gerçeklerime uygun bir çıkış yolu düşünmek, bulmak ve hayata geçirmek istiyorum. Dünyayı kurtarmak çok büyük bir eylem elbette. Süpermen bile teker teker olaylarla uğraşıyordu. Yutabileceğin kadar parçalar ısırmak uygun bir yöntem. Babam matematik dersime yardım ederken bana hep şunu söylerdi: problemi basitleştir, bir'e indir. Gamification diye bir kurs vardı çevrimiçi eğitim sitelerinde: oyunlaştırma. Onu alıp bitiremedim bir türlü. Onunla çok kapılar açılır sanki.

Yapmak istediğim çok şey var:


  1. O romanı yazıp bitirmek istiyorum. 
  2. Stock photography işine sarılıp, kendime yan gelir sağlamak.
  3. Stop motion çekmek.
  4. Müzikle uğraşmak: söylemek, yazmak.
  5. Satrançta ustalaşmak (bir türlü aşamadım 1300-1400 seviyelerini)
  6. Oyunlaştırma ve sürdürülebilir kalkınma kurslarını bitirip bunları eyleme dökme, uygulamak. 
Söylediklerine göre, 100 yıl sonra mı, 150 yıl sonra mı ne, dünyada yoksulluk kalmayacakmış. Bunu nerede okuduğumu bilmiyorum. Kim söyledi neye göre söyledi. Sağlam bir yerde okumuştum, belki Birleşmiş Milletler gibi uluslararası bir kurumun bir tweet'inde ya da makalesinde filan. Buna nereden geldim. Uğraştığım şey kalıcı bir şey değilse onun için uğraştığıma değecek mi? Tek bildiğim, insanlar hep bir döngüde, refah, ardından suyunu çıkarıp, yozlaştırıp refahı kaybetme. Aslında kendimi ne kadar adamalıyım, ruhumun bana bir uyarısı bu. Dünyayı kurtarırken, kendini adarken, kendi hayatını feda etme diyor bana ruhum. Dikkat et diyor. Dengeyi sağla. İtalyanların dediği gibi biraz: yavaş adımlar atan, sağlam yürür, sağlam yürüyen, uzağa gider. 

Kendi günlük işlerim ise şunlar:
  1. Spor yapmak, yürümek, bisiklete binmek.
  2. Balkonu ve evi düzenlemek.
  3. Sosyalleşmek. 
Ve son bir buçuk senede en çok zaman ve enerjimi alan ailevi sorumluluklar, sağlık konuları. Şimdi onlar biraz hafifledi. Yeni okul döneminin başlaması benim için bir çeşit yılbaşıdır. O yüzden yeni ev ile birlikte yeni bir dönem başlasın bakalım. Biz bir yola çıkalım da, dünyayı da nasıl kurtarırız yolda arayıp bulabiliriz.


Salı, Eylül 18, 2018

Muhtar ve mutfak.

Muhtar işi de tamam. Bitti yani resmi zorunluluklar. Şimdi tek iş elektrikçi-nalburu çağırmak. Fakat o biraz bekleyecek. Balkon tavanına kanca da astırmak istiyorum ve adam geldi mi tüm işleri beraber halletsin. Bunun için önce balkon düzenlemesini düşünmem gerek. Belki de iki kere çağırırım. Balkon kancaları için ayrı.

Haftaya Pazartesi yeni bir koro seçmesine katılacağım. Ağustos'un üçüncü haftasında yazmıştım onlara, cevap gelmemişti. Dün nihayet yazdılar. Üstelik yeni evime yakın, yürüme mesafesinde. Koro demek artık yavaş yavaş hayatın normale dönmesi demek. Yarın da JaponKedi ile suluboya buluşmamız var. Kek için un aldım ve pekmez.

Bayılıyorum öğlene kadar iş bitirmeyi. Bazı günler bu 9:00 bile oldu. Bugün muhtara kadar yürüdüm ve öğlene daha biraz vardı. Bir de bu evin bir kapıcısı var ve sabah servise çıkıyor. Hayatımda ilk defa, sabah servisi olan bir apartmanda oturuyorum. Annemin evinin kapıcısı vardı fakat servise filan çıkıyorsa bile bizim hiç bundan haberimiz olmadı. Sonra öğrencilik, sonra da kapıcısız ev. Sabah poğaça filan alacak yani, bana büyük lüks. Sanki beş yıldızlı otelde oda servisi gibi bir şey. Gerçi şimdiye kadar hiç istemedim, sıra onunla uğraşmaya gelmemişti. Ben sabah köründe uyandığımdan, kim bekler saatin 09.30-10:00 olmasını.

Bugün birazdan yine işe koşucam. Kolay halledilebilir bölgeler hedefim. En son, kıyafetler. İşe koşulmadan önce de biraz bullet journal'ime -artık bujo diye kısalttıklarını gördüm- biraz süs katabilirim. Bazı boyanmamış kenarlar var. Ve eklenmesi gereken bir yeni hafta düzeni.

*******

Mutfak bitti. Yerdeki son mavi plastik torba ve buzdolabının temizlenmesi tamam. Artık normal ev mutfağı orası. Bir sonraki hedef: banyo. Aslında banyo en kolayı. Neden süründüyse bu kadar. Bu haliyle de işlevsel o yüzden olmalı. Dün gece sızdım koltukta. Sanırım sabahki deniz havası çarptı, bol oksijen. Bu semtin tek eksiği sinema. Doğru dürüstü bırak hiç sineması yok. Bir kültür merkezi var ama. Bir bakayım hangi etkinlikler varmış. Haydi kaçtım ben, çüs.





Pazartesi, Eylül 17, 2018

Spor ve balkon keyfi.

Balkondayım, ayaklarımı uzattım, Kadıköy rıhtımından aldığım simite, evdeki kalan son eski kaşarı eşlik ettirip mideye indirdim. Çay da var.

Bugün nüfus müdürlüğüne gittim. Tüm işlem öğleden sonramı yedi. Ama sabahım çok güzeldi. Sahilde yürüyüş ve üstüne yoga. Aslında belediyenin kiraladığı bisiklete binmek için şartları epey zorladım fakat kira kiosku bozulmuş, bana bir türlü şifre göndermedi. 153'ü aradım, paramı geri vereceklermiş. Sonra aradılar fakat ben yetişene kadar telefon kapandı. Biraz aklım kaldı ama dur bakalım. Hava bugün Istanbul'da güneşli.

Bu taşınma stresinde şeker işini çok abarttım. Çok koyverdim kendimi. Sırtıma artı birkaç kilo yük olarak bana geri döndü sağolsun. O yüzden, şekeri kesmeye geri dönüş. Ve bol hareket. Bu sabah niyetim üç çeşit spor yapmaktı: yürüyüş, bisiklet, yoga. Öğlene kadar. Nasılsa başka bir işim mi var? Ve mesela şu an, tatlı bir ara öğün yerine simitle peynir çay kombinini tercih ettim, bilinçli olarak. Ve şunu anladım, benim sorunum şekerden çok yemeye başladım mı duramamak. Şekerli olup olmaması ikinci derecede önemli. Simit bitti, ama ben ikincisi olsa yerim mesela. Hatta arıyorum. O yüzden durabilmek üzerine strateji geliştirsem benim kilo sorunuma faydası olacak.

Mutfaktaki tezgahın son bölümünü de sabahtan boşalttım. Artık tezgahlar serbest. Mutfakta yerde plastikler var onlara da bir "ev" bulabilirsem ve buzdolabının temizlenme işi biterse, mutfak da halledilmiş olur. Salonda da oturma bölümünde son bir koli kaldı. Bir de yerde kağıtlar. Sonra giyinme odası var koskoca, ama ev işlevsel olacak en azından o zamana kadar.

Bu gece eğer uykum gelmezse, BluTv'den güzel bir film bulayım kendime. Ya da stop motion videoları izleyeyim. Ya da bullet journal.




Pazar, Eylül 16, 2018

Yeni oyun parkım.

Şu an saat gece yarısına geliyor. Çoktandır bu saatlerde kaçıncı uykumda olurdum. Şu an değilim. Çünkü kafayı yeni bir alana taktım: stop motion. Bu uğurda sabahlayabileceğimi hissediyorum ve bu beni çok heyecanlandırıyor. En son psikolojide öğrenciyken sabahlardım. 03.00'lere kadar kitap okuyup notlar alırdım. Bir alana dadanıp, onun suyunu çıkarmaktan çılgın bir zevk alıyorum. Sanki o zaman o alana sahip oluyormuş gibi hissediyorum. Hakim olmak hissi sanırım. Birkaç video izledim. Her şeyle stop motion yapabilirsin. Sebzeyle bile. Bir ip parçasıyla. Bir somun ve vida. Sonra aklıma başka bir çılgın fikir geldi. Kadıköy ilçe sınırlarında bir hobi okulu açmak, fakat şöyle: bir katı ya da odası stop motion çekmek için, bir katı müzik ve koro, bir katı yazarlık, bir katı diyelim dikiş, bir katı çizim, bir katı satranç, bir katı mutfak. Ve orta kat, ya da bahçe, herkesin buluşma mekanı: bir kafe. Yetişkinler ve çocuklar için. Sinerji yaratmak için, yaratıcı insanların birbirleriyle tanışmaları ve buluşmaları için.

Bu Kadıköy başka bir diyar. Çoktandır anlatacağım fırsat bekliyorum. Dakika bir gol bir, Enerjisa'da elektrik sayacımı kendi adıma alacağım, sıramı bekliyorum. Çok bekleyen var ve numaralarda bir karışıklık var. Epey bekledikten sonra, benden öncekilerin en az bir saattir orada sıra beklediklerini anlayıp, bayılmadan oradan çıkmayı umarken - hava de leş gibi sıcak o zaman - bir müşteri memura dikleniyor. Bir, iki. Ses tonu yükseliyor, adam git gide memur kadına sesini yükselte yükselte bağırmaya başlıyor, hani neredeyse cebinden silah çıkarıp ateş edecek, öyle bir gerginlik. Derken, yanımda oturan kadın - o da müşteri -  hiç beklemediğim bir şekilde duruma müdahale ediyor, çok kararlı fakat nazik bir tonda "beyefendi sakin olun!", adam bağırmaya devam, kadın yine "sakin olun", "sakin olun". Defalarca "sakin olun", "hepimiz geriliyoruz burada, lütfen sakin olun", diyor ve adam da nitekim sakinleşiyor. O sakinleşince, kadın, "bakın hepimiz medeni insanlarız burada, biz böyle yaparsak, başkaları neler yapar?" diye konuyu nereye bile çekiyor. Adam da kuzu gibi laf dinliyor. Anneeeem. Kadıköy'e bak sen diyorum içimden. Hoşgeldin.

Sonra başka bir olay daha yaşadım. Yakınlarda bir yerde Nezih kitabevi var, google'dan da gördüm yerini caddenin üstünde. Fakat gidiyorum, gidiyorum, yok. En sonunda, yaşlı bir kadın ve onun yanında kızı olduğunu tahmin ettiğim başka bir kadına sordum. Tarif ettiler, az önce geçtiğim yer. "Orada göremedim" dedim. Tekrar bir iki kere tarif etti. "Yok orada yoktu, belki de ben göremedim" dedim. Kadın sen, bir depar at, "yoksa bütün kitapçılar tek tek kapanıyor mu" diyerekten yaşlı anneyi ve beni geride bırak, ta o tarif ettiği yere kadar koşar adım git. Vay halasını, Güneş'in deyimiyle. Sonuç olarak ben görmemişim. Oradaymış Nezih. Ama burası bambaşka bir diyar. Bir nevi Istanbul'un Ege'si. Nakliyatçı aynısını söylemişti, kendi ofisleri Anadolu yakasında, "biz karşıya geçmeyi sevmeyiz, buradan karşıya geçince memleket değiştirmiş gibi hissederiz". Hangi memleket, kıta, kıta diye geçiriyorum içimden kendi kendime tüm olanları düşününce, sonra diyorum ki zaten gerçekte de kıta, Avrupadan Asya'ya.

Hiç uyumak istemiyorum ama feci uykum geldi.




Cumartesi, Eylül 15, 2018

Yerleşik düzene yaklaşırken.

İnternet'im bir türlü gelmek bilmedi. Sabahtan teknik servis geldi, bir saat sonra açılır dedi. Şu an itibariyle yedi saate yakın oldu hala açılmadı. İki kere aradım, neyse şimdi arıza için gelecekler. Beş saat boyunca evde onların teşrif etmesini bekleyeceğim. Sayı ile: 5. Telefondan öyle buyurdular.

Dün gece ilk defa olarak, bu evde biraz hüzün duydum. Mesela ne annem ne babam bu evi hiç görmeyecek. Annem görebilse bile, hatırlamayacak. Ailemden henüz kimse gelmedi. Bu da bana biraz yalnızlık ve hüzün hissettirdi. Neyse ki bu sabah keyfim geri gelmişti kendinden.

Koli boşaltmak ve eşyalara bir ev bulmaktan ciddi anlamda sıkılmaya başladım. Nereden baksan on gündür koli boşaltıyorum. Bir de gitgide işler zorlaşmaya başladı. Sonlara yaklaştıkça zor eşyalar kalıyor. Mesela eski ajandalar ve defterler. İstemiyorum onları evde. Eski ajandaları tutup atsam büyük kağıt israfı, az sayfası kullanılmış. Eski defterler de geçmişin kötü hatıralarıyla, sıkıntılarıyla dolu. Onları istemiyorum. Ayrıca normalde durdukları rafın tutan demiri taşınmada kaybolmuş. Raf durmuyor. Ya da eski CD ler kimi boş kimi dolu. Az miktardalar fakat hiç kullanılmayacaklar.

Öğlen düzgün bir yemek yaptım nihayet: sebzeli kıyma ve pilav. Bir haftadır kırmızı et ve tavuk hiç almadım eve. Bir tane dondurulmuş tavuk şnitzel vardı onu saymıyorum, kimbilir tavuğun nesinden yaptılar onu. Sadece mide doldurmak için alınmıştı. Saçlarım elimde kalıyor püskül püskül, et yemeyince genelde böyle olur. Yalnız o beğenmediğim eski dediğim mutfaktan öyle memnunum ki. Büyük mutfağı toplaması da garip şekilde daha kolay. Belki de yeni ve daha büyük diye bana keyifli geliyor.

Challenge'ı yarıladık sanki dostum. Bir bu kadar daha var.
-------------
An itibariyle televizyon ve internetime kavuştum. Hadi bakalım. Bir adım daha yaklaştık yerleşik düzene.



Cuma, Eylül 14, 2018

Yavaştan yerleşmek.

Olley yarın internetim ve televizyonum bağlanıyor. Ertesi gün de perdeler gelecek. Bugün dersen, öğlen olmadan mutfağa giriştim. Epey yol katettim. Buzdolabı hariç. Geri kalan tezgah kısmı oldukça kolay. Fakat şu an birkaç saat mutfaktan dışarda durmak istiyorum.

Kendime nubuk bir çanta aldım. Nubuk yağmurda bozulur mu? Biliyor musun?

Şu an aslında tam kitap okumalık. Onları raflarda yeniden düzenlerken varlığından bihaber olduğum kitaplarla karşılaştım ve yakın zamanda okumak istediklerim rafı yapıp oraya koydum. Belki buraya yazdıktan sonra biraz elime bir kitap alırım.

Şu an Schumann'ın bir viyolonsel konçertosunu dinliyorum. Yağmur yeni dindi. Hava nemli ve serin. Kitap okumaktan yorulunca sadece iki parçasını ördüğüm güzel battaniyeyi de örmeye devam edebilirim. Yapabileceklerimi seçenekleri arttı sanki buraya taşınınca. Dışarı çıkasım var burada. Orada pek yoktu sanki nedense?

Dün Caddebostan Migros'a uğradım. Yaz sonu indirimli rejisör koltuğu bakındım fakat yoktu.

Haydin bugünlük bu kadar. Başka malzeme çıkmaz bugünden. Ben gidip okunacak bir kitap beğeneyim.

Perşembe, Eylül 13, 2018

Sonbahar ve film.

Sabah gene hava yeni aydınlanıyorken uyandım. Kalktım biraz iş yaptım. Sonra kahvaltı. Sonra gene iş. Hava kapalıydı. Bir ara tam güneşin ışınları salonun duvarına vururken açıldı, ben de fırsattan istifade Kahve'nin benden istediği ev videosunu çektim. Sonra gittim kendime bir türk kahvesi yaptım. Geçen günden kalma küçük poğaçalardan vardı, kahveme eşlik. O sırada Kahve'den cevap geldi: kendi de bana videolu cevap veriyordu. Kuruldum beyaz koltuğuma kahvemi yudumlarken, Güneş'in videosunu izledim. İnsan keyiften ve mutluluktan çatlarsa benimki yakındır.

Sonra işe devam. Bir koca koliyi bitirdim sayılır. Dibi gözüktü. En fenası giysi öbekleri. Bir çoğunu atmam gerek, o kararlar çok sancılı gelir bana hep. Şu mutfağı haftasonundan önce bitirsem keşke. Yarın mesela. Bugün öğleden sonra Ahlat Ağacı'na gideceğim Kadıköy'e. Hala gösterimde olduğuna Ege'nin bıraktığı yorumdaki ipucundan uyandım: sakın kaçırma. Kaçırma? Demek ki oynuyor mu yoksa? Bak bakayım. Ahah. Evet! Yatatınnn Pidda! Yeğenimin bebekken dediği gibi (yaşasın pizza!).

Hava gene kapattı. Havada böyle, biraz melankolik, sonbahar serinliğine eşlik eden bir loşluk var. Yağacağım diyor. Bana Verlaine'in o klasik şiirini hatırlatıyor:

Les sanglots longs des violons de l'automne
Blessent mon coeur d'une langueur monotone.

Sonbahar kemanlarının uzun hıçkırıkları
Kalbimi tekdüze bir sıkıntıyla yaralar.

Çeviri benden. İlla ki daha güzel çevireni olmuştur. Fransızcasında heceler daha güzel hissediliyor ve kafiyeler cuk oturuyor. Hatta ben Verlaine olsam, blessent mon coeur yerine, bercent mon coeur derdim. Kalbimi tekdüze bir sıkıntıyla sallar. Tabii türkçede olmadı. Bercer, beşikte sallamak anlamında. Neyyyyse, oldu artık. :D

--------------

Öğlen yemeğim şahane oldu. Hazır yufkam, hazır közlenmiş patlıcan ve biraz da çeçil peynirim vardı. Yarım yufkanın orta yerine, köz patlıcanı sıvadım, üstüne küp küp kestiğim peyniri (rendelenmiş taze kaşar da olur) koydum, kararında pul biber. Gözleme gibi kenarları katla, tavaya at, sonra pişen yüzlerine tereyağ sıva. Yaklaşık 4 dakika bir yüzü, 2 dakika öbür yüzü. Bitti gitti. Muhallebi de yedim üstünden. Denemek için içine kakule koymuştum. Çok yakışmış. Denemeni öneririm.

--------------

Ah! Bir de inanmazsın ne oldu? Dün ve evvelsi günler, hep şu balkon düzenleme işini en sona bıraktım ya. Hem bir yandan sabırsızlanıyorum, hem de içimden o kartonların neresinden balkon düzenleme kursumun notları çıkacak diye endişeleniyorum. Ya çıkmazsa? Ya bulamazsam? Kimbilir hangi deftere ya da kağıtlara not aldım. Bir tane analog günlüğüm var. Gece gözlerim kapanırken yatağa gitmiştim ve uyuyamayınca tekrar kalkıp salona geçmiştim. Günlüğe bir şeyler karalarken, şöyle bir sayfaları çeviresim geldi, amanın! Balkon düzenleme notları meğer o defterin başındaymış. Altın bulmuş gibi sevindim. 

Canım başka şeyler yapmak istiyor. Mesela stopmotion kısa film çekmek. Oyun hamurları çıktı kolilerden. Oradan esinlendim. Tripodumu birine ödünç vermiştim. Kırdı öyle verdi. Bir de kırıldığı için bana kızgındı. Muhtemelen makinesi düştü. Ne diyordum, stopmotion. Ama şimdi oturup onun tekniğini öğrenmeye ve o işe ayırmaya zamanım yok. 

---------------

Gittim Ahlat ağacı'na. Çok sıkıldım. Diyaloglar çok kötüydü. Oyuncular, konuşmaları ağızlarında yuvarlıyor ne dedikleri anlaşılmıyordu zaten. Bir de o imamların tartışmasında fenalık geldi nasıl uzatmışlar, nasıl yapay, az kaldı bir hışım salonu terk ediyordum, zor durdum sonuna kadar ama iyi ki durmuşum. Sonu en güzel kısmıydı bence. Bir de, kitap yazarlarının sponsor bulmaları gibi bir durum yok. Yayıncı bulmaları daha önemli, o da parayla değil. Yine de gitmeseydim içimde kalacaktı.

Şimdi de feci uyku bastırdı. Gidip yatayım bari tavuk gibi. 

Çarşamba, Eylül 12, 2018

Terapi dönüşü sebzeli omlet yedim öğlen, muhallebi yaptım, içine kakule ve tarçın attım. Tezgahta soğuyor. Ben de mutfağın kapısını kapatıp geldim balkona, ayaklarımı uzattım. Yanda, salonda, spotify açık. Sabahtan biraz kitap yerleştirdim. Dün Japonkedi bendeydi. Ondan önce de Kunegond. Daha ne isterim hayattan? Sevdiklerimin ve kendimin sağlığını.

Bugüne programlı başka işim yok. Sabahtan birkaç kitap yerleştirdim, tozlarını alıp. Geçen hafta bugün, taşınma telaşlarındaydım. Yok temizlikti, yok kırılan eşya var mı, her şey sağlam çıkacak mı.

-----------

İşlerin tamamının kabası bitti. Mutfak tezgahları 3/4 oranında boşaltıldı. Acil halledilmesi gereken resmi ya da evsel bir iş kalmadı. Perdeler perdecide, internet beklemede. Bir ikâmetgah işi var. Onu da yarın sabahtan halledebilirim. Yetişebilirsem oradan da muhtarlığa giderim. O iş de biter. Sanki bu işler bitmeden hayat başlayamıyor. Günlük hayata geçmek istiyorum. Ama haksızlık etmeyeyim kendime, iki haftada o kadar çok iş gördüm ki. Bundan fazlası olmaz.

Listesizim hala. Fakat bullet journal'dan vazgeçmiş değilim. Aksine araştırmak istiyorum youtube'larda bu konuda malzeme bol.

Canım film izlemek istiyor. Ahlat ağacı'nı kaçırdım mesela. Şöyle okkalı bir film olsa da izlesek.

------------

Akşam yemeğini bitirdim. Spotify'da güzel bir caz çalıyor şimdi. Baktım: Chet Baker'mış. Ev dışında bir konuda yazamamak canımı sıkmaya başladı. En sevdiğim bloggerlar peşpeşe yazıyor ve hiçbirini okuyamıyorum.

Bir ara nikonumun pilini şarja takıp fotoğraf çekmeye hazır hale getirmeliyim. Belki iki senedir onunla hiç fotoğraf çekmedim. Şu geceyi çok güzel çekerdi.






Salı, Eylül 11, 2018

Salı.

Challenge su almaya başladı ufaktan. Dün gece 21:00 gibi sızdım kaldım. Bu sabah 06.00'ydı uyandığımda. Çok angarya işlerin peşinden koşacaktım: eski evin elektrik, su, doğalgaz aboneliklerini iptal ettirecektim. Meğer online yapılabilen bir işmiş onlar. E-devlet şifresi azıcık uğraştırdı ama çok da değil. Bir beş dakika sürmüştür en fazla onla uğraşmam. Sabah 9:00'da bütün iptallerimin başvuruları bitmişti. Ve bana koltuğa ayaklarımı uzatıp bir yorgunluk (!) kahvesi içmek kalmıştı. Diğer tarafla tek resmi ilişiğim ikâmetgah. Onu ne zaman yaparım bilmiyorum şimdi. Yakındır ama.

-------------

Artık şu işler bitsin, diyorum. Yapmak istediğim şeyler var. Okumak istediğim kitaplar. Boyamak istediğim mandalalar. Yazıp bitirmek istediğim bir roman. Kenardan ufak keyifler de yapıyorum ama asıl hayatım başlasın istiyorum. Göçebelik bitsin. Kartonlar ortadan kalksın. Saat 21:00'e geliyor, gözlerim kapanmaya başladı...Bugünlük bu kadar demek ki. 

Pazar, Eylül 09, 2018

Pazar yazısı

Teknik bir aksaklıktan dolayı dün gece challenge'ımıza ara vermek zorunda kaldık. Boş yere buraya kadar yorduklarımızdan özür dileriz. Bugünden itibaren, internet hizmetimiz yeniden kesintiye uğramazsa, yayınımıza devam edeceğiz.

Öğlen saatleri. Perdeci gelecek, onu bekliyorum. Ses sistemini az önce kurdum, klasik, güzel, hafif bir müzik çalıyor yeni salonumda. Meğer ben bunca senedir, iki hoparlörden dinliyormuşum müziği dört yerine. Bir ara dörtlü jack almam gerek, elektrikçi bulmam lazım.

İki sabahtır sahilde yürüyüş yapıyorum. Üstüne yoga. Dün sahile indiğimde, denize dedim ki, "gerçekten çok güzelsin, bunca paraya, yorgunluğa, işe değdi". O mavi, o yosun kokusu. O tertemiz hava ve sessizlik. Hepsi o güzel yürüyüş içindi. Bu sabah da inanmazsın şöyle bir ağlamaklı oldum. Abartmıyorum. O ortamı görmen gerek. Sanki açıkhavada nefis bir spor salonu. En son Datça'da görmüştüm. Sabah ipini koparan bir dolu medeni insan sabah yürüyüşünü yapıyordu. Bir de bisiklet yolu var. Yandan da bisikletliler geçiyor. Kimi çocuğa kaykay vermiş, o da peşinden koşusunu yapıyor. Aile boyu spor. Bir adam vardı, minnacık bebeği pusete koymuş, tek eliyle puseti itiyor, diğer yandan da koşusunu yapıyor. Bir yerde paten dersi veren biri vardı. Tişörtünde sitesinin adı vardı ordan anladım ders olduğunu.

-----------

Perdeci geldi, gitti. Ben de kendime bir Churchill yaptım çabucak. Yeni mutfak şu haliyle bile çok kullanışlı, çok memnunum. Eski meski ama kocaman tezgahları var. Perde parası çok tuttu be gülüm. İçime oturdu şu an. Paran yoksa sakın taşınma. Taşınmak zorunda olanların da, her kime, neye inanıyorsa yardımcısı olsun.

-----------

Yalnız bu ev dedikodu sevenlerin cenneti olabilir. Siteye giren çıkan herkese hakimsin. Misal şu an geçen günkü komşu, eşi olabilecek biriyle geldi.

Flashback taşındığımın günü, Ceylan temizlik yapıyor evde:
Ön açıklama: internet bağlatmak için bina numarasını öğrenmem gerek. Kapıcıya sordum, bilemedi. Onu interneti bağlanmış dairelerin kapısını çalıp sormak üzere görevlendirdim. Beceremedi. İş başa düştü. Hangi daireye sorduğunu sorup öğrendim. 

-Ceylan ben komşuya çıkıyorum, iki dakikaya gelirim.
-Tanıyor musun ki komşuyu?
-Hayır tanışacağım.
Ceylan'ın yüzünde şeytani bir gülümseme.
-İnterneti sorucam, diye açıkladım kocaman gülümseyerek. 

-----------

Komik bir şey söyleyeyim mi? Komik dediysem öyle Cem Yılmaz esprisi gibi komik değil elbet. Şu eve usta diye hitap edilen iki kişi girdi şimdiye kadar. İkisi de, işi bitip, kapıdan çıkacakken (aynı yerde), yüzlerini salona dönüp, eve alıcı gözüyle son bir bakıp, "bu evde çok güzel yaşanır" dedi, öyle gitti.

Sana bunu söylediğimi hatırlamıyorum, tekrarsa affet: ben psikolojiden, tıptan filan önce iç mimar olmak istiyordum. Mekanların, insanların duygularını etkilediğini düşünüyorum. Mesela o Feneryolu'ndaki evin bende yarattığı duygu mutsuzluktu. Depresif bir hali vardı evin. Her zaman önceki kiracıların neden çıktığını sorarım bir evi tutmadan evvel, meraktan değil, evin bir kusuru yüzünden mi diye. O evden çıkanlar maddi sıkıntı yüzünden çıkmış örneğin. O zaman evlerin ruhu olduğuna inanırdım. Şimdi düşünüyorum da, yaşanılanların izi mi kalıyor havasında, yoksa evin kendisi mi ruhta iz bırakıyor bilemiyorum. Bilimsel yönüm tabii ki ikincisi diyor.

-----------


challenge'ta kendimi affettirmek için bu sefer görselle geldim.

Balkondan yazıyorum şu yazıyı. Şükür şu ana.

İnsanlar akın akın sahile gidiyorlar, sırtlarında rejisör sandalyesi olduğunu sandığım kılıflı çantalar taşıyarak. Bundan sonraki ikilemim bu olacak herhalde, sahile mi gideyim, balkonda keyif mi çatayım? Bambaşka bir hayat bu blog. Artık şu yerleşme işi bitsin diye sabırsızlanıyorum. Şu an biraz arada kalmış gibiyim. Keyfini ufak ufak çıkarıyorum fakat istiyorum ki evin düzeni öncelikli işim olmasın, asıl etkinliklerime başlayayım.



Cumartesi, Eylül 08, 2018

Çırpınmadan yaşamak.

Başka güzel geçen bir günden daha merhaba. 

Bugün de çaktırmadan görülen önemli işler günüydü. Diğer ev gıcır gıcır oldu. Leş gibiydi çıktığımızda. 

Sonra yoldayken telefon çaldı. Telefon benim olalı, böyle bir arama trafiği görmemiştir zaten şu son günlerdeki gibi. Ev sahibiymiş. Eski kiracı kablolu yayınını nihayet nakil yaptırıp benim evin televizyon aboneliğinden çıkmış. 

-------------

Dün blog yazarken sızmışım. Yazı bugüne kaldı, bu sabah yazısı olsun o zaman.

Diyordum ki, eski kiracının aboneliği bitmeden benimkini başlatamıyorlarmış. Eski kiracı da yılın bir kaç ayını Amerika'da geçiriyor demişti bana evsahibi ayrıca yaşlı başlı bir amcaymış, 70 yaşında. Ona ulaşamayabilirdik. Keşke telefondan halledebilseydi. Sonra Türkiye'de yazlıkta olduğunu öğrendik. Gelecek haftanın ortasına kadar orada kalacaktı. Dönünce halledecekmiş dedik ve kapattık. Kapattıktan sonra ben "o zaman telefondan halledebilir" demeyi akıl etmekte geç kaldığımı hissettim. Ve tekrar aramak istemedim rahatsız ederim diye. Ben evsahibini arayacağım, o tekrar eski kiracıyı. Dedim bırak. Boşver. Bugün kendiliklerinden akıl ettiklerini görünce ekstra bir sevinç duymam ondan. Ben şu an telefonun internetini kullanıyorum.

Bu taşınmada ben çırpınmamayı öğrendim/başardım. Hani yüzmeyi öğrenirken ilk başta aşırı çırpınırsın ya sanki su seni daha iyi taşıyacakmış gibi. Suya güven duymayı öğrenmek gibi bir şey şimdi benimki. Kulaç at, eyvallah, ama çırpınma. Büyük kulaç at mümkünse, çırpınmaktan makbul. Çok önemli bir şey bu aslında. Eskiden böyle değildim.

Şimdi giyinip sahile yürüyüşe mi çıksam? Kahvaltı da ettim. Bir saat değil belki ama yarım saat yürüyüş, üstüne de evde yoga. Fikri bile güzel yahu. 

Perşembe, Eylül 06, 2018

Bir kedim bile var.

Bir hafta önce bugün, bu evin kapısından geçiyor, hayalimdeki sahile yakın, balkonlu evi ümit ve ümitsizlik arasında gidip gelerek arıyordum. O günden tam bir hafta sonra, bu sabah, sahile yakın, balkonlu bu evde uyandım; bu akşam, ilk defa, kendime ev yemeği pişirdim. Nefis oldu sebzeli omletim. Yakınımda Migros olduğunu söylediklerinde burun kıvırmıştım, aklımda mahalle arası uyduruk bir Migros vardı. Meğer buranın Migros'u çok güzelmiş. İçinde her şey var. Sıvı levrek çorbası gördüm mesela hayatımda ilk defa, market ürünü.

Şimdi de, klasik, yemek üstü kahve + blog keyfi. Artık iş yapmayacağım, bugünlük bu kadar yeter. Topuklarım sızlıyor şu an yorgunluktan. Garip bir şekilde bir yerden sonra listesiz yaptım işleri. Benim için bu gidonu tutmadan bisiklet kullanmak gibi bir şey. Yani kafamda bile listelemedim. Hep anlık ihtiyaçlara göre. Ve böyle çok rahatım. İş kovalamaktan kurtuldum. Aklımda notlar alıyorum yine de kısa kısa. Yarın Ceylan diğer evi temizleyecek mesela. Ben de o arada başka işlerimi göreceğim: sabah kuaför, öğleden sonra doğalgaz, elektrik, su. Artık orasıyla bütün bağlarımı koparayım. Pazartesi diş doktoru var. Rutin kontrol. Ve işin güzel yanı bu eve çok yakın yerleri. Buradan gideceğim oraya. Oysa önceden yarım günümü alıyordu gidip gelmesi. Çarşamba terapist. Hafta sonu, son yerleştirme işleri.

Şu gecenin kaymak gibi sessizliğini duysan keşke. Uzaktan, buzdolabının hafif uğultusu duyuluyor. Tatildeymişim hissi yaratıyor. Yılbaşına bu evde gireceğim bu sene.

Benim ev sitenin otoparkına bakıyor. Bu sabah erkenden, balkon tavanındaki tek tük örümcek ağlarını siliyordum süpürgeyle. Karşıdan benim yaşlarda bir kadın bana gülümseyerek otoparktan geçiyordu. Ben de ona gülümsedim. "Hayırlı olsun yeni eviniz, hoşgeldiniz" dedi. Nasıl hoşuma gitti.

Perdeleri ayarlayamadım, şu an kabak gibi ortada bütün ev. Dert etmezdim bunu fakat eski evde bazı insanlarla iletişimimi kesmeme sebep oldu bu perde asma meselesi. Eski evde perdeleri biraz geç takmıştım. Sonra karşıdaki münasebetsiz bazı insanlar, aralarında benim için "perdesiz evde oturan" diye konuştular, benim önümde hem de. Başka bir gün de bana "pazar gezmesine de gitmiyorsunuz" demişlerdi. Halbuki ben o zaman her gün derslere koşturuyordum. Sanki bütün gün evden çıkmıyorum, sanki pazar günü tatil günüm, sanki onlar benim geliş gidişlerimin hesabını tutuyor, ve sanki onlara hesap vermem gerek. O sözden sonra selamı sabahı kesmiştim. Şimdi olsa carlarım. Sana ne? Senin başka işin mi yok, pazar günü kim gezmeye gidiyor kim gitmiyor bütün gün bunu mu hesaplıyorsun? Yani perde meselesi o zaman yara yaptı ve hala geçmemiş.

Ah! Bugün bir de ne oldu! Bu semtin ve sitenin insanları pek kedi düşkünü. Bildiğin gibi değil. Geçen hafta on dakikalık bir sürede, evin altında emlakçıyı beklerken, bir adam gelip mamaları  getirip yirmi- yirmiş beş kedi besledi, o gitti, beş dakika sonra başka bir kadın kedilerin sularını döküp yenisini doldurdu. Hah. Diyeceğim o değil. Bir tane kedi var apartmanın içinde, beni sahibi sanıyor. Merdivende görse sırnaşıyor, evimin kapısından içeri girmeye çalışıyor. Bu sabah kapıdaydı gene. Açtığımda içeri girmek istedi. Kapatınca da arkada ağlayıp, kapıyı eşeledi, aç diye. Var mı böyle bir şey? Yani artık: bir kedim bile var. (Alerjim olmasa alırdım içeri).

Bütün havam değişti, keşke görsen içimi. Günlük ufacık şeylerde hissediyorum ben. Normalde çekindiğim ufacık adımları atıyorum aslında. Mesela, çilingirle konuşup anlaştık. Bir saat sonra evimin kilidini değiştirecekti. Bana magnetini verdi. Döndüm arkamı gidiyordum. Aklıma geldi. Ben de kendi telefonumu vermeyi akıl ettim, adresi bulamaz, acil bir iş çıkar, beklemeyeyim boş boş. Normalde aklıma gelmez. Gelse de konuştuk bitti artık diye saçma bir çekingenlik yaşarım. Sonra geldi. Diğer kilitleyemediğim yerleri de ona göstermeyi akıl ettim. Hepsini şıp diye yapıp bana da öğretti. Aslında başkasının normali bu. Ama benim yapım böyle değil. Belki sırf taşınmadan değildir, belki başka şeyler de sebep olmuş olabilir.

---------

Şu sıralar yorumlara yetişemiyorum, bir de komşu bloggerların yazılarına.

---------

Topuklarım hala sızlıyor.







Evvvveeet bugün bana biraz torpil yapacaksın. Challenge'tan bahsediyorum. Geride kalacağım diye aklım çıkıyor. Uyumadan yazarsam takvimler yarını da gösterse bugün şu an dündür.

Bitti taşınma! Sabah 6:30'ta uyandım. 09:00 gibi geldiler. Tedirgindim ama içimde bir güven vardı. Referans sahibi beni inandırmıştı. Bir de işte manevi olarak kendimi yormayacağıma söz vermiştim. Kötüyü aklıma getirmeyecektim. Endişe yaratmayacaktım. Hele o kırıntı kırıntı anlık endişeler (evin anahtarı demin elimdeydi, kayboldu, eyvah, yok, nereye gitti ki? (midede bir kıvrılma) STOP!!!! STOP!!!!! Demin elindeydiyse az sonra bulursun. Endişe yok demiştik.) Ve her şey yolunda gitti. Martini bardakları ve hatta o antin kuntin lamba bile sağ çıktı bu savaştan. Sıfır zaiyat. İlk yarım saat biraz başlarında durdum. Sonra öyle bir güvendim ki, tak tuk ve diğer düşürme seslerinde bile irkilmedim ne oldu neyi düşürüp kırdılar. Öğleden sonra 15:00 civarı bitirmişlerdi. On senedir yaşadığım evin tüm eşyalarını tuzluğundan dolabına çorabından perdesine her şeyi karşı yakaya götürüp yerleştirmişlerdi. Feribotta denize bakarken aklıma ilkokul problemleri geldi. Bir kişi bir evi dört günde toplarsa, beş kişi bir evi kaç saatte toplar! O problemler çok tırt bir kere. Benim ev toplamamla, bu işi her gün yapan birini aynı kefeye koyamazsın. Ben dört günde toplayamam. Havuzlar da baştan saçma. Neyse şimdi.

Salı, Eylül 04, 2018

Taşınma (2)

Birazdan koli işlerine girişeceğim. Sabahtan yine önemli işler gördüm. Yoluma çıkan irili ufaklı engellere şık çalımlar attım. Bu sebepten kendimi daha bir "yetişkin" hissediyorum. Belki de bir miktar büyüdüm gerçekten de.

Belki her gün taşınma yazısı sıkmış olabilir. Ege bu konuda bana gene altın tavsiyelerinden verdi dün. Şunun hakkında yazabilirsin, bunun hakkında. Güzel. Fakat uygulamada o yazıları yazmak bu telaşlarda zor. Ancak taşınma bittikten sonra, konu biraz soğuduğunda yazılabilir. Belki hafta sonu.

Dün Enerjisa'da elektrik, Iski'de yeni evimin su sayaçlarına abonelik aldım. Şansım yaver gitti. Bir öğleden sonrada hallettim. Bullet Journal ve esnekliği bir arada götürebilmek insanın hayatını çok kolaylaştırıyor. Mesela dün, sabahtan sayaç işlerini halletmeyi planlamıştım, saat 15:00 gibi nakliyatçı gelecekti ekspertiz için. Oysa sabah 8:30'da nakliyatçı aradı, "müsaitseniz birazdan geleyim". Eskiden olsa buna çok canım sıkılırdı. Çünkü herşeyi fazla programladığımdan, değişince domino taşları gibi eski güzelim program yıkılıyor, sabırla taşları baştan dizmek gerekiyordu. Mesela, Enerjisa'dan randevu alabilme imkanı vardı fakat ben almamayı seçtim. İşim biraz uzun sürdü ama günün akışı güzeldi yine de. Yetişme kaygısı yoktu ve kafam rahat etti bu sebepten.

İçimde sevinç baskın olsa bile az da olsa hüzün de var. Burası eski tip küçük bir mahalle gibiydi. Komşularla pek anlaşamamış olsam da, gene de zaman içinde birbirimizi tanıdık, alıştık. Kendimce olumlu ilişkiler kurmuştum çevremle. Eczacım hep hal hatır sorar, sohbet ederdi. Manav çok yardımsever çok güzel insanlardı. Keza bakkal Orhan abi. Hiç selamlaşmadığım, kuaför malzemeleri satan dükkandaki çocuk bile koli istediğimde, taşınıyor musunuz diye sorup hafif hüzünlendi. Geçen gün Mustafa'ya son aidatı verirken, bana "sizin gibi birisi daha buraya zor gelir" dedi. Ben de "ben de sizi şimdiden aramaya başladım bile" dedim. Sesi buruldu. Nalburla sonradan aramız bozuldu ama o zamana kadar çok işimi çözdüler, hep kolladılar. Aslında yalnız yaşadığımı bildikleri için sanki beni korumaya almış gibilerdi. Öyle bir duygu veriyorlardı bana. Ve bir de evin kendisi. Ben yağmurdan keyif almayı ilk bu evde yaşadım. On sene önce tam gönlüme göreydi. Hatta biçilmiş kaftan. On kriterim varsa onunu da karşılıyordu. O zaman balkon diye bir derdim yoktu. Eksikliğini demek ki yaşamamıştım. Ne kurabiyeler ne kekler pişerken amerikan mutfaktan salona yayılan kokuların keyfini sürdüm, kaç blog postuna konu olmuştur.

Haydi artık. Kalkıp biraz iş göreyim. Yarın hiç post giremeyebilirim. Nakliyat günü çünkü. Belki gece yatmadan, yorgunluktan sızmamışsam. Ama haftasonu telafi edeceğim, söz.


Pazartesi, Eylül 03, 2018

Saat 10:30 u az geçiyor. Kaç kalem iş bitirdim. Bulaşık makinesini boşalttım, üç parti çamaşır yıkadım. Elde mutfak havlusu yıkadım. Yatak odasını prezantabl hale getirdim. Nakliyatçı geldiğinde - o da gelip gitti bu arada ve anlaştık - ev gıcır gıcır olmuştu. "Tam sevdiğim tip ev" dedi. "Ne bakımdan" dedim. "Sadece gerekli eşya var, ıvır zıvır yok". O kırmızı dolabın tozunu almıştım dün. Ev daha derli toplu dursun ve temiz de olsun ayrıca taşınırken diye. Yerlerin de görünen yerlerini süpürmüştüm. Ayrıca önceki travmalardan kalan izle o gereksiz ıvır zıvırları biriktirmemek için özel bir çaba harcıyorum.

Çarşamba dedik. Sabah erkenden gelecekler. Gidiyoruz!!! Yani ben ve kendim. Bir de eşyalar.

--------

Öğlen yemeğim tost ve ayran. Kilolar gitmeye meyilli.

--------

Önce karıncalar geldi. Sonra güveler. Sonra bir yavru kertenkele. 

Keşke bu cümlelerin devamını getirebilip bir hikaye çıkartsam. Ama çok hoş, çok tatlı, duygulu değişik ve bilge bir hikaye olsa. Cilveli bir hikaye.





Pazar, Eylül 02, 2018

Taşınma (1)

Gidiyorum şaka maka. Bullet Journal çok acayip güzel bir zamanlamayla girdi hayatıma. Tam taşınma öncesi. Dün bazı ufak tefek işler gördüm ama çoğunlukla dinlenerek geçti. Bugün, karşıya geçeceğim, usta ölçü alacak mutfakta. Belki dolap kapaklarını yenilerim. Belki ilerde yenilerim. Bir tane belki yaparım sayfası açmalı bullet'a. Aslında wish listim var. Şimdi bir ölçü sayfası açtım. Usta gelmişken sorarım. Ne kadara olur olursa diye. Ama tabii ki sırf bunun için götürmüyorum ustamı karşıya. Set üstü ocağımın durması gereken yeri boşluk. Oraya tezgah koyduracağım. Belki bir dolap.

Dün Arçelik'e gittim bu boşluk meselesine çare aradım. Ankastreyi ayrı olarak tek bir yere yaptırabiliyorsun ama kel başa şimşir tarak bir uyumsuzluk abidesi olacaktı. Eski tip ocaklı firınlar da neredeyse ankastre fiyatına geliyordu. En azından dün bunu araştırdım ki aslında önemli bir iş görmüşüm çok da önemsemeden. 

Bugün ortalığı nakliyata hazır şekle getirme uğraşlarındaydım öğlene kadar. Gergindim oldukça. Sonra düşündüm. Sadece nakliyatçıya gösterilebilecek duruma soksam sonra kendime bir gün daha tanırım gerekirse bunun için sıkıntıya gireceğime. Bazı özel eşyalarım için bir çanta hazırladım. Onu da şimdi alıp gitarın yanına bırakacağım, gitarımı da ben özel taşımak istiyorum. 

Ah! Asıl...Balkon diye pinterestte bir panom var. Dün gece akıl edip girdim. Bir tane salıncak istedim. Yerden yukarı çıkıp böyle dinozor yumurtası gibi seni taşıyan sepetli bir salıncak, ama bulamadım. Dur belgeyle geliyorum şimdi. Bunu satan bir yer biliyorsan, ne olur yoruma yazar mısın? (isimsiz yorumlara açık)(sonradan düzeltme: aranan mağazalar bulunmuştur)



Nakliyatçı konusunda kesenin ağzını açmaya karar verdim. Ki ben nakliyat parasını zaten sorduğum kişilerin söylediklerinin on misli filan sanıyordum. Belki daha ucuzu da vardır ama ben konforlu yoldan gitmek istiyorum. Gençken kendim koliledim kaç defa, gerçek birer travmaydı her biri, ufak çap bir travma daha yaşamak istemiyorum. Kolileyen nakliyatçı buldum. Pazartesi gelip ekspertiz mi deniyor emin değilim işte ölçüp biçecek fiyat verecek eşyalara bakıp.

Evi gıcır gıcır bırakmak istiyorum. Çünkü onu temiz ve düzenli tutmak gündemimde önemli bir yer tuttu bunca sene, ve giderken güzel görmek istiyorum. Ayrıca depozitomu kiraya sayan ve beni üzmemiş ev sahibine de jest olsun, gıcır gıcır bir evi gezdirsin kiracılarına. 

Dün akşam kutlama yapayım dedim. Dışarıda yiyeyim. Hem evin patırtısından uzaklaşırım. Amanın. Lanet gibi. Bir kere, iki sefer gittiğim yerin ikisinde de farklı bir çift kozlarını paylaşıyorlardı bangır bangır tartışarak. Başka yere gideyim dedim, bu sefer de beş kişilik teyzeler masası, bana çok tanıdık gelen, hastalı ailede aile fertlerinin birbirlerine pasladıkları bakım işbölümü konulu bir tartışmaya girmişlerdi. Bir yandan kafenin müziği. Nefret ettim. Kurtulamıyorum gürültüden. Kurtulamıyorum! Evet ben şimdi kalkıyorum. Oraya önce gidip ustaya konum atacam. 

Görüşürüz. Çüs.



Cumartesi, Eylül 01, 2018

Sonbahar başlangıcı ve Challenge.

Bugün öğlene kadar kendime biraz dinlenme zamanı verdim.

Dün kontratı imzaladım. Kunegond çıktı geldi yanıma, sağolsun. Sonra o gitti, ben de biraz semtte dolaşmak istedim. Eve dönmek istemedim. Önce caddeye çıktım. Yufkacıyı, kasabı buldum. Yufkacı önemlidir dedi kardeşim, sonradan. Ev sahibi ve emlakçı ile bir saat konuştuk insan gibi. Yufkacı da var yakında deyince ben koltuktan zıpladım: sahi mi? sahiden var mı burada yufkacı? Biraz garip baktılar yüzüme sanki. Onlar da, ben "balkon düzenleme kursu aldım" deyince senkronize zıpladılar, bu sefer ben onlara şaşkın şaşkın baktım, ne oluyoruz diye. Halbuki onca ortak tanıdık çıktı orada zıplayan eden yok. Neyyyyyyyse.

Sonra sahile gittim. Güneş batıyordu! Nasıl bir sevinç, nasıl bir mutluluk. Sanırsın dünyayı bana komple hediye ettiler. Aslında ettiler bir nevi. Bundan sonra bütün gün batımları benim. Aaaaaaaaa! Öyle bir karakterim vardı benim önceki roman denemelerinden birinde. Gün batımlarını izlemek için mesai arasında patronundan özel izin alıp terasa çıkan bir mahalle marketi kasiyeri. Sonra roman yarım kaldı ama o ayrıntıyı seviyordum karakterin özelliği olarak. Hatırlar mısın bilmem. Sanırım 2013'teydi. Gün batmak üzereydi, ve ben onu izlemek için Beşiktaş'tan motorla Üsküdar'a oradan da yürüyerek Salacak'a geçmiştim bir sefer. Çok güzel bir anımdır. Artık evimden iki dakika uzaklıkta gün batımları. Deniz ve gün batımı.

Şu son postlarıma göz gezdirirken gördüm. On beş gün olmuş. Sahile gitmişim. Oraya yakın bir evde oturmak geçmiş gönlümden. On beş gün önce yokmuş, ne balkon, ne gün batımı. Ama hızlı gelişti olaylar. İşte sonunda hayatın o dersini öğrendim: inandığın şeyi olduruyorsun. O yüzden inançlarına karşı bir farkındalık edinmek çok büyük bir hayat becerisi. Olumsuz düşünürsen olumsuzu, olumluysa olumluyu olduruyorsun. Tabii bazen hayat kendi kafasının dikine yine de gidiyor. Ama çoğu zaman direksiyonda sen varsın, yani inançların. İnanç davranışın şoför koltuğunda. Ve bilinçaltında da var bence önemli bir kısmı Freudyen kavramlarla düşünecek olursak. Fakat bilinç seviyesindeki farkındalıkla bilinçaltı inancı hackleyebiliyorsun stratejik zamanlarda. Kısa vadede. Bunu da okuldan değil yaşayarak öğrendim. Uzun vadeyi bilmiyorum. Terapi gerekli olabilir. Belki de davranışçı-bilişsel ekolün en temeldeki dayanak noktası budur. Bilemedim şimdi. O kadar derin konulara girmeyeyim şu an.

Şu an en güzel ne gider biliyor musun? Buz gibi bir ev limonatası. Yapsam mı? Biraz şekerli su kaynatıcam altı üstü. Yaptım nitekim. Daha bir saat var önümde. Serbest zaman.

----------------

Ya...Ne güzeldi yeğenim, kardeşim, ben üçümüzün beraber muhabbeti, ailevi konularda. İlerde en küçük de katılır belki aramıza. Şimdilik benim kim olduğumu bile tam algılayamıyor. Keşke hiç aramızda küslük olmamış olsaydı ama benim kontrolümde olan bir şey değil.

----------------

Bu arada yeni bir challenge'ımız var Japon Kedi'nin fikri, benim ve şimdilik Kahve'nin katılımı ile, diğer katılımcıları da bekliyoruz efendim, dileyen yorumlara mum dikebilir. Ve gün kaybetmeden aramıza katılabilir. Ertesi ya da sonraki günler burayı okuyanları da kabul ediyoruz (Japon Kedi'ye danışmadım bunu ama herhalde bir şey demez).






Cuma, Ağustos 31, 2018

Peşpeşe yoğun nefis günler (devam)

İnsanı canı güzellikten de çıkar. Dünden bugüne 600 gr vermişim. Fakat yine de kilo üst sınıra gelip dayandı. Ne gam. Evi buldum. Bugün kontrat imzalıyorum. Ardından nakliyeci bulacağım. Evsahibime haber verdim. Son ayın kirasını depozito karşılığına saydı. Hiç sorun çıkarmadan. Sağolsun. Ev gene dört dörtlük değil. Fakat Feneryolu'ndakinden bir iki tık daha iyi. Sahile çok yakın, ve balkonu tastamam hayallerimdeki gibi. Dibinde başka evin penceresi yok. Yolla arasında sitenin otoparkı var. Çok geniş bir alan. Güneş alıyor sabahları. Geniş ferah bir daire. Eksileri de var. Ama şimdi onları düşünmek istemiyorum. Mutfak ayrı. O da başka bir artı. Eski mutfak filan ama en azından tezgahlar mermer. Feneryolu'ndaki kontrplaktı. Bleh. Bir de mutfak aydınlık. Feneryolu'daki biraz karanlıkta kalıyordu.

Aaa evi beğendikten sonra kalktım Kunegond'a gittim! Evine. Yes! Çıkmış canımı yerine taktı. Sağolsun. Hatırı kırk sene sürebilecek bir kahve yaptı bana. Beni, hiç aklıma gelmeyecek konularda uyardı. İşin o yönünü de sağlama aldık el birliğiyle. Bir de onun civarındaki kiralık evlere baktık, ama üstünkörü çünkü balkonları istediğim gibi değildi ve kirası da fazlaydı nitekim.

Sonra motora atlayıp karşıya geçtim. Kardeşim gelecekti Istanbul'a. Annemlere uğrayıp yeğenlerle hasret giderdim, karnımı doyurdum. Eve geldiğimde saatlerce yayıldım. Kendime gelemedim.

Bu sabah da sabahın köründe, sağa sola telefonlar açtım. Kimle konuştuysam uykusundan uyandırmıştım. Nasıl sadistçe bir zevk aldım anlatamam. Nihahahahaho. Yaaa eskiden de ben öğlen saatlerinde açılmamış sesimle telefona çıkardım. Biraz da siz çıkın. Hadi! Yine de hep onların hayrına bir konuşma olduğu için sonunda bana teşekkür ettiler.

Bir de site böyle yeşillik bir alan içinde. İster misin oraya bostan yapmam için izin versinler? Ağlarım!

Ben bu son zamanlardaki güzelliklerin sadece bir tanesine iki hafta sevinebilirdim. Mesela sırf Ceren'le tekrar görüşmüş olmaya, çocukları görmeye, Güneş ve Ege'yle yaptığımız pikniğe. Ya da sırf dopdolu geçen ve geleceğimi aydınlatan terapiye. Evi bulmuş olmaya. Yeğenleri görmeye.

Hani mesela evin içinde bir şey ararsın. Diyelim anahtar, fark etmez. Anahtar tezgahın üstünde, bardağın solunda ortada duruyordur. Sen evi talan edersin. Başka yerlere üçer kere bakarsın. Gene de bulamazsın. Sonra aramaktan iyice bezdikten ve artık caydıktan sonra, sanki başkası onu oraya sonradan koymuş gibi "aaa gözümün önündeymiş" der bulursun. Evi aramadan önce, Ege bana dedi ki, "Kalamış'ı seviyorsan, orada da ara, kendini sınırlama bulamam diye" dedi. Onun demek istediği, kişisel gelişim makalelerinde "limiting belief" denen şey. "Kısıtlayıcı inanç" diye çevirebilirim. Yani kendi kendini kısıtlıyorsun, inancın yüzünden. Evi ararken çok ilginç bir şey oldu. Aklımda Ege'nin uyarısı vardı. Kendime tekrarlayıp duruyordum, ezberlemek ister gibi. Çünkü çok meyilliydim kısıtlayıcı inanca. Burada hayatta kiralık ev olmaz. Kimse çıkmaz ki bu evlerden. Dııııııt. Kısıtlayıcı inanç bölgesine girdiniz. Çıkınız. Bakınız etrafınıza. Aaaaaaaa! Tam karşımda koskoca ilan. Ama çok pahalıdır. Dııııııııııt. Kısıtlayıcı inanç bölgesine geri geldiniz. Derhal kendinize geliniz. Bu iki oluyor. Hemen telefon açınız. Fiyatı sorunuz. Kendi kendinize değer biçmeyiniz. Ve o dıııııtlar peşpeşe çaldı durdu. Ve ben o inançtan her çıktığımda, sanki sihirli gibi, kiralık ilanları gözümün önünde beliriverdi. Orada yoktur diye inanıyorsun ya, gözün de sana görmek istediğini gösteriyor. Çok pis bir olay aslında ama lehine çevirmeyi öğrenirsen hayat değiştiriyor.

Birazdan hazırlanırım. Emlakçı arar. Bu aradaki zamanda blog yazmak istedim. Bullet Journal' e devam. Ceren'in dediği esneklik çok önemli. Öyle saatlerce gün ay yıl programları, listeler, organizasyonlarla zaman geçirmiyorum, eskisi gibi. Deneme yanılma yönteminden gidiyorum. Çünkü bazı etkinliklerin süresini kestirmek zor ve olayların akışına da sırf program bozulmasın diye uymak işlevsel değil. O etkinliği alıyorum, arkasına iki etkinlik koyuyorum, ama mecburi değil. Sonra yapamadım yetiştiremedim diye dövünmelerin de önüne geçiyorum böylelikle.

Evet şimdi biraz bugünü değerlendirmeye çalışalım esnek esnek. Öğlen oldu ama gene de önemli işler halloldu. Anlattım ama doyamadım. Daha da anlatasım kaldı.




Çarşamba, Ağustos 29, 2018

Püfür.

Demin püfür püfür esiyordu. Ev sessiz, müzik filan koymadım. Dışarıdan da çok patırtı yok şu an. Ben de çay demlemiştim. Dedim yazayım. Şu mutfak masasında. Işığı filan yaktım, çayımı yanıma aldım. Ortam yaptım, on numara. Nasıl güzel günler peşpeşe, sana anlatamam. Çok sevdiğim, kendime yakın hissettiğim fakat coğrafi olarak uzak olduğumuz insanlarla görüştüm şu son hafta ve dün. Bugün terapiye gittim. Anneeeeem... Terapiden sarhoş gibi çıktım, çok yoğundu, olağanüstü hoş aydınlanmalar. Sonra eve geldim, evimin aşağısında müzik enstrümanları filan satılan bir dükkan açıldı. Dükkanın sahibiyle tanıştım gelirken. Filan. Şu an mesela, hiçbir şey yapmaya mecbur değilim. Sadece mutluluğu iliklerimde hissetmekten sorumluyum. Depolanan bir şey olaydı ya, ne güzel olurdu. Seviyorum uleeeeeeeeyn! Hayatı! İnsanları! İnsanlarla gerçek ve yakın ilişki kurmayı! Sevmeyi seviyorum. Ne olursa: insan, çay, defter. Ve sevildiğimi hissetmeyi.

Bir de terapiste giderken aklımdan bir blog postu yazıyordum, Yılmaz Erdoğan'ın bir sözü üzerine: "anladım ki bir ağaç büyürken, onu büyüten toprağı acıtırmış" gibi bir sözü vardı. Ergenken ve kişiliğini oluştururken insanın anne-babasıyla çatışmalarını kasteden. Onu, sözün yeri geldi, terapistime söyledim, fakat üstüne bin laf filan geldi. Çıkarken ne dedi biliyor musun? "O blog postunu yazınca çok güzel olacak". Fakat ben onu yazamıyorum şimdi. Çünkü o postun anlatma enerjisini seansta harcadım. Bu teknik bir şey. Blog yazarları bunu anlayabilir, ve hikaye yazanlar. Asıl o seans çok güzeldi bence. Gerçekte o sözün meali bu. Ama yazılmamış bir postuma iltifat aldım  yine de. Olaydır bu bence :). Sen şimdi bu malzemeyle döktürürsün demek. Kalp kalp kalp.

Dün Güneş bullet journal'in bağlantısını verdi. Daha önce yorumda bahsetmişti. Başta öyle çok heyecanlanmadım. İki sebebi var. Önceden duymuştum, bir. Şimdi de ona yakın bir sistemim var, iki. Fakat Güneş iddialı konuştu, "hayatımı toparladı" filan dedi. Verdiği bağlantıyı bu sabah kahvaltıdan sonra açtım. İlk önce yine çok sarmadı, tamam işte bildiğim şey. Sonra ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum (bence bir öğleden sonrayı Ege ile geçirdikten sonra onun düşünce biçimini ortam şivesini kaptığım gibi kapmam), dedim apaynısını yapmama gerek yok. Fakat kendiminkini biraz geliştirebilirim içindeki bazı fikirleri uyarlayarak. Öğlende terapi seansını kaçırıyordum öyle bir sarmak. Defterim var bir tane. Şimdi bütün notlarımı, yazılarımı makul ve esnek bir sisteme oturtup, toparlamak istiyorum ve bu beni heyecanlandırıyor. Çünkü fikirlerimi not ettiğim bir sistemim yok. Ve o fikirler uçuyor, tüy gibi. Hem finansal konularda, hem yazı konusunda işlevsel bir sisteme ihtiyacım var. Düşünüyordum, Bill Gates de olsa, Altucher de olsa, fikirlerini paraya, ve büyük paralara dönüştürebilmiş insanlar. Ve aslında benim onların yazılarını ve onlardan bahseden kitaplar okumamın sebebi de tam olarak bu. Yani sermayeleri, bende bini bir paraya olan, okul hayatım boyunca hep övülmüş ve bugüne kadar hep har vurup harman savurduğum fikirlerim. Bunları not etsem, peşine düşsem, neler olabileceğini şu an hiç kimse bilemez. Bill Gates'e mi öykünüyorum? Tabii ki de hayır. Ama kendi çapımda şimdi durduğum yerden başka bir yere beni taşıyabileceğini düşünüyorum.

Şimdi bu postu bitiriyorum. Ve kağıt kalem alıp, yazarak kendime en uygun sistemi bulmaya çalışıyorum. Haydin o vakit.

Salı, Ağustos 28, 2018

Yeni ev.

Keşke tüm yorgunluklarımız böyle güzel olsa. Spor sonrası tatlı tatlı sızlayan o kaslar gibi. Duşumu da aldım. Karnımı da doyurdum. Uzattım ayaklarımı hafif yüksek yastıklara.

Öğleden sonra 02.00 gibi evden çıkıp hava kararmak üzereyken döndüm. Emlakçı ile randevum vardı. Yalnız konuştuğum kaç kişi varsa hepsi bir ağızdan bana "sokak sokak dolaş, kapıcılarla konuş" filan dediler. Bu çağda. Evin resimlerine üç saniye bakıp, kararımı verebilecekken, onların yöntemi bana gereksiz hamallık gibi aşırı ters gelmişti. Uzun süre direndim. İlkinde çin işkencesi mi ayakkabı mı kararsız kalan topuklu pabuçlarımla gitmiş, bırak sokak sokak gezmeyi, eve kendimi dar atmıştım. İkinci denemede akıllandım ve yürüyüş ayakkabılarımı giydim. Bingo! Bu bana aşırı ötesi ters gelen sokak sokak dolaşmak meğer aşırı zevkli bir etkinlikmiş. Aylak aylak gez, bir yandan gördüğün evlerle ilgili hayallere dal, emlakçı afişi görünce dur. Güzel ya da yeni binalar gördün mü aşağısında yakaladığın ilk insanı esir al. Bu kadar. Sonra bir daha randevu almalarla toplu taşımalarla uğraşma. Hemen gezme fırsatın oluyor çoğu zaman.

Bir tane buldum. Aslında iki tane buldum da bir tanesi gözümden düştü diğerini bulunca. Muhite vuruldum aslında yoksa şimdiki evim daha güzel. İçi biraz eski bile demeyeyim, köhne. Ve bana biraz büyük. Aidatları saymazsak, evin fiyatı bütçeme uydu. Aidatlar zorladı. Ama mümkün yine de. Son kararımı bir gece geçsin üstünden diye erteledim. Böyle karar vermek daha sağlıklı. Karşı yakanın sessizliğine bayıldım.  Oksijenine, insanların -"nezih" dedikleri- düzgünlüğüne. Özgürlük parkına yakın bu ev. Ve orada pazar kuruluyormuş Pazartesi günleri. Gittim az pazarı da gezdim. Ne hoştu. Orada oturmayı istedim. Ah unutuyordum: balkon! Balkonu var. Kocaman. Kapalı balkon ama camları sürgülü. Çekebiliyorsun. Dört dörtlük değil. Ama dört dörtlük için vaktim yok. Burası bana fena halde batmaya başladı. Belki bir bisiklet edinirim. Parkta dolaşmak için. Belki de edinmem. Taşınmak bu kadar külfetli olmasaydı keşke. Sanki eşyaları sırtımda ben taşıyorum. Ne yapsam? Tutsam mı? Yarın akşama kadar bu fikir beni yiyip bitirecek. Perşembe ve Cuma var tekrar başka yere bakmak için.

Bugün insanlarla konuşurken, aklıma hikaye fikri geldi bu ev aramalarla. Uzunca bir hikaye çıkar belki. Güzel yazılsa. O mesela futbolcu eskisi, aksi ev sahibinden ne karakter çıkar. Ve bana neredeyse tarih dersi veren geveze emlakçıdan. Bu ülkede kooperatif evlerin tarihçesini anlattı bana. Belli ki eskiyi özlüyor, bugünkü siyasetten tiksiniyordu. Sonra o matematik mühendisi. Onu da deşsem ondan da ilginç bir karakter çıkarabilirdim belki. Bir de gençten, güleryüzlü, sıcak davranan özel güvenlik vardı. Hepsini bir toparlasan bir temayla. Ya da bıraksan dağınık kalsa. Bilemedim. Şu an kafam ona gitmiyor.

Kadıköy'lü olmak istiyorum.

-------

Ertesi sabah oldu. O kadar istekli değilim o eve. Burasının içi modern ve güzel. Mutfağı açık ama tezgâhlar yeniydi 10 sene önce. Yeni evler güzel ve fakat dar oluyor. Eski evler biraz daha geniş olabiliyor. Ama orasının da parka ve pazara yakınlığı güzel. Bir de o nefis sessizlik. Ve insanlar. Burda kalmak istemiyorum. Ama kahvaltıya ekşi mayalı ekmeği çıkarırken bu lüksleri unutmam gerektiğini hatırladım. Canın istediğinde çık dışarıdan ekşi mayalı ya da zibilyon başka ekmek çeşidinden birini al. Sonra karşıki dükkana gir, zibilyon peynirden istediğini al. Fakat, şu sabahın köründe bile çekiç sesleri. Bezdum da, bezdum.

İçim o ev benimmiş gibi hissediyor. Bir de diyorum ki, belki bu da bir gelişim göstergesidir: on sene önce bir evin iç özellikleri ön plandayken, artık dışı önemli olabiliyor. Ama on sene önce, bu evin anneme yakın olması da evin dışının kriteriydi. Ve çevresinde alışveriş olanakları olması. Ne dersen de, bu ev on sene önce biçilmiş kaftandı. Ama çok aramıştım. Gelişimle filan yakından uzaktan alakası yok. Ve gerçekten kendimi daha iyi hissetmeme katkısı büyük. Toparlarsak: balkon, sessizlik, park, pazar, ve Kadıköy. Bir de asansör ve otopark. Bunlar artılar. Ağbime anlatırken, semtten başlamıştım anlatmaya, orası çok güzeldir demişti. En son balkonu söyledim. Bir de balkonu mu var demişti. Eksilere gelince: aidat, mutfak, banyo. Mutfağı bir ihtimal ilerde yaptırabilirim.

Bu kışı burada geçirmek istemiyorum. Kesinlikle istemiyorum.

O balkonu yeşilliklerle donatıp, bir güzel hakkını verip, yazılarımı yazmak istiyorum. 

Pazar, Ağustos 26, 2018

Yine yeni yeniden mutlu.

Gene mutluluğa dinginliğe kavuştum. Yazmayı seviyorum. Böyle zamanlarda yazdıklarımı saklayıp sonra tekrar okumayı da. Bu yazıları başkalarının okuması ise hala inanmakta zorluk çektiğim bir mucize benim için. Bir de bu yolla tanıştığım ve ötesi, anlaştığım insanlar, nazarımda hala sürreel. Çok şanslıyım. Çok.

Kahvaltım bitti. Öğlene daha çok var. Bulaşığını bile kaldırıp, masayı da sildim. Yatağı kapattım. Birazdan yatak odasındaki dağınıklığa dalabilirim günün görevi olarak. Şu zamanlar sosyal açıdan çok etkin geçiyor. Ben de dışarıdan fark edilmeyecek derecede açıldım. Açmaya çalışıyorum kendimi bilinçli olarak. Kabuk kırmaca.

Bir yandan Ceren'le geçirdiğim günü düşünüyorum. Konuştuklarımızı. Güzel ailesini, evini. Sonra çocukluk arkadaşım olan ve hala irtibatı tam kesmediğimiz Nathalie ile konuşmamızı. Bana anlattığı hayallerin nasıl benimkiler olabileceğini. Yani ben klasik "gelecekte nasıl bir düzen kurardım" diye sorarken kendime, sorgumun Nathalie'nin telefonuyla kesilip, lafın onun "gelecekte nasıl bir düzen kurardı" ya tamamen kendi inisiyatifiyle gelip, bir de aslında bana cuk oturacak bir şeyler anlatması. Heyecandan tıkanmam filan :). Şimdi kafamda onu evirip çeviriyorum. Bir çiftlik çizmiş kendine, sağlıklı besinler ürettiği bir yer, kulübeler filan var, ticari konaklama için. Hepsini anlatmayayım şimdi. Gerçi o yurt dışında ama, belki istemez onun fikrini tamamen buraya yazmamı. Ama sentez bir şey çıkmış ortaya. Beni heyecanlandıran şeylerden bir buydu. Çünkü o da benim gibi bir İkizler, ve ilgi alanları çok dağınık. Bu dağınıklık beni yoruyor. Kafamın içi de böyle benim. Hiç büyümeyen sekiz on tane, beş yaş altı çocuklarım varmış gibi, sürekli ilgimi çekmeye çalışan. Bunu terapistle konuşmalıyım belki de.

Dün bu sorgulamalar sırasında bütün iş ile ilgili satın aldığım kitapları sağdan soldan toplayıp-dağıtmışım nasıl olmuşsa-hepsini tek rafa dizdim (sembolik olarak önemli bence). Bir kısmı bilgisayarımın belleğinde. Onlara da bir göz attım. Bill Gates'li birkaç kitabım var. Bir tanesini okumuşum ve üstünü sarıyla vurgulamışım. Diyor ki "hayatın zorluklarına yaratıcı çözümlerle yaklaşırsan, hayat çok daha keyifli olur". Bir o, bir de ailesi onu ve diğer çocukları hep zihnini geliştirecek etkinlikler, oyunlarla ilgilenmesini teşvik etmiş. Bir de rekabetle haşır neşir büyümüş. Bugün geri kalanını okumak istiyorum. Belki önümüzdeki 20 senenin krokisini çizerken bana yol gösterir.

Aslında bu gelecek "yontma" işi, bir tasarım. Masa başında kağıt kalemle, hesapla kitapla, cetvelle pergelle, metodla sistemle yapılacak bir iş. Böyle, afedersin tuvalette s.çarken, hayallere dalıp, "eeee yapsam yapsam ne yapsam" modunda yapılacak bir iş değil. Ya da işte koltuğa yayılıp. Ama belki de fazla sistem, fazla yöntem de yanlış olabilir mi? Bilemedim. Kocaman, resim derslerinden kalma kağıtlarım var. Renkli postitlerim. Boyalarım. Nathalie o çözüme varana kadar çok meditasyon yapmış. Çok yoğun geçti demişti. Onun yaşam koçu var benim de aslanlar gibi bir terapistim. Dur bakalım.

Yazmaya ara verdim. Bir parti çamaşır attım makineye. Kendime bir kahve koydum. Bir de sabah ilaçlarımı içtim. İki takım çarşaf katladım, kurutucuyu boşalttım.

Evet, galiba bu kadar blog yazısı yeterli bugün için. Şimdi biraz başka işler göreyim. Makarna salatası yapacaktım. Buzdolabında hazır yemek çok süper bir şey. Malzemeleri aldım dün akşam: bezelye ve mısır konserve. Kitap okuyacaktım. Tasarım yapacaktım. Haydin kalktım.


Perşembe, Ağustos 23, 2018

Odaklanma, yeni ev ve karıncalar.

Günde iki post girebilecek gevezelikteyim. Girdiğim son post bir gün önce yayınlanmışsa bayram ediyorum, oh çok sık yazıp milletin kafasını ütülemiyorum diye.

Bugün farklıydı. Daha güzel miydi? Yaşarken değil. Yaşarken işler yolunda gitmiyor gibiydi. Fakat genelde varmak istediğim yere bakınca aslında önemli işler gördüğüm bir gündü. Romanın başına oturdum fakat verimsiz oldu. Ara verdim ve sonra bir türlü o akıntıya kapılamadım, yazmaktansa başka işler yaptım. Odaklanma üzerine bir makalelik notlar aldım (biraz ironik sanki ama aslını bilsen değil). Bir de başka emlak sitelerinden güzel evler buldum tam benlik. Onlar beni heyecanlandırıyor şimdi. Sonra Ceren'le konuştuk, Güneş'le ve en büyük yeğenimle. Ufukta keyifli buluşmalar...Başka akıntılara kapıldım aslında. Ve kendime çok baskı yapmadım. Çünkü edinmek istediğim odaklanma tipi esnek odaklanma. Robotumsu değil.

Pazartesi ne çok işim olacak. Ne çok konu bayram ertesini bekliyor: koro, emlak, hatta pilates. Daha da vardı unuttum şimdi, not defterinde duruyor.

Sessiz bir balkon istiyorum yeni evimde. Yeni evin hayallerini kurdum. Galiba olacak. Galiba bulacağım. Aslında buldum da, işte anlaşabilecek miyiz. Galiba o ev benim olacak. Ya da ona benzer bir ev. Şu an tutkuyla istiyorum. O balkona kurulup neskafemi içmeyi.

---------

Ertesi gün:

Az önce, 5 dakikalığına çocukken hayalini kurduğum şeyi yaptım. Çocukken idollerim, Marie Curie, Pasteur, Fleming'di. Yoluma tesadüfen çıkan bir olaya bilimsel bir bakış açısı getirip, gözlem yapıp, bir sonuca bağlayıp, bilime bir katkı sağlamak için sağ kolumu dirsekten feda edebilirdim. Fakat neye niyet neye kısmet. Ama az önce biraz bunu yapabildim yine de. Güzeldi. (burada yazar uzaklara dalar).

Dün, o da bilim sayılmasa da yaratıcılık içeren, bir çakma cheesecake yaptım. Bir tahıllı bisküvi, burçak tipi, üstüne kalın bir kat labne, üstüne yıkanmış sapı ayıklanmış vişneler. Nefisti. Bir tanesini yerken elimde dağılmış, yere lap diye yapışmıştı. Demek ki kaldırmamışım. Sabah kahvaltıya kalktığımda bir yuva dolusu karınca benim bu mutfak dehama hakkını verip uğruna seferberlik ilan etmişti. Pencereden mutfak tezgahının altına kadar duvar boyunca yüzlercesi yol yapmış, duvardan sonra yolları 90 derece dirsek yapmış tek çizgide sandalyenin altına denk gelen yere gidip geliyorlardı. Metreler boyunca karınca. İlk önce canım sıkıldı. Üstlerine bassam kendimden nefret ederdim. Kurdukları düzene de ayrıca çok büyük saygı duyuyordum. Çalışıyorlardı. Hatta belli ki çalışmalar bütün gece sürmüştü. Bir süre onları seyrettim. Düzenlerini. Bu şekilde bir düzen kurabilmek için bir haberleşme yöntemleri olmalıydı. Bunu çözebilmeyi çok isterdim. Çözemedim elbet. Ama bence uğraşmaya değer. Sadece şöyle bir şey yapabildim, çocuk beni mutlu edebilecek: hiçbirine zarar vermeden bir şekilde hedeflerini ortadan kaldırdım. Yere yapışmış o şekerli yağlı şeyi bir mendille alıp ıslak mendille yapıştığı parkeyi sildim. Saniyeler içinde o duvardan tezgahın altına çizilmişcesine uzanan karınca hattı dağıldı. "Yemek artık orada değil" bilgisi onlara saniyeler içinde ulaşmıştı. Dağılın. Bilime katkım bu işte. Bu bilginin saniyeler içinde ulaşmış ve davranışlarını etkilemiş olması. Şehirli kadının doğa gözlemi ancak bu kadarına izin veriyor. Fakat ayrıntıları deli gibi merak ediyorum. Nasıl bir haberleşme sistemi bu. Nasıl o kadar çabuk ulaştı o bilgi hepsine? Aslında kameraya çekip izlemeli tek tek. Bak metodu da buldum.

Liseyi bitirdiğim yaz da başka bir deney yapmıştım. Mendel'in bezelye taneleri ile yaptığından esinlenip, değişik renkte gece sefaları toplamış, mutfağın en keskin bıçağıyla onları ikiye bölmüş ve birbirlerine yapışacak şekilde toprağa gömmüş ve sulamıştım. Birkaç hafta sonra, iki renkli çiçekler çıkmıştı ve hatta aile bireyleri birbirlerine gösterip şaşırmıştı. Ben yaptım deyince de kimse dinlememişti. Ah, değeri anlaşılmayan bilim kadını olmak...

Az önce aklıma geldi. Lise sondayken değil ama şimdi internet denen bir şey var ve her türlü bilgiye ulaşım mümkün. Google'ladım. Hazır çözülmüşü varmış. Olsun.

Birazdan bunları okumak istiyorum.

Şu an kafamı kurcalayan başka bir konu daha var: o idealimdeki ev. Suadiye, Caddebostan oralarda olsun, sahile yakın olsun istiyorum fakat sahilin dibindekiler çok pahalı ve yok. Diğer taraftakilere de ulaşım zor. Minibüs yolunun orada var ama onlar da çok uzak.

Salı, Ağustos 21, 2018

Mutlu.

Mutlu bir anımdan ulaşıyorum sana blog. Her şey nasıl ruhumla uyumlu işliyor onu anlatmaya geldim. Tavada eriyen tereyağ gibi kayıyor hayat şu an.

Ev düzenli. Hatta sabah bir parti çamaşır attım makineye. Çoktandır bekleyen çarşaflar vardı. Diğer çamaşırlardan fırsat bulamıyordum. Onları attım. Öğlene kadar çıkarıp astım bile. Tezgahlarda artık pek iş biriktirmiyorum. Bu dönem biraz böyle. Biraz yemekten sonra çalışmakla bu düzeni tutturabildim. Şu anda bile iş yok. Halbuki öğlen yemeği sonrası.

Öğlen yemeği çok keyfliydi. Amacım ara öğün yemekti ama baktım açım, dolaptaki hazırlardan menü yaptım kendime: hazır gözleme, yoğurtlu fasulye, karpuz. Biraz kilo verebilmişim. Bu da başka bir mutluluk. İncecik olmak istiyorum yine. Ve eski yemek alışkanlığımı birden hatırladım. Ben o kadar yemek odaklı yaşamıyordum. Yemeğimi yiyince olay bitiyordu. Oysa son yıllarda bir türlü bitmek bilmiyor o öğün. Yemeğin üstüne tatlı, onun üstüne kahve yanına çikolata derken... Acaba az miktarda yemek bağımlılığı mı oluşmuştu bende diye korkuyorum. Şu an kesiyorum yemeği. Doydum mu duruyorum. En azından bunun bilinci var. İlerde ne olur bilemiyorum şimdiden, yalan olmasın. Şekeri de kademe kademe azaltıyorum. Tamamen kesemedim ama kontrol altında tutmaya çalışıyorum. Ve bu kadarı bile işe yarıyor. Tabii asansörün bozulmuş olması ve benim günde 3 kat merdiveni en az 3 kere inip çıkıyor olmam ve durmadan evin içinde iş görüyor olmam da bunda etkili olmuş olabilir.

Sonra sabah romanın başına oturdum. Önemli kararlar verdim. Önemli sorunlardan biri halloldu. Yarattığım dünyanın sosyo-ekonomik düzen tasarımı çok zayıftı. Gerçekçi değildi. Yani öyle bir ekonomik sistem yürümez ki. Saçmalıktı biliyordum ama halledemiyordum bir türlü, zorlayıp duruyordum. 90 kiloluk gövdeye 36 beden pantolon giydirmek gibiydi. İçim sıkılıyordu. Onu hallettiğime çok sevindim. İlerleyen zamanda bu konuda okuma yapmak niyetim. Çünkü feodal bir yapıya benzeyecek sistem. Bilinmiş bir sisteme dayandırmak bence doğru bir yol. Sonra yap varyasyonunu oradan çok istiyorsan. Bu kararı aldım sonra biraz bu yeni düzeni sindirmek için ara verme ihtiyacı duydum. İkinci oturumda başka sorunlarına el atacağım. Eski çalışma düzenim de böyleydi. Önemli bir karardan sonra kendime bu yeni bilgiye/karara alışmak için zaman tanıyordum. Aslında günde bir karar almak bile kabulümdü.

Fakat mutluluğun sebebinin hepsi bu değil. Bir de yeni dönem için kendime bir müzik etkinliği buldum. Yeni bir koro. Çok seçmesi şusu busu yok anladığım kadarıyla ve ben şu an ona seviniyorum zaten. Çünkü olmuş gibi sayıyorum. Biraz dereyi görmeden paçaları sıvadık ama sitesinde "bize katılmak istiyorsanız çalışmamıza buyurun tanışalım" diyordu. Yeni grup, yeni insanlar ve müzik. Olur bence. Olmasa da o zaman düşünelim artık. Haydi.

Pilatese de yazılırsam tam olacak. Onu da araştırdım. Bulurum herhalde bütçeme uygun bir şeyler. Bayram bitsin. Onu da takip edeceğim.

Başka bir kolaylık da sahibinden.com sitesinin bir özelliği. Üye olduktan sonra aramanı kaydediyorsun ve o arama için yeni bir ev çıkarsa sana maille anında haber veriyor. Yani aramayı bir kere yapıyorsun, ayarlıyorsun sonra çekiliyorsun. Her gün siteye girip aynı kriterleri yazıp, bütün listeyi baştan gözden geçirmiyorsun yeni bir ilana denk gelebilmek için.

Bir de dün akşam şablonları düşünüyordum. Ne kadar çok şablonum var. Ve hayatımı bunlara göre yaşayacağım diye inat etmekten mundar oluyor güzelim günler, geceler. "Şablon ne" diyeceksin şimdi sen. Şablon diye böyle sinsi sinsi hayatımıza dayatılan ve bizim fark etmeden kabullendiğimiz bazı saçmalıklara diyorum. Hemen bir örnek veriyorum: "aşksız bir yaz, ölü bir yazdır" şablonu. Kim koydu bu kuralı bebeğim. Ha? Kim? Kadın dergilerindeki beş para etmez makaleler, sabun köpüğü sınıfına giren rezil diziler. Dayanak noktasına bak, hizaya gel. Yok böyle bir şey. Kırk türlü coğrafyada, kırk değişik millet, kırk değişik yaşta ve daha fazla koşulda insan yaşıyor bu dünyada. Hastası, sakatı, fakiri, yaslısı. Geç artık bunları. Elindekini gör. Dün gece bu şablondan sıyrıldım bir anda, ve huzur duydum. Televizyonu da açmadım. Müziği de. Öylece oturdum salonda, sadece huzur duyarak. Aşk istiyorum. O ayrı. Ama illa yazın olması gerekmiyor. İlla şimdi olması gerekmiyor.



Pazartesi, Ağustos 20, 2018

Roman, Din ve Sting.

Pazartesi sabahı saat 09.00 'u geçiyor. Kahvaltının son çayı yanımdaki sehpada duruyor. Biraz mutfakta da çalıştım bu sabah. Her şey yolunda. Evin düzeni kabul edilebilir seviyede. Anladım ki işlerin bu kadar birikmesinin sebeplerinden biri benim obsesifliğimmiş: mesela kahvaltı bıçağını, bir sonraki kullanımda beyin cerrahisinde kullanılacakmış gibi temizliyormuşum. Bir de tek elimi kullanıyorum ben her şeye, sanırsın çolağım. Artık kahvaltı bulaşığını elde yıkıyorum, inanmazsın. Makineye koymaktan daha bile hızlı oluyor. Masadan topla, sudan geçir, hop süngeri tut. Tamam, yandaki tepsiye diz, süzülsün. Bitti. On saniye toplam.

Bu sabah hayaller kurmaya devam ettim. Yazarlığımı hayal ettim. Çok güzel yazdığımı mesela. Çok sevildiğimi. Ulusal değil de evrensel olarak sevildiğimi mesela. Bazı şeyler yerine oturdu bu düşünce ile birlikte. Mümkün gözüktü gözüme ve çok heyecanlanıp peşin bir mutluluk ve sevinç yaşadım. Bir de artık hayat konusunda yeterli deneyimim var: geleceği, böyle, havayı hayallerle yontarak gerçekleştirmek mümkün. Birçok kişisel gelişimci bunu öğretiyor zaten. Ki aslında bu kadim bir bilgi: aslında dinlerin öğretisi bile bu yönde. Fakat insanlar gün geliyor bütün gerçekleri, faydalı bilgileri, yöntemleri yozlaştırıyor, fanatiklik eninde sonunda meydana yerleşip her şeyin suyunu çıkarıp, özünü posa yapıyor. Aslında dua etmek böyle bir şey. Kime inanırsan inan ve hatta inanma. Ama sonra siyasete alet ediyorlar, gerisini herkes biliyor. İman benim anlayışıma göre tam olarak bu: gözle görmediğine, elinle tutmadığına inanmak (=hayal), ve senden büyük bir gücün sana yardım edeceğine. Neyse bu da benim dini görüşüm. Kimse katılmak zorunda hissetmesin kendini. Sadece yazdım. Lütfen bu konuda bir gıdım bile tartışmayalım, rica ediyorum.

Ne diyordum? Yazmak ve sevilmek. Hah. Mesela, romanın başına oturma kısmı en zoru. Başına oturmak. Ama neden diye bir sordum kendime. Belki belli bir sebebi vardır ve ben o sebebi bulursam işimi kolaylaştırmanın yollarını düşünebilirim. Ve buldum. Mesela yarattığım karakterleri yeterince sevmiyorum. Sıcak olsalar, sevsem onları, onlarla daha çok zaman geçirmek isterim, kesinlikle daha kolay otururum başına. Okurlar da aynı yolu giderek, yazdıklarımı severler. Yapmam gereken bu. Ve olmayacak bir iş değil. İşte buna müthiş heyecanlandım.

Her ağacın çiçeği farklı mevsimde açıyor. Benim meyvelerim de ömrümün sonbaharında oluşacak. Bir yanıyla hüzünlü, bir yanıyla da öyle olmamalı. Çünkü işte doğanın kanunu bu, sadece biz bilmiyoruz, çünkü bir yerde yazmıyor. Baştan bilsek kestane olduğumuzu, üzülmeyeceğiz. Biz bademlere öykünüyoruz. Bizden önce olgunlaştılar diye. Onlar bizden güzel sanıyoruz.

Sting, I'm an englishman in NY diyor, yanımdaki telefondan dinliyorum. Bir gün keşke Sting arkadaşım olsa. Belki o bile olur.

Annem geçen gün sordu: "hala bir şeyler yazıyor musun?". "Evet.""Bana da ver. Okuyayım".

Pazar, Ağustos 19, 2018

Planlar, programlar, hayaller.

Adada bir tanıdığımızın kardeşi vardı. O zamanlar 9-10 yaşlarında filan. Belki 11. Çocuk kahkaha atmak yerine "ay gülmekten ölücem, gülmekten ölücem" diye gülerdi. Hayatımda görüp göreceğim en garip gülme şekli. Ama şu anda, "ay keyiften ölücem, keyiften ölücem" demek istiyorum ben de.

Bildiğin şeyler. Roman, hallolmuş ev işleri üstüne, hazır malzemesi satın alınmış, programlanmış pratik yemek mevzusu. Gel de ölme. Hepsinin üstüne bir finansal etkinlik fikri. Oraya sonra gelirim.

Süper düper bir yemek programı yaptım kendime. Hepsini eşzamanlı olarak hazırlayıp dolaba atma sonra da hazır yemekten yemek gibi planlarım dahilinde bir alışveriş listesi hazırladım: pirinç, tavuk kanat, ayşe fasulye, közlenmiş patlıcan, karpuz, vişne, peynir, maydanoz, yufka. Manav işini en sona bırakıp en uzaktaki dükkanlardan alışverişe başladım. Yufka, kanat. Sonrakiler yakın dükkanlardı: peynir, ve pirinç ve köz patlıcan. En son ellerim dolu manava gittim. Dedim yardım eder misiniz ellerim dolu: vişneyi, fasulyeyi o eliyle koydu paketlere, tarttı. Karpuz ve maydanozu da kasaya götürdük. Sonra da rica edince eve gönderdiler o ürünleri. Oh. Mis gibi. Yarım saatte alışveriş bitti. Buzdolabı doldu. Ben çok fazla yorulmadığım için, alışverişin üstüne evde evi makineden geçirip yalandan bir viledaladım. Salonu sabah makine geçmiştim. O yüzden on dakikada bütün işim bitti. Sonra da kendime yufkanın yarısından yalancı gözleme yaptım. Köz patlıcanı sarmısaklı yoğurtla karıştırdım. Yanına çeşit oldu. Saklama kabına aldım. Üstünden de karpuz yedim. Akşama doğru, fasulyeleri zeytinyağlı pişiricem, o esnada vişneleri komposto yaparım belki kanatları da fırına veririm. Bir de pilav gerek. O zaman yemek kombini yapabilirim. Fasuyle artı pilav, ve kanat artı pilav. Üstünden karpuz ya da komposto. Pekmezli komposto yapmak niyetim. Azıcık gitmeye başladı kilolar. O yeee!

Sabah da romanı çalışmıştım. Dün yaşadığım o aydınlanma ve belki de son zamanlarda yaşadığım her şey, kendime güvenimi sağlamlaştırdı. Yazarken, kendime "sanatsal" değerimi ispat etmeye çalışmamak oldukça büyük bir yükü omuzlarımdan alıyor. O kavga-dövüş artık komşu kavgası gibi kenarda kalıyor. Uzaktan duyuyorum ama beni ilgilendirmiyor. Umarım uzun vadeli olur. Geçici bir iyilik hali olmasından korkuyorum biraz.

O yüzden şimdi paşalar gibi koltuğa kurulup kendime blog keyfi yapıyorum. Belki birazdan satranç oynarım.

Hah. Şimdi gelelim finansal etkinliğe. Belki ev işleri ya da yemek konulu bir site hazırlarım fakat finansal amaçlı. İçerik sağlayıcısı olabilirim. Konuyu iyice araştırıp bulup. İnternetten para kazanmak hiç kolay değil. Uzun süre eline üç kuruş bile geçmiyor fakat sanırım bütün işlerde bu böyle. Çevrimiçi olmayanda da durum bu. Bu yapılabilir bir iş benim için ve ayrıca istatistik takip etmeyi seviyorum. Dursun kenarda. Belki bir gün listesinde.

-------------

Fasulyeleri ayıkladım. Yarın pişirmeye karar verdim. Vişne kompostosu, pilav ve fırında soslu tavuk kanat bu akşam pişti. Afiyetle yedim. Krallara layık bir yemekti.

Önümdeki zamandan beklentilerim var kocaman. Biri aşk. Diğeri para. Evet bu kadar sıradan, bilindik, klişe. Bir diğeri de hikayeler kurmak. Keşke önümdeki yirmi senenin bunlarla dolu olacağını müjdeleyen biri çıkagelse zamanın ötesinden. "Merak etme, diye fısıldasa kulağıma, hani o çok sevdiğin, yerlere göklere sığdıramadığın, dünyalar tatlısı, yakışıklı terapistin var ya, onu aratmayacak biriyle tanışacaksın azıcık sabret". "İmkânsız, kimse onun yanına bile yaklaşamaz" desem ona, içten içe beni ikna etmesini umarak. O yan taraftaki merkezdeki kızlar sarkıyor ona, bir tabak bir şey gönderdiler ben bekleme odasındayken, ama o tabağı verirken nasıl kırıt kırıt kırıtmalar, kıvranmalar, görme. Neyse ki tabağı asistan aldı. Sonra terapiste söyledi, neyse ki canım terapist etkilenmedi bu gerzeklerin gerzek jestinden. "Sağolsunlar" diye kestirip attı. Tam görmedim ama bence tabağa bile bakmadı bunu derken. Oh. İçim serinledi. Tabii ki de onun o tabaktan başka düşünecek önemli konuları var. Zamanı bile yok ki böyle işlerle uğraşacak.

Ne diyordum ben? Aşk, para, hikayeler. Öyle paşalar gibi bir sevgili, sonra elimin altında bol bol para, başarılı olmuşum mesela tutturmuşum o iş her ne ise, ve de paso hikaye yazıyorum. Yazıyorum, yayınlıyorum, okunuyor. Böyle bir gelecek istiyorum kendime. Sevgi, refah ve üretkenlik dolu.

Haydi bugünlük de bu kadar olsun. Yine gelirim. Son günlerde hep buralardayım.





Romanı tekrar elime aldım. Uzun bir aradan sonra. Neredeyse, üç ay. Blogları sildiğim gibi elde yazdığım tüm roman notları da gitti. Fakat neyse ki Scrivener'dakiler olduğu gibi duruyor. Ve ben çok beğendim. İnsan kendi yazdığını normalde değerlendiremez, hatta hep yetersiz ve sıradan gelir kendisine, fakat araya zaman sokunca dışarıdan bakılabiliyor ve ben sırf alçakgönüllü gözükmek için yalandan şeyler söylemek istemiyorum.

Beni şaşırttı roman. Çok ileri derece ayrıntılı notlar almışım. Üstüne çok çalışılmış ve ruhsal yatırım yapılmış. Şimdi yazsam mesela daha şişirme bir hikaye olur, demek istediğim o. Şimdi öyle bir şey yazamam. Şimdi yapacağımın ermenicesi "daxur-paxur"="ısıt-yapıştır".  Bu kadarını nasıl yapmışım? Gerçekten de olma yolundaymış. Ve aslında çok kısa sürede oldu ama hatırlıyorum düzenli çalışıyordum. Bir ay düzenli çalışmışımdır mesela. Bugün de yaklaşık 3 saat durdum üstünde. Biraz ara verip akşam gene çalışmak istiyorum. Hevesim var yani. Onu demeye geldim asıl. Bu ilk defa oluyor. Bazı şeyler çok takıntıymış şimdi bana öyle geliyor en azından. Yok bugün kaç sayfa, kaç kelime yazdım filan. Hevesle çalışınca saymıyorsun. Fransızca şöyle derler "quand on aime, on ne compte pas"= "seven, saymaz". Yani hesap kitap olmaz sevgiyle yapılan işte demek. En doğalı ve güzeli de bu.

Mesela üniversitede kaç tane ödev dosyası hazırladık. Onların faydasını şimdi görüyorum. Şimdi ilk bölümü ele alacağım. Gözüme zor hatta imkansız bile görünse. Çünkü üniversitede de böyle görünürdü, yine de yazardık, çünkü mecburduk. Ve nasıl olduğunu bile anlamadan geçer not alırdık. Zar zor geçer ama geçer. Giriş. Girişin bir taslağını yazacağım. Önemli olan hevesinin ateşini söndürmemek. Bir becerebilsem, ah...

--------

Akşam oldu. Oturmadım romanın başına. Yeni yemek yedim. Saat da geç oldu. Midem şişti. Uyduruk  bir şeyler hazırladım olanlarla.

Burada uzun uzun anlatmak istemediğim şeyler yaptım dışarı çıkıp. Dönüş yolunda moralim yerlerin dibinde sürünürken, karşıdan karşıya moralimi de peşimden sürüklüyordum. Benden büyük müşfik bir teyzeyle kesişti yolum. "Geçme kızım" dedi. Ben ilk önce kendi olumsuz karanlık perdemden içeri alamadım sözlerini. Sonra kulak kabartasım tuttu. "Belki..." diyen bir iç ses vardır ya karşındakine bir şans tanır hani. Anladım ki beni kolluyormuş bütün kalbindeki iyilikle. Sonra kırmızı yandı arabalara ve aradan bir motosiklet ihlal etti kırmızı ışığı. "Bak gördün mü" diye koluma dokundu şefkatle, "kırmızıda geçti". Dağıldı kara bulutlarım. Bir damla iyilikle. Bu hayat nasıl bir şey böyle? Her şey içiçe. Beni tanımıyordu, ama iyiliğimi istiyordu. Durduk yere. Öncesi yoktu. Sonrası olmayacaktı. Şu her şeyin çıkar etrafında döndüğü dünyada.

İçimde hala yazma hevesleri. Romana yönlendirebilsem keşke ama duman gibi incecik tütüyorlar. Varla yok arası. Eğip bükmeye kalksan yolda kaybolur.

Bir tane film izlemeye başladım. Yirmi dakikasını izledim fakat sarmadı, bıraktım. Paulo Coelho'nun hayatını anlatıyordu. Yirmi dakika bir film hakkında yargıya varmak için yeterli bir süre bence. Bir gençliğini, yazar olmak için verdiği uğraşları, bir de üne kavuştuktan sonraki halini döndüre döndüre veriyordu film ve bu açıdan çok sıkıcıydı. Çünkü yazar olmak için neredeyse canını feda ediyor, bir yandan da şöhrete kavuştuktan sonra geveze bir şoförün onun yazarlığına, ününe verdiği tepkiyi bile kaldıramıyor, bence şımarıyor. Böyle mi yapacaktın yani, o zaman niye o kadar eziyet çektin ki adam?

Kestik!

Cumartesi, Ağustos 18, 2018

Çok doldum gene, taşarcasına, coşarcasına yazasım birikmiş.

Koltuk kılıflarını da az önce bitirdim. Yerleri bir süpürmem gerek, salonda sanki tavuk dalaşı olmuş gibi tüyler saçılı dört bir yana. Kılıfları değiştirince kuştüyü yastıklardan fırlıyorlar. Ondan sonraki tek önemli işim giysileri ayıklamak. Sonra da...haha başa sarıyoruz. Bir hafta doldu çünkü. Neyse şimdi bırak keyifsiz konuları.

O muhteşem evi dün gezdim. Çıkasım yoktu içinden, ama tutarsam gene iki yakam bir araya gelmeyecek. Ne tatile gidebileceğim ne de pilatesti kurstu şuydu buydu. İstemiyorum öyle milimetrik hesaplar. Biraz uğraşıp ona yakın bir ev tutma hayalini gerçekleştirmeye çabalayacağım. Bu ev de aslında öyle oldu ve mantığım böyle yap diyor. O evi tutmakta direten: duygularım. Tamam bunu da çözdükse, biraz yol katettik demektir: mantık ayrı duygu ayrı şey istiyormuş. Bu gerçeği kabullenmem gerek. Stratejik bir karar. Sonraki yıllarımı etkileyecek. Maddi ve ruhsal durumumu. Bu evden taşınma fikri içimi ferahlatıyor. Artık gidiyorum diyorum kendime. Biraz rahat ayakkabılar giyip semt semt dolaşmam gerek. Mesai ayırmam. Sanki başka işim mi var?

Az önce gök gürledi birkaç kere. Bugün adaya gidemem yüzmeye. Aslında her gün gitmeye de gerek yok. Haftada iki-üç bile güzel. Yalnız adada attığım iki kulaç bile kireçlenmiş-fizyoterapiyle açılmış koluma nasıl iyi geliyor.

Önümüz de bayram.

Benim finansal bir etkinlik bulmam lazım. Ahahahhah finansal etkinlikmiş, iş desene şuna kız. Bulmam lazım ama, gülmekle iş bitmiyor. Aslında günlerimi yeniden yapılandırmam. On-yüz-milyonuncu kere.  Aslında doğru işi bulsam kendime, yapabilirim gibi geliyor şu an. Zaman da ayırırım. En kaçtığım yeri bu. Zaman ayırmak. Doğru fiziksel etkinliği bulmak gibi bir şey. Paten kay deseler yarım saat, bir saat kayarım ya. O hesap. Ama her gün üç kere mekik yapacaksın deseler yapmam.

Tamam. Uğraşacağım ben bu konuyla. Yeterince kişisel gelişim makalesi okudum, bu konunun manevi güç yönü tamamdır. Finansal da idare edilebilir. Şu an doğru kıvamdayım.

-------

Doğru kıvamdayım diye yazdıktan sonra biraz deftere yazdım işle ilgili sorun çözme yön bulma niyetli yazıları. Üç tabak da kısır yedim ayıptır söylemesi. O kadar nefis oldu ki kısır. Yemelere doyamıyorum.

-------

Hani ahşap boncuk gibi şeyleri dizerler ya tellere, abaküs gibi, ayak masajı için. Şu an ondan gerek bana. Dün şıklık yapayım dedim. Topuk giyindim. Mahvoldum.

-------

Cumartesi sabahı:

Dün gece sızmışım. Kıyafetlerle filan. Sabah 5.00 'ti gözümü açtım yatağa bile girmemişim. Yürüyüş yaptım dün, Şişli'den eve. Çok ağırlık hissediyordum üstümde ama. Doksan yaşındaymışım gibi.

Aslında günlerimi böyle yazıyorum ya ayrıntılı filan, özünde idealize ettiğim bir işleyiş, bir gün akışım var. Ama belki de adı üstünde idealize edilmiş ve gerçekte mümkün olmayan bir akış. Bir şu konuyu aydınlığa kavuştursam belki o mecburiyet, o dayatmadan kurtulacak ruhum. Önemli bir kurtuluş olur bu.

Bir kitap okumuştum çocukken. Galiba kitabın amacı çocuğa gün saatlerini öğretmekti sadece ama galiba o gün akışına ağzımın suları akarak hayran olup sonra da kendime dayattım. Saat sekizde başlıyordu gün, kahvaltı ile filan. Galiba o kitap gereğinden, görevinden fazla etkiledi beni.

Şu an bir şey çözüme kavuştu içimde. Üst paragraftaki konu değil ama. Belki onu fark etmekle de uzaktan ilgisi vardır. Sanki bir ruhsal davam kaç senenin sonunda sonuçlandı ve ben beraat ettim. Üstelik de emsal teşkil edecek. Yani bu yargı diğer davalara örnek olacak ve etkileyecek. Bir konuda haksızlığa uğramıştım. Kendini kurban olarak görmek sevimsiz bir konu, içinde kendine acımayı barındırıyor çünkü bir yönüyle. Ama kendine acımadan da kurban edildiğine kanaat getirirsen bazı düğümleri çözebiliyor bu. Şu an vardığım yer bu. Öbür türlü hiç bir yere varmayan bir sızlanma. Arka planda sürekli beynini ütüleyen bir çocuk tutturması, yakınması gibi. Elinde tuttuğun, sana yadigar bir kendini bilmek. Ben daha iyisine layıktım. Hakkım yendi. Ve bu kendimi kayırmak, ya da olduğumdan fazla görmek değil, gerçek. Hakkım yendi, bunu yapan bir "onun bunun" çocuğuydu. Kesinlikle öyleydi. İşimi defalarca ve türlü şekillerde baltaladı. Hakkı yoktu. Ve ben hala o adama değer verip, onu insan gibi ağırladım. En sonunda ilişkimiz kesildi. Ama kesilmesinde bile terslik vardı. Gene bana yapılan bir haksız itham. O kesti ilişkimizi aslında. Şimdi ben kesiyorum. Kesilmiş ilişkiyi yeniden kesiyorum. Evet mümkün. Bir daha karşıma çıkar ya da çıkmaz. Çıkma ihtimali düşük. Ama ben bu kararın sonucuyla yaşayacağım. Önemli olan bu kararın benim ruhumda bıraktığı (temiz) iz.

Haydi bitiriyorum bu gönderiyi. Belki oturup yenisini açarım gün içinde. Saat ancak 9.00'a geliyor.