Pazartesi, Ocak 30, 2017

Yeni güzellikler.

Aslında dün yazmaktı niyetim. Ne var ki bütün işleri bitirdiğimde saat gece yarısını çoktan geçmiş, pillerim kritik kırmızı seviyenin altına inmişti. Kendimi yatağa dar attım.

Geçen seferkinden bambaşka bir ruh hali içindeyim. Hayatımdaki güzelliklerin tadına varabilecek kıvama geldim. Üstelik eski güzelliklere yenileri eklendi. Hepsini anlatacağım gel, kap kurabiyeni, kahveni, yanaş yamacıma.

Hangisinden başlasam? Hmh. Müzik. Müzik, dostum, şahane bir şeymiş. Böyle yağ damlası gibi dağılıp çoğalıyor, hayatımda kapladığı yer. Müzik festivaline katılmaya kesin karar verdim. Eğer yeterli sayıda kişi katılmak isterse elbet. Yoksa tur iptal edilecek. Yalnız Viyana değilmiş. Venedik'miş. Venedik... Önümde sereserpe uzanan bir mutluluk tarlası gibi şu an. O bir.

Sonra, gitar almıştım ben kendime büyük heveslerle, yirmi (iki) yıl önce, Joan Baez ve MFÖ şarkıları çalacaktım göya. Yirmi senedir benimle durdu, mobilya gibi, evimin bir köşesinde dokunmadım pek. Bir ara reklamını görüp uygun bir zaman göz atarım dediğim Yousician diye bir uygulama görmüştüm bir süre önce. Gitar, piyano ve ukulele öğrenmek isteyenler için eğlenceli bir öğrenme yöntemi diyorlardı. Hiç hevesim gelmemişti bugüne kadar, rahat iki aydır telefonumda indirilmiş halde duruyordu. Müzik teorisi dersini alınca, bir göz atmak istedim Yousician'a. Günde belli bir süre ücretsiz öğretiyor. Sınırsız istersen de atla deve değil on dolar gibi bir ücret veriyorsun aylık. Ama ben şimdilik ücretsizini kullanıyorum. Çok güzel. Video oyunu gibi sadece joystick'in, enstrümanın. Bilgisayara indirdim. Telefon dar gelir diye. Bilgisayarın mikrofonundan çaldığını dinleyip sana anında geribildirimde bulunuyor," biraz erken çaldın", "biraz geç", "mükemmel" filan diye. Çalan bir parçaya eşlik ediyorsun daha birinci dakikada. O "mükemmel" deyince öyle bir heves geliyor ki. Bir de, bir yandan, sekizinci, onuncu çalışta filan mantığını kavrayıp, kendini akışa bırakıp, sezgilerinle çaldığın bir an oluyor, o işte, olay o, çok feci acayip zevkli. Kulağınla, elin bir oluyor ve otomatik pilota geçiyor, sen böyle devre dışı da kalmıyorsun, ama biraz kenarda duruyorsun ve müziğin senin içinden geçmesini deneyimliyorsun.

Her gün sınırlı ders olması aslında pintilikten değil. Bıkmadan devam etmek için. Tadı damağında kalacak ki ertesi gün hevesle yapasın.

Etti iki. Üç: yayınevinden haber geldi. Benimle yeni bir kitap üstüne çalışmak istiyor. Bu da beni çok sevindirdi. Hem üçüncü defa tercih edilmiş olduğum için, hem maddi açıdan, hem de bir ücret karşılığı çalışmanın beni aktif bir insan olarak hissettirdiği için. Aktif bir insan olmayı seviyorum. Ağustos böcekliği ile karıncalığı dengelemiş hissediyorum.

Bunlar işte hayatımın yeni güzellikleriydi. Diğer yandan gecikmiş bir yeni yıl kararları aldım. Bu çerçevede bu sene daha çok kitap okumaya karar verdim. Kararlardan biri bu. Azla başladım: her gün, ama her gün, en az on sayfa kitap okumak. Bunu zaman içinde yirmi sayfaya çıkarmak hedefim. O zaman 140 sayfalık bir kitabı bir haftada bitirebilirim. Neredeyse eski okuma ritmim. Bu hedef şimdilik yolunda gidiyor. Bakalım.

Öykü yazma konusunu da bir şekle sokmam gerektiğini fark ettim şu anda. Yoksa arada kaynayacak.

Daha da yazarım ama bu seferlik burada kalsın. Bundan sonra söyleyeceklerim için zaten çok erken.


Cuma, Ocak 27, 2017

Üzüntü ve bolşevik devrimi.

Önce üzüntü vardı. Ağladım. İçimi çeke çeke. Salya sümük. Sonra bir daha ağladım koltuğun yastığına kapanıp. Üzüldüm: kırgındım, haksızlığa uğramış, kullanılmış, aptal yerine konmuş, parmakta oynatılmış. Hem de defalarca. Hem de şahitsiz. Tek şahit bendim. Saat gece yarısına geldiğinde bir şahit beklediğimi anladım. Yoktu şahit. Olmayacaktı. Bunu anlamak çok özgürleştiriciydi. Üzülmekte yerden göğe kadar haklıydım ve başka kimse bana hak veremezdi çünkü bilmiyordu. Bütün hayatım bir üzüntü koleksiyonuydu. Bin kere on bin kere yüz bin kere üzülsem yetmeyeceğini anladım. Ve üzüntü o an tükendi. Üzüntünün dibine gelişim böyle oldu. Ama o bitince bu sefer öfke başladı. Başkaldırı. Isyan. Nasıl bir hiddet. Sanki hiddetli nefesimi sokağa salsam şehir sekiz şiddetinde yalpalayacaktı. Üç gün öfkenin pençesinde kıvrandım. Ne hayatımdaki güzellikler, ne her zaman yarama merhem olan doğal yollar yetmiyordu beni sakinleştirmeye. Kimyasal bir destek aldım. Hayır, ne alkol ne uyuşturucu. Onlara hiç güven olmaz. Sadece bir ilaç.

Bugün koroya gidemedim. Ama biraz daha iyiyim. Öfkem geçmedi. Sadece seyreldi. Dışarı çıkıp en sevdiğim abur cuburları aldım. Biraz da sağlıklı şeyler. Mesela fındık. Dolapta olgunlaşmış yarım avokado vardı. Onu ezip kendimce bir guacamole yaptım. Tahıllı ekmeğe krem peynir ve o avokadodan sürdüm yedim. Güzel bir tokluk verdi. Çay içtim. Kızlardan koronun ses kaydını atmalarını rica etmiştim. Attılar sağolsunlar. Onu dinledim. Koro detone söylüyordu. Gülümsedim. Orada olmak istedim. Oysa sabah detone söyleceğim diye istememiştim. Bir yeri yapamıyorlardı. Ben evde, ikinci dinleyişte yapabildim. Başarmak bazen öyle tatlı ki. Belki öfkeye güzel bir panzehir. Ya da seyrelmiş öfkeye.

Mina'nın önerdiği nefis animasyonu izledim bu arada. Gorki'nin bir kısa öyküsünden esinlenilmiş olduğunu öğrendim filmi sonunda. Gorki hakkında hiçbir şey bilmediğimi fark ettim. Hiçbir hikayesini okumamıştım. Wikipedia'dan baktım hayatına. Öyle zor bir hayat ki. On bir yaşında yetim ya da öksüz kalmış. On iki yaşında evden kaçıp başının çaresine bakmak zorunda kalmış. Sonra da çarlık Rusya'sında çeşitli işlerde çalışmış ve sonra Lenin'le tanışmış, bence Lenin onun saf duygularını, deneyimini ve yazarlık yeteneğini iktidarı için kullanmış sonra da sepetlemiş. Stalin de ona mal mülk ve göreceli konfor sunarak onu önce bir güzel avucunun içine almış sonra da cezalandırmış. Sürgüne bile gitmiş. Bu arada meşhur bir yazar olmuş, ezilen sınıfı anlatmış. Tabii ben doğru dürüst anlatamadım. Bir de üstünden birkaç gün geçti. Bazı ayrıntıları unuttum. Yani benim geçen günkü daha bir nane olamadan havaya girmem çok gülünç ve hayatta bir karşılığı yok. Gorki hiç öyle bir havalarda yaşamış gibi değil. Gayet zor şartlarda yaşamış. Yazarlık da hayatına bir renk gibi olmamış sanki, daha çok başına iş açmış gibi. Gorki'nin solculuğu diyeyim, samimi ve hakiki, çünkü bizzat emekçi olmuş, halbuki Lenin sinsi bir siyasetçi. Ben burdan bunu anladım. Ve bence tarih boyunca hep böyle ikililer olacak. Sinsi olan samimi olanı kullanacak. Döndük mü başa? Üzüntüye, öfkeye? Haydi bakalım.

O zaman ben de buradan haykırıyorum: ey dünyanın samimileri ve hakikileri, temiz duygulu, adalet kaygılı güzel kalpli insanları, birleşin! Birleşin ve sinsilerin sahtekarların leş fırsatçıların oyununa gelmeyin!



Pazar, Ocak 22, 2017

Pazar.

Bugün müzik teorisi dersim vardı. Biraz değişik bir gün geçirmek istedim. Ders bitiminde Ortaköy'de bir salep içtim, şapka atkı aldım kendime tezgahlardan. Oradan çıkıp evimin yolunda bir alışveriş merkezine girip, biraz indirimdeki ürünlere bakıp bir parça bluz aldım, bir de karnımı doyurup, film izledim. Aşıklar Şehri'ni. Zaten Whiplash'ın yönetmeni yönetmiş, Whiplash'ı da beğenmemiştim. Küçükken de müzikle "doldurulmuş" filmler hoşuma gitmezdi. Sinema benim için görsellik demek, müzikle doldurulunca insanın kulağıyla yemek yemesi gibi ters geliyor bana. Filme gelince, son derece klasik bir müzikal, klasik bir step dansı bölümü, hiçbir özelliği olmayan bir aşk hikayesi. Kesin oscar'ları alır diyorum. Sadece bir ara konunun bir yazar ve bir müzisyen arasında geçiyor olması beni bir nebze filme bağladı ama onu da fazla işlemediler ve hepsi bu. Oyunculukta oyuncuyu oynamak zordur, yani rol yapan bir aktrisi oynamak, kız onu bir yerde çok güzel ayırmış kendi oyunculuğundan sırf onun için versinler vereceklerse oscar'ı.

Gene de günüm renkli geçti dışarıda geçince. Ben evde huzur bulan ve keyif alan bir insanım ama dışarıda olmak bugün hoşuma gitti. Hatta keşke birkaç gün bir yerlere gitsem. Koro ile Viyana'ya festivale katılma ihtimalimiz var baharda ama bilmiyorum. Çok uygun biletler de buldum.

Şimdi hafif bir müzik koyup, biraz kitap okuyacağım.

İyi geceler dünya.

Cumartesi, Ocak 21, 2017

Cumartesi günlüğü.

Mola verdim. Çayımı kekimi aldım yanıma. Dışarısı hala aydınlık. Üst komşumun zili çalıyor. Dışarıda bir arabanın alarmı çalıyor zangır zangır. Fonda üflemeli çalgılar, yani korna. Bütün gün böyleydi burası. Kargaşa, patırtı. Aslında her gün böyle. O yüzden taşınmak istiyorum ya.
Bugün öykünün başına oturdum, çalışmaya çalıştım.

Dur önce dünü söyleyeyim. Dün berbat bir gündü. Ne yapsam tadım tuzum yoktu. Finali de, sağolsun, işini savsaklayan biri yaptı. Şunu bir kenara not al okurum: dürtmeden çalışmayan insan, bir süre sonra dürtsen de çalışmayacak. Tembelliğe doğru bir meyil varsa, o sistem er ya da geç mutlak hareketsizliğe ulaşır. Biraz dürttüm. Yani sekiz kere üst üste aradım açmadığı telefonunu. Bilsin yani. Yakasını bırakmayacağım. Sonunda açtı. Sonra, ben ona bağırırken telefonu yüzüme kapattı. İnanamadım. Kapattı resmen suratıma. Ben kendi kendime bağırınır oldum. Ama bu böyle mi bitecek? Böylece bitecek mi? Bu kadar kolay mı?  Sence? Yağız atın çiftesi pek olur derler. Neyse. Baktım dişlerimi sıkıyorum. Daha beteri, bu kadar gündür gık demeyen yanık yaram ben sinirlenince sızlamaya başladı. Haaa dedim. Dur. Şu an o terbiyesiz, pişkin pişkin bulmacasını çözmeye devam ediyor. Sen burada kendi kendini yiyorsun. Sinirlenmeyeceksin. Sen sakin olacaksın. Derhal.

Hemen yumuşak bir müzik, küçük ışıklar. Ve sinir yumuşatmakta bildiğim en keskin araç: duş. Saçlarımı o güzelim zeytinyağlı şampuanla yıkadım. Şu an misler gibi kokuyor ve yumuşacık.

Sonra bu sabah o ruh halinin hormonal boyutları da ortaya çıktı. Bugün biraz daha iyiyim. Ve beynim bir başka berrak çalışıyor. Mesela o patırtının beni hangi ruhsal mekanizmalardan geçerek sinirlendirdiğini de çözdüm, harita gibi çizebilirim sana, ekonomik bir boyutu var: dikkatini toplarken, dış uyaranları (ses, gürültü) saf dışı bırakmak için zihinsel bir enerji harcıyorsun, sonra anlaması zor ya da incelikli bir konu ile ilgilendiğinde beyninin daha fazla enerjiye ihtiyacı oluyor ve o dış uyaranı saf dışı bırakmak için kullandığın enerjin yetmiyor ve dikkatin dağılıyor bu yüzden de sinirleniyorsun.

Öykünün neden bunca uğraştan sonra bir türlü istediğim gibi olmadığını da çözdüm. Şu an çok aşırı net. Billûr gibi. Önce tespih çektim. Yani japa-mala meditasyonu. Ne dersen de, tespih çekmek sözünden gocunuyorsan, seni farklı bir aidiyete fırlatıyorsa meditasyon de, bana fark etmez. Her bir tanede çok iyi bir yazar olduğumu düşündüklerini hayal ettim. Tespihten sonra aslında konuyu fena işlemediğimi, fena bir iş çıkarmadığımı, sadece öykünün sonunun istediğim etkiyi yaratmadığını ve zaten öyle bir kapasitesi olmadığını anladım. Hikayenin fikrini söylesem hoşuna gider gitmesine, bir kaç sürprizi de var içinde, bunlar gözünü alıyor ama etki dediğim şeyi barındırmıyor finalde. Hikayenin fikrinin hoş karşılanmasına kapılıp etkiyi hiç hesaplamamışım. O da ahşap yerine suntadan yapılmış hissi veriyor. Amatörlük tam orada ve sadece orada. Onu düzeltsem, punduna getirsem amatör olmayacak. Güzel olacak. Güzel yazıyorsun diyecekler. Baştan tasarlamam lâzım. Ve tabii yazmam. Evet iş biraz uzadı. Ama yaptıklarım bence boşa gitmedi.  Eskiden olsa kahrolurdum boşa çalıştım onca gün, tam da on dört bin karakter yazmıştım diye, ve bitirmiştim hemen hemen. Oysa tüm bu süreç tecrübe ve ustalık kazandırdı bana diye düşünüyorum şu an. Hem şimdi daha güzelini yazabileceğim.

Bir de bugün düne göre bir kilo eksik çıktım tartıdan. Önceki gün de yaklaşık 700 gram eksiktim. O da güne iyi başlamamı sağladı.

Mesela bu burçlar var ya. Hah onu da çözdüm. Kesin kadınların ay durumundan türemiş. Henüz insanlık takvim diye bir şey icat etmemişken adam bir bakmış, bu ay her hilal olduğunda bu kadına bir haller oluyor. Lan demiş ben bunu diğer gezegenlere de genişletemez miyim. Biraz dallandırıp budaklandırmış, süslemiş püslemiş, adamın hayali de genişmiş. Bence yani. Gene de İkizler diye bir burç var. Bir de Aslan. Bir de Kova. Yengeç de olabilir. Diğerleri atmasyon bence. Hah bir de Başak, pardon.

Yarın müzik teorisine gidiyorum. Biraz nota okuyabiliyorum. Do mesela. İnce do ama. O ilk do değil. Herkesin öğrendiği. Kuyruğu aşağı bakan do. Esleri öğrenmedim ama. Telefon uygulamasından öğrendim notaları. Haydin bu günlük bu kadar. Gidip biraz iş göreyim.


Perşembe, Ocak 19, 2017

Müzikli bir gün.

İşte yine müzikli bir gün. Yani güzel. Yemeği biraz geç yedim. Az önce kahvemi tatlımı aldım yanıma. Salonda kendi yaptığım lambalar yanıyor. Şunu dinliyorum hoparlörlerde sakin sakin. Günün bütün ev işlerini ve yogasını yaptım. Evet bir aydan bu yana ilk yoga. Artı dört kilo ile. Vereyim derken üste alınan dört kilo. Neyse şu an en az dert ettiğim onlar.

Bugün ilk defa olarak son dakikada yetişmedim derse. Sabahtan üç kalem ev işi yapabilecek kadar erken kalktım. Kaç gündür tezgahta duran tencereleri halledebildim. Ne çok yükmüş domestik vicdanıma. Eve geldiğim an daha keyifli oldu o yüzden. Tek derdim yağmurlu, soğuk bir dışarıdan gelip, kuru ve sıcak evime sığınıp, demli bir çay içmekti. Üstümü çıkarır çıkarmaz bir çay demledim o yüzden. O an bile güzeldi. Tek yapmam gerekenin çay demlemek olduğu an.

Bugün stüdyoya soktu bizi şefimiz bir kez girmiş olalım diye. Orada 4 Vokal isimli bir grubun kayıtlarını dinledik. Muhteşem yorumlamışlar. Hemen youtube'dan başka kayıtlarını aradım.

İşte bu benim için dolce vita, tatlı hayat. Biraz şarkı söyle. Biraz öykü yaz. Biraz satranç oyna. Biraz yoga yap. Biraz kitap oku. Bol bol blog dolaş. Oradan henüz yayınlanmamış fakat yetenekli kalemleri ve hayatlarını takip et. Arada beğendiğin bir kitap olursa işi gücü bırakıp çeviriye odaklan.

Tabii ev işlerini de yapacaksın. Olacak o kadar. Daha disiplinli olursam ev işi konusunda, düzeni biraz daha oturtabilirsem ben de rahat ederim, keyiflerimin önüne geçmez bu gündelik işler.

Yarın buzdolabını ayıklarım. Ve öykü yazarım. Bir de dışarıda yağmur yağsa. Çayları demlesem, demlesem. Belki araya bir kurabiye, bir kek, ya da bir pratik tatlı da sıkıştırırım. Hafif bir yoga. Buharı tüten bir duş. Sabun kokan temiz kıyafetler. Mis.

Salı, Ocak 17, 2017

Öykü.

İnsan tabii bir kereden, zırt diye, yazıcıdan çıkar gibi çıksın istiyor öykü. Ama gerçekte öyle olmuyor maalesef. Dün ve bugün toplamda 6000 karaktere yakın yazabildim, ama nedense hiç o geçen gün günümü gündüz gibi aydınlatan başarılı yazar-müzisyen havasına giremedim. Aksine, yazdıklarım yavan geldi hep. Amatör geldi. Ve sanki ne kadar da cilalasam sanki ahşap yerine sunta kullanıldığı için öykü hep amatör, hep ikinci sınıf kalacak hissi. Hatta bir ömür boyu yazdıklarım amatörlükten kurtulamayacakmış gibi bir korku var içimde. Oysa beğenmediğim yerlerini değiştiriyorum. Biraz fark ediyor. Ama bütüne bakınca hala olmamış. Oysa zaten bitmedi ki. Olmamış olmasında bir sakınca olmamalı. Çok mu gaddarım kendime?

İlk öyküyü böyle yazmamıştım. İlk hali ile son hali arasında çok değişim görmemişti.

Ama aslolan hikayenin iskeletini oluşturan fikri. O sağlam. Ona güveniyorum.

O zaman bu öykü birkaç seferde yazılacak. O yavanlık, o akıcılığa engel bölümler saptanıp atılacak. Zaten ilk öyküden daha uzun bir öykü. İkisini karşılaştırmamam gerek. Bu öykü daha şimdiden onbin karakteri buldu neredeyse. On kitap sayfası eder. Bu öyküyü bir kere yazacağım, bittikten sonra belki baştan bir kere daha kaleme alacağım.




Pazar, Ocak 15, 2017

Fa diyez.

Dün gece rüyamda kimi gördüm biliyor musun? JP'yi. JP de kim dersen, en büyük aşkım derim. Aslında öyle değil. Aslında en büyük aşkım kim diye düşünürken, ta baştan herkesten ayrı tuttuğum, dünya bir yana o bir yana dediğim. Rüyamda onunla beraberdim sadece gerçekte yaşadığımdan daha iyiydi durum. Vücudu daha da süper seksiydi ve gerçekte olduğu kadar arızalı değildi. Müthişti yani. Bu değişik anlamlara geliyor olabilir. Ama bu anlamlardan biri, şu an içinde bulunduğum ruh halinin, en güzel zamanlarımın bile üstüne limon sıktığı. Hiç bu kadar yolumu bulmuş hissetmemiştim. Yolumu bulmuş olmak hiç bu kadar keyifli ve memnuniyet verici olmamıştı. Yirmi sene önce bile. Google play'den bir müzik teorisi uygulaması indirdim. Bir alıştırmasını yaptım. İçimde havai fişekler patladı sevinçten. Nedir dersen fa diyezi öğrendim. Aslında mesele fa diyez değil. Mesele bunun ucunun açık olması. Nereye varacağını bilmiyorum ama çok güzel şimdilik.

Bazen kendimi, seneye, Edith Piaf'larla, Sezen'lerle, Mozart'larla aynı okulda okuyacak bir çocuk gibi hissediyorum.

A. 'nın bahsettiği biri vardı. Bir nevi patronu. Ünlü filmler için film müzikleri yapan bir kadın. Muhteşem güzel müstakil beyaz bir evde oturuyordu, böyle bahçeli filan. Çok imrenmiştim. En çok da sanatıyla dikiş tutturabilmiş olmasına. Tabii ki öyle bir hayatım olacak diye beklentilere girmiyorum. Kadın belki bütün hayatını ta baştan ona adamış, belki çevresi silme müzisyen, sanatçı filan, hatta belki o ev ona babasından kalmış bile olabilir, dikiş tutturabilmişliğinden değil. Bilemezsin başkasının şartlarını.

Bu sabah müzik teorisi dersinin başlamasına yarım saat kala açtım gözümü. Gene de yetişebildim. Bu yüzden kendimi kutlamam gerek. Ama tabii kahvaltıyı atladım. Sonra eve gelince, yolda alışveriş yaptım. Fırında brokoli yapacaktım ama çok uzun sürecekti. Bana hızlı ve pratik bir yemek gerekiyordu. Hemen kapuskadan arta kalan lahanadan coleslaw yaptım, iki de salçalı kaşarlı tost yanında da taze demli çay. Çok mutlu edici bir menü oldu. Mayonez yerine yoğurtlu bir sos yaptım çok başarılıydı: iki koca çorba kaşığı yoğurt, bir tatlı kaşığı hardal, bir tatlı kaşığı sirke, az süt ve sıvı yağ yoğurdu inceltmek için, dibine de bir çorba kaşığı toz şeker. Hepsini bir kaseye doldur ve çırp. Hiç mayonezi aratmadı ne kıvam ne lezzet olarak.

Evin işlerini gene boşverdim. O hoş olmadı işte ama içimden gelmedi mi gelmiyor. Yerde duran alışveriş torbalarının büyük kısmını yerleştirdim işte o yeter. Bir de yemek yediğim tezgahı yarıdan fazla topladım. Buzdolabının aylık temizliği var. Yerler. Diğer tezgahın üstünde kirli tencereler.

Yarın hastaneye gidiyorum elimin kontrolü var. Salı, terapiye gidiyorum karşıya. Çarşamba koro var. Perşembe ve Cuma şimdilik boş.

Şimdi de akşam yemeğine girişmem gerekiyor...


Cumartesi, Ocak 14, 2017

3. şık.

Derin düşüncelerdeyim blog. Dolayısı ile, yeni bir davranış biçimine gebeyim. Bilmiyorum yani, umuyorum.

Şimdiye kadar iki seçenekle sınırlı bir davranış biçimi sergilemekteydim:

a) rahatsız edici bir durumu içimden söylene söylene sineye çekmek.
b) rahatsız edici bir durumu bağıra çağıra, estirip gürleyerek ve belki de kıra döke... sineye çekmek...

Bu her iki zıt sandığım davranışın hep aynı kapıya çıkması ise ayrı bir trajedi. Çözümsüz kalıp tekrarlanması. Üstelik b şıkkında bir de ortamın asabi ve kötü kişisi olmak, hatta haklıyken haksız duruma düşmek var. Rahatsız olduğumu bu şekilde dışarı yansıtmam konuya çözüm olmuyor.

Şimdi önümde henüz biraz silik olmakla beraber bir üçüncü şık beliriyor:

c) anlık tepkileri (öfke, sinir) kontrol altında tutup, bir adım geriye gidip, daha geniş perspektiften bakıp, değerlendirip, daha incelikli bir çözüm aramak.

Bulmak demiyorum ama bak. Bulmak fiilinde baştan bir çözüm olduğu varsayımı var. Bu her zaman mümkün olmuyor. Ama aramak her zaman mümkün. Ara da bulama. Garantili bir eylem lazım çünkü bana bu aşamada. Aramak garantili. Bulmak değil. Kapiş?

Ama kolay değil. Bunca yılın ağırlığı, alışkanlığı var. Bunca yıldır beyninde bir patika yürüye yürüye otoban olmuş. Şimdi cılız bir yol seçiyorsun. Ama ikinci üçüncü kullanımda biliyorum ki o yola da alışması ilk zamanlar gibi zor olmayacak.

Tabii mesela sabır gibi bazı konuları önden halletmiş olmak işime yarıyor. 2016'da ne öğrendin en çok dersen sabır derim. Gerçekten. Sabret dedim kendime kaç kez. Şu an istiyorsun ve çocuk gibi tutturmadasın. Az sabret. Olacak. Sabretmezsen asıl, oluru olanı elinden kaçıracaksın. Ve kaç kere haklı çıktım. Kaç kere sabrettiğim için kazandım. Ve hep kendime dedim: bak sabrettin, sen kazandın.

Mesela Facebook'tan sıkıldım. Cidden sıkıldım. Nereden baksan on sene olacak. Diğer yandan kapatamıyorum ya da açmamazlık yapamıyorum çünkü çok önemli bir haber kaynağı olabiliyor bazen. İster siyasi ister kişisel. Mesela şu koroyu bile oradan gördüm. Zaten bildirim aldığım kişi sayısını daraltabildiğim kadar daralttım. Bunun ötesinde ne yapabilirim? Belki daha yüzeysel bir bakış. Okumak değil de şöyle bir göz gezdirmek. Ve sık değil. Daha seyrek. Gönül mesafesini arttırmak. Günün birinde bitecek ama bu facebook. Tek sıkılan ben olamam. Yerine daha farklı bir şey gelince hele esamesi okunmayacak.

Sonra daha kişisel olan ve burada açmak istemediğim bazı aile dinamikleri.

Neyse işte böyle. Bu aslında çok temel bir davranış biçimi ve eskiden çok hakimdim bu davranış biçimine. Ama bir ara yitirmişim. Demek gene dönebilirim. Beynimin kıvrımlarında tozunu alacak bir beyinsel işlev vardır elbet.

Bu akşam öyküyü yazamayacak durumda olmak beni ayrıca üzdü. Belki yarınki müzik dersi toparlar ruhumun enerjisini. Her zaman uğradığım kafe de kapatmış. Bugün önünden geçerken gördüm. Canım sinemaya bile gitmek istemedi. Belki de sadece PMS'tir. Olabilir aslında. Bir Magnum Duble Çikolata olsa yerdim şimdi mesela.






Cuma, Ocak 13, 2017

Evreka.

Buldum. Günlerdir, yazdığım öykü için aradığım karakterin geçmişini ve dolayısı ile hikayenin etini budunu buldum. Of hiç kolay olmadı. Beyin fırtınası yaparken ortaya çıktı. Önce yolumu tıkayan kötü fikirleri yazdım, sonra tam beynim gevşedi, şıp diye bir baktım son yazdığım fikir fena olmamış. Kurguda en sevmediğim şey kendi gerçek yaşadıklarımı yazmak. Buraya yazıyorum zaten en günlük gerçekleri dahi. Öykü yazarken biraz daha yaratıcı olmayı amaçlıyorum.

Bu beyin fırtınasını da genelde tavsiye ederler yazarlık kitaplarında tıkandığın noktada ya da sadece fikir üretme aşamasında. Dedim bir deneyeyim. Bundan sonra vazgeçilmezim, demirbaşım olacak bu beyin fırtınası, ne zaman devreye girmesi gerektiğini çözdüm. Başka bir demirbaşım da meta-kurgu diye adlandırdığım yazılar. Bir çeşit kurgu güncesi. Kurgu ile ilgili yaşadığım sorunları birine mektup yazar gibi fakat kendime yazdığım yazılar. Misal: "karaktere takıldım, bir türlü ona bir geçmiş beğenemiyorum" yazmak

Karakterin problemini ve geçmişini kararlaştırdım ya, yazma kısmını yarına bıraktım. Sanırım bu aşamada her gün çalışabilirsem bir haftada, ya da on günde, en azından kabası, bitebilir. Gene çok sürünmüş sayılmaz. Çünkü ilk yola çıkış fikrim çok cılızdı. Onu geliştirmek zaman aldı, o ilk öyküm saydığım ve hep karşılaştırdığım öyküye göre.

Sevinçliyim yani. Artık bir yola girdi şu kaç senedir yazmak istediğim öykü.

--------

Sanatla uğraşmak insanın hayat kalitesini arttıran bir etkinlik. Çünkü algın gelişiyor. Fotoğraf çektiğinde, normalde güzel karelerin yanından geçip gidecekken yaşarken, gözüne takılıyor, bakıp geçiyorsun, görmeden geçeceğine. O an yanında fotoğraf makinen olmasa bile hep güzel bir kareyi fark etmek üzere tetikte duruyorsun. Musiki cemiyetine gittiğimdeyse, birinci ayın sonunda, normalde severek ama çok da bayılmadan dinlediğim bir klasik müzik eseri, seslerin arasındaki ince farkları daha iyi duyabildiğim için olağanüstü güzel bir parçaya dönüşmüştü. Başarılı olmak, sanatınla para kazanmak, şan, şöhret için değil, herkes en az sanatın bir koluna, hayatındaki güzellikleri fark edebilmek için dolanmalı.

---------

Geçen bir fotoğraf gördüm. Bir tane avrupalı bir kız, station tipi arabasının arkasını düzenlemiş bir yatak bir de ocak sığdırmış, karavan gibi, köpeğiyle dolaşıp duruyor. Benim aklıma gelmez mesela. Ama imrenmedim desem yalan olur. Bir de çift vardı. Bir karavanda yaşayıp yaptıkları resimleri satarak alternatif bir yaşam sürüyorlardı. Canları istedi mi çekiyorlardı karavanı bir göl kenarına o gece orada uyuyorlardı, sabah göl manzarasına uyanıyorlardı. Hiç karavan kültürüm yok. Nasıl yapılır, rota nasıl çizilir, nerede durulur, nerede durulmaz bilmiyorum. Ama bu devirde böyle bilgilere ulaşmak çok kolay, hele İngilizce biliyorsan. Ben anlamam diye bir bahanen yok. İstemiyorum de, ciğerimi ye. Ama ben anlamam o işlerden deme.

---------

Bu akşam sinema gösterimi vardı. Nedense gitmek istemedim. Elektrikler söndü. Yemek yemeye vaktim yetmez sandım. Sonra söylenenden erken geldi. Ama ben artık caymıştım. Şimdi bu akşam ne yapsam? Hmm kitap okuyabilirim. Satranç problemi çözebilirim. Ve belki bir maç yaparım.

----------
Elimin üstündeki yanık izi silikleşmeye başladı. İki saatte bile fark ediyor. Geçecek yani belli oldu. Neyse şükürler olsun. Ben elimi kaybettim gözüyle bakıyordum. Valla. Bakma belli etmedim ama. İçime çok dert olmuştu.

-----------
Offf yarından itibaren pek boş vaktim yok yazmaya. Belki yarın akşam yazabilirim, annemden dönüşte. Pazar da dersten sonra. Eve geldiğimde. Anca öyle olabilir.







Havaya girmek.

Dünya ne zaman daha farklı bir yer olur biliyor musun? İnsanlar diğer insanların ruhsal yaralarını görüp onlara fiziksel yaralarda gösterdikleri ilgi ve inceliği gösterince. Şu elimden dolayı insanlar bana karşı o kadar şefkat ve incelik dolu ki. Halbuki bilseler, gerçek acılarım daha derinde. Şu son ay yaşadıklarım çok zordu, ama onları kimse göremiyor, sadece yanmış elimi görüyorlar ve iyi davranıyorlar. Var aslında duygusal yaralara özel muamele. Mesela yas tutarken. Siyah giyiniyorsun duygusal acına görünürlük katıyor. Bence bu gerçekten doğmuş. Özel bir durumun, acın var, birini kaybetmişsin ve bunu insanlara belli eden bir kod var: siyahlara bürünmek. Şimdi aklıma geldi. Depresif insanlar da siyah giyinir ama kod olsun diye değil. İçlerindeki karanlığın bir ifadesi olarak. Gene de kimsenin onlara anlayış ve ilgi gösterdiğini düşünmüyorum.

Ben aslında buraya sızlanmaya geldim. Öykü çok yavaş ilerliyor. Gıdım gıdım. Cuma akşamı Nişantaşı trafiği gibi. Off bu konu hakkında yazdım ben daha önce. Ne kadar yavaş gittiği önemli değil önemli olan ilerlemek dedim. Ama başkası bu sürede roman yazardı. Bugün üstüne eğildim. Biraz ilerlettim de nitekim. Ama hala olaylar belirsiz. Hala skeç aşamasında. Kasım'da başlamıştım yazmaya. Ama Aralık'ı saymamak gerek. Ve hatta Ocak başını. Kendime gaddar davranıyorum galiba. Ne gerek varsa. Gaddarlaşınca daha iyi yazacağım sanki.

Ama bugün havaya girdiğim bir zaman dilimi vardı, o çok güzeldi işte. Yazarlık, çizerlik ve hatta müzisyenlik havası. Öğleden sonra. Masanın başına oturduğumda. Hiç daha önce böyle hissetmemiştim. Ah o zamanı kavanozlayabilsem keşke. Yazarlık, mesleğimdi sanki. Resmi olarak kabul görmüş. Biraz gelecekten ödünç alınmış ve başarı serpiştirilmiş oraya buraya. Çok hoştu. Yaz sıcağında esen püfür püfür bir rüzgar gibi, yanıbaşında da naneli limonata.

Hesaplamak istiyorum şu öykü ile ne zamandır uğraşıyorum diye. Net olarak bilmek istiyorum. Şu kadar gün diye. Blog böyle şeylere cevap bulmak için birebir. O çok içime sinen öykü işi bozuyor. Bir haftada bitince şimdi artık beklenti o yönde. Ama işte insanlar ne kadar zamanda yazdığına bakmıyorlar, onlara neler anlatıyor, hangi duyguları yaşatıyor, nerelere götürüyor ona bakıyorlar. Gel de kendine anlat bunu. Sanki bitse ne olacak? Başka işe başlayacağım. Ama yayınlatmak için adımlar başlayacak. Onun heyecanı olacak. Neyse. Demek ki bu öykü böyle: uğraştıracak.

Kabaca bir hesapla sadece üç hafta uğraşmışım, az önce takvime baktım. Hiç de roman yazmalık süre değil. Üç ay filan sanıyordum. Tamam o zaman. Bu böyle gitsin. Zaten mecbur gidecekti ama şimdi biraz rahatladım.

Satranç oynadım ve kaybettim. Sanırım artık yatma saati. İyi geceler dünya.

Perşembe, Ocak 12, 2017

Müzikli Çarşamba.

Bugün koronun ikinci hafta çalışmasını yaptık. Gene çok keyif verdi. Zor ama bazen yaptıklarımız ha. Öyle kolay sanma. Üç sesli söyledik. Pesler, ortalar, inceler. Sesi kayıyor bazen insanın. Tizden söylemen gerekiyorsa ortadan çıkıyor ses. Hoca anlayışlı ama. Terör filan estirmiyor yanlış söyleyince. Müzik ya. Çok güzel. En az, okula giderken bir kar tatili kadar güzel. Herkes elimi sordu. Sonra da kesin bir doktora göstermemi söylediler. Ben de zaten tereddütteydim. Korodan çıkışta hastaneye gittim. Doktor baktı. Kocaman yara bantlarını çıkardı dolaptan. Onları yapıştırıp bana da bir tomar verip gönderdi. Zaten beşinci gündeymişsiniz dedi. İz kalmaz dedi sorunca. Göreceğiz.

Sonra anneme uğradım. Sonra eve geldim.

Bugün öyküye çalışamadım. Artık saat de geç oldu. Yarın gene kar yağacakmış. Belki yarın yazarım. Yine de günüm güzel geçti annemle yaşadığım gerginliğe rağmen. Şimdi başka heveslerim de var. Şarkı sözü yazmak gibi. Zaten Coursera'nın Songwriting kursuna başlamıştım. O kadar bayılmadım ama o kursa. Yine de bir iki önemli şey öğrendim. Tam bitirmedim. Kafiyeler kaldı. Asıl dün araştırırken Bbc'nin bir sayfasını buldum. Altın madeni gibi yer. Oraya göz atmam lazım. Oturup başına.

Hayatımda yeni bir sayfa açılmış gibi bu müzikle. Geçen sene bile böyle hissetmiyordum sanki. Bu nasıl biliyor musun blog? Çok hoş bir adamla tanışmışsın ve artık sana yakın oturacağını öğreniyorsun ve üstelik şu ya da bu sebepten uzun, çok uzun bir süre, her hafta görüşeceğiniz kesinleşmiş gibi. Evet, tek sözle aşk gibi.

Pazar günkü solfej dersini de nasıl ayarlayacağımı buldum. Annemin yanında durmam gerekiyordu. Annemin yanında durmayı Cumartesi'ne alacağım. Bitti gitti. Sonra da Pazar'ları rahatça solfejime gideceğim.

Bugün sevindirici başka bir gelişme oldu ama teknik sebeplerden açamıyorum konuyu. Sadece iki büyük mutluluk vardı bugün, onu demek istiyorum. Biri müzik.



Salı, Ocak 10, 2017

Radyo.

Noel tatilinde F. oğluyla radyo imal etmiş, uluslararası uzay istasyonundaki fransız astronotun
yayınını dinlemişler onunla. Geçen günkü F.. Hani bana ilk ilanı aşk eden.

Onun etkisi mi bilmiyorum ama şu an alıcılarım belirli bir yöne çevrildiğinde gelecekten sanki daha net ses alabiliyorlar. O yön yazı ve müzik. Ama en çok yazı. İnsanların kalbinden ılık bir nehir gibi akmak istiyorum sözcüklerimle. Ne kadar ünlü olacağım önemli ya da belirleyici değil. Tek istediğim ılık ılık akmak. Ve işin güzel tarafı bu bana uçuk ve imkânsız, daha en baştan, koyarken kaybettiğin hedeflere, benzemiyor. Yapılabilir geliyor. Tabii ki uğraşmak şartıyla, her hedefte olduğu gibi. Neyse ki ruhumun uğraşmaya itirazı pek olmaz. Bisiklet isteyip de sonra pedalları çevirmek istememe gibi huylarım yok şükürler olsun. Zamanlama da doğru galiba. Çok geç kalmış gibi hissetmiyorum. Kırklı yaşların ortası uygun bir yaş bunun için. Geleceğe bakıp da bunun gerçekleştiğini hayal ettiğimde ise içime her şeyden önce huzur doluyor. Ya başaramazsam diye korkmuyorum açıkçası. Çünkü yetenekten çok çalışkanlık ve çaba önemli, uğraşırsan olur. Öyle düşünüyorum. Tam istediğim gibi olmasa bile gene sorun değil, başka bir şey istemiyorum. Ama olacak gibi.

Bugün tekrar öykünün başına geçtim. Uzun süre ara verdikten sonra insan daha tarafsız değerlendirebiliyor yazdığını. O yüzden bazı gelişmeler içime sindi ve iskeleti net olarak belirledim. Şimdi konuyu adileştirmeden, daha önce benzer konuları işlemiş filmlerin gölgesinde bırakmadan özgün şekilde işlemem gerek. Biraz zorladı beni bu öykü açıkçası. Boşuna beklememiş bunca yıl.

--------

Bunu öğleden sonra yazdım. Sonra dışarı çıkıp patates ve pırasa aldım. Hayal Kahvemin tarifini doğru ölçülerle yapabilmek için. Gene nefis oldu. Tadından yenmez kadar nefis. Ama yedim yine de ahahhahaha.

Ne diyecektim. Şahane bir kültürel etkinlik keşfettim. Radyo 3 açıktı ve bir caz müzisyeni ile hem söyleşi hem dinleti yapıyorlardı. Oradan öğrendim. İstanbul Radyosu her ayın son Çarşamba günü saat  20.00 'de Radyo binasının içinde ücretsiz konser veriyormuş. Tam olarak konseri veren, Istanbul Hafif ve Caz Müziği orkestrası. Hem bana yakın, hem konser, hem de bir masrafı bile yok. Üstelik radyo binasına girmek istemiştim bir sefer kapıdaki salak görevli engel olmuştu, ona kafa tutunca da avukat mısın filan demişti. Hııı evet avukatım. Demek belli oluyor.

Yarın koro var. Kar durumundan gidebilirsem. Gidemezsem Perşembe. Ama hava tahminleri yarın için yağışsız, Perşembe için kar yağışlı diyor. Bugün terapiye gidemedim. Eksiklik işte. Yoksa mis gibi bir hafta olacaktı. Haftaya olacak ama mis gibi.






Pazartesi, Ocak 09, 2017

Paylaşmak.

2017 listesi yapıyordum. Güzel bir liste oldu doğrusu. İçime çok sindi. Daha da üstüne çalışırım. Fakat az önce bir aydınlanma yaşadım. Tek başına yetebilmek ve başkalarıyla zaman geçirmek konusunda taşlar tam yerine oturmamış. Tek başıma normal bir insandan daha çok yetebiliyorum her şeye. Mesela tek başıma çok şey öğrenebilirim, nitekim öğrendim. Mesela sifon onarmışlığım var. Mesela çalar saat onarmışlığım var. Mesela satrancı tek başıma götürüyorum. Mesela konserve ve sıkışmış kavanoz kapağı konusunda uzmanım. Ciddi bir haksız avantajım var bu konularda. Fakat bu bazen ayağıma dolanıyor. Bazen değil aslında. Bu dikkatimi çekmediği için ayağıma dolanıp duruyor. Sosyalleşme konusunda ciddi adımlar atmayı düşündüğüm bir sene. Tek başıma yetebildiğim kadar başkalarıyla paylaşımda bulunsam sosyalliğim tavan yapar. Zorlamasız. Oysa kendi haline kaldığında bu tek başıma ben sekiz hayat yaşarım kafası beni bir fildişi kuleye hapsetmiş. Vay anasını. Çok etkileyici bir aydınlanma bu blog.

Musikide bir yakışıklıyla konuşmuştum, başladıktan bir süre sonra, geçen yıl. Hemen kaynaşmamıştım oradaki insanlarla. Şövalye gibisin demişti bana o gün buluştuğumuzda. Cesur ve belki asil bir yalnızlığı anlatmak içindi sanırsam. O kadar doğru ki. Cesurca göğüs geriyorum yalnızlığa, böyle alışmışım sanırım çocukluktan. Oysa artık buna gerek yok. Şartlar değişti. Asalet de cesaretten geliyor olsa gerekti, her neyse. İlk çocuktum. Ağbim vardı ama benden çok büyüktü ve bütün günü okulda geçiriyordu, bana bir hayrı dokunamazdı. Ama artık Kahvecinin deyimiyle bir ev çocuğu değilim. Yetişkin bir insanım. Dışarıda katılabileceğim koca bir dünya var.

Tek başıma bir şövalye gibi göğüslediğim yalnız etkinliklerimi paylaştırsam? Çok zor olmasa gerek. Tek başıma yaptığım her etkinliğe bir partner bulsam. Bulmayı geç, teklif etsem yeter. İsteyen alır, istemeyen gider. Ne var ki? Mesela şarkı sözü yazarken zaten en olabiliri bu. Müziği başkası yazsın sen sadece söz yaz. Müziği de ben yazayım, sözü de ben yazayım, söylemeyi de ben yapayım yerine. Hayır çok istiyorsan öğren gene müziği. Gerekli yerinde müdahaleni et yine. Eksik kalma. Anlatabildim mi şimdi neden çok zor değil dediğimi? İş kurmak istiyorsun, bir ortak bul. Misal. Bunlar aklıma kolaylıkla gelen ilk örnekler. İş kurmak bu seneki etkinliklerde yok. Ama olsa. Bunu görmek, ve kolayca yapabileceğimi bilmek büyük bir dönüşüm.

Şu an zihnim çok duru zaten. Geçen gün kardeşimle yaşadıklarımı da mesela çok güzel incelikli olarak analiz edebiliyorum. Fırladı gitti mesela bana bir şey sormadan. Sonra da ona o gerekli bilgiyi verdiğimde "bilmiyordum" dedi mahcup bir halde. Bilmek zorunda değilsin de ben de burada eşekçi başı değilim.  Belki benim de bir bildiğim vardır. Bana da bir danış öyle firlayıp gitmeden. Ama yapmaz. Çünkü filan falan. Ama içimden onu o fırladığı anda yakasından tutup avazım çıktığı kadar azarlamak da geçse, o tepki de yanlış geliyor şu an. Oysa eskiden default tepki o olurdu. Şu an daha sakin bir yerde duruyorum. Çünkü bütün bunlar birbirine bağlı. Beraber hareket edebilmek- edememek. Kardeşimi bencillikle suçlamalarım. Aile dinamikleri. Hepsi çözüm çözüm çözülüyor. Ama sanma ki bunu tek başıma hallediyorum. I-ıh. Yardım alıyorum. Bunu burada açıklamayı düşünmüyordum, ama sanırım zamanı geldi. Salı günleri karşıya geçmemin sebebi buydu. Terapiye gidiyorum. Ve sonunda benim derdimi duyabilen birini bulabildim. Binlerce şükür. Ne zamandır dersen, yazdan bu yana. Çok aradım ama. Hani demiştim ya, doğru yöne attığın en ufak adım, bazen hayatının en önemli adımı olur diye. İşte buydu. O günlerde Ceren doktorlarla ilgili yazmıştı. Doktorları kötüleyeceğinize araştırıp gidin mealinde yazmıştı özetle. Ben öncekileri yerden yere vuruyordum. İlk defa Ceren'in lafından hareketle araştırıp gittim. Ve giderken bile o gün ilk defa içime sinmişti. İlk randevudan sonra ise böyle bir terapiste denk gelme şansıma inanamamıştım. Ve işte altı ay sonra sonucu. Ve bu daha başlangıç. Mücadeleye devam :).

Az önce canım beş kahvesinin yanına bir tatlı çekti. En mütevazısından bir ay çöreğine razıydım ne var ki ay çöreği uğruna bacağımı kırma riskini göze alamadım. Onun yerine kendim bir tatlı yapacaktım ama işler rayından çıktı. Orijinal tarif şu ama ben başka bir şey yaptım. Tarçın filan ekledim. Ölçüleri değiştirdim. Tek aynı kalan altta kalan elmaların karamelize olması.


Unutmadan kendime not alayım:
Elmalı tatlı, bir kişilik:

Malzemeler: Bir elma, dört tepeleme çorba kaşığı un, iki çorba kaşığı süt, iki çorba k. ayçiçek yağı, dört çorba kaşığı toz şeker, bir çorba kaşığı tereyağ, bir yumurta, yarım paket kabartma tozu, toz tarçın.

Önce elmaları soyup ince ince dilimleyip çiçek gibi yapışmayan tavanın içine diziyorsun. Sonra üstüne tereyağını oraya buraya serpiştiriyorsun aralardan. Sonra tavanın altını yak. Ve iki kaşık kadar toz şekeri o aralara at. Elmalar suyunu salıp aralardan renksiz fokurdamalar başladığında hamuru hazırla, ben ara ara tavanın kapağını kapattım. Önce bir yumurtayı kır küçük bir kaseye. Sonra üstüne unu ve kabartma tozunu ekle ve güzelce çırp, hamur toplayacak kendini. Sonra az akışkan hale getirmek için yağ ve sütü ekle ve gene çırp. Kalın kıvamlı bir hamur elde edeceksin. Azıcık toz şeker ekleyebilirsin kalan iki kaşığı. Elmaların üstüne tarçın serp. Hamuru elmaların üstüne dök ve tavayı eğerek eşit yaymaya çalış. Tavanın kapağını kapat ve on dakika kadar hafif ateşte pişir. O esnada elmalar karamelleşecek. Orijinal tarifte üstüne tabak kapatıp ters çevir ama zor iş dikkat et diyordu. Ben iki spatula yardımıyla alttan ters çevirmeye çalıştım, bazı elmalar altta kaldı. İki üç dakika kadar hamurun altı da pişince tavanın altını kapat ve ılık olarak servis yap.

Afiyet olsun şeker olsun bal olsun.

Pazar, Ocak 08, 2017

Sakin bir pazar.

Bugün annemle geçirdim günümü, yardımcısının izin günüydü. Televizyon karşısındaydık, Beykent tv. Hiç fena bir kanal değil. Adı sanı duyulmamış, biz tesadüfen açtık ama hiç boş beleş salakça konular işlemedi. Arada bir yorumlar yaptık gördüklerimize. Bir ara tavla oynayalım dedik ama evin iki tavlası da kayıplardaydı, bulamadım. Yarın da evdeyim tüm gün. Belki öykünün başına otururum. İlk öykümü yatak odasında camdan kar yağışını izleyerek yazmıştım. Hala en beğendiğim öyküm o. Sağlam uğraşmıştım ama. Sanki kar yağarken daha güzel yazılıyor. Kar yoksa yağmur da olur. Belki değişik fakat güzel bir bitki çayı. Yoksa ıhlamur? Öykü yazamazsam listeler yapayım. Mandala da boyayabilirim hiçbirini canım istemezse. Annem beğendi önceki yaptıklarımı. Renklerin uyumunu beğendi. Bunları kendin mi çiziyorsun diye şaşırdı. Gözünden kaçmaz onun. Terazi burcu en nihayetinde. Sanattı uyumdu simetriydi ondan sorulur. Misal televizyonda bugün beraber izlediğimiz profesyonel ressamın resimlerini beğenmedi. Perspektif bilmiyor dedi. Bence de zayıftı adamın perspektif uygulaması. Kuşlar duvar gibi dikine duruyorlardı yerde durmaları gerekirken. O kadar da güzel sanatlarda okumuş hatta doktora tezi bile yazmış adam söylediklerine bakılırsa. Nasıl oluyor da perspektifi atlayabiliyor bilmiyorum.

Önümüzdeki haftanın beni en sabırsızlandıran etkinliği müzik. Aklıma gelince bile mutluluk sarmalıyor beni. Ayrıca yine önümüzdeki hafta sinema gösterimi olacak. İki güzel etkinlik.

Bugün bana mutluluk veren başka bir şey de kardeşimin telefonda, bana, eniştemin, son çevirdiğim kitabı elden ele dolaştırıyor demiş olması. Kendisi okuyup Sa.'a vermiş. Sa. okumuş bitirmiş, çok beğenmiş o da Se.'ye vermiş. Vay canına. Keşke gene aynı yazardan bir kitap çevirsem. Ya da en az onun kadar güzel yazan birinin kitabını çevirsem. Türkçe'ye geçirebilsem o estetiği. Türkçe edebiyata yeni bir üslup kazandırsam. Şu an boştayım. Çevirim yok. O öyküyü de artık yazıp bitirsem fena olmayacak. Sıra ona geldi.

Sanatlı-keyifli bir hafta başlayacak gibi. Ne olur bir aksilik, bir patlama, bir kaza daha olmasın, kimseye bir şey olmasın. Ve yavaş yavaş söz verdiğim insanlarla buluşabileyim. Tadımız tuzumuz olsun.


Cumartesi, Ocak 07, 2017

Istanbul karlar altında, ben evdeyim.



Bakma az dışarı çıktım, önemli ihtiyaçlarımı karşıladım da- düşmeden kırılmadan- biraz kendime geldim. En azından içecek suyum var, ilaçlarım tamam. Patates ve pırasa aldım, Hayal Kahvem'in bir tarifi vardı, ondan yemek istiyorum akşama. Kar sabahtan beri hiç durmadan yağıyor. Evin çevresi Uludağ gibi. Belediye'nin adamları kaldırımların karını kürüyor. Biriyle göz göze geldik yolda. Gülümsedim. Kolay gelsin dedim. O da gülümsedi. Teşekkür etti. Elim sargıda. İlaçlarla beraber onu da aldım. Sargı bezini. Çünkü fransızlar "jamais deux sans trois" derler bu durumlarda. Felaketler asla iki tane olmaz hep bir üçüncü gelip dizilir sıralamaya ve herşeyin üstüne tuz biber eker. Elime yüz derece kaynayan su döküldü dün gece foşurt diye. Öleceğimi sandım. Neyse ki musluk yakındı. Saniyesinde suyun altına tuttum. Sonra akşam yedi buçuktan sabahın ikisine kadar leğendeki suda durdu elim. Sonra uykuya dalmışım, dalabildim yani şükürler olsun. Bir elim leğendeki suda. Çıkardığım anda cayyyır cayyyır o ilk kaynar su acısı, gittikçe artan. Az önce ezcacım iyi ki o kadar saat suyun altında durmuş, o kurtarmış dedi. Canım eczacım. Ve canım yardımcısı. Uyandığımda elim yan taraftaydı açıkta. Ve hiç ağrım yoktu. Çok dua ettim ama. Bu ağrı haftalarca sürer sandım dün gece. Leğensiz tuvalete bile gidemezdim. Nasıl yapardım? Şükürler olsun şu an ağrım yok. Sadece iki elli kuruşluk yan yana dursa ne kadar alan kaplarsa o kadar su topladı baş parmağımın orası. Ve elimin kasları kabardı, şişti ve kızardı. Neyse şu an sargıda işte. Göz görmeyince gönül katlanıyor. Neyse yani geçecek.

Dün iyi ki ki yerleri silmiş süpürmüştüm önce. Bir parti de çamaşır yıkamıştım. Şimdi son bir tane daha yıkasam iyi olur. Kirliler biter. Şimdi bir çay mı koysam. Bir de müzik açsam. Yok çay değil pratik olsun: kahve. Çikolata da aldım. Zaruri ihtiyaç. Gençler şimdi zaruriyi bilmez :D Zorunlu demek. Vazgeçilmez, çok gerekli filan gibi. Eski türkçe.

Yavaştan tadım tuzum yerine geliyor galiba. Şükürler binlerce, onbinlerce.

Kaç gündür dilimde: insan en önemli kararları bazen düşünmeden sezgileriyle alıyor. Çünkü enine boyuna düşünecek vaktin olmuyor her zaman. Şişli Etfal mi Amerikan mı? Bir saniye bile süren yok. Trafik akıyor. Gibi. Hepsi sorumluluk. Hepsinin sonuçları farklı. Yol ayırımındasın. Ve en sonunda, doğru karar verebilmişim diyebilmek. Tüm olasılıkların en iyisini yaşamak o kararın bir sonucu olarak. En büyük şükür.


Perşembe, Ocak 05, 2017

Ruhun gıdası.

Bazı günler çok uğraşırsın, didinirsin, tırmalarsın, gün yine de sönük geçer. Akşamında sanki guruldar boşluğu. Bazı günler de tam tersi, iki iş yaparsın hem de o kadar kastırmadan, ağzında en ıslağından bir browni, bünyen çikolataya doymuş hissedersin. Hak etmediğini düşündüğün bir iltifat almış gibi havadar bir ruh. Çok işler görmüş, hayatlar kurtarmış gibi neredeyse. Belki de o kurtardığın kendi hayatındır. Bugün işte böyle hissediyorum: hayatımı kurtardım. Evet kulağa az abartılı geliyor, kabul. Ama bugün ruhum doydu. Ruhun gıdası neydi? Müzik. Olabilir mi? Oldu.

Bilsen ne çatışmalarla boğuştum o kararı verene kadar. Son dakikaya kadar hazırlanamadım bu yüzden. Sırf duş alamadım diye gitmeyecektim. Sonra dedim, git al duşunu, taksiye biner yetişirsin.

İyi ki gitmeyi seçmişim. Musiki cemiyetinden çok farklıydı hoca. Nefes çalışması yaptık ilk mesela. Ayrıca Pazar günleri nota dersine katılmak serbest. Ayrıca diğer koroların derslerine girmek de. Hiç sesimizi dinlemeden aldılar bizi gruba. Sadece şarkı söylemeyi istemek, merak yeterli. Yetenek filan ikinci üçüncü hatta son planda. Bu arada benim sesim mezzo'ymuş ama sopranoyu söyleyebiliyormuşum. Hoca söyledi. Bir buçuk saat çok dozunda bir çalışma aralığı. Bıktırmadan bitiyor. Gelenler hep emekli kadınlardı. Yaş ortalaması yüksek. Hem diğer gruplara da girilebiliyor, dinleyici olarak. Al sana sosyallik, çok istiyordun madem.

Oradan çıkınca anneme yakın alışveriş merkezine girdim. Telsiz telefon istemişti benden yardımcı kadın. Eskisi bozulmuş. Onu hallettim. Ve eve, anneme uğradım. Alışveriş merkezinde öğrendim, çalışanlar kendi aralarında konuşuyorlardı. İzmir... Evet. Üç haftada bir yer patlıyor diye şikayet ediyordum. Beş gün etti. Tamam bu kadar, kapattım konuyu.

Telsiz telefon işini halletmiş olmak da ruhuma iyi geldi. Ve sonra kardeşime ben alırım dediğim annemin başka ufak tefek ihtiyaçları. Hepsini içinden müzik geçen bir akşamüstü hallettim. Ve haftada bir gün de güzel bir aralık. Bıktırmadan. Bezdirmeden.

Bu dünyaya bir daha gelsem hayatımı müziğe adardım. Hiç tartışmasız. Ne var ki ihtimal vermiyorum bu dünyaya tekrar geleceğime. Fakat kırklı yaşların insanın ikinci şansı olduğunu da düşünüyorum. Artık ailevi kusurların kapatıldığı yaşlar. Ailevi kusur derken, işte "annem şöyle bir kadındı, babam şöyle bir adamdı, o yüzden..." diye başlayan bizi kısıtlayan cümleler kurmak hakkımızın olmadığı. Bunları artık geride, geçmişte bırakmış olmamız gerek. Hayatımın ikinci yarısını sanatla doldurmak niyetim. Ömrüm ne kadarına yeterse artık. Müzikle şimdilik amatör olarak uğraşacağım. Ama en sonunda bunca sanatsal uğraş bir kapıya çıkar elbet diye düşünüyorum. Ama şu ama bu.

Musikiye ilk başladığımda da böyle iyimserdim. Sonra ağır geldi. Yol uzak. Saatler çok. Hoca gereğinden fazla sert ve otoriter ve az sevimsiz. Ama bu sefer daha farklı olacak, inanıyorum.

Bir de mandalalardan bahsetmek istiyordum. Yeni bir tane boyadım geçenlerde. Mandala boyamak bir yerde çok boş iş. Başını kaşıyacak vakti olmayan insanlara göre değil pek. Diğer yandan mükemmeliyetçi kişilikler için gerçek bir terapi. Hem ruhunu özgür bırakıyorsun hem de özgürce şekiller ve renk seçimleri yaparken pişmanlık yaratanlardan cayabiliyor, caydığın anda değiştiriyor ve "yanlış" olanlar göze çarpmıyor, arada kaynıyor ve mandala göze bütün hatalara ve caymalara rağmen hoş gözüküyor en son baktığında. En büyük özelliği bu. Uçmak gibi bir şey, bir yerden bakınca. Evet, frekansı yakaladığında kendini böööyle salıveriyormuşsun gibi tepelerden, hiç düşmeden.

Son bahsetmek istediğim: F. Dün yine mesaj attı bana. Hani bana ilk ilanı aşk yapan erkek. Onca yıl sonra hala benimle iletişim kurması içimi ısıtıyor. Bir çıkarı, bir beklentisi yok. Aramızda hiçbir olay geçmemiş. Güzel şey be blog. Onun kadar değer vermiş kaç kişi var acaba? Hala en kıytırık yaptığım şeye kocaman hayran oluyor...

Sanırım bu günlük bu kadar. Tüm içimi döktüm. Kıyıda köşede bile kalmadı. Haydin iyi geceler sana.









Çarşamba, Ocak 04, 2017

Düşünceler...

Burayı ve zihnimi çokça meşgul eden konuların başında "o mu bu mu şu mu" sorgulamaları gelirdi. Şiir mi yazmalı, müzik mi öğrenmeli, para mı kazanmalı, satrancı mı geliştirmeli. Hep de böyle bir son dakikada dağınık eve misafir geliyormuş telaşıyla, yüreğim ağzımda, her işi yarım yamalak yaparak. Geç mi kaldım. Yapabilir miyim. Yapsam mı. Şimdi mi yapsam. Önce evi mi toplasam. Sonra yemek mi yesem.

Ömür törpüsü. Adamı bitiren cinsten.

Çünkü heveslerim bol. Vaktim de bol şükürler olsun. Fazla bir sorumluluğum yok. Özetle sadece kendimden sorumluyum, biliyorsundur.

Dün gece, bilmiyorum verdikleri ilacın ne kadarının etkisi, bir aydınlanma yaşadım. Çok önemsesen ilk sıraya alır bir an evvel yapardın. Yapmıyorsan, yapmadıysan demek ki o kadar da önemli değil, kızma şimdi kendine bunun için diye düşündüm. Şimdiye kadar yapmadım diye içime dert olmuştu, müzik mesela.

Düzenli bir müzik etkinliği buldum. Karar verme aşamasındayım katılıp katılmama konusunda. Musiki cemiyeti gibi haftanın on küsur saatini almayacak. Aslında git gellerle bu rakam iki misline çıkıyordu ya. Çok daha az. Bir buçuk saat filan. Önceki müzikle ilgili heveslerimi uyandırdı. Ama ben beste yapabilmek istiyordum fi vaktinde. Neden şimdiye dek gerçekleşmedi? Böyle bir patronum vardı. Yapılmamış bir iş oldu mu, kızmaz, estirmez, sakin sakin böyle sorardı. Hadi bakalım. Cevap ver. Neden yapmadın? Sebep nedir? Tembellik efendim, üşendim de, içimden gelmedi, ilham gelmesini bekledim. Diyebiliyor musun? Ya...

Bir yandan seramik atölyesine de katılmak istiyorum. Fimo hamuru yerine çamuru şekillendirmek. Ama sonra onca üretilmiş nesneyi koyacak yer yok. Gerçi küçük biblo ya da bilmiyorum belki takı tarzı şeyler yapacağım ama çok mu gerekli? Değil. Evimin çok yakınında bir atölye buldum. Şart değil gitmem ama biliyorum zevkle hevesle gideceğimi. Yakın olması da ayrıca cezbedici.

Seramik atölyesine bir ay katılsam sonra kendim evde yapabilirim. Gerçi evin içinde çamuru zor yaparım ya.

Öykü de duruyor orada masanın üstünde. Şimdilik durmak durumunda. Kafam kazan gibi çünkü. Ama bak buraya yazıyorum, dönüşüm muhteşem olacak. İki gün önce Umberto Eco'nun Genç bir romancının itiraflarını aldım tekrar elime. Eski kitap okuma hevesimi buldum. Ve Gülün Adı'nın fikrinin nasıl oluştuğunu öğrenmek bana çok iyi geldi. İlk başta hikayeyle ilgili çok az şey bildiğini bilmek. Gülün adı'nı okumadım. Ama önemli değil.

Böyle sanatsal-yaratıcı dürtüler var içimde bugünlerde. Hoşuma gidiyor. Üretesim var.


Bu da başka bir Salı sabahı karesi. Çok önceden çekilmiş. Sonbaharın başlarında.