Cumartesi, Nisan 29, 2017

Peru ve diğer şeyler.

Dün bir belgesel izledim. Peru'nun dağlık bir bölgesinde dünyanın geri kalanından uzak ve iletişimsiz yaşayan bir topluluk. Elektrik ve su şebekeleri yok. Et yemek için, besledikleri kobayları kesip yiyorlar. Hiç dışarıdan ziyaretçi onlara uğramıyor. Yakından geçenler var ama yolları bu adamların topluluğuna düşmüyor, kenarından dolanıp gidiyorlar. Doğduklarından beri oradalar. Hayatlarında ilk gördükleri yabancı, belgeseli çekmeye gelen adam. Adam onların hayatlarını gösterdikten sonra oranın bir yerlisine diyor ki, "bana sormak istediğin bir soru var mı?", yerli de sanki bu sorulsun diye bekliyormuş gibi "var" diyor. "Çok merak ettiğim bir soru var." Nedir diyor Amerikalı. "Senin ülkende hayat benimkine benziyor mu? Mesela aynı şeyleri mi yiyorsunuz?" Ve sonra Amerikalı bu sorunun cevabının kapsamı karşısında sessiz kalıyor ve kamera New York'u gösteriyor.

Dünden beri bu var aklımda. "Senin ülkende hayat benimkine benziyor mu?" Çok acayip. Dünyanın geri kalanından bu derece kopuk olmak. Başdöndürücü. Ve dünyanın bir yerinde dünyadan bihaber insanlar yaşıyor.



Sonra bugün iki tane kitap elime aldım: Murat Özyaşar'ın Ayna Çarpması ve Mahir Ünsal Eriş'in Olduğu kadar güzeldik. Neyse ki elime alabildim (bu bendeki okuma özürüyle). Son sipariş verdiğim kitaplardandı. Her ikisinin de ilk öyküsünü okudum. Açıkçası vurulmadım. Vurulurum sanıyordum. Çok başka numaralar bekliyordum. Gelmedi. Belki diğer öykülere de bakmak gerek ama genelde ilk sıraya en başarılı öyküyü koyarlar. Murat Özyaşar bu öyküyle nasıl çift öykü ödülü aldı anlamadım. Sadece şöyle bir durum var, öyküler çok inandırıcı. Gerçekten başına gelmiş gibi anlatılmış. Ne var ki benim iyi öykü kriterim bu değil.

Fakat asıl hayal kırıklığı Ursula Le Guin'inki. Peh. Resmen kazıklanmış hissediyorum. Başlığında yaratıcılık sözcüğü geçen, içeriğinde ilkokul derecesinde dilbilgisi dışında çok az şey barındıran, yaratıcılıkla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir içerik. Resmen pazarlama şeysi. Nasılsa yazarı çok ünlü, başlığa da yaratıcılık ekledik mi peynir ekmek gibi satar demişler. Yazıklar olsun. Başlığa dümeni yaratıcılığa kırmak de, sonra da içerikte yok noktalama işaretleri çok önemlidir, yok gereksiz zarflar, yok cümleler uzun mu kısa mı. Bu mu yaratıcılık? Bir başlık sözünde durmuyorsa insan kitabı iade edebilmeli, çalışmayan bir çamaşır makinesi gibi. Alıştırmalar birbirinden sıkıcı. Bir de örneklerle doldurmuş, ne var ki kitap İngilizce'den çevrilmiş. Bütün anlamını yitiriyor. Tek kelimeyle: çöp.

Bugün biraz çalışayım dedim. Listelerimi gözden geçirdim. İçlerinden sözcükler seçtim. Bazıları bana daha uzun cümleler çağrıştırdı. Hepsini alt alta yazdım. Fakat ufukta ne bir karakter, ne bir öykü fikri var şimdilik. Ama bu ilk zamanların aylak hallerini seviyorum. Hatta bugün değişik bir his geldi bak. Masanın başına oturmuştum. Önümde kağıt vardı, silgili kurşun kalem ve silgi. Hepsi bu. Ve cam masa. His şu: "bu basit malzemelerden öykü yapabilirim." Yapmak ama yazmak değil, dikkatini çekerim.  Bilezik, kolye ya da satranç takımı üretir gibi, öykü üretebilmek. O an kendimi farklı hissettim. Hani çocukken büyük bir insanın başında durursun ya, ne yaptığını çözmeye çalışırsın, bir de nasıl yaptığını. Yaptığı sana ulaşılmaz derecede beceri gerektirici gelir. İşte o an sanki bir çocuktum kendime bakan. Yaptığım ulaşılmaz derecede beceri gerektiriyordu ama ben o ulaşılmaz beceriye mucize eseri sahiptim. Çok tuhaf bir histi. Bisikletin ilk defa dengede durması kadar büyülü.

Ve fonda hala E.'yı kaybetmenin şaşkınlığı. Anneme baksın diye çalışıyordu yanımızda. Annemden yirmi küsur yaş gençti. Meğer bizim ona bakmamız gerekiyormuş. Son zamanlarıymış... Çok acayip.

Dün anneme gittim de. Minikler de oradaydı. Yeğenler. Küçük bıcır bıcır konuşuyor. Büyükle de hasret giderdik. Bana bilmeceler sordu. Annesi sarı bir üst giydirmiş. Çok yakışmış. Beğenimi yüksek sesle söyleyince, küçük hemen önüme atıldı, kendi üstünü gösteriyor. Ay unutmuşum kardeş olmak nasıldı diye. Sana da çok yakışmış dedim hemen. Neyse ki kavrayabildim durumu o an. O kadar dışında kalmışım ki.

Spor işini kafamda hala oturtamadım. Hayatıma sokarım da iş kafaya sokmakta. Kafada hallettin mi sigarayı bırakmak gibi bir şey. Nasıl olacak bilmiyorum.

Bu gecelik bu kadar olsun blog. Sanırım epey bir gevezelik ettim. Biraz da başka gün yazayım. İyi geceler dünya.






6 yorum :

  1. Iyi geceler Kucuk Joe.
    Oyku sever biri degilim saniyordum, bu yazini okurken aklima, ilkokulda okudugum Aziz Nesin'ler geldi. Aslinda seviyormusum ama o tadi yakalayamiyormusum diye dusundum biraz once.
    Siirde de ayni. Eskiden aldigim siir kitaplarimi buldum Ank'da cunku.

    E icin cok uzgunum ama bazen hayatta bunlarin olmasi gerekiyor. Bu hayatta kendimize ogretmeyi sectigimiz konular ayni zamanda baskalarini da egitiyor, ( dersi alabiliyorsak/alabiliyorlarsa) ne ala.
    O yuzden E'ye uzulme. Ne ogrendigine bak.
    Dunyaya gelis amacimiz bu.
    Life You Were Born To Live kitabindan benimkini birebir bulmustum. Istersen sana da yollarim.

    Hayatimizdaki her sey, herkes bize bir seyler ogretiyor. Kwbul etmek ve reddetmek bize bagli. Kabul edince daha kolay yasiyor ve dsha kolay oluyoruz.
    Wine is tallking atm :))
    Oyku okumaya devam!
    Amerikan oykulerinden en cok sevdigim "A Rose for Emily"i tavsiye eder, iyi geceler dilerim. Internette pdfleri mevcut.
    Bir de "Lottery", bak bunu seversin!
    Sevgiler,
    J.

    YanıtlaSil
  2. Bu Joe'yu özlemişim.
    Hangi Joe dersen, hiç anlatamam. Joe'nun hallerinden biri işte.
    Yoktu bir süredir buralarda sanki?

    YanıtlaSil
  3. @Jardzy: Yorumuna çok sevindim, hiç Aziz Nesin okumadım, benim ayıbım, ama yorumunda anladığım bu yazı sana bir şey vermiş öykü beğenisiyle ilgili, ona sevindim işte. A rose for Emily bana hiç hatırlamak istemediğim birini hatırlatıyor. Onun da en sevdiği öyküydü. O zaman okumamıştım. Ama şimdi sen de söyleyince biraz daha merak ettim.

    Ben artık kaderci bir insan oldum. E için de kaderi buymuş, ömrü bu kadarmış diye düşünüyorum. Yine de üzülüyorum. Az değil yedi sekiz sene yaşadı bizlerle. Herkesin bir şeyler öğrettiğini ben de düşünüyorum. Hayatın daimi bir öğrencilik olduğunu da.

    Jardzy az kaldı görüşeceğiz Çanakkale'de! Gelebilirsen elbet. Sevgiler.

    YanıtlaSil
  4. @ Kahve: diyorum ya eskisi gibi yazamıyorum diye, biraz uğraştım bu sefer :)

    YanıtlaSil
  5. Mahir Ünsalda , Benim Adım Feridun biraz parlıyor, o kadar.

    YanıtlaSil
  6. @ Elif: hah, onu daha okumadım, okuyacağım ama diğer öykülerinden de pek bir beklentim yok doğrusu. Demek sen de çok bayılmadın...

    YanıtlaSil