Pazar, Mart 26, 2017

Yallah Rima.

Bugünün işlerini bitirdim sayılır. Gönül rahatlığıyla bloğuma yazabilirim. Ne muhteşem bir his. Bir de deminki gibi yağsa iyice şahane olur.

Yazacak bir sürü konu birikti. Yarısını unutmaktan korkuyorum, unutmayayım diye not almaya da aptal gibi üşeniyorum.

İlk önce satrançtan bahsetmek istiyorum. İstatistiklere baktım, bir senedir oyun puanım çok dar bir aralıkta seyretmiş. Sanki ilerlememiş gibiyim. Ama ben öyle hissetmiyorum. Çözdüğüm onca problemle başka türlü hayatta öğrenemeyeceğim şeyler öğrendim. İlerlettiğimi hissediyorum ve bu bana müthiş bir güç veriyor. Aslında satrancı bu kadar sevmemin en önemli sebeplerinden biri de bu. Kendimi aşıyorum. Bir ağacın yeni bir dal vermesi ve onu yapraklarla donatması gibi. Güçlülük hissi veriyor. Sanki dağları aşarım. Bugün çok hata yaptım ve puanım geriledi. Ama bir sor ne oldu diye. Bana 1450'lik problemler sordu. Zor sordu yani. Ben üç gün önce 1230 seviyesinde problem çözüyordum da yanılıyordum. Son iki günde bir şeyler oldu bana. 1230 nere 1450 nere. Bir de bir şey fark ettim uzun zamandır. Oyun kazanmak istiyorsam, bir: karnım tok olacak, iki: içimde hafif bir agresiflik olacak. Böyle hani seni sinirlendiren birinin alnına şak diye okkalı bir şamar atasın olur ya. Öyle olacak. O zaman hırsımı satrançtan çıkarıyor ve yüzde 90 yeniyorum. Tok karın ve hırs. Problemleri öyle çözebilince dün, nasıl bir gazla doldum bilemezsin. 1400 seviyesine geldi dayandı puan, kendime "yallah Rima, you can do it" dedim. "Yallah Rima" ne kız? dersen, bir tane internette dolaşan bir videoydu. Viyolonsel çalan bir sokak çalgıcısı vardı sanırım. Bir tane de genç bir kız ve babası. Baba kameraya çekiyor bir yandan da kızını müzikle beraber dans etmesi için teşvik ediyordu. Bir kaç kere "yallah Rima" dedi, kız da en sonunda o kadar güzel bir dans sergiledi ki doğaçlama...Vay canını oldum. İşte o. Hep öyle bana "yallah" diyen bir babam olsaydı keşke. Olmadığı için kendi kendime söylüyorum. Ne yapalım.

Bugün öyküyü ilerlettim biraz. Fena olmadı. İlk başı biraz kuru oldu. Sanki havaya giremedim. Dün yazdığım kısmı yani. Bugün biraz daha etli butluydu. Belki başa döner biraz düzeltirim bittiğinde. Günde maksimum beş yüz sözcük yazabiliyorum. Çok yavaş evet. Ama benim olayım yavaşlık maalesef. Nefret ediyorum bu huyumdan. Hızlı anlarım ama yavaş yaparım her yaptığımı. Çocukken de böyleydi. Eli çabuk insanlara çok imreniyorum. Hani bitmişti öykü diyorsan, belki tam anlatamamışımdır: yazmadan önce öyküyü tasarlıyorum, biten oydu, taslak diyebiliriz, notlar alıyorum, başında şu olacak, sonu şöyle bitecek diye. Sonra bunun, işçilik kısmı dediğim, cümlelere dökme faslı başlıyor. Ki o en sevdiğim, en zevkli kısmı. Ama havaya girmek öyle bir günde olmuyor. Bugün havamdaydım neyse ki. Yani fena değildi. Çevirileri yaptığım zaman kapandığım bir arka oda var. Küçücük. Duvarları boş. Arkamda kuruyan çamaşırlar asılı. Onun yanında da hobi malzemeleri şeffaf kutularda istiflenmiş. Oda küçük olunca sanki dikkatimi toplaması da daha kolay oluyor. Önüm duvar. Sağda ağaçlara bakan bir pencere var. Orada daha üretken oluyorum. Bir de çeviri zamanından kalma alışkanlıkla zırt pırt yerimden kalkmıyorum. Bir de yağmur yağıyor...Bugün bir an çocuk gözümle kendime baktım. Pek hoşuma gitti. Çocukken şu halimi görseydim. İnsanın parmaklarının ucundan hayallerinin akıp bir hikayeye dönüşmesi çok büyüleyici bir şey. Çocuk olsam çok imrenirdim, ben de yapmak isterdim. Günlerden Pazar ve dışarıda da yağmur yağıyorsa hele.

Onun dışında bahsetmek istediğim, kilom var. Çok şükür geri aldığım bir buçuk kilonun bir kilosunu geri verdim. Oysa hala PMS. O bakımdan biraz moralim düzeldi.

Ve son olarak Instagram hesabım, ufkumu genişletmek için kullanıyorum desem de acaba kendime eziyet etmeyi seviyor muyum diye de sormam lâzım. Çok değişik hayatlar var şu dünyada. Ve bana ben ne yapıyorum burada diye sorgulatıyor acı acı.

 Okulda benimle aynı serviste giden bir yumurcak vardı, 3 yaşındaydı okula başladığında. Minnak bir şey, ismi N.. O minnak büyümüş, başına her ne gelmişse kendini seyahatlere vurmuş. Ve bir yandan fotoğraflar çekerek paylaşıyor. Onun İG ını takip ediyorum ağzım açık durumda. Diğer yandan National Geographic'in İG ını da takip ediyorum. Akışa baktığımda N.'nin fotoğraflarını çoğu zaman NG'in fotoğrafları ile karıştırabiliyorum. En son Kilimandjaro dağında kamp kurmuştu, oradan paylaşıyordu fotoğraflarını. Hemen ertesinde kuzey kutbuna çıkıp kutup ayılarının peşinden koşmaya başladı. Birkaç tane görmüş. Ama fotoğraflarını çekememiş filan. Vay canını N.'ye bak diyorum.

Öbür tarafta şahsen tanımadığım, bir fransız astronot var uzay istasyonundan dünyanın fotoğraflarını paylaşıyor, Thomas Pesquet. Geçen uzayda yürüyüşe çıkacaktı onun hazırlıklarını çekmişti. Tahran'ın gece uzaydan görünüşü, Atina'nın gündüz uzaydan görünüşü, bunlar son paylaşımları. Nasıl bir devir bu arkadaş? Uzayda astronot var, senin tepeden fotoğrafını çekiyor, o fotoğraf sana ulaşıyor, sen de altına yorum yazıyorsun, o da belki okuyor. Birkaç kişi Istanbul'u da çek demiş :). Mesela aynı adam, bu yaz düğünlerinde sağdıçlık yapacağı arkadaşlarının alyanslarını almış yanına, uzayda havada resmini çekmiş, sonra onlara yazın geri döndüğünde verecek.



Bir de son dünya satranç şampiyonasından sonra iyice idolüm olan Susan Polgar'ın İG'ını takip ediyorum. Ne yapıyor, günleri nasıl geçiyor, görebiliyorum. Çok şahane değil mi sence de? Eskiden böyle bir şeyi hayal bile edemezdik. Dergilerin gazetelerin bastıklarına tabiydik. Asla gün be gün takip edemezdik.



İş konusunda aklıma ne geldi biliyor musun? Geçen hani Çin'e sipariş geçmiştim ya. Aklıma geldi, baktım, satılıyor. İnsansız hava aracı, Ingilizcesi drone, böyle dört pervaneli uçan uzaktan kumandalı oyuncak gibi bir şey. İnternetten sipariş verebiliyorsun. Dedim bir kaç tane sağlam İHA' na yatırım yapsam, sonra İstanbul'da sırf bunlarla teslimat yapılan bir kurye şirketi açsam. Kameralı ve uzaktan kumandalı ve GPS'li. Misal. Zevzeklik benim yaptığım, sen bakma bana. Ama işte kesin bir gün yapan biri çıkar. Ben de "şerefsizim aklıma gelmişti" der, tırnaklarımı yerim.



Kafam işte böyle karman çorman fikirlerle dopdolu. Böyle farklı hayat örnekleri görmek iyi geliyor. Bir yandan sarsıyor insanı, ama bunlar büyüme sarsıntıları. Bu yaştan sonra astronot olacak değilim elbet. Ama bir astronotun gözünden dünyaya bakabilmek de insanın ufuklarını genişletir. Önümüzdeki aylarda hayatımı ufaktan ufaktan yeniden şekillendirecek kararlar alacağım, bunu hissedebiliyorum. Böyle hamur suludur ya, yoğurdukça toplar kendini, işte hayatım şu an öyle sulu ama yoğursam toplayacak. Yarın öbür gün değil belki, ama birkaç aya. Belki seneye.





Cuma, Mart 24, 2017

Miskinlik, alışveriş, satranç.

Üstümde bir miskinlik. Bütün gün böyleydi kıpırdamaya karar vermek ve kıpırdamanın arasına illa ki bir buçuk saat girdi. Muhtemelen PMS'in de etkisi var. Gıdım gıdım verdiğim kiloları toptan geri aldım. Hoh hoh hoh. Bir buçuk kilo. Geldi buldu beni, yine yeni yeniden. Neymiş dersen, bir gün sinema izlerken, bir albeni, bir nestle bitter gofret yedim. Üst üste, evet. İki gün sonra da Hatay usulü tahinli cevizli kabak tatlısı. Kıtır kıtır. Nefisti. Deme sakın. Sen de kaşınmışsın ama deme. Kabak tatlısını anladık da tahinli cevizli sosu yemen şart mıydı deme. Şarttı çünkü, evet. Hem tahin de ceviz de çok besleyici. Bir sürü demir, bir sürü omega 3, bir sürü kalsiyum. (Ve oldu bana bir sürü kilo, şşşh söyleme). Yine olsa yine yerim. Mevsimi geçecek diye ödüm patladı zaten. O tadı bir daha tadamadan ölüp gidersem gözüm açık giderdim. İstanbul'da oturanlar için net adres veriyorum. Nişantaşı City's in sinema katındaki restoranların orada bir Chef Döner var. Oradan Hatay usulü kabak tatlısı iste. Gerçi karşı tarafta da şubeleri varmış. Ama semtini unuttum. AVM'nin adını da unuttum. Baktım şimdi internetten, Ümraniye'de Meydan AVM'nin içindeymiş. Çalışanları da çok sevimli. Diğer yemekler de lezzetli de o kıtır kıtır kabak tatlısı...

Ne diyordum? Miskinlik. Bütün gün masanın başına geçip de şu öyküye bir el atamadım. Bunun için kendime çok kızgınım. Ama her zaman yayıla yayıla yazdığım buraya bile zor yazıyorum şu an. Demek ki piller kritik seviyeye ulaşmış. Demek ki kızmamalı. Yarın yazarım, daha güzel yazarım diye avunmaya çalışmalı.

Bugün yazı yazamamanın hıncını alışverişten çıkardım. Dışarıdaki işlerimi hallettim, geldim eve ve Çin'e bir dolu sipariş geçtim. Bir tane güzel cüzdan buldum, bir tane güzel çanta, bir tane güzel saat, iki tane de güzel yoga ve spor pantolonu. Elimdeki cüzdanım kenarlarından yıpranmaya başladı. Ve rengi de kırmızı. Jardzy kırmızının ateş rengi olduğunu ve para konularında kullanılmaması gerektiğini söylediğinden beri cüzdanı değiştirmeyi kafaya koymuştum. Batıl inançtan çok ben böyle her şeyi lime lime olana kadar kullanma huyumdan vazgeçmek istiyorum. Eskisini Tchibo'dan bulmuştum. Piyasadakileri beğenmiyorum. Hep böyle plastik ve gereksiz çarpıcı. Ya kocaman dore bir tokası var, ya bir şey. Aynı paraya sade fakat güzel deri cüzdan buldum. Saatimin kayışı plastik ve durmadan kırılıyor. Kayışının orijinalini alsam dünya para, neredeyse yeni saat parası, ve iki günden yine kırılacak, üstüne ekleyip yeni saat aldım ben de. Bu seferkinin kayışı sağlam. Öyle işte. Yoga pantolonlarına gelince tamamen hovardalık. Yogayı evde yapıyorum, kız bu neyin cakası diyor ya şarkıda, aynı o. Kime caka yapıyorsam, aldım işte hem de bir değil iki tane. Belki yürürken de giyerim, belki motive eder diye kendimi kandırdım.

Bu arada olumlu ve sürpriz bir gelişme var. İki gündür satranç problemlerini böyle bir farklı rahatlıkta çözebiliyorum. Hata sayım azaldı ve problem puanım yükselişte. Böyle birden bire sanki bir sırra erdim. Nasıl oldu hiç bilmiyorum. Hayır rekor filan kırmadım henüz. Sadece problemi eskiden sürüne sürüne çözerdim şimdi tıkır tıkır gidiyor. Dur bakalım.

Yarın hiçbir zorunlu işim yok. Ev işlerini pas geçeceğim gene. Bütün gün oturup yazmaya çalışsam ne şahane olur. Böyle bir yandan istiyorum, en zevkli kısmına geldim, bir yandan da yazmaya kıyamıyorum, daha güzel olsun diye diye, tuhaf bir haller.

Haydin ben kaçtım. Bugünlük bu kadar.

Salı, Mart 21, 2017

Bitti (gibi).

Hani önemli bir sınava günlerce hazırlanırsın ya, hani sınava girdiğin günün akşamında tatlı bir boşluk oluşur hayatında, zorunluluklardan kurtulmuşsundur, gevşersin azar azar, rahatlarsın. İşte öyle hissediyorum şu an. Şu öykü. Sonunu en nihayetinde bağlayabildim. Tabii istediğim kadar vurucu olmadı. Ben sonu tokmak gibi insin istemiştim. Ama baktım, Borges'in aynı temalı öyküsünde tokmaklı son filan yok. Diğer öyküsünde de tokmaklı son yok, Kum kitabı öyküsünde. Sonra bugün Anıl'a imrenip Kafkaokur aldım. Oradaki bir öyküye göz attım, orada da tokmak filan gözüme çarpmadı. Yani bu standartlarımı düşürmek sayılmaz umarım, söz konusu öykülerden ikisinin yazarı Borges ve üçü de istisnasız yayımlanmaya lâyık görülmüş. Bir de bunlar sonu filan bağlamamış bile, bırak tokmağı. Öyle bitirmişler. Ben en azından bağladım. O yüzden bu şekilde yazmaya başlayacağım, öyle karar verdim. Henüz yayımlanmamış bir yazarım ben eninde sonunda. Yani yazar derken. Belki biraz abartmış olabilirim. Ama içindeki ayrıntılar güzel oldu blog. Genel duruşu fiyakalı oldu yani, söylemesi bana düşmez elbet ama. İçime sindi diyeyim, sen anla gerisini. Bence yayınlanır. Şimdi işçilik diye nitelendirdiğim kısmı kaldı. Yazması. Fikirleri, ayrıntıları sözcüklere cümlelere dökmesi. Üç - dört günlük iş. Yarın ve öbür gün işlerim var. Belki Perşembe günü başlarım başını yazmaya. Sonra dinlendirip tekrar okurum. O ilk yazıp da beğenmediğimi düşünüyorum şimdi. Ne kadar fark oldu arada. Geceyle gündüz gibi. Sonra da dergi araştırmalarına başlarım. Yes! İş oraya gelse keşke. Ah o günlere gelebilsem...

*  *  *  *  *  *  *  *

Bu ay iki sağlıklı sebze ekledim yemek repertuarıma: brüksel lahanasından daha önce bahsetmiştim, o bir de pancar. Pancar almak benim pek aklıma gelmez. Ama bugün ayıklayıp haşladım ve biraz sızma zeytinyağı ve tuz ile soğuk olarak yedim. Tek kelimeyle nefisti. Pancar cipsi de yapmayı denedim bugün ama başında beklemek gerekliymiş bir de 200 derece çok yüksek bir sıcaklık sanırsam, yarıdan fazlası kömür oldu. Bir de bakla var dolapta. Onu da yarın filan pişiririm.


*  *  *  *  *  *  *  *

Sanırım bu günlük bu kadar. Heyecanlıyım. Artık yazsam da bitse.



Pazartesi, Mart 20, 2017

Çalış çabala.

Şu an, işte, şahane bir an. Anlatacaklarım birikti ve saat çok geç değil, boş zamanım var. Hmm...

Nereden başlasam?

Cumartesi gecesi sinemaya gittim: Istanbul Kırmızı'sını çok merak ediyordum, kaçırmak istemiyordum. Hınca hınç dolu bir salonda izledim. Normalde o salondaki tek izleyici ben olurum. Ekşisözlükte yazdığı gibi prodüksiyon çok iyi, yani görüntüler, çekimler, oyuncular fiyakalı filan güzel ama senaryoyu ben beğenmedim. Dolayısı ile filmi de. Yazık olmuş. İnstagram'da takip ettiğim nadir ünlülerden biri Ferzan Özpetek, ve filmde geçen birçok mekânın başka nefis fotoğraflarını görmüştüm önceden, ayıla bayıla. Beklentim çok yüksekti. Ama filmi beğenemedim. Belki kitabı daha güzeldir. Bilmiyorum.





Pazar günü, artık çeviri de almadığım için kahvaltıdan hemen sonra masanın başına oturdum öyküm için. Akşama kadar dişe dokunur hiçbir ilerleme sağlayamadım. Pöf. Akşam olunca, elimdeki bir "nasıl çocuk hikâyesi kurgulanır" kitabından esinlenip, öyküyü zenginleştirir belki diye, sonradan bayıldığım bir alıştırma yaptım. Hikâyenin ana temasını oluşturan birkaç sözcüğü başlık olarak boş bir A4 kağıdına yazdım, sonra da liste halinde o birkaç sözcüğün bende çağrıştırdıklarını özgürce, "ilginçmiş, saçmaymış, klişeymiş" diye yargılamadan alt alta sıraladım. Koca A4 doldu taştı ikinci sayfaya. Ve müthiş bir özgürlük hissi. Müthiş bir "ne güzel fikirler çıkıyor benden" hissi. Halbuki hiçbirinin doğrudan kullanılır bir tarafı yok. Ama bir nevi öykü hammadesi üretimi. Biraz yazma hevesimi ve kendime güvenimi geri kazandım. Listedeki sözcükleri gruplara böldüm: eşya, meslek, özel isim, mekân, kültürel referans, filan diye. Beğendiklerimi, bana ilham verenleri yuvarlak içine aldım. Fakat öykü gene yerinde sayıyor. Neden yapamıyorum, çok mu kasıyorum, olmayacak bu galiba diye sıkılıp daralırken, ger ger gerilirken, yazı masasından koltuğa geçtim. Saat artık gece yarısı olmuştu. Listedeki birkaç maddeyi düşünürken zınk dedi aklıma karman çorman güzel birşeyler geldi. Hemen not aldım. Saat geçti. Yorgundum. Yattım.

Bu sabah aldım o fikri, hikâyenin yıllardır en oturtamadığım yerine koydum. Yerini bulmuş bir puzzle parçası gibi doğrudan manzaraya karıştı ve bir pırlanta gibi ışıl ışıl parladı. Vay canını. Bir yürek çarpıntısı, bir sevinç, bir heyecan. Korkarım öykü yazarken kalp krizi geçiren ilk insan olacağım. Bitmedi dur: sonrası daha acayip. Aklıma sürekli dön dolaş neredeyse kavramlaşarak gelen bir sözcük: kum. Ve bir yazar: Borges. Beni ayıplamazsan bugüne kadar doğru dürüst Borges okumadığımı itiraf etmek istiyorum, ya da ayıpla, nasıl istersen. Cahilin tekiyim. Diyorum hep. Araştırmaya başladım aylak aylak: Borges kim, hayatı nasıl geçmiş. Hiç roman yazmamış sadece öykü yazmış mesela, bunu bilmiyordum, ilginç, öykü demek... Sonra görme duyusunu kaybettiğini biliyordum, zaten bendeki karakterlerden birinde belki körlük olacaktı. Ben oradan bana çağrışım yaptı zaten diye düşünüyordum. Sonra biraz daha deştim ve...şok. Yok artık. Deve. Yuh. Nasıl ya? Nasıl olabilir? Tesadüf mü bu şimdi? Borges'in hikâyelerinden birinde, tam olarak benim kaç gündür işlemeye uğraştığım temayı buldum: aynı adamın gençliği ve yaşlılığı karşılaşıyorlar! Allahtan benden farklı işlemiş. Yoksa at her şeyi çöpe. Daha güzeli yazılmış nasılsa diye. Benimkisi biraz daha değişik. Ve o öykünün bulunduğu kitabın adı: Kum Kitabı. Buyuuuuuuur, buradan yak! Çok acayip bir tesadüf değil mi sence de? Hayır Borges okumuş olsam diyeceğim ki ben unutsam bile bilinçaltım hatırlıyor, çağrışımlardan oraya çıktık. Ama değil. Hemen çıkıp Kum Kitabını ve bulabildiğim başka kitaplarını satın aldım Pandora'ya gidip. O hikâyesini de okudum ve kitaba adını veren Kum Kitabı hikâyesini de. Fakat çok ilginçti. Sanki sınıfa ödev verilmiş, sen olayın bütün girdilerine çıktılarına kafa patlatmışsın, sonra öğretmen Borges'in yazısını sınıfa okuyor ve sen adamın bütün o girdi çıktıları nasıl hallettiğini görebiliyorsun. O açıdan öğreticiydi.





Şimdi hikâyenin son etki kısmı kaldı... Sadece (!)... Peh...Neyse en azından yerimde saymıyorum. Ama bu hikâyenin beni bu kadar uğraştıracağını tahmin etmemiştim. Çok daha kolay yazılacak sanıyordum. Kolay olmayacak ama bence bittiğinde emeklerime değecek. Önemli olan, içine sinmiyorsa, çabalamaya ve daha iyisini yapmaya devam edecek cesareti göstermek.

Galiba Mart ayı hedeflerimi gerçekleştirebileceğim. Henüz on bir gün var önümde. Biraz iş kısmı geri kaldı. Hiç iş kitabı okumadım. Ama o kısım biraz zordu. Dur bakalım. Önümüzdeki ay belki onu da sıraya sokarım.

Cumartesi, Mart 18, 2017

Hafta sonu böyle geçiyor.

Hastalık bünyemi ağır ağır terk ediyor. Bu sabah gücümün yerine geldiğini, çok da ağır olmayan ev işlerini yapabilecek gibi hissedince anladım bunu...Fakat, diğer hedeflerim de önemliydiler ve özellikle öykü yazma konusunda hiç bir teşebbüste bulunmamıştım aybaşından bu yana. Ev işlerine girişsem öyküye enerji kalmayacaktı. Emindim bundan. O yüzden onu öne aldım. Ve bu saate kadar üstüne düşündüm. Sonunu bağlamak istiyorum. Ama yapamıyorum. Bugün de yapamadım. Ve en sonunda bu kadar uğraşmak yeterli diye düşünüp dışarı çıkıp biraz mutfak için alışveriş yaptım. Bir tane hazır vişneli kakaolu kek aldım pastaneden ve kendime bir kupa neskafe doldurdum. Şimdi bütün evin işleri gözümün içine bakıyor. Üstelik akşam yemeği için bir posta daha çıkmam lazım alışverişe.

Rüyamda M.B.'ı gördüm. M.B. kim dersen, hayır eski sevgilim değil maalesef. Yani keşke olsaydı. Çok eskiden, ben lise öğrencisiyken çok yakışıklı olmasa da çok karizmatik bir matematik hocasıydı öbür fransız okullarında. Yani çok karizmatik derken, karizmasıyla nam salmıştı, bizim okulda hiç ders vermemesine rağmen onu tanırdık ve bilirdik ve ağzımızın suları akardı, ve sanırım diğer fransız okullarında da durum aynıydı. Bir sefer konsoloslukta dersimiz varken, teneffüste konsolosluktan içeri girmişti: kapıdan içeri Tom Cruise girse ancak o kadar heyecan yaratabilirdi. Neyse işte. Liseden mezun olduğum yazın başında, Fransa'ya tek başıma bir geziye katılmak üzere havaalanında beklerken, bir baktım check-in sırasında önümde bu. İnanamadım. Aynı uçağa bineceğimiz o zaman bile kafama dank etmedi. Adam Pekin'e uçacak değil elbet, Fransa'ya dönüyor. Sadece onu gitmeden son kere görüyorum diye düşündüm. Ve sonrası tam bir mucize. Ya da ona bakışlarımı ve heyecanımı fark eden check-in kontuarındaki kızın bana yaptığı bir güzellik. Uçakta benim tarafa geldi, geldi ve ben "allah'ım M.B. geliyor karşıdan! yine onu görebildim" diye sevinirken geçti tam yanımdaki koltuğa oturdu! Sonuç olarak yol boyunca tanışıp muhabbet ettik. Üç saate yakın. Ben ve efsanevi M.B.. Rüya gibi bir şeydi. Sonra ben ona telefonumu verdim, ve Fransa'dan döndüğünde beni aradı ve bir kere buluştuk. Bu tesadüf daha da pekişebilirdi elbet, sanki bana biraz meyili de vardı, ne var ki, adam nişanlıydı. Yaa... yaaa... Dün akşam rüyamda, sevgilimdi işte o otuz seneye yakın bir süre önce tanıştığım ve sonra görüşmediğim adam. Elimden tutuyordu. Mutluydum. Sarılıyordum ona. Ben biliyorum bu rüyanın dayandığı yeri. Dün çok ufak, olumlu sürpriz bir gelişme oldu sevdicekle ilgili, fakat ben o an aşırı sevindim, havalara filan zıpladım. Sonra düşününce, bu kadar sevinilecek bir konu olmadığını anladım ama işte, sevinmiştim bir kere... Beynim olayı M.B. 'ye bağlamış, yanıma oturuyor (büyük sevinç) ama nişanlı olduğunu biliyorum (bir sonuca bağlanmayacak).  Çünkü M. B. diyince aklıma o uçak yolculuğu geliyor en çok.

Bu akşamın menüsünü değiştirdim. Tekrar dışarı çıkıp alışveriş yapmak istemiyorum. Belki sinemaya giderim. İstanbul Kırmızı'sını merak ediyorum. Belki yarım saatlik evişi de yapar biraz vicdanımı ve evi hafifletirim.

Umarım yarın şu öykünün sonunu bağlayabilirim...

Çarşamba, Mart 15, 2017

Kayıp postun ardından.

Conga çalmaktan yorgun düştüm sanmıştım. Durum öyle değilmiş dostum. Hastalık bitkinliğiymiş. Soğuk algınlığı öncesi iliklerin çekilmiş gibi bir halsizlik. Derhal zencefil kürüne başladım. Bu sayede (?) normalde bir hafta süründüren burun akıntısı bu sefer bir gün sürdü. Tam da kendi kendime bak iki senedir hasta olmuyorum ne güzel diyordum. Peh.

Biliyor musun ben sana Pazar gününden beri parça parça yazıyorum. Dün akşam tam yayınlayacağım, görseli bile bulmuş yapıştırmışım, küt: yazının yarısı uçtu. Hiç yazılmamış gibi. Mutsuzum hastayım filan diyordum diye ben de bir daha yazmadım. Dedim herhalde bu kadar negatifliği blogger kaldıramadı, attı bazı sigortalar.

Pek bir yenilik yok. Evdeyim. 4 vokal'in konserine gidemedim. Onun dışında hala akşamları yemekten sonra atıştırmamaya dikkat ediyorum. Bunun neticesinde kilolar gerilemeye devam ediyor. Bugün tam iki hafta etti. İki kilodan biraz daha az verdim toplamda. Benim için çok sevindirici. Keşke böyle devam etse. Üçüncü haftada üçüncü kiloyu versem meselâ. İnsem artık obezlik sınırının altına, hiç olmazsa. Ve bir ayda dört kilo vermiş olsam. İki ayda sekiz kilo diye uzar gider bu hayaller. Tamam yeter bu kadar kilo muhabbeti. Sustum.

Pazar günü annemi ev arayışında dinlendirmek için girdiğim kafede çay içerken, pencereden eski sevgilimin geçtiğini gördüm. İstesem çıkıp selâm verirdim. Sokak dar ve tenhaydı. Ve onlar yavaş yürüyorlardı. Ama istemedim. Galiba eşi beni gördü. Bana baktığını gördüm. Fakat onlardan da bir hareket gelmedi. Dedim boşver eskisini, yenisine yer açalım. Doğru demişim değil mi?

Evde pinekleyerek zaman geçtiğinde anlatacak çok bir şey de olmuyor. Bir de enerjim hala düşük. Haydin bugünlük bu kadar olsun. Yayınladım gitti. Affet. Bir dahakine daha güzel yazacağım, sana söz.


Cuma, Mart 10, 2017

Yorgun.

Işıklar küçük küçük yanıyor, müzik tamam, ayaklar koltuğa uzandı, laptop kucakta, karnım tok, sırtım pek. Spotify'da "your favorite coffeehouse" radyosu dinliyorum sakin sakin.

Bu hafta çok yoruldum, neden bilemiyorum. Ekstradan yaptığım, bir 70'ler pop atölyesinde şarkı söylemek bir de onun hemen ardından darbuka atölyesine girip conga çalmak var. Hepi topu bu kadar. Aaaa... Değil...Değil ki. Koskoca kaç bin karakterlik çeviriyi unutmuşum. Bir de tabii güneşin altında durdum. Güneş enerji emer. O kadar ki, yarışmaya hazırlanan üst seviye yüzücü tanıdığım yarışmadan birkaç gün önce güneşte durmazdı, gölgeye çekilirdi havuzda. Cuma günü de kostümlü 70'ler pop konserindeydim, atölyeden farklı bu. Şaka maka yoğun bir haftaymış. Bir de neden bu kadar yorgunum diye şaşırıyorum. Artı, artı...sabahları bir haftadır erken uyanmak. Artı Istanbul trafiğine girmek ve çıkamamak. Pazar günü de 4 Vokal'in albüm tanıtım konseri var. Ona da gitmek istiyorum.

Birçok yere yetişebilmek için taksiye binmek durumunda kaldım. Değişik taksi şoförleriyle muhabbetler. Bir tanesi tanker gemilerde çalışıyormuş normalde taksici değilmiş, zaten sakinliğinden belliydi bir tuhaflık olduğu, kimseye kızmıyordu yollarda, Brezilya'yı, Teksas'ı, Kanada'yı görmüş fakat yalnızlıktan şikayetçi, evlenmek istiyormuş ama uzun yol çalışanı olduğunu duyanlar hemen cayıyormuş, sormadı ama sormuş kadar oldu, biraz daha yolumuz olsa bastırarak teklif edecekti evlenmeyi. Zor kurtardım yakamı. Evlenmekten zaten umudunu kesmiş gibi bir hali vardı bari whatsapp tan mesajlaşabileceği biri olsaymış. Hiç sesimi çıkarmadım. Sadece inerken allah gönlünüze göre versin dedim. Sen sağ ben selamet.

Bu haftada iz bırakan bir diğer konu Leylak Dalı'nın sayfasında gördüğüm ve bu hafta yaptığım brüksel lahanası yemeğiydi. Mmmm...Çok nefisti. Hazırlaması çok kolay, çok kısa zamanda pişiyor ve çok güzel değişik bir yemek oluyor. Bu akşam mesela dondurulmuş pane balığın yanına garnitür olarak yaptım. İkisinin pişme süresi hemen hemen aynı, on beş yirmi dakikada yemek hazırdı ve pilavdan, makarnadan, hatta püreden bile bıkmış bünyeme iyi geldi.

Offf pilim bitti. Bitmeseydi de sana başka şeylerden de bahsetseydim. Şarkı sözü yazmak mesela. Sonra Ralf. Sonra nasıl hayatımda farketmeye çalıştığım olumlu şeylerin son tahlilde günü kurtardığına.

Ve Mart'ın 10'u olmuşuz. Kim yuttu gıpgıcır 2017'nin Ocak ve Şubat'ını ve Mart'ın ilk günlerini? Dertler tasalar bizi oyalarken akıp gitmiş zaman kimseye ses etmeden.




Konga: işte bundan çaldım: düm sa tek tek!

Pazartesi, Mart 06, 2017

Limoni.

Gene bir çeviri işi aldım başıma. Bu sefer şartları daha iyi, bir de arada arkadaş ricası var. Neyse ki kısa dönem. Yarın teslim ediyorum son belgeyi. Bu akşam paydos ettim. Sabah altıda uyandım da kalkmadım. Sonra gene dalmışım bir ara. Ama saat 10:00'dan beri çalışıyorum.

Son gelişmeler şöyle: yarım kilo daha gitti bünyeden ama sıfır abur cubur. İlk günler, günde 100 gr hurma tüketiyordum, şimdi yarım hurmanın bile içimi aldığı oluyor. Aklım atıştırmaya gidince, beynimin güvenlik görevlisi kılıklı fedaileri "hooooop hemşeri" diye kollarını kavuşturarak yol kesiyorlar:"atıştırma isteği değil o, can sıkıntısı, bir bak da bak, oyalanmak için". Bakıyorum. Haksız değiller. Durabiliyorum. Maaşallah de ama.

Yaa. Böyle işte. Spor yapamadım ama Cumartesinden beri. Yapabilseydim belki daha hızlı gidecekti kilolar. Ama böyle de fena değil. Gerisin geriye gidiyor ya, o bana yeter.

Şarkı sözü yazacaktım ya en son. Yazdım. Üçte ikisi bitti. Matah bir şey olmadı, istersen buraya yazabilirim bitince. Amaç sadece vasat bile olsa bir tane yazmayı denemekti. Sonuçta vücuduma dövme yaptırmıyorum o metni. Daha güzellerini yazarım belki bir gün. Ama memnunum bu durumdan.

Böyle sanki güzel şeyler oluyormuş gibi anlatıyorum, ki güzel şeyler de oluyor, ama geçen Pazar mesela çok kederliydim. Hem kederliydim hem canımdan bezmiştim. Kalabalık bir otobüste Ortaköy'den Osmanbey'e elli dakikada varabildim. Trafik değildi ama beni canımdan bezdiren. Aşk konusunda yaşadığım umutsuzluktu. Ölmek istiyordum. Öylece duruyordum başka insanların arasında, ölme isteğimle beraber, bazen gözlerim doluyordu, ama tabii ki kimse fark etmiyordu. Son bomba haberi yeni almıştım: kardeşim, annemin bütün yükünü sırtıma bindirerek, tittir olup gidiyor Istanbul'dan. Daha kibar olamayacağım bu konuda, beni affet. Zaten o karışmadığında krizleri yönetmek benim için daha kolay oluyordu, ama artık komple gidiyor. Bu ne kıştır arkadaş... Hiç renk vermedim. Doğal karşıladım bir nevi. Ondan her türlü adiliği beklediğim için halbuki. Oysa yanına kâr kaldı sanıyor. Bir de hadi deyince bilet alıp gelebileceği bir ülkeyi seçmiş. Öyle dedi. Ne kadar da düşünceli. Bunu yedirebildiğini zannediyor ya. Ona kızıyorum kızıyorsam. Salak yazıyor çünkü alnımda, aptal yerine konduğuma yanıyorum. Yoksa defolsun gitsin. Bir daha da geri gelmesin. Buralar onsuz daha yaşanılır.

Şu an ama ölmek filan istemiyorum. Biraz daha iyiyim. Bir dövme yaptıracak olursam, ki asla yaptırmam diyordum, sol bileğimin içine "bu da gelir, bu da geçer" yazdırmak olabilir. Küçük olumlu gelişmelere tutunuyorum. Havanın güneşli oluşuna. Beklediğim otobüsün hemen gelmesine. Çevirimin hızlı ilerlemesine. Darbuka atölyesinin kontenjanı kapanmadan yazılmama. Bu şarkı sözü yazmanın beni götürebileceği yerleri hayal etmeye. Elimi belime koyduğumda ellerimin yakınlaşmış hissetmeme.

Yavaş yavaş yatayım ben. Gözümden uyku yaşı akıyor.




Çarşamba, Mart 01, 2017

Yeni ayın başında yeni hedefler.

Şu an tam yazma havasındayım. Yogamı yaptım. Üstüne misler gibi duşumu aldım. Üstüne temiz temiz giyindim. Spor sonrası hurmamı, cevizimi, elmamı yedim. Yeşil çaya biraz kuru nane ekleyip demledim.

Dün akşam plan program yapasım gelmedi. Yapmadım. Bugün oturdum başına.

Mart ayı hedeflerimi açıklıyorum ta-daaaaaam :

1- Bir şarkı sözü yazmak.

Sanırım bir ay bir şarkı sözü yazmak için yeterli bir süre. Aslında birden fazla da yazılır ama ben "bir" deyip yapılabilir hatta yapılması garantili bir hedef seçmek istiyorum.

2- Bir kısa öykü yazmak.

Bu da çoktandır ertelenmiş, bir hedefim. O baştan başlamam gereken bir öyküm vardı. Belki onu yaparım olmadı daha güzel bir öykü çıkarsa ortaya onu yazarım. Ama bir ay öykü yazmak için yeterli bir süre benim şu andaki tecrübem ve bilgimle.

3- Akşam yemeğinden sonra hiçbir şey yememek.

İki günde yani şunu yaptığımdan beri uyku düzenim değişti. Daha erken yatıp daha erken kalkıyorum. O yüzden bu çok önemli bir konu. Akşam yemeği de en geç sekiz buçukta bitse misler gibi olur. Ve ayrıca can sıkıntısından yediğimi anladım. Pisboğazlık ne demekmiş biliyorum artık tam olarak. Ve pisboğazlığı sıfıra indirmeye çalışacağım. Yemek yemek saatinde yenir. Bir de ara öğünler var. Ama hepsi o kadar.

4- Her gün yoga veya yürüyüş yapmak.

Dünden başladım ben buna. Ve evet bugün tartı yarım kilo eksik gösteriyordu. Bu ay üç kilo verebilsem şahane olurdu. En azından obezlik sınırının altına inerdim. Yogaya alternatif olarak yürüyüşü seçtim. Hava güzel olduğunda mesela, ve canım istiyorsa bir saat yürüyüş. Hava kapalıysa veya çok zamanım yoksa 20 dk'lık bir yogayı sığdırabilirim her güne diye umuyorum.

5- İş

İşte geldik zurnanın zırt dediği yere. Elimdeki kitaplar 3 değil 10 adetmiş. Bilgisayarımdakilerle beraber. Şimdi bu hedefi nasıl adlandıracağımı ve yapılandıracağımı hala bilmiyorum. Çok katı bir sistem kurarsam, tıpkı geçen sene satrançta olduğu gibi, hedef amacının tersine işler. Yani işleri ilerleteceğine çomak sokar. Tek bildiğim o kitapların hepsini okumak istediğim ve iş kurmakla ve işletmekle ilgili daha fazla bilgi sahibi olmak istediğim. O yüzden kitapları listeledim defterime. Hepsi İngilizce. İlgini çekerse sana başlıkları vereyim:


  • The richest man in Babylon: bunu geçen sene galiba okumuştum, ama sonuna kadar değil ve zaten tekrar okumak istiyorum. Sanırım Türkçesi var. Babil'in en zengin adamı.
  • How to think like Bill Gates.
  • The entrepreneur mind.
  • The 100 dollar startup: bunu da parça parça okudum ama tekrar okumak istiyorum.
  • The lean startup
  • The personal MBA
  • The business book: bunu da geçen senelerden beri elimde sürünen büyük bir kitap, sonuna kadar okuyamadım.
  • İnnovation and entrepreneurship: bu çok kalın ve çok kapsamlı bir kitap, biraz ders kitabı gibi.
  • For the win: bu gamification üzerine bir kitap, yani daha çok büyük şirket sahiplerini ilgilendiren türde, şirkette çalışanları, çalışmaya oyun öğeleri katarak motive etme kitabı. Bunun coursera da kursu vardı. Yazılıp bakmamıştım. Kitabı karıştırmak daha verimli olabilir. Oyun öğeleri ile insanları motive etme fikrini ilerde farklı şekillerde kullanmayı düşünüyorum.
  • Shark tank jump start your business: bir de bu var. Ama en sona aldım bunu. Şart değil okuması. Bakalım.
Bu ay bu kitaplardan okuyabildiğim kadarını okumayı hedefliyorum. Belki psikolojide olduğu gibi parça parça okumalar yaparım. Birinden birine atlamak ve her şey serbest. Bir de bol bol bu konu hakkında bir defter tutarak, nasıl bir iş(ler) kurmak istediğimi kafamda netleştirmek. Bu hedefi en fazla yapılandırabilmem bu kadar. Yoksa pek ölçülebilir net bir hedef değil.

*  *  *  *  *  *  *  *  *
Bu ayın hedeflerini, yapılabilir olmalarını ön koşul alarak seçtim. Uçuk değiller. İddialı değiller. Ama uçuk ve iddialı olup da sonunda ağzımda ekşi bir ıskalanmış çılgın hedefler tadı bırakmasına yeğliyorum. Zamanla ve tecrübeyle öğrendiğim bir şey bu. Az olsun benim olsun. 

Daha da yazasım var. Hızımı alamadım. Ama yemek yapmam lâzım, karnım gurulduyor. Ve sonra gördüğün gibi işlerim var. Bu akşamdan o eski posttaki bbc bağlantısını incelemek istiyorum şarkı yazmak üstüne olanı.