Pazartesi, Eylül 18, 2017

Enerji, umut ve sanat.

Çok dövünüyormuşum. Bugün anladım. Yeni bir düşünce geliştirdim: "enerjim olsa çok şey yaparım". Ama enerjim az. O yüzden her istediğimi yapamıyorum ve artık bunun için dövünmekten vazgeçince çok rahatladım (o da bir enerji zaten). Yine de malak gibi devrilip yattığım günlere kıyasla bir tık daha enerjiğim. Geri geliyor yavaş yavaş gücüm. Ayrıca ışık hızında artan kilom da sabitlendi. Düşüşe geçmesini bekliyorum.

Enerjim olsa bu ev parlar. Yapabilirim bunu. Hem de normal insanlar gibi yarım günde. Ama en azından geçen gün yaptığım alışverişin torbalarını yerden topladım. Sorun bende değil. Enerji kıtlığında. Bence düzelecek. Umutluyum. Hem enerjik hem de zayıf olduğumu hayal ediyorum da. Of annem. Zapzayıf ama. Eskisi gibi. Fıstık vücutlu zamanlarım gibi. Ondan da umutluyum. Çünkü dün akşam her zamankinden daha az pilav ve tavuk yedim de o kadar tok tuttu ki, üstüne bir tek tanecik kurabiyeyi kendimi zorlayarak yedim. Boğazımdan geçmiyordu. Eski zamanlar gibi. Kahveye bile yerim yoktu. Ki ben çok uzun zamandır yemeğin üstüne tatlı yemezsem yemek yemiş gibi hissetmiyordum. Bir tanecik kurabiye boğazımdan geçmedi uzun süre. Sonra zorladım kendimi, gereksizdi ama yaptım. O da geçici, bundan sonra zorlamam. Keyif yapayım dedim. Eskiden kalma alışkanlık. Vazgeçebilirim. Geçeceğim de. Sadece kiloların daha hızlı inişe geçmesini beklerdim. Ama işte hareketsizlikten herhalde.

Öykü Gazetesine ben bir mail atmıştım. Öykümü göndermeden önce adres doğru mu, tercih ettikleri bir format var mı, bu tarz teknik konuları bilmek için. Bir hafta cevap gelmeyince de "rasgele" deyip olduğu gibi yollamıştım öykümü. Ya tutarsa hesabı. Sonra geçenlerde artık bunları unutmuşken bir mail geldi. Evet adres doğru, şu bu, bir ay içinde olumlu ya da olumsuz döneriz diye. Oyyy. Ne sevindim. En azından olumsuzsa da söylüyorlar. Kala kala iki haftadan az kaldı, yolladığım tarihe baktım. Çok heyecanlıyım. Ya, "tamam yayınlıyoruz" derlerse? Herhalde ortalığı birbirine katarım. Hayali bile güzel. Çok beklentim olmasa da.

Aynı şekilde istediğim gibi çalışabilsem, üretimim de çok farklı olurdu. Çok daha güzel, incelikli ve derin öyküler yazabilirdim. Ama bunun için bir donanım gerek. Bunun için de okumak ve çalışmak. Başka konulardan beslenmek. Belki başka dallardan. Mesela biyoloji. Biyolojik-gerilim türünde bir öykü yazabilirim örneğin. Biyoloji bilgim buna izin verir. Bu güzel bir örnek olmadı, çünkü bilmediğim bir dal söylemek istiyordum. Neyse konu anlaşıldı zaten. Tam kapasitemde olmayı çok istiyorum blog. Hep bu layık olduğum yerde değilim ve gerekeni hala da yapmıyorum hissi. Aslında aklımın gerisinde sabahtan beri bir yazı var. Bu sabah okudum ve çok etkilendim. Bence başlı başına bir kişisel gelişim makalesi, içinde her şey var. Fazıl Say instagramında paylaşmış, kendi hayatından:

"İPEKYOLU'NDAN ÇINAR DALINA 1
24 yaşımdaydım, Mart 1994. Berlin'de yapayalnız yaşıyordum, bir yarışmaya hazırlanmış fakat katılmamıştım, büyük bir bunalım yaşıyordum, hiç bir istediğim olmuyordu, bir kariyerim, düzenli konserlerim yoktu, umutsuzdum, mutsuzdum, 
piyano çalmanın değerini yitirmek üzereydim. 
Kendimi suçluyordum. Kendimi hiç bir şey bilmemekle suçluyordum. Müziği de bilmiyordum. 
Şiiri de.
Öğrenmeye karar verdim Ama piyano başında değil. Bir kütüphanede. Berlin'de dünyanın en büyük kütüphanelerinden biri vardı. Akademide ders verdiğim haftada 8 saat dışında Her gün 10 saat kütüphaneye müziği, edebiyatı sanatı ve tarihi okumaya öğrenmeye karsr verdim. "İlk müzikleri" dinleyerek araştırarak başladım. Etnik dünya müziklerini. Ritm nedir? Melodi nedir? Sesler ne anlatır? Binlerce kayıt vardı. Dinliyotdum. Yaşadığımız dönem ile ilişkisini kuruyordum. Ses frekanslarının ruhumuza etkisini de araştırdım.
Çin, Hint, Mezopotamya ve Anadolu kültürlerinin ilk müziklerini öğrenirken o derece etkilenmiştim ki, Nisan 94'de tüm bu bildiklerimi derleyip İpek Yolu konçertosunu bestelemeye bsşladım. 
Dünya gezegeninin frekans tonu pes do diyez, hint tablaları, sitar, tibet müziği, gong, ortadoğu kavalı, dramı, anadolu sazı, yağmur sesleri, deyiş, doğa, anlatım. 
16 dakikalık bir konçertoya bütün hissettiklerimi koymuştum. 
Kriz de bitmişti, çok da iyi çalıyordum, çünkü "çalmayı" düşünmüyordum çalarken, "donanım" beni başka bir paralele getiriyordu. 
İki yıl sonra eseri ilk kez Amerika'da çalmış ve kayıdını almıştım. 
Dünyada en çok güvendiğim,19-20 yaşlarımda masterclass'larına katıldığım büyük usta Ligeti'nin yanına gittim, kayıdı ve partisyonu alıp ona dinlettim, "son yıllarda dinlediğim en şiirsel eserlerden biri bu, bir çizgi çekmişsin, özgün bir yol bulmuşsun, sen buradan devam edersen olur, aferin sana" dedi Ligeti. 
İpek Yolu dünyada en çok seslendirilen eserlerden biridi o gün bugündür. 300'den fazla konserde, bugüne değin 3 ayrı kayıdı ile.
Oda orkestrası ve piyano için olduğu için, bir Mozart konçerto çalıp yanına "İpek Yolu"nu koyarım programa şef ile ya da şefsiz.
İpek yolu'nu 1994 Nisan'ında , İlk şarkılar'ı 94 Mayıs'ında bestelemiştim.
"

İpek yolu konçertosunun bütün halini şu an spotify'dan zor bulabildim. Sabah biraz Mezopotamya senfonisini dinledim. Bir kısmını ve başını. Aslında İpek Yolu'nu dinlerdim. Ama İnstagram yorumlarında birisi, "bir Urfa'lı olarak gurbetteyken Mezopotamya Senfonisini çok dinledim" yazmış, bu cümleyi okuyup zırıl zırıl ağlamaya başladım sabahın bir köründe. Sonra da bulabildiğim kaydı pür dikkat dinleyip anlamaya çalıştım. Ben gurbetteyken Istanbul Senfonisi olsa onu dinleyip onunla avunmaya çalışır mıydım diye düşündüm. Ya besteci olsam? İstanbul'u müzikle nasıl anlatırdım? Bence Istanbul'dan senfoni olmaz, olsa olsa kakofoni olur. Ukalalıktan değil be okurum, sen de biliyorsun, bıktım gürültüsünden, gerçekten sıtkım sıyrıldı. Başını dinledim onun da biraz. Deniz sesi koymuş besteci. Böyle değişik bir aletle, hani yağmur sesi çıkaran insan boyunda nefis çubuklar var ya, onun daha farklı bir biçimiyle. Hoşuma gitti o bak. İstanbul deniz de demek büyük oranda. Şu an fonda çalıyor. Deniz kısmını bu kayıtta duyamadım sanki. 

Biliyor musun, Mezopotamya'yı dinlerken, ilk başta çok güzeldi, bana deve sırtında giden bir insanı çağrıştırıyordu, onu da deve sırtında gittiğimden değil, çocukken okuduğum, deve sırtına binen birini anlatan bir hikayeden bildiğimle. Sonra birden müzik "bozuldu", çirkin bir şey çalmaya başladı, hiç sevmedim, rahatsız bile oldum, ne yapmış Fazıl Say burada, bu ne biçim beste, ne biçim(siz) müzik diyecektim ki, anlamak için kendimi bir tık daha zorladım, çirkin-rahatsız edici-sevilesi değil ve zorlayıcı, yoksa dedim, yoksa savaşı mı anlatıyor burada? Sonra bu bestesiyle ilgili bir belgesel buldum ve nitekim savaşı anlatıyormuş..."Savaş anlamsızdır" diyor mesela belgeselin bir yerinde, kameraya bakıp. İşte buydu benim de duyduğum, tam olarak. Gene ağlamaya başladım. Hem savaşın anlamsızlığına, hem "anlamsızlığı" müzikle anlatan bir insanı "anlayabilen" diğer insanla arasındaki iletişime.

Şimdi kendime bir salata hazırlayacağım, yanında ayran, sonra da çok enerjim olsaydı neyi nasıl yapardım, onu yazacağım bir yere. Gücüm geri geldiğinde lazım olur. "Eee şimdi ne yapıyorum" diye ortada kalmak, gafil avlanmak istemiyorum. Ama çalışacağım diye hayatı ıskalamak da. Denge. Her zamanki gibi.



6 yorum :

  1. Bir şeyleri düzene koyma çabası daha doğrusu şu anda olduğum yerde mi olmam gerekiyor sorusunun cevabını bulma telaşı diyorum yaşadıklarınıza.

    olur, olur, hepsi olur.

    Asıl kelimelerden birini bulmuşsun zaten: denge.
    selamlar:)

    YanıtlaSil
  2. olur olur..devam..nefes varsa umut var. Olmalı.

    YanıtlaSil
  3. Gercekten degistirmek istiyorsan, sana bir telefon numarasi verebilirim. Benim cok degistigimi soyluyorlar, ki daha yolun basindayim.

    YanıtlaSil
  4. @ Narda: olmaya başladı yavaş yavaş Narda, sana da selamlar!

    YanıtlaSil
  5. @Jardzy: yardım teklifine teşekkürler, yavaş yavaş sıraya girmeye başladım.

    YanıtlaSil