Cumartesi, Aralık 30, 2017

Yeni yıla az kala.

Çamaşır makinesine koltuk kılıflarını attım. İki buçuk saat 60 derecede. Çok kirlenmişlerdi. Kar beyazı kılıfın üstünde ezilmiş ve erimiş çikolata ve ayağıma sürdüğüm bir merhemin kocaman yağlı izleri kalmıştı. Rezillik, tek sözle.

Yazasım var yine. Aslında düşünesim. Yeni yılla ilgili. Neyi farklı yapsam bu yıl? Mutfak düzeniyle ilgili aldığım karar hayat standardımı çok olumlu yönde değiştirdi. Rahatlattı. Hem evimi hem kafamı. Benzer etkisi olacak bir karar daha almak istiyorum.

İlham almak için notlarıma baktım. "2017'de yapmak istediklerim" diye bir liste buldum.  İstediklerimden yarısını gerçekleştirmişim. Müzikle daha çok ilgilenmek, solfej öğrenmek, şarkı yazmak gibi. Öykü yayınlatmak konusunda da somut adımlar attım. Olmadıysa da.

Tamam. Buldum. 
  1. Önümüzdeki sene için önceliği sosyalliğe vermek istiyorum. İnsanlarla daha çok zaman geçirmek. Nasıl olacak henüz bilmiyorum. Ve tek başıma takılmaktan da şikayetçi değilim ama insanlarla zaman geçirmek bana mutluluk ve doyum veriyor. Belki yeni gruplar bulurum kendime. Nereden nasıl hiç bilmiyorum şu an. Ama yapamasam da uğraşmak istiyorum.
  2.  İkinci olarak daha çok kurmaca yazmak istiyorum. Buna gün içinde daha fazla zaman ayırmak. 
  3. Üçüncü olarak satranç kendiliğinden hayatımda zaten. Sanırım sağlam bir temel edindim. Belki biraz kitaplarla videolarla destekleyebilirim oyunumun düzeyini. 
  4. Spor. Biliyorum herkesin listesinde vardır. Ama şart. 
Bunlar kabası. Daha da inceltilebilir madde madde bakılırsa.

--------------

Bunları önceden yazdım. Sonra kalmış. Dün gece 12:00 den sonra bir öykü yazdım. Kısa bir öykü: 3600 karaktere yakın. İki saatte öyküyü yazdım bitti. Bir oturumda. Kurmaca yazasım vardı. Çok sık olmuyor maalesef. Konusu aklıma gene bir gece yarısı gelmişti. Bir hafta önce. Kısa kısa notlar almışım. İyi ki. Onlar işime yaradı. Keşke bütün sene böyle gitse. Öyle çok ahım şahım bir öykü değil ama fena da değil. En son öykümü iki ayda zor yazmıştım. İki saat ne, iki ay ne. Böyle bol bol yazsam, yazabilsem keşke. Sabah uyandığımda ne büyük bir doyumdu. Bugün de bir konu arasam. Öğlene kadar bulsam, akşamüstü de yazmaya başlasam. Ne muhteşem bir gün olurdu. Haydi o zaman. Belki akşam yine uğrar yaptım mı yapmadım mı söylerim. Günün muhteşem olsun okurum.

Cuma, Aralık 22, 2017

Yağmur keyfi.

Bu gece deliksiz 7 buçuk saat uyumuşum. Gözümü açtığımda hava hala kör karanlıktı ve şakır şakır yağmur yağıyordu. Kalktım. Ekmek hamurunu fırına attım. Geldim geri ve biraz daha yatakta yağmurun sesini dinledim. Güzel bir sabahtı.

Aynı güzellikte bir kahvaltı ettim. Sonra salondaki masanın üstünü sıfırladım. Ve koltuğun üstünü. Salon epeyce rahatladı. Masayı toplarken bu yaz başladığım ve tamamen aklımdan çıkmış öykünün taslaklarını buldum. Bu yaz bir öyküye çalıştım sanıyordum. Meğer ikiymiş. Birinci hiç olmamıştı. Fakat masa o kadar uzun zamandır dağınıktı ki, topladıktan sonra bir süre dokunamadım. Oysa üstünde satranç çalışmak ya da öykü yazmaktı amacım. Tekrar dağıtmaya gönlüm razı olmadı.

Öğleden sonra biraz mutfağa girdim. Bir saatte iki küçük turta hazırladım hamuru hazırlaması ve toplam pişme süresi dahil. Birini hemen yedim. Biri buzdolabına girdi. Akşam da dört porsiyonluk pilav ve salataya hazır bakliyat olsun diye mercimek pişirdim.


Kefir hazırlamayı çok kolayladım. Mayalar süzgeçte çıkar çıkmaz yıkıyorum ve başka bir bardağa buzdolabından çıkmış sütü döküyorum, içine de yıkanmış mayaları atıyorum. Nasılsa yavaş yavaş oda sıcaklığına gelecek. Üstüne kağıt peçete, lastik. Hop. Mutfak dolabına kaldırıyorum. Bu gece kefiri, aynı ölçüde yaban mersini suyuyla tatlandırdım. Nefis oldu. Muzlu kefirden daha pratik ve içimi daha kolay. Sanırım herhangi bir meyve suyu ile karıştırılabilir.

Bir günde bütün haftanın yemeğini pişirmeyi anlatan bir link paylaşmış Kahve. Dün oturdum. Ona kastım. Listeler hazırladım. Sonra baktım olmayacak. Benlik iş değil. Onu yapamam. Ama önceden planladığım için bazı kısayollar bulabilirim. Pilav pişerken mercimeği haşlamak bunlardan biriydi. Listeden aynı anda yapılabilecek iki kalem seçiyor ve işe koyuluyorum. Belki bütün haftanın işini bir akşama sığdıramam ama işimi ve bulaşığımı yarıya indirebilirim. Ne yesem diye kırk saat düşünmek zorunda değilim. Daha çok alternatif ve hazır yemeğim olur. Mesela linkteki gibi değil ama soğanları bir kerede doğrayıp bir saklama kabına almayı denemek istiyorum. Dört adet soğan mesela. Rondoyu bir kere kirletip, bir haftalık doğranmış soğanım olabilir, yemek hazırlarken büyük kolaylık.

------------

Bu yazıyı yazıp yayınlamadım. Beklettim. Bitmemişti. Bugün Cuma. Hava gene soğuk ve yağmurlu. Dışarı çıkıp kendime yıldızlı anason aldım, onunla çay demledim. Ama hızımı alamayıp içine kakule karanfil ve kabuk tarçın da attım. Berbat oldu. Keşke hızımı alsaymışım. Zorla içiyorum. Bir de galiba fazla kaynattım. Ah. "İnfusion" diyordu yazıda. Şimdi aklıma geldi. Demlendireceğime kaynatmaya devam ettim. Dökeyim ben bunu.

İçmek demişken, kefir çok acayip bir şey dostum. Geçen seneden kalma yanık yaram neredeyse gözle görülür şekilde kayboluyor. Bir günde bile fark ediyor. Harita gibi olan yer şu an sadece dışarının ışığında gözüküyor. Ampul ışığında yok denecek kadar belirsiz. Kabarıp su toplayıp sonra da buruş buruş iz kalan yerler bile düzleşiyor. İnternette diyordu yanık yaralarını iyileştirir diye ama hiç inanmıyordum. Ben harici kullanılması durumunda filan sanıyordum ve hemen yanar yanmaz sürülürse belki bir miktar daha hızlı iyileşebilir diye anlamıştım onu. Yok. Bir senelik iz. Son günlerde oldu bu. Gerçek kefir kullandıktan sonra. Yani hazır değil de ev kefiri. Daha bir hafta ya oldu ya olmadı. Haşlanmış deriyi bu kadar onarabiliyorsa, başka yerleri ne yapar?

Ev iyice toparlanıyor. Yünlülerden sonra dün bir de mutfak bezlerini makineye attım şu an kuruyor. Hala üç makine çamaşır var. Beyaz penyeler, nevresim ve koltuk kılıfları. Koltuk kılıfları da iki seferde yıkanabiliyor başka türlü sığmıyor. İkinci kısım ütü kaldı sonra. Bir de buzdolabı. Elbet bir gün sonu gelecek. Önemli olan mutfakla başa çıkabilmekmiş.

Yeniden yıldızlı anason demledim. Açıkçası görüntü tadından daha güzel ama çok faydalı diye içeceğim.

Mutfağa kahve kokusu yayan oda kokusu almayı düşünüyorum. Şu çubuklu olanlardan. Canım devamlı kahve çeker sonra diye korkuyorum sadece.

Şimdi gene dışarı çıkmam gerek. Yufka alacağım. Brokolili turtanın içinden artanı yufkaya döküp tavada gözleme gibi yemek için. 

Demin istatistiklere baktım. İstatistiklerle çok hoş hayaller kuruluyor. Mesela Avusturya, Viyana, iPhone'dan girilmiş diyor. Hani belgesellerde filan olur ya. Önce dünyayı gösterir. Sonra döner Avusturya'yı gösterir. Sonra zoomlamaya başlar, zoomlar da zoomlar. Ta ki evlerin damları, sokaklar damar gibi görününe kadar. Daha da zoomlar sokakta tek bir kişi görürsün, elinde bir iPhone, ekranda benim blog. Eşzamanlı olarak altında Japonya yazıyor mesela. Dünya döner ve kamera Japonya'ya zoomlar. Zoomlar, zoomlar. Japonya'da bir otobüste mesela oturan bir kadın. Elinde başka bir telefon, ekranda benim blog. Çok müthiş bir duygu değil mi sence de?

Haydin kaçtım ben, karnım acıktı, gözleme ve çay istiyorum.




Cumartesi, Aralık 16, 2017

Son durumlar.

Cumartesi akşamı. Şnitzel tavuk ve salatadan oluşan bir akşam yemeği yedim. Nışasta kısmını ise mısır patlatarak tamamladım. Netflix'te çok beğendiğim komedyen Gad'ın bir şovunu buldum. Bu yazı bitince onu izleyeceğim. Patlamış mısırlarımla. Dolapta kefirim mayalanıyor. Şimdiye kadar hep aromalı, hazır, markette satılan kefirlerden içtim. Arada bir fark olacak mı çok merak ediyorum. Çünkü bence olacak. Hazır market kefiri bile iyi gelmişti.

Veeee gelelim tezgâh konusuna. Başardım. Bu kadar hızlı bir değişim hiç beklemiyordum, ve çok dillendirip büyüyü bozmaktan korkuyorum ama o yazıyı yazdığım Çarşamba gecesinden bu yana tezgâhlar hep derli toplu. Dört gece olmuş. Hiç bulaşık birikmiyor. Bulaşık makinesine girecekler hemen giriyor. Elde yıkanması gerekenler için de- asıl sistemdeki tıkanıklığın sorumlusu onlarmış, onlar bir de erteleme huyum- bir leğen satın aldım, eskiden hep akan suyun altında yıkardım. Nihayet aklım başıma geldi. On dakika sürüyor en fazla leğenle. Tezgâhın üzerinde daimi duran bir kaç parça gereksiz kavanoz, ıvır zıvırı da kaldırdım. Sadece ekmek kızartma makinesi ve ahşap bıçak tutucu var. İyice ferahladı. Şimdi mutfaktan geçince önce bir şaşırıyorum, "ne olmuş buraya" diye, sonra aklıma geliyor. Seviniyorum. O tezgâhta duranlar sadece mutfakta yer kaplamıyormuş, aklımda da dünya kadar yer tutuyormuş, bekledikçe. Sandığımdan daha olumlu etkisi oldu üstümde. Kendimi vahşi bir aslanı evcilleştirebilmiş bir hayvan terbiyecisi gibi hissediyorum.

Bugün beş kalem ev işi daha yaptım. Daha da bir dolu iş var. Günlük işler dışında bir de uzun vadeli ama tek seferlik işler. Hepsini halledince, ev gıcır gıcır olacak. Sistem tıkır tıkır işleyecek. Yarın hiçbir şey yapamam. Pazartesi de en az iki saatimi kuaförde geçireceğim. Ama geri kalan zamanda gene biraz evişi yapabilirim. Bir hafta sonra bile çok fark edecek. Bir kere sistem oturup, sorunsuz işlemeye başlayınca daha farklı konulara el atmak istiyorum. Uyku sorunum da artık çözülme yoluna girdi madem. Keyfim de düzeldi gibi. Yapamadığım konulara el atmak istiyorum. Yeni bir öyküye başlamak gibi.

Mutfak tezgâhı ile başladığım "yeni yıla yeni alışkanlıklar" dizisinin ikinci bölümü ne olacak şu an bilmiyorum. Yalnızlıkla ilgili bir yazı yazabilirim. Bilmiyorum. Önce şu yolumu tıkayan düzenlemeleri bir rayına oturtayım da önümü göreyim.

Haydin blog. Ben komedi izlemeye gidiyorum. Kal sağlıcakla.


Temsili resim ama benim mutfağa da çok benziyor.

Çarşamba, Aralık 13, 2017

Yeni yıla yeni alışkanlıklar (1): Mutfak tezgâhı sorununu çözmek.

 Az önce, meditasyon sonrası aklıma gelen kısık sesli fikirlerden biri geldi. Sadece uzun zamandır meditasyon yapmadım. Şu benim mutfak tezgâhı olayı. Bu blogu okuyanlar bilir. Hatta insanları bu konuyla bezdirdiğimi düşünüp artık yazmamaya çalışıyordum. Ama mutfak tezgâhlarını toplayamamak ciddi bir sorunum. Toplu olduğunda da çok büyük rahatlık hissediyorum. Bu böyle yıllardır sürüp giden bir çatışma, bir ızdırap. Hatta son yazının yorumunda aynı sorundan muzdarip Euphony kendi kendine bir çözüm üretmeye çalışmış: 5 parça bulaşık, uykudan önce. Denedim. Bende işe yaramadı. Ama kafamın içinde konu işlemeye devam etmiş demek ki.

Sabah sabah bulaşık makinesini boşaltmıştım ve asgari bir tezgâh düzenlemesi yapıyordum. Yani bulaşık makinesine girecekleri yerleştiriyor, geri kalanını gene dışarıda bırakıyordum: yemek siparişinden kalma ekmekler, kefiri evde mayalamak için satın aldığım plastik süzgeç, rondonun motoru, temiz mi pis mi bilmediğim tencere kapakları. Birden dank etti. Tezgâhların toplanmaması o kadar derinden yerleşik bir alışkanlık ki, yerleşiklik açısından sigara alışkanlığı ile yarışabilir. Eğer bu konuyu halletmek istiyorsam, sigara alışkanlığını değiştirmek için harcadığım enerjinin aynısını hatta belki daha fazlasını bu konuya ayırmam gerek. Tıpkı bütçe ayırır gibi. Yoksa bu ızdırap sürüp gidecek. Ve biliyorsun yeni yıl geliyor. Eski alışkanlıkları sorgulamak ve yenileri edinmek için şahane fırsat.

Bir gün öncesinden bardaklar kalmıştı salonda. Aldım tezgâha götürdüm. Ve orada mutlu mutlu yaşayacaklardı bir süre. Neden biliyor musun? Çünkü sittin sene bu böyle oldu. Eğer odamdaki bir bardağı alıp mutfak tezgâhına bırakırsam, görevini layıkıyla tamamlamış iyi evlat oluyordum. Gerisini annem hallediyordu. Bilincim artık arkamı toplayacak annemle yaşamadığımı çok iyi biliyor ama aklımın bilinçsiz işleyen bölümü hala bu sihire inanıyor: yeterince uzun süre orada beklerse, kendiliğinden ortadan kaybolur. Ve bu bilinçsiz işleyen bölüm bütün orkestrayı yönetiyor. Çünkü öylesi kolayıma geliyor o an. Çünkü öyle formatlandım. Çünkü hayatımın benim için kısa sayılmayacak bir döneminde, bırak tezgah toplamayı, kolumu kaldırmaya mecalim yoktu.  O yüzden kendimi hiç sıkmadım o konuda. Ay ne olacak tezgah da dağınık dursun. Tamam dursun da. Onu öyle görünce ben mutsuz oluyorum. Üstelik ev amerikan mutfak olduğu için, geri kalan her yer gıcır gıcır dahi olsa, o mutfak evi dağınık ve pis hissettiriyor.

Alışkanlık bu. Hayatımı olumsuz etkileyen. Bununla ciddi ve bilinçli bir mücadeleye girmem lazım. Zor ama imkânsız değil. Önce bilinçdışı tüm düşünceler ile yüzleşeceğim. Sonra da tezgâhları toplamamla arama giren o otomatik anahtar düşünceleri tek tek tespit edeceğim (örnek: "dursun şimdilik ziyanı yok"). Sigarayı bırakmamda bu düşüncelerin teki (fakat en stratejik noktada duruyormuş) ile savaşmak yetti: "bir tane yakabilirim, bir şey olmaz".

Altı senedir sigara içmiyorum. Gururluyum. En önemlisi de sağlığımı kendi elimle mahvetmediğimi bilmek.

Bunu tezgahlara uygulasam, hayatım epey bir değişirdi. Öyle evler var çünkü. Tezgahlar her daim boş ve temiz. Benimki de öyle olsun istiyorum. Haydi bakalım. Çalışmalara başlayalım.



Cumartesi, Aralık 09, 2017

Daha iyi bir hayat.


Sanki daha iyi bir hayat mümkün de ben beceremedim ya da hali hazırda beceremiyorum. Daha iyi bir hayat. Sanki beynim çekirdekken, içindeki ilk DNA bu proteini üretiyordu. Geri kalan herşey bunun çevresinde gelişti. Ve gelişmeye devam ediyor. Fakat artık yaştan mıdır nedir, yoruldum galiba bu uçsuz bucaksız arayıştan. Evet zaman içinde birçok şey gelişti fakat insan bir yerde de düzlüğe varmak istiyor.

*   *   *

İki aydır satranç maçı yapmıyormuşum. Sahalara bu kadar uzun aradan sonra geri dönünce site coşup zaferime her zamanki 3 puan yerine tam 16 puan birden verdi. Bir sonraki oyunu da alınca 15 puan daha. Yani 6 puan alacağıma iki oyundan 31 puan aldım. Sonra 8 puanı maç boyunca ezici bir üstünlüğüm varken tek bir hata ile kaybedip verdim. İçim bile kıyılamadı şoktan. Nasıl yani? Bir kale bir fil artı pozisyon üstünlüğüm vardı? Şahını köşeye sıkıştırmıştım. Bir hamleyi bir hamle sonraya erteledim ve bam! Ne oluyor derken mat olmuşum meğer. Peee... Ama olmaz ki ya...Ders çıkar Joe. Ders. "Zafer sarhoşluğuna kapılmayacağım ne olursa olsun" diye öğren iyice. Ki bu son olsun. Bir daha böyle olmasın. Acı bir ders. Sonradan bunun adı tecrübe olacak. Benimdi o oyun ama...

Ama daha iyi oynuyorum. Üstelik problem puanım ve maç puanımın arası açılmıştı, şimdi yaklaştılar birbirlerine. İkisi de yükselişte. Mesela şu andaki dünya şampiyonu Carlsen'in çocukluğu için yaşının üstündeki legolarla oynardı derler. Ben de alakayı kuramazdım. Lego ne, satranç ne, bize ne legodan. Var ama alakası. Şöyle: her bir şablon farklı bir lego parçası gibi aslında, sonra parçaları birbirine birleştiriyorsun, ve doğru parçaları tanıyıp birleştirebilirsen oyunu kazanıyorsun. Bunu şimdi anlayabiliyorum.

Abime dedim. 1800'lük problemleri çözebiliyorum artık bazen dedim. Yani çok sık değil. Zaten o seviyeyi her zaman sormuyor. Ama mesela 1790 filan sorduğunda çözdüğüm oldu. Ben normal sanıyordum, kendi seviyem için, ama abim önemsedi. Bir de artık dikkatsizlikten filan problem puanım düştüğünde, (dün 150 puan geriye düştüm mesela (sonradan ne yaptım ettim toparladım)), inatla bana 1500'lük 1600'lük problemler soruyor. Bir dur. Yok. Sanki "ben seni tanıyorum, sen başka zaman bunları çözüyordun" diyen iyimser ve yüreklendirici bir öğretmen gibi.

Hamle sırası da önemli. Problem çözerken bazen yanlış sıraladığım için kaybediyorum. Zaten bugünkü maçta da olan buydu. Onu da doğru yaparsam zaten 1700'lere filan varmama bir engel kalmayacak.

*   *   *

Yok işte. Düz ve pürüzsüz bir hayat yok. İlla ki inişli çıkışlı olacak herkese. Aralık ayı biraz da yıl sonu muhasebesi demek benim için. Ve yeni yıl planları. Ama işte acaba çok mu fazla plan yapıyorum? İşlevsiz planlar. Hiç plan yapmasam? Gelişine bıraksam? O da olmaz. Uykusuzluk mesela. Son üç ayımı yedi bitirdi ve hiç planlarımda yoktu, olan planları mahvetti. Ailevi zorunluluklar da aynısı. Bir de planları planlamak var. Sevmiyorum planlara bu kadar zaman harcamayı. Fakat mühendis bir tanıdığım vardı. Plan yaparsan zamandan yüzde en az 70 tasarruf edersin demişti. Hmf. Ben bu konuyu biraz düşüneceğim. Bir de şunu okumak var aklımda. Celes'in yıl sonu muhasebesi hakkında söyledikleri.

Haydi kal sağlıcakla.




Cuma, Aralık 01, 2017

Koşturmak.

Bu gece dolunay var galiba. Emin değilim çünkü camdan gökyüzüne baktığımda hava bulutluydu. Senenin son ayına girmişiz. Olabilir. Girmiş olabiliriz. İnanması zor ama ihtimal dahilinde.

Son birkaç gündür yeni bir şey deniyorum. Herkese açık olmadığı için ismini ve bağlantısını vermemin bir anlamı olmayan bir blogda, sanalda geçirilen süreyi azaltmak, hatta mümkünse tamamen kaldırmanın, zaman algısını ne kadar değiştireceğinden dem vuruluyordu. Gerçekten de sanaldan uzaklaşınca, zaman uzuyor. Bazen insanın içini hoş olmayan bir boşluk duygusu kaplasa da, daha doyurucu etkinliklere bol bol zamanı oluyor insanın. Çok şeye bol zamanı kalıyor.

Bugün örneğin, toplamda iki buçuk, belki de üç saat yürümüş olabilirim.

Bankaya gittim.

Oradan anneme uğradım.

Oradan seramik atölyesinden satranç taşlarımı aldım. Hepsi de sağlam çıkmış! Çok korkuyordum, içinde hava kabarcığı kalırsa fırında patlıyor çünkü taşlar. Henüz fotoğraf koymuyorum. Boyayıp vernikleyeyim öyle koymak istiyorum. Ama çok güzeller. Kırmızı kırmızı.

Atölyeden sonra uzun yürüyüşümü yaptım. Seçtiğim STK'ya kadar yürüdüm. Dedim ben gönüllü olmak istiyorum. Tabii dediler. Ne zaman gelmek isterseniz bizi gündüzden arayın. Pazartesi akşamı gitmek niyetim. Bakalım. Hiçbir zorlama, hiçbir bağlama, insanın yakasına yapışma ve bırakmama durumu olmamasına inanılmaz sevindim. Diğer türlüsü çok itici olurdu.

Oradan kendi semtime kadar geldim.

Büyük kırtasiyeden beyaz sprey boya ve vernik aldım, seramik taşlar için.

Sonra da kaç haftadır aradığım ev pantolonunu buldum. Hayatımın ev pantolonu olur şu an kendisi. Dünyadaki en rahat pantolon. Şu an vücudumun alt kısmı pembe pelüş bir ayıcığa da benzese, inanılmaz rahat. Çünkü içi de pelüş. Pembe evet. Hem de şeker pembesi. Beyazı da vardı. Ama canım  böyle bir şey istedi o an. Sanki bu daha ev için.

Daha sonra fırına uğrayıp ekmek de aldım ve nihayet evime ulaştım.

Yemek yaptım.

Bulaşık makinesini çalıştırdım.

Bir arkadaşıma mail yazdım.

Ve işte buradayım.

Yoruldum blog. Ama mutluyum. Dolu bir gündü. Asıl yapmak istediğim biraz kitap okumayı deneyip, kurgu metin üzerine çalışmaktı. Onu da belki yarın yaparım. Umarım yarına bir zorunluluk çıkmaz. Yarın bütün gün benim olsun ne olur... Pazar günü gene ailevi görevler beni bekliyor. Buraya entel dantel zürafa Danitello'nun bir resmini iliştirip, sanal alemden ayrılayım.