Cuma, Eylül 29, 2017

Yeni bir mevsim.

Saat benim için sabahın bir körü. Dışarısı çok bulutlu. Yağmıyor ama belli ki gün içinde yağacak. Sırtıma bir hırka ayağıma da çorap geçirdim. Bir de sandal ağacı tütsümü yaktım. Küçük ışıklar yanıyor salonda. Tam sonbahar. Üstelik nefis bir kitabım var. Dün gece okumaya başladım. Sylvain Tesson: dans les forêts de Sibérie. (Sibirya ormanlarında). Tam benlik. Altı ay Sibirya ormanlarında bir kulübede tek başına yaşamış bir maceraperestin nefis bir anlatımla kaleme aldığı bir kitap. Tam da alternatif hayat diye kendimi paralarken. Tam da buralardan gitmek istiyorken.

Dün gece papatya, melis, kakule, karanfil ve rezeneden bir bitki çayı hazırladım kendime. Böylece kesintisiz yedi buçuk saat uyuyabildim. Bu sabah enerjim daha yüksek. Birazdan kalan ev işlerini halledeceğim fırsat bu fırsat. Dün yerleri süpürdüm ve sildim. Büyük işti. Bir de bulaşık makinesini doldurup çalıştırıp boşaltmıştım. Ve tezgahlardan birini sıfırlamıştım. İnsanın enerjisi çok kapitalist bir sistemde çalışıyor. Enerjin varken işin daha da kolayını buluyorsun. Mesela o tuzluk doldurma işi. Eski tuzluğumun ağzı genişti, huni ile dolduruyordum rahatça. Fakat o kırıldı ve yeni tuzluğun ağzına huni sığmıyor. Geçen sefer alüminyum folyoyla zorlama bir huni denemesine girişmiştim ama zahmetli ve işlevsiz olmuştu. Bu sabah ne yaptım? Bir kase aldım, içine tuzluğu koydum ve tuzu boca ettim dolana kadar. Kenarlardan taşanlar kaseye döküldü, oradan kaseye dökülenleri de tuzun bulunduğu geniş ağızlı kavanoza bir saniyede aktardım. Bitti gitti. Toplam otuz saniyede zahmetsiz tuzluk doldurdum.

Bu sabah bir aydınlanma ile uyandım. "İnsanlar benim olmalarını istediğim gibi olmak zorunda değil." Günaydın. Sözün her anlamıyla. "İnsanlar kendi olmak istedikleri gibi". Bırak olsunlar. Ne zorluyorsun? Zorlamakla nereye varacağını umuyorsun? Ne boş işlerle uğraşıyorsun, farkında mısın? Sana V. 'den bahsetmedim değil mi. Bahsetmedim. Bollywood film yapımcısı. Hintli. Çok alakasız bir yerden tanışıp yazışmaya başladık. Sık sık Istanbul'a geliyormuş ve Bodrum'da ve galiba Istanbul'da filan yakında bir film çekecek. Bana çok ilgili bir mail attı, tanışma maili. Ben de ayrıntılı yazdım. Profesyonel bir yazışma değil. Kişisel. Flört düzeyinde de değil. Belki de yanılıyorum. Belki de fazla iyi niyetliyim. Neyse. Ben ayrıntılı yazdıktan sonra bundan bir süre cevap gelmedi. Ben de üstüne düşmedim. Dedim herhalde umduğu her ne idiyse, bulamadı. Ya da her neyse. Sonra İnstagram'ımdan takip isteği atmış geçen gün. Ben de buna mailimi aldın mı, aldınsa neden yanıtlamadın dedim. (Hayır yanıtlama istemiyorsan da o zaman İnstagram'ımı niye takip ediyorsun?) Aldım fakat seyahatteydim dedi. Ertesi gün de bir cevap atmış ilk attığım mailime. Gülsem mi ağlasam mı. Cümle cümle cevaplamış, fakat şöyle: bende bir paragraf yazının altına verdiği cevap: OK. Bende bir paragraf daha var, cevap: gene tek kelimelik. Kendisinden de hiç bahsetmemiş. Böyle abuk subuk bir yazışma. Sinirlendim tabii ilk önce. Sonra da işte bu sabah böyle düşündüm. Ben adamı dost canlısı, renkli, konuşkan bir insan sandım. Belki angutun teki? Belki iletişim özürlü? Bırak olsun. Pas geçersin biter gider. Yok. İlla oldurucam bazı şeyleri. Çok sakat bir huy. Çok. Ve çok gereksiz.

Şimdi kafamı kurcalayan başka bir konu var. Enerjim de geri geldi sayılır ya. İki saate bütün ev işlerini havada karada bitiririm. Zaten en büyük kalem işi dün hallettim. Şimdi. Diyelim, bütün haftanın ev işlerini bitirdim. Diyelim. Yemekleri filan da bir şekilde hallettim. Sonra? Ya işte bu büyük bir soru benim için. Ev işleri günümü o kadar kaplıyor ki. Hele yapamadıkça. Önüme yığılıyor dağ gibi. Gidince boşlukta kalıyorum.

Evin içinde çok fazla vakit geçiriyorum. Bu sene Çanakkale dışında bir yere de gitmedim. En fazla adaya gittim denize girdim ki o bile ne kadar iyi gelmişti. Gezesim var. Ama onun dışında, esaslı bir iş yapasım var. Yazmak çizmek bir yere kadar. Ben bir işe yaramak istiyorum. Bir sorun çözmek. Zekamı, donanımımı bir işe koşmak. Mesela Elif'ten öğrendim: insanlar başka bir okul mümkün derneğini kurmuşlar. Elif'in dediğine göre bu sene Bodrum'daki kapanmış. Fakat denemişler. Koltuklarına kurulup hayal kurmakla ya da dövünmekle kalmamışlar. Uğraşmışlar.

Sanırım bugün bol bol hayal kuracağım, listeler çıkartacağım, araştıracağım, ölçüp biçeceğim.



Salı, Eylül 26, 2017

Alternatif.

Mesela bugün. Biraz daha iyiyim. En azından kanım çekilmiş gibi, koltukla tek vücut olmuş halde yaşamadım günümü. İçimde hevesler var. Ama benim o bildiğin heveslerimden. İki gün sonra yerini yeni heveslere bırakan, ayşeyi görünce fatmayı unutan heveslerden. Ya da öyle olmasından çok korkuyorum. Ve bu huyumdan çok sıkıldım. Ayrıca Acemi Öykücü projemi çok ihmal ettim. Ona da canım çok sıkılıyor. Bu istikrarsızlık beni yiyip bitiriyor. Belki en büyük dertlerimden biri. En büyük kusurum.

Pazartesi günü blog okunması son zamanların en yüksek rakamlarını gördü. Teşekkür ederim sevgili okurum. Dünyanın dört tarafına yayılmışsın ve bu beni her zaman çok heyecanlandırıyor.

Şu sıralar, sanırım en büyük meraklarımı "alternatif" sözcüğünden bir çatı yapıp altına toplayabiliriz. Her şeyin alternatifi çekiyor ilgimi. İstanbul'da yaşamaya alternatif. Tatile alternatif tatil: işte otel yerine bedel karşılığı kaldığın çiftlikler, ya da karavan kiralamak, onunla gezmek. Ayşe'nin o postundan sonra alternatif eğitim sistemi.

Biz pedagoji okumadık, yani eğitim bilimi. Çocuk gelişimi filan okuduk ama o aynı şey değil. Bir de uzun yıllar özel ders verdim, burada pek bahsetmiyorum artık. Dersin içeriğini de yöntemini de kendim belirliyordum ve işin en hoşuma giden kısmı da buydu, çünkü bir kavramı öğretirken kendimin ve çocuğun bütün yaratıcılığını kullanma imkânım oluyordu. Tabii ki çok vaktimi ve emeğimi alıyordu, araştırıp, malzemeleri temin etmek. Ama çok keyifliydi. Mesela, çocuğa "bu bundan büyük, bu bundan küçük, bu aynı" demenin fransızcasını öğretebilmek için (yuvaya giden çocuk), çilingire uğrayıp ellerindeki kalmış anahtarları istemiştim. Yaklaşık yirmi otuz tane anahtar. Sonra bir yerden bir çıta edinmiş, elimdeki ilkel bir testereyle çıtaya eşit aralıklarla çentikler açmıştım, biraz da iplik götürmüştüm yanımda. Derse elimde bu torbayla gitmiştim. Zaten elinde malzemelerle gidince çocukların ilgisi bir anda tavan yapıyor. Anahtarları masaya yaymıştık. En sonunda sana küçük bir süprizim olacak demiştim. Tek tek karşılaştırıp, en büyük olanı bir sola kaydırıyorduk, böyle yapa yapa hem her seferinde sıkılmadan "bu bundan büyük" (ya da küçük) cümlesini tekrar ettirmiş oluyordum, hem de en sonunda anahtarlar boy sırasına dizilmiş oluyordu. Boy sırasına dizilmiş anahtarların sırasını bozmadan, deliklerinden ipi geçirerek çıtanın çentiklerine asmıştık. En son, çıtayı iki ucundan tutmuştum, öğrencime parmağıyla bütün anahtarlara bir uçtan başlayıp parmağıyla ters tarafa hareket ettirmesini söylediğimde çıkan o güzelim uyumlu sese adeta vurulmuştu. (Şu aşağıdaki aletin anahtarlısı.) Sonradan bütün gün elinde o aletle dolaşmış, daha da sonrasında annesinden gerçek bir müzik aleti almasını istemişti.


Buraya nereden geldim. Ayşe'nin postundan. Aklım orada kaldı. Alternatif bir eğitim sistemi diyordum. Montessori kitaplarına ve Finlandiya eğitim sistemi hakkında kitaplara baktım Amazon'dan. Henüz satın almadım ama aklımı çeliyor. Gece, Ayşe'nin postunun altına çok güzel öneriler sunmuş yorum kısmında. Çocuğa evde alternatif bir eğitim vermek, ufkunu genişletmek için.

Bence okullarda öğretilen bilgiler çok şuursuzca seçilmiş. Mesela biz altıncı sınıfta deniz kestanesinin üreme şekli üstüne ders gördük. Orta bir. Onbir yaşında. Biyoloji dersi. Hangimiz merak ediyordu acaba? Çok mu lazımdı o yaşta o bilgi? O yaşta kaç tane deniz kestanesi görmüştüm ki? Bugüne bugün kaç tane gördüm acaba ve üreme biçimlerinin benim hayatıma etkisi ne?

Baştan tasarlansa, eğitim müfredatının içine neler konmalı, günümüz dünyasında gerçekten faydalı konular neler: ben olsam cv hazırlamayı, değişik iş arama tekniklerini, proje yönetmeyi, kişisel finans, diyet ve yiyeceklerin besin değeri, çevre koruma gibi pratik konuları lise belki orta okul müfredatına eklerdim. Meditasyon tekniğini öğreten bir ilkokul bile görmüştüm bir belgeselde. Denge derdim çocuklara: akademik başarı ile sosyal hayat arasındaki denge, çalışmak ve eğlenmek arasındaki denge. Yeni okul sistemini bu denge üzerine kurardım en önemlisi. Bir de rekabet yerine işbirliğini öğretmeye çalışırdım, işbirliği ve birbirini tamamlayıcı beceriler üzerine kurulan proje ödevleri verirdim. Ve saygı: başka inanışlara, başka kültürlere, yaşam biçimlerine saygı, başkalarının hem artılarına hem eksilerine saygı. Bir de proje bazlı eğitim konusu var bana çok ilginç gelen. Tüm bu bilgileri derleyen bir kitap üstüne çalışırdım, bu kadar istikrarsız bir insan olmasam.

Sen olsan eğitim müfredatına hangi dersleri eklerdin? Sence ideal eğitim sistemi nasıl olurdu?

Pazar, Eylül 24, 2017

Kişisel ayrıntılar...

Dün mesela. Blogumdan da muhabbetimden de nefret ediyordum. Gereksiz kişisel ayrıntı doluydu, çöptü. Gene yazsam gene kimseyi ilgilendirmeyen kişisel ayrıntılarımı dökecektim. Hatta nasılsa kimseyi ilgilendirmeyecek diye analog günlüğüme yazacaktım çünkü bir yandan da doluydum. Yazasım, anlatasım vardı. Sonra gündem benim şaşkın bakışlarım ve "inanmıyorum" nidalarım arasında birdenbire değişti. Üç aydır süregelen PMS ve ben artık ya menopoza girdim, ya da kanser oldum diye kendi kendime yaptığım kuruntularım bitiverdi. Nasıl oldu? Hiç kolay olmadı. Bol teskin edici ilaç aldım. Belki onların da etkisi vardır. Prospektüste adet öncesi sıkıntısını gerginliğini giderir yazıyordu. Fakat bence asıl tetiği çeken canım Adrienne'imin PMS ve adet krampları için hazırladığı yoga videosu oldu. En büyük eczacı gene bizim kendi bünyemiz. Hala hayretlerdeyim. Hareketler o kadar basit ki. Yastıkları bacağının üstüne yığıyor, sonra da üstüne uzanıp derin nefesler alıyorsun mesela. Ya da bir battaniyeyi katlayıp, omurgana denk getirip üstüne uzanıyorsun. Her seferinde, bir işe yaramasa da en azından bir zararı yok diye yapıyorum, ve her seferinde işe yarıyor. Yogayı bitirdikten tam bir buçuk saat sonra, üç aydır ortalıklardan kaybolan hormonal dengem yeni bir döngüye girmişti. Vatana, millete hayırlı olsun. Tesadüf mü bu şimdi?

Böylece enerji sıkıntılarım da son bulacak diye umuyorum. Gerçi son yazıdan sonra gene ufak ufak normale dönüyordu. Bir sabah erken kalkıp, otuz tane iş görmüştüm öğlene kadar. Bankalar, tencereciler, kasap ve saire. Ama mesele hormonaldi ve buna çok canım sıkılıyordu.

Onun dışında sayılarla aram iyi. Mesela ışık hızında yükselen kilom, ışık hızında düşmeye başladı. Umarım devam edecek. Sonra, yakın zamanda problem puanımda rekor kırdım: 1500'ü aştım. Oyun puanım hala geride fakat çok maç yapmıyorum o yüzden. Maçların puanını düzeltmek daha zor, enerjisizken maç yapmayayım demiştim. Satranç oyunum gelişti yine de. Hissedebiliyorum. Artık farklı bir yerdeyim. Mesela 1600'lük, 1700'lük problemleri çözmem istisna değil, hatta birini yarı zamanda bile çözdüm. Üstelik CAPs diye bir sistem var. Tam kitaba göre oynadığım bir açılıştan sonra kolayca aldığım bir maçın değerlendirmesi, 2300 ratingli bir oyuncu gibi oynadığım yönündeydi. Tabii ki gerçek seviyem o kadar değil (öyle olsa Türkiye birincisi filan olmam gerek) ama yine de çok başarılı bir maç çıkarmışım demek o sefer. Bu hafta sonu yeğenimin turnuvası var. Hocası ona kesin madalya alırsın demiş. Ki turnuvada milli takım oyuncuları da olacakmış. Bir sevindim. Sanki madalyayı ben alıyorum. Bir ara Istanbul'a gelecekler, ona o "pattern" şeysini göstermem gerek. Kesinlikle oyununu çok ilerletecek. Ve söylemedim. O "pattern" şeysini ben Susan Polgar'ın bir belgeselini izledikten sonra problemlerde aramaya ve aklımda tutmaya çalışmıştım. Geçenlerde tam olarak benim yaptığımı anlatan, ve tavsiye eden bir büyükustanın videosunu izledim (chess.com da olduğundan link veremiyorum). Demek doğru yapıyorum diye sevindim. Diyor ki özetle, her taktiği akıl edemezsin, bazılarını öğrenmen gerek. Bu o kadar önemli bir bilgi ki. Ben hepsini akıl etmem gerek, etmezsem bir işe yaramam diye düşünüyordum başlarda. Oysa artık başaramadığımda tepkilerim bile çok daha yumuşak. Hmm, "bunu akıl edemedim bak", "hmm bu aklımın köşesinden bile geçmedi, ilginçmiş", "hmm bunu hiç bilmiyordum, öğrenelim bari", "hmm bunu neredeyse başarmışım". Eski hırsım öfkem hiç kalmadı. Ve taktik çöze çöze ağbimin bana bir zamanlar sorup, cevaplayamadığım problemleri, ya da pozisyonlar hakkında yaptığı ileri yorumları nasıl akıl ettiğini anlamaya başladım. Anlamaya başladıysam, yaklaşıyorum demektir. Oysa eskiden kopup gidiyordum oyundan, bana o kadar uzak bir hesap gibi geliyordu ki. Kolunu uzatıp aya dokunmak kadar ihtimal dışı. Dahi filan olmak gerekmiyormuş. Çalışmak gerekiyormuş. Görmüş olmak gerekiyormuş. Ama o da benim seviyemin çok üstünde sormuş hep.
Artık bir rahatlık var tahtayı değerlendirirken. Ama 115 saate yakın problem çözmüşüm toplamda, 8000 küsur.

Başka da bir şey yok şimdilik hayatımda. Pek heyecanlı değil. Ama şikayetçi değilim. Tersine. Şükürler olsun. O hafif kanamalar kanser habercisi değilmiş. Ve şükürler olsun henüz menopoza girmedim. Şükürler olsun, kilom azalmaya başladı. Şükürler olsun satranç yerinde saymıyor.



Pazartesi, Eylül 18, 2017

Enerji, umut ve sanat.

Çok dövünüyormuşum. Bugün anladım. Yeni bir düşünce geliştirdim: "enerjim olsa çok şey yaparım". Ama enerjim az. O yüzden her istediğimi yapamıyorum ve artık bunun için dövünmekten vazgeçince çok rahatladım (o da bir enerji zaten). Yine de malak gibi devrilip yattığım günlere kıyasla bir tık daha enerjiğim. Geri geliyor yavaş yavaş gücüm. Ayrıca ışık hızında artan kilom da sabitlendi. Düşüşe geçmesini bekliyorum.

Enerjim olsa bu ev parlar. Yapabilirim bunu. Hem de normal insanlar gibi yarım günde. Ama en azından geçen gün yaptığım alışverişin torbalarını yerden topladım. Sorun bende değil. Enerji kıtlığında. Bence düzelecek. Umutluyum. Hem enerjik hem de zayıf olduğumu hayal ediyorum da. Of annem. Zapzayıf ama. Eskisi gibi. Fıstık vücutlu zamanlarım gibi. Ondan da umutluyum. Çünkü dün akşam her zamankinden daha az pilav ve tavuk yedim de o kadar tok tuttu ki, üstüne bir tek tanecik kurabiyeyi kendimi zorlayarak yedim. Boğazımdan geçmiyordu. Eski zamanlar gibi. Kahveye bile yerim yoktu. Ki ben çok uzun zamandır yemeğin üstüne tatlı yemezsem yemek yemiş gibi hissetmiyordum. Bir tanecik kurabiye boğazımdan geçmedi uzun süre. Sonra zorladım kendimi, gereksizdi ama yaptım. O da geçici, bundan sonra zorlamam. Keyif yapayım dedim. Eskiden kalma alışkanlık. Vazgeçebilirim. Geçeceğim de. Sadece kiloların daha hızlı inişe geçmesini beklerdim. Ama işte hareketsizlikten herhalde.

Öykü Gazetesine ben bir mail atmıştım. Öykümü göndermeden önce adres doğru mu, tercih ettikleri bir format var mı, bu tarz teknik konuları bilmek için. Bir hafta cevap gelmeyince de "rasgele" deyip olduğu gibi yollamıştım öykümü. Ya tutarsa hesabı. Sonra geçenlerde artık bunları unutmuşken bir mail geldi. Evet adres doğru, şu bu, bir ay içinde olumlu ya da olumsuz döneriz diye. Oyyy. Ne sevindim. En azından olumsuzsa da söylüyorlar. Kala kala iki haftadan az kaldı, yolladığım tarihe baktım. Çok heyecanlıyım. Ya, "tamam yayınlıyoruz" derlerse? Herhalde ortalığı birbirine katarım. Hayali bile güzel. Çok beklentim olmasa da.

Aynı şekilde istediğim gibi çalışabilsem, üretimim de çok farklı olurdu. Çok daha güzel, incelikli ve derin öyküler yazabilirdim. Ama bunun için bir donanım gerek. Bunun için de okumak ve çalışmak. Başka konulardan beslenmek. Belki başka dallardan. Mesela biyoloji. Biyolojik-gerilim türünde bir öykü yazabilirim örneğin. Biyoloji bilgim buna izin verir. Bu güzel bir örnek olmadı, çünkü bilmediğim bir dal söylemek istiyordum. Neyse konu anlaşıldı zaten. Tam kapasitemde olmayı çok istiyorum blog. Hep bu layık olduğum yerde değilim ve gerekeni hala da yapmıyorum hissi. Aslında aklımın gerisinde sabahtan beri bir yazı var. Bu sabah okudum ve çok etkilendim. Bence başlı başına bir kişisel gelişim makalesi, içinde her şey var. Fazıl Say instagramında paylaşmış, kendi hayatından:

"İPEKYOLU'NDAN ÇINAR DALINA 1
24 yaşımdaydım, Mart 1994. Berlin'de yapayalnız yaşıyordum, bir yarışmaya hazırlanmış fakat katılmamıştım, büyük bir bunalım yaşıyordum, hiç bir istediğim olmuyordu, bir kariyerim, düzenli konserlerim yoktu, umutsuzdum, mutsuzdum, 
piyano çalmanın değerini yitirmek üzereydim. 
Kendimi suçluyordum. Kendimi hiç bir şey bilmemekle suçluyordum. Müziği de bilmiyordum. 
Şiiri de.
Öğrenmeye karar verdim Ama piyano başında değil. Bir kütüphanede. Berlin'de dünyanın en büyük kütüphanelerinden biri vardı. Akademide ders verdiğim haftada 8 saat dışında Her gün 10 saat kütüphaneye müziği, edebiyatı sanatı ve tarihi okumaya öğrenmeye karsr verdim. "İlk müzikleri" dinleyerek araştırarak başladım. Etnik dünya müziklerini. Ritm nedir? Melodi nedir? Sesler ne anlatır? Binlerce kayıt vardı. Dinliyotdum. Yaşadığımız dönem ile ilişkisini kuruyordum. Ses frekanslarının ruhumuza etkisini de araştırdım.
Çin, Hint, Mezopotamya ve Anadolu kültürlerinin ilk müziklerini öğrenirken o derece etkilenmiştim ki, Nisan 94'de tüm bu bildiklerimi derleyip İpek Yolu konçertosunu bestelemeye bsşladım. 
Dünya gezegeninin frekans tonu pes do diyez, hint tablaları, sitar, tibet müziği, gong, ortadoğu kavalı, dramı, anadolu sazı, yağmur sesleri, deyiş, doğa, anlatım. 
16 dakikalık bir konçertoya bütün hissettiklerimi koymuştum. 
Kriz de bitmişti, çok da iyi çalıyordum, çünkü "çalmayı" düşünmüyordum çalarken, "donanım" beni başka bir paralele getiriyordu. 
İki yıl sonra eseri ilk kez Amerika'da çalmış ve kayıdını almıştım. 
Dünyada en çok güvendiğim,19-20 yaşlarımda masterclass'larına katıldığım büyük usta Ligeti'nin yanına gittim, kayıdı ve partisyonu alıp ona dinlettim, "son yıllarda dinlediğim en şiirsel eserlerden biri bu, bir çizgi çekmişsin, özgün bir yol bulmuşsun, sen buradan devam edersen olur, aferin sana" dedi Ligeti. 
İpek Yolu dünyada en çok seslendirilen eserlerden biridi o gün bugündür. 300'den fazla konserde, bugüne değin 3 ayrı kayıdı ile.
Oda orkestrası ve piyano için olduğu için, bir Mozart konçerto çalıp yanına "İpek Yolu"nu koyarım programa şef ile ya da şefsiz.
İpek yolu'nu 1994 Nisan'ında , İlk şarkılar'ı 94 Mayıs'ında bestelemiştim.
"

İpek yolu konçertosunun bütün halini şu an spotify'dan zor bulabildim. Sabah biraz Mezopotamya senfonisini dinledim. Bir kısmını ve başını. Aslında İpek Yolu'nu dinlerdim. Ama İnstagram yorumlarında birisi, "bir Urfa'lı olarak gurbetteyken Mezopotamya Senfonisini çok dinledim" yazmış, bu cümleyi okuyup zırıl zırıl ağlamaya başladım sabahın bir köründe. Sonra da bulabildiğim kaydı pür dikkat dinleyip anlamaya çalıştım. Ben gurbetteyken Istanbul Senfonisi olsa onu dinleyip onunla avunmaya çalışır mıydım diye düşündüm. Ya besteci olsam? İstanbul'u müzikle nasıl anlatırdım? Bence Istanbul'dan senfoni olmaz, olsa olsa kakofoni olur. Ukalalıktan değil be okurum, sen de biliyorsun, bıktım gürültüsünden, gerçekten sıtkım sıyrıldı. Başını dinledim onun da biraz. Deniz sesi koymuş besteci. Böyle değişik bir aletle, hani yağmur sesi çıkaran insan boyunda nefis çubuklar var ya, onun daha farklı bir biçimiyle. Hoşuma gitti o bak. İstanbul deniz de demek büyük oranda. Şu an fonda çalıyor. Deniz kısmını bu kayıtta duyamadım sanki. 

Biliyor musun, Mezopotamya'yı dinlerken, ilk başta çok güzeldi, bana deve sırtında giden bir insanı çağrıştırıyordu, onu da deve sırtında gittiğimden değil, çocukken okuduğum, deve sırtına binen birini anlatan bir hikayeden bildiğimle. Sonra birden müzik "bozuldu", çirkin bir şey çalmaya başladı, hiç sevmedim, rahatsız bile oldum, ne yapmış Fazıl Say burada, bu ne biçim beste, ne biçim(siz) müzik diyecektim ki, anlamak için kendimi bir tık daha zorladım, çirkin-rahatsız edici-sevilesi değil ve zorlayıcı, yoksa dedim, yoksa savaşı mı anlatıyor burada? Sonra bu bestesiyle ilgili bir belgesel buldum ve nitekim savaşı anlatıyormuş..."Savaş anlamsızdır" diyor mesela belgeselin bir yerinde, kameraya bakıp. İşte buydu benim de duyduğum, tam olarak. Gene ağlamaya başladım. Hem savaşın anlamsızlığına, hem "anlamsızlığı" müzikle anlatan bir insanı "anlayabilen" diğer insanla arasındaki iletişime.

Şimdi kendime bir salata hazırlayacağım, yanında ayran, sonra da çok enerjim olsaydı neyi nasıl yapardım, onu yazacağım bir yere. Gücüm geri geldiğinde lazım olur. "Eee şimdi ne yapıyorum" diye ortada kalmak, gafil avlanmak istemiyorum. Ama çalışacağım diye hayatı ıskalamak da. Denge. Her zamanki gibi.



Pazar, Eylül 17, 2017

Erken başlamış koca bir Cumartesi günü.

Kardeşim temelli Bodrum'a taşındı. Aramız çok iyi değil o yüzden dün akşama kadar arayıp sormamıştım. Dün aradım. Anlattı. Tabii huylu huyundan vazgeçer mi. Bire bin katıp öyle bir anlattı ki, şerefsiz, sabah olmasını beklemeden tası tarağı toplayıp gitmek istedim. Ama o hep böyle. Onun sevmediğim taraflarından biri de bu. Güzel değilse bile, çok eğleniyordur, şahane bir yerdir, yeryüzünde eşi benzeri görülmemiştir. Böyle konuşur. Hiç bir zaman, ben eşeklik ettim, çok mutsuzum, köpek gibi pişmanım demez. O yüzden bile bile lades.

Aslında en güzel kısmı çocukların okulları. Küçük olan bu sene ilk defa okula başlayacaktı. Yani yuvaya. İlk günün akşamı, çocuğu almaya geldiğinde, çocuk kardeşimi görünce ağlamış. Kardeşim de "vah yavrum, bütün gün fazla geldi, çok özledi beni" triplerine girmiş. Sonradan, çocuğun eve gelmek istemediği için ağladığı ortaya çıkmış ahahahahha. Zor aldık okuldan dedi. Yalnız öyle okulu ben de bırakmak istemeyebilirim. Etrafta tavuklar filan geziyor, topraktan soğan patates çıkarıyorlar, bahçede çamurla oynuyorlar. Bir de video gönderdi. Tiyatro yaptırıyorlar parmak kadar çocuğa. Öyle de güzel yaptırıyorlar ki. Bizimki de çok mutlu. Ne söylüyorlarsa yapıyor, sanki hep bunu beklemiş gibi. Büyük de kodlama öğrenecek bu sene. Bir de basket sahasına tav olmuş.

Annemi bırakıp hiçbir yere gidemem. Üç sene önce durum farklıydı, Datça'da yaşamak istiyordum, kardeşim henüz bir yere gitmemişti. Sonra gidemedim. Galiba tam gidesim de yoktu. Ama şimdi, buranın gürültüsünden çok bunaldım. Sadece gürültüsünden değil. Galiba birçok şeyinden. Fakat diyelim annemi kardeşim ikna etti, o da indi Güney'e. Olmaz ama, diyelim oldu. Belki ben de denerdim yeniden. Bilmiyorum. Tanıdık kimse olmadıktan sonra yeni bir yere yerleşmek zor. Beni en çok düşündüren kısmı bu. Onların olduğu yere gitmezdim de alternatif bir yer aramaya başlardım sanırım. Belki de oralarda kafa dengi birilerini bulurdum. O da bir ihtimal. O en güzeli olurdu elbet.

Bu sabah çok erken uyandım. Daha hava yeni aydınlanıyordu. Uykumu almıştım. Çoktandır olmuyordu: erkenden ve uykumu almış uyanmak. Sanırım bir gün önce deniz ve güneş havası çarptı ve gene gece erkenden sızdım. O saatte kendinden uyanabilmek müthiş bir duygu. Sonra saat öğlen 11 gibi enerjim tükendi ve saat ikiye kadar yatıp uyudum. Şimdi gene geçen günkü gibi dermansızım, uykum yok ama dermansızım. Yapmam gereken ufak tefek işler var ve hiç yapasım yok. Kendimi çok zorlamıyorum. Geçeceğini düşünüyorum. Böyle olduğumda bir tane tencereyi bile çalkalayıp bulaşık makinesine kaldıramıyorum. Oysa dün ne çok yol yürüdüm hem de güneşin altında. Bir kere evden metroya yürüdüm. Sonra Karaköy Tünel'den Eminönü adalar iskelesine kadar yürüdüm. Sonra adada, adanın iskelesinden adanın arkasına kadar yürüdüm. Sonra denizde o kadar yüzdükten sonra bir de o yolu gerisin geri yürüdüm, arkadan öne. Sonra akşam otobüs durağından eve kadar yürüdüm ki nereden baksan bir buçuk iki kilometre yol. Fakat şu anda dışarı çıkıp markete gitmeye mecalim yok. Ne de tırnaklarımı kesmeye. Ne de oraya buraya saçılmış kıyafetleri filan toplamaya.

Oysa pasta yapasım var. Mesela ekler. Ya da işte meyveli bir pasta. Pastanede beğenmeyip almadığım ortası kremalı pastalardan. Kremasını kendim o geçen günkü yoğurtlu kremalı pudra şekerli karışımdan yapacağım. Oysa şişmanladım. Pasta benim neyime. Sanırsın ev yapımı pasta şişmanlatmaz diye bir kural var, onu bellemişim. Bir de ortalık iyice dağılacak. Ve pasta da çok bir şeye benzemeyecek.

Sonuç olarak gün çok da bir şey yapmadan geçti gitti. Dışarı çıkıp bira ve mısır cipsi aldım. Bir de makarna, pirinç ve ayçiçek yağı. Eve geldim, bira ve cipsle Cameraperson diye bir belgesel izledim. Hikmet bey mektuplarında önermişti. Hikmet bey'in mektuplarını merak ediyorsan senin (elektronik) posta kutuna da gelebilir. Zaman zaman o sıralarda gündemindeki konuları yazıyor. Bazen film, kitap ve müzik de öneriyor. Cameraperson belgesel çeken bir kadının sanki elinde kalmış kırpıntılardan oluşmuş. Zaman zaman kendi ailesini de çekmiş. İlk başta art arda kırpıntı diye izlerken, sonra birbiriyle ilişkisi ortaya çıkıyor. Ben Hikmet bey gibi mutlaka izleyin demem. Çünkü bana bilmediğim bir şey anlatmadı. Sadece kendimle ilgili bir şey ayan beyan netleşti. Yani biliyordum ama bu kadar net olarak değil. Mesela Yugoslavya'daki savaşı televizyondan iki gözüm iki çeşme izlemiştim. Fakat bugün sorsalar Boşnaklar müslüman mı, Sırplar hristiyan mı bilemem. Bu belgeselden anladığım Boşnaklar müslüman ve Sırpların zulmüne uğramış. Ama yanlış anlamış da olabilirim. Hala bilmek istemiyorum. Bir keresinde bloggerlardan birisi, haber izlemezsen aptal olursun gibi bir düşünce belirtmişti. Belki doğru. İzlemiyorum ve aptallaşıyorum, ama izlersem kanser oluyorum, verem oluyorum. Doksanlı yıllarda haberleri izliyordum ve iki saat kendime gelemiyordum. Darfur'u da bilmiyormuşum. Yani medyada konuşuldu bir olaylar olduğu filan. Fakat kim kime ne yaptı bilmiyorum. Bilmek istemiyorum.

Belgeselden sonra kurabiye pişirdim. Saat gece yarısını geçmişti. Kurabiyeler pişerken azıcık tezgahı topladım. Kendimden beklemezdim. Daha kurabiyeleri erimiş çikolataya batıracağım. Soğuması lazım önce.  Ama sanırım yapamayacağım. Yatasım da yok. Belki bir kaç tanesini tadımlık batırabilirim. Sanırım bugünlük burada kesebilirim. İyi geceler dünya.





Cuma, Eylül 15, 2017

Umursamak, dünya şampiyonası ve Churchill.

Genelleme yapılabilir mi emin değilim, kendi öykülerim ve standartlarım için söyleyeyim, zaten çok fazla yazmadım ama yazdıklarım içinde en başarılı olanları planlama aşamasında ne olacağı belliydi. Tabii ki bir de fikri uygulamaya sokup, istediğini yapabilmek var. Ya da yapamamak. Henüz başıma böyle bir şey gelmedi: düşünüp de yazamamak. Fakat sanırım planlama aşaması benim için en önemli kısmı. İş burada başlıyor ve bitiyor. Ve en pas geçilmemesi gereken soru: bunu insanlar niye umursasın? Güçlü bir umursama sebebi güçlü bir öykünün belkemiğini oluşturuyor. Ne zaman şımarıp, "ya ne var güzel güzel yazıyorum işte, boşver, umursarlar zaten" rehavetine kapıldıysam hep elimde patladı. Olmuyor. Bir ay da üstüne çalışsam, üç ay da üstüne çalışsam, başından eksik tasarladıysam sonunda da öykü aksak kalıyor. Ama başında umursama ilkesinden ödün vermediysem, bir haftada bile çok da güzel bir öykü yazabiliyorum.

Bunu kendime not düşüyorum. Çünkü aklımda başka bir öykünün unsurları oluştu. İlk unsurlar çok cezbedici ve ben buna kapılıp gene bir ay üstünde çalıştıktan sonra, "of olmadı gene yazamadım" demek istemiyorum. Gerçekten bunu hayatımda bir tek kere daha yaşamak istemiyorum. Son yazdığım öykü bu türün sonuncusu olsun. Bir aylık bir çalışma kaybetmek çok can sıkıcı.

Onun dışında, Gürcistan'da dünya satranç şampiyonası başladı ve karşılaşmaların başında bütün yıldız isimler patır patır döküldü bile. Çok acı. Nakamura, Karjakin ve Carlsen veda ettiler şampiyonaya bir de Kramnik zannedersem. İnanılır gibi değil. Geçen sene Karjakin ve Carlsen kıran kırana mücadele etmişlerdi birincilik için. O seviyede oynayıp kaybetmeyi hiç ama hiç hayal edemiyorum. Sanki hesaplayamayacakları durum yokmuş gibi.

Bugün ilginç bir şey keşfettim. Satranç oyununa ruslar şahmati diyormuş (rus harflerinin altında okunuşu var küçük harfle):


                                      


Ermenistan Ermenileri muhtemelen Ruslardan etkilenerek benzer şekilde şahmat diyorlar:


İstanbul Ermenicesi'nde, Ermenistan Ermenicesinden farklı olarak, biz "cadrag" diyoruz. Ve meğer Gürcücede de aynı sözcük kullanılıyormuş: chadrak.


Bir de şöyle bir şey buldum satranç sözcüğüyle ilgili: shatranj. Özetle günümüz satranç oyununun atası, Farsça shatrang sözcüğünden türemiş eski bir oyun. Shat 100, ranj da dert demekmiş. Yani yüz dert oyunu.

*******

İzmir'liler Churchill'i biliyormuş. Ben neden bu kadar geç keşfettim? Ve az kalsın teğet geçiyordum. Sade sodaya bir limonun suyu ve bir çay kaşığı silme tuz. Bunun adını Churchill koymuşlar. Geçende ilk defa duydum merak ettim ve denedim. Bayıldım.


                                                                          *******

Bunları dün yazdım ve sızmışım. Gece uyanıp yatağa geçtim.

Bugün de bu yaz başından beri ilk defa denize girdim. Neredeyse yaz bitiyor. Bu kadar sevdiğim bir etkinlik olmasına rağmen koca yaz boyunca bir kere denize girememek...Ve girdiğinde sanki cenneti deneyimliyormuş gibi bir hisse kapılmak. Kısacası çok güzel bir gün geçirdim. Sessiz sakin. Ve deniz o kadar temizdi ki. Taşlar cam gibi görünüyordu. Birkaç tanesini topladım, boyamak için.








Cumartesi, Eylül 09, 2017

Sonbaharı beklerken.

Sonuç olarak son yazdığım öykü olmadı. Göğsümü gere gere okutacağım öykülerden değil. Fakat E.'nin de dediği gibi, insanın her yazdığı öykü dört dörtlük olmuyor. Arada fire veriyorsun. Bu fikre alışmam gerek. Satrançta da sanki şampiyonlar hiç maç kaybetmeden şampiyon oluyormuş gibi bir yanılgım var. Bir maç verdim mi karaları bağlıyorum. Her maç sanki satranç kariyerimin maçı. Yok halbuki öyle bir şey. Hayır, ben onu toparlayabileceğimi, bir önceki öyküde olduğu gibi baştan kaleme alabileceğimi sandım, fakat o da olmadı.

Fakat. Her zamankinden daha kararlıyım. Önümüzdeki aylarda en çok yazıya odaklanacağım. O kitabı çıkarmak istiyorum. Bu yüzden koroya katılmadım bu yeni sezonda. Sadece satranç ve öyküler.   Öykü yapabileceğim bir amaç. Celes'in "ısırılabilir lokma" dediği. Peş peşe bir kitaplık öyküyü ne zaman toplarım, ondan emin değilim ama denemeden pes etmek çok saçma.

******

Elimdeki öykülerden ve sayfa sayılarından bir çizelge çıkardım şimdi. Belki beni motive eder. Ara nağme motivasyonu olarak da dergilere göndermek var, bitirince. Yüz sayfa desek bir kitaplık malzeme için, şimdilik yolun yaklaşık üçte birini katetmişim. Beğenmediğim öyküleri çıkardıktan sonra. Yoksa yarılamış olurdum.


******

Ne düşünüyorum biliyor musun. Hani komşunun tavuğu komşuya kaz görünür derler ya. Ben ünlü bir piyanistimizin instagram hesabını çok imrenerek takip ediyorum. Senede, atıyorum, yüz konser versin, değişik ülkelerde. Hem müzik yapıyor, hem her gün değişik bir ülkede. Hem kariyer yapmış. Renkli ve başarılı bir hayat. Gibi görünüyor dışarıdan. Geçen gün bir paylaşım yaptı. Olayın zor tarafını kimse görmüyor diye düşündüm. Turneye yalnız çıkıyor. Konser sonrasında otel odasında yalnız. Ve bu neredeyse her gece tekrarlanıyor. Yani senenin yüzbilmemkaç gecesi. Sabahın beşinde koşturarak uçağa biniyor. Bu mu imrendiğim hayat? Yurtdışında okurken, senede iki kere tatile Türkiye'ye dönerdik. Ve uçağa binmeyi çok sevmeme rağmen bir yerden sonra o yolculuklar gerçek bir angaryaya dönüşmeye başlamıştı. Her akşam, ya da her akşam olmasın, gün aşırı olsun, uçağa bindiğimi düşünemiyorum. Göçebeden beter. Hani her gün değişik bir ülkede konser vermek güzeldi?

Bu nereden aklıma geldi. Dün akşam eski bir arkadaşım aradı beni. "Neler yapıyorsun" diye sordu. "Bir şey yapmıyorum, öykü yazmaya çalışıyorum", dedim. "Musikiye de gidiyordun" dedi. "Evet oradan çıktım başka bir koroya katıldım dedim, beş tane konser verdik bu yaz". "Ne güzel uğraşlar, ben işimden çok sıkıldım ama mecburum yapmaya" dedi. Halbuki çok geçerli bir mesleği var. "İnsan çalışmayınca mecburen bir uğraşlar buluyor kendine", dedim. Benim hayatım da ona acaba çok mu renkli gözüküyor diye düşündüm. Halbuki, gerçekte, içimde kariyer yapamamış olmanın üzüntüsü hep var. Başka bir yerde olmalıydım. Ama işte hayat. Başka bir arkadaşım daha var böyle benzer tepki veren. Çok güzel bir aile kurmuş. Çok kişinin imreneceği bir mesleği var. Ama ona sorsan "hiç öyle (senin gibi) heyecan verici işler yapmıyorum" gibi bir şey dedi. Herhalde insan elindekilere alışıyor ve eksik olan gözüne batıyor. Ve tabii ki, başkasının hayatına baktığında kendininkinde hep bir eksik var ve olacak. Çünkü herkes farklı bir yol çiziyor kendine. Bazen kendi bile çizmiyor, ailesi ya da hayat şartları çiziyor o yolu. Hiçbirimiz her şeye birden sahip olamıyoruz ve tam da bu noktada, çelişkili görünmesine rağmen, hepimiz birbirimize eşitleniyoruz.

********

Enerjim düşük bugünlerde. Jardzy'nin salata tarifi aklımı çeldi. Bir de dün dışarıda yediğim tadına doyulmaz kinoa salatası. Önümüzdeki üç gün sadece çeşitli kombinasyonlarla değişik salatalarla beslenebilirim.  Hatta değişik malzemeleri pişirip, saklama kaplarına alıp hazır alternatif yaratabilirim: nohut, mercimek, pancar. O yüzden son gücümle dışarı çıkıp mutfak alışverişi mi yapsam diyorum. Geri geldiğimde bırak salata yapmayı, satın aldıklarımı yerleştirecek gücüm bile tükenmiş olabilir yalnız. Şimdi oturup hangisini yapsam diye kırk beş dakika düşünebilirim. Çıkmak? Kalmak?

********

Çıktım. Alışveriş yaptım. Geldim, Jardzy'nin salatasına yakın bir salata yaptım. Yedim. Tıka basa doydum. Ama canım üstü çikolata kaplı bisküvilerden çekiyor. Dut pestili ve fındıkla idare edeceğim.  Enerjim olsa fındıklı güzel bir kurabiye pişirirdim. Ne zamandır kurabiye pişirmiyorum. Tam sonbahar etkinliği.

Bu sonbahar çok güzel geçebilir. Bir aksilik olmazsa elbet. Oturup öykülerimi yazacağım, bir yandan fırında kurabiyeler kekler pişecek, evi mis gibi kokular saracak. Dışarısı rüzgârlı olacak meselâ. Yanımda kahve kupam. Sırtımda hırkam.




Perşembe, Eylül 07, 2017

Ordinaryüs Profesör.

Etli yaprak sarmayı başardığımda bile böyle hissetmemiştim. Ya da kabak dolması. Oysa dün kendimi mutfakta ordinaryüs profesörlüğe yükselmiş hissettim. Nedir desen, acılı ezme var buzdolabımda, kahvaltılık, kendim yaptım evet, hazır salçadan, evet. Mutlu ve gururluyum bu yüzden. Geçen E. Istanbul'da olduğu kısa zamanda evinde buluştuk. Bir misafiri yapıp ona bırakmış. Bana ikram etti. Tadı nefisti yemelere doyamadım. Kendi yaptı deyince internetten araştırdım. Yapması çok kolaymış hem de bütün malzemeler evde vardı. Buzdolabının dibinde tam bir bardak ceviz. Ekmek içi yerine galeta unu vardı ondan koydum. Bir de domates salçası yerine hepsini biber salçası ile yaptım. Biraz benim fesleğenli pestonun malzemelerine benziyor. Ceviz ve sarmısak var her ikisinde de. Diğer malzemeler farklı. Bizim evde asla olmadı acılı ezme. Annemin evinde yani. Zaten biz acıyı sevmezdik. Ama acısızı da yoktu. (Ki aslında tarifte karabiber var ben biraz pul biber kattım). Oysa olabilirmiş. Bundan sonra kahvaltıya misafirim gelirse kesinlikle sofraya koyacağım bir tat.

Bugün de bu blogun okurlarından E. ile buluştuk. Şımarttı beni güzel sözleriyle. Ve biliyorum amacı bu değildi. Nefis bir sohbetti. Ne güzel insanlar var ekranın diğer tarafında...Bir kısmıyla yüz yüze tanışabildim. Çok şanslıyım.

-----

Bunları dün yazdım. Sonra enerjim düştü. Gidip erkenden yattım. Hemen uyuyamadım. Öykümü düşündüm. Dörtte üçünü tekrar yazdım, biraz daha alımlı oldu, ama gene olmadı. Sönük yani. Kim ne yapsın onu okuyup. Tamam, bir iki yeri belki akılda kalır, ama benim istediğim böyle bir şey değil. Ben masaya yumruğunu vuran öykü yazmak istiyorum. Dilinden, anlatımından bağımsız olarak. Başka bir dile hızla çevrildiğinde hala bir etkisi olsun istiyorum. Yatakta böyle düşünüp dururken, birisine onu nasıl yazmaya başladığımı, ne amaçladığımı, ve neden olmadığını anlatırken hayal ettim. Ve birden konu çözüldü. Şu olmuş: bir şey anlatmaya başlamışken ve çalışırken, başka bir şey anlatmaya başlıyorum ve sonra başka bir yere daha sapıyor konu. Anlatım zayıflıyor. Belki bu üçünün temaları birbiriyle ilişkili ama konu sulanıyor. En azından benim hedeflediğim yere varamamasının sebebi bu. Sanki başta güçlü bir nehirken, sonra kollara ayrılıp, gücünü yitiriyor. Mesele bu. Şimdi bunların içinden asıl anlatmak istediğimi seçip, istemediğim kısımları atıp, baştan yazmam gerekecek. Zahmetli evet. Ama başka bir alternatifi, içime hiç sinmemiş bir öyküyle ortaya çıkmak. Daha iyisi olabilecekken. Anglosaksonlar buna "dirsek yağı" diyor. Emek yani. Satranç olsa, Susan Polgar buna %110 vermek derdi. Emeğini esirgemeyeceksin. Ben buna çok inanırım. Bir de bütün bunlar tecrübe, zamanla daha iyi öyküler yazabilmek için katetmem gereken yol. Ve asıl istediğim bu, uzun vadede güzel yazmak. Sonuçta bu bir roman değil. Öykü. Hepi topu üç gün fazla çalışacağım. Ama sonuç ne kadar farklı olacak.

Şimdi gidip sıcağı sıcağına çalışayım. Haydin blog. Ben kaçtım. Bana şans, ilham ve tatmin dile.


Pazar, Eylül 03, 2017

Az az.

Mutfaktan fasulye kokuları yayılıyor eve. Bu sene üçüncü defa zeytinyağlı fasulye pişiriyorum. İlk ikisinde bir kilo benim neyime deyip az pişirdim ve o kadar saat uğraştığıma değmedi. Şimdi hem kolayladım hem bir kilo pişirdim. Bu gece buzdolabında bekler, yarın da yerim.

Bugün verimli bir gündü. Her şeyden az az yaptım. Kendimi bıktırmadan.

Satrançta açılış isimleri öğrendim sistemli olarak: e4 ve d4 olarak ayırdım ve bir excel çizelgesi çıkardım. Sonra da biraz wikipedia'dan bu açılışlarla ilgi genel bilgi topladım bir iki tanesi için. Onları da farklı bir dosyaya kopyaladım. Toplam beş altı tane açılışın adını biliyorum şimdi net olarak. Çok değil ama başlangıç işte.

Sonra seramik hamurunun başına geçtim. O da meğer içime dert olmuş. Filleri, vezir ve şahı yaptım bugün. Yapınca rahatladım, o zaman anladım içime dert olduğunu. Kurban bayramından sonra getirirsiniz pişiririz demişti G. hanım. Ama önce kuruması lazım ve ben daha takımı bitiremedim. Sekiz tane piyon ve dört tane at kaldı. Atları en sona bırakmayı düşünüyorum. Günlerdir gözümün içine bakıyorlardı. Neyse filler kolay oldu. Atları da bir sefer yaptım ama beğenmedim. Tekrar yapacağım.

Seramik de sıraya girince, öykünün başına oturdum. Başını biraz daha alımlı yaptım. Bu sefer içime sindi. Dün gece tam yatmadan birden ilham geldi. Hiç olmaz. Sabah olsun da hemen öykünün dünyasını yaratayım diye yattım. Sabah satranç ön plana geçmişti ama yine de öykünün ilhamı tamamen uçup gitmemiş. Devamını getirebilirsem iyi öykülerimden biri olacak. Ama bugünlük bu kadar. Yarın bakacağım devamına. Böylesi daha iyi. Az olsun öz olsun. Hem bir acelesi yok ki. Yarın da orta kısmını halletsem, Salı günü sonunu bağlasam, zaten mükemmel olur. Bir dergiye bile gönderirim sıcağı sıcağına.

İşte böyle. Öğlene doğru uyandığım bir gün için fena sayılmaz. Fasulyeler de pişti. Buzdolabında ayıklanmış halde bekliyordu iki gündür.

Yarın ve öbür gün de bugün gibi olsa, ne güzel olur. Seramikler ve öykü biter en basitinden. Satrançta da güzel bir yola girmiş olurum. 

Cuma, Eylül 01, 2017

Bayramın ilk günü.

Hani bilimkurgu filmlerinde doğal bir felâket olmuştur, ne bileyim, salgın hastalık olmuş insanlar yeryüzünden silinmiş, geriye nasıl olmuşsa bir tane adam kurtulmuştur. O da gözlerini açıp sokağa çıktığında her yer ıssız, her yer terk edilmiş gibidir ya. Az önce tam o atmosferi soludum işte, ekmek almaya çıkınca. Sanki on kilometrelik çeperde insan kalmamış ve ben bunu sokağa çıkınca fark ediyorum. Yaman bir yalnızlık, bir hüzün, bir keder. Tamam az abartmış olabilirim. Çünkü ne bileyim Migros açıktı, her zaman alışveriş yaptığım manav açıktı, fırın açıktı ve yalan olmasın içinde üç beş müşteri bile vardı. Ama caddede bir tenhalık, hatta neredeyse bir tekinsizlik. Eve gelince bütün günlük koşturmacam tuhaf göründü gözüme. Sanki nükleer felâket olmuş ben toz alıyorum, lavaboyu domestosluyorum gibi. Ama ev gıcır gıcır oldu. Hatta temizledikten sonra normalde vücut parfümü olarak kullanılan fakat benim pek rağbet etmediğim spreyleri, oda spreyi gibi sıktım banyoya ve salona. Banyoda çamaşır suyu ile karışıyor ve nefis bir hijyen kokusu yayılıyor kapısından geçince.

Ergenliğime damgasını vuran düşünce kalıbının canına okudum en nihayet. Zaten artık o düşüncede değildim, hayatımı yaşıyordum ama böyle meselenin köküne inip oracıkta onun iflahını kesmek güven verdi. Hep bu felsefeciler yüzünden. "Hayat absürttür çünkü ucunda ölüm vardır" diye okuduk.   O zaman niye yaşıyoruz'a bağlıyordum ve bunalıyordum. Sonradan buna çare buldum ama böyle bugünkü gibi kökünü kazırcasına değil. Evet belki bir gün, her şey sıfırlanacak, yaptığımız hiçbir şeyin hiçbir önemi kalmayacak, bize hiçbir şey kâr kalmayacak FAKAT! Bugün o gün değil. Şu anda ölmüş olmadığımıza göre yaşamın gereğini yapabiliriz, yaşarken yanımıza kâr kalacak olanları, yaşarken bizim için önemli olanları. Hatta nasılsa bir gün öleceğimiz için şu an asıl istediğimizi yapalım. Yoksa, işte o zaman yaşamanın anlamı olmaz. Anlatabildim mi bilmiyorum. Sanki çok bilinmiş, çok söylenmiş sözler, ama öncesi sonrası önemli geldi bana. İşte böyle varoluşsal çözümler gelişiyor kafamda. Satranç yaradı sanki.

Satrançta kesenin ağzını açtım. Chess.com'da altın üyeliğimi elmas üyeliğe yükselttim. Çünkü videoları izlemenin başka bir yolu yoktu. O videolar başka yerde yok ve şimdiye kadar izlediklerim hiç de fena değildi. Problem puanlarım son 7 günde 230 puan yükselmiş. İyi ki baştaki düşüşe takılmamışım. Başta anlaşılmaz şekilde düştü. Şimdi oldukça iyi. 1600'lük 1700'lük problemler havada uçuşuyor. İlk başta tekini yapabildiğimde sevinçten havalara uçuyorken, şimdi arada sırada yapabiliyor duruma geldim. Artık çok net bir hedefim var. Vezir gambitini ve İtalyan açılışını köküne kadar öğrenmek. Videoları var. Belki Vezir gambiti oynayacağıma Hint defansını öğrenirim. Hmm. Bir miktar puanlarım düşer tabii öğrenene kadar ama olsun, düşsün. Vezir gambiti ile siyahların kazanması zormuş.

Biraz öyküye de çalıştım bugün. Bitti sayılır, ilk taslak yani. Aslında en iyisi bayram geçsin, ozalitçide kağıda basayım, bir de öyle geçeyim üstünden. Ekrandan olmuyor istediğim gibi.

Diyorlar ki Ağustos da çekmiş gitmiş. Hey gidi. Çekip gitti fakat neler bıraktı gelişiyle. Bir de denize girebilmiş olsaydım tam olacaktı. Belki bir yerlere kaçarım. Ben şimdi dört gözle sonbaharı bekliyorum. Çok özledim. Yağmuru. Ayağıma çorap giymeyi. Bu sene daha sık balık yemek istiyorum mesela. Beyin için çok faydalı.