Pazartesi, Nisan 24, 2017

Seçme sonuçları -final-

Az önce haberi geldi: "Çanakkale Korolar festivaline seçildiğiniz için bu mesajı yönlendiriyorum". Hiç beklemiyordum. Hayatta olmaz diyordum. Daha günlerce sürünecek diyordum. En sonunda da olumsuz çıkacak diyordum. Küt diye "of gene birisi gereksiz bir paylaşım yaptı whatsapp grubunda" diye düşünürken beni hazırlıksız yakaladı. Ka-tı-lı-yo-rum FESTİVALE!

Sevindim tabii birden.

Ama aslında 4 Düğün Bir Cenaze modundayım doğruyu söylemem gerekirse. Çok kötü bir haber aldım sabah. Yedi sene yanımızda çalışan, hastalığında babama bakan, sonra da annemle kalan yardımcımız, iki ay önce rahatsızlanıp memleketine dönmüştü apar topar. Apar topar anneme yeni yardımcı bulmuştuk. Bulabilmiştik. Dün hastaneye kaldırıldığını öğrendik. Bugün de vefat etmiş. Bir günde rahatsızlandı. Doktor depresyon demişti. Ben inanmamıştım. Depresyon böyle olmaz. Sonra beyninde tümor olduğu ortaya çıkmış, ameliyat edilemeyen cinsten. Bugün tam tarihlere bakmak için blogu kurcaladım ama o zaman yazdığım tüm yazıları taslağa kaldırmışım, buldum ama sonuçta tarihleri. Kendini kötü hissediyor diye onu tanıyan komşu yanında durmamı önermişti. Beş gün annemde kalmıştım, beşinci gün de evine dönmek istiyor diye zar zor uçağa bindirip göndermiştik. İyi olmadığı belliydi, ama iki aylık ömrü kaldığını hiç tahmin etmiyordum. Altmış küsur yaşındaydı, torunları vardı. Doyamadı onlara...

Biraz karanlık bir gün o yüzden. Sevinç ve üzüntü yan yana. İyi ki güzel bir haber de geldi, bu kötü haberin yanı sıra. Tabii ki orantısız. Hiç bahsetmeyeyim diyordum ama duramadım. Daha başka şeylerden bahsedecektim ama şimdi çok gereksiz, çok küçük kalıyor...Bu post böyle oldu blog. Haydi. Kal sağlıcakla.


Cumartesi, Nisan 22, 2017

Seçme sonuçları -1-

Açıklandı sonuçlar blog. Aynı tahmin ettiğim gibi fakat bir tık daha iyi. Meali: yedeklerdeyim evet ama galiba yedeklerin üst sırasında. Çünkü hoca üzgün geldi, ve katılımcı sayısını yükseltmeye çalıştığını söyledi, her bir ses grubundan (alto, mezzo, soprano) birer kişi daha katılabilecek kadar ve bunu bana öyle bir dedi ki sanki kabul edilirse ben de gidebilecekmişim gibi anladım ben. Şimdi festival organizasyonundan haber bekliyor. İdaredeki asistan da Pazartesi tam olarak belli olacağını söyledi, hoca Pazartesi filan diye tam bir tarih söylemedi ama, o yüzden tam olarak bilemiyorum. Asistan kız o kadar şeker ki, sonuçları ondan öğrenmeye gittiğimde, lafı dolandırdı dolandırdı, ben en sonunda: "yedeklerdeyim yani" diyince, hani netleşelim gibisinden, "evet" derken yüzünden düşen bin parça, sesi de titrekti. Kıyamam ya. Söyleyemedi kırk saat. Böyle işte.

Onun dışında bugün müzik teorisi dersinde sadece üç kişiydik. Özel ders gibiydi. Bol solfej, biraz da kulak çalıştık. Eğlenceliydi. Keyifliydi.

Bugünlük bu kadar. Kısa kısa. Bir dahakine illa ki çenem düşer. Haydin kal sağlıcakla.



Cuma, Nisan 21, 2017

Küçük zaferler, küçük sevinçler.

Tam blog yazma ortamı. Yapılmayı bekleyen bir iş yok. Anlatasım var. Dışarısı kapalı ve soğuk. Sırtıma bir hırka giydim, ayağıma çorap, koltuğa popoyu yaydım. Oh. Kebap. 

Birazdan Çanakkale seçmelerinin sonucu açıklanacak. Çarşamba akşamı seçmelere katıldım. Ve başardım. Ama başaranların hepsi Çanakkale'ye koro yarışmasına katılamıyor, bazıları yedekte duracak. Ve belki hiç katılmayacak. Ama olsun. Öyle de olsa, birkaç gün zaferimin tadını doya doya çıkardım. Sopranoymuşum. Tescillendi. Ve kulak sınavını geçtim. Pek bir beklentiyle girmemiştim sınava. Bir de en zoru olan üç sesi birden basıp, tek tek sesleri söylememi istedi hoca. İki sene önce büyük bir hüsranla çıktığım başka bir koro seçmesi için bu üçlü seslere çalışmıştım, ve hiç onu sormamıştı şef. İki sene sonra hala sesleri söyleyebildiğime şaştım. İşte iki gündür "başardım, başardım" diye dolanıyorum mutlulukla. İçten içe yedeklere kalacağımı düşünüyor olsam da. Dün bir ara yedekler de Çanakkale'ye gidiyor sandım, fakat bugün sordum, öyle değilmiş. İlk düşündüğümmüş. Dur bakalım.

Öykümle ilgili çok güzel geri dönüşler aldım. Mesela yazı konusunda beni en çok üzen şeylerden biri, burada kullandığım dille, öyküde kullandığım dilin hiçbir ortak noktası olmamasıydı. Bazıları bloga yazar gibi öykü, hatta kocaman roman yazıyorlar ve enfes oluyor. Ve o tutarlılık beni çok özendiriyor. Bu hafta birisi bana, blogdaki sıcaklığı, öyküde de bulabildiğini söyledi. Sıcak yazmak. Hiç bilinçli olarak yaptığım bir şey değil. Ama öyle olduğunun düşünülmesi bana çok iyi geldi. Hani aklına geldikçe kalbini ısıtan bir sevinç gibi. Varmış benim de tutarlı bir tarzım.

Fonda da N.'nin onarıp pansumanladığı insan ilişkileri şeysi var. İçimde bir kırıklık varmış. Çok diplerde, eskilerde. Kendime duyduğum güveni de kapsayan. Bundan sonra herşey daha farklı olacak, biliyorum.

Bir de işte, alışveriş yaptım ben yine internetten. Lamy dolmakalem, o su hazneli fırçalardan ve bir kutu suluboya. Ege'nin önerdiği Güven Sanat'a uğradım Çarşamba günü Kadıköy'de. İnternette posta ücreti ile beraber bir buçuk dolara bulduğum fırçaları, elli teleye satıyorlardı. Çok açık fark var. Postacı geçen gün satın aldığım saati getirdi, nasıl bezmişse iki günün birinde bana paket getirmekten "daha bunların devamı var mı, daha gelecek miyim ben buraya" diyor. Zevzek.

Hepi topu anlatacaklarım bu kadarmış. Ben susmam sanıyordum. Gidip biraz Ursula Le Guin okuyayım bari. Biraz da Çanakkale hayalleri kurayım. Ama çok değil. Kararında. Haydin kal sağlıcakla. Sonuçlar açıklanınca buraya dip not olarak eklerim.






Salı, Nisan 18, 2017

Dostluk.

Hiç bu kadarını beklemiyordum blog. N. geldi yurtdışından, evimde kaldı birkaç gün. En eski arkadaşlarımdan, en çok sevdiğim. O gittikten sonra yıllarca mektuplaştık. Bir de Z. var. Üçümüz. Gerçi o ikisi okul dışında daha çok görüşürdü filan. Ama ben en çok o ikisiyle anlaşırdım sınıfta.  Beşinci sınıfın sonunda ikisi birden küt diye ayrıldı okuldan. Ve ben sap gibi kaldım orta birde. Ve bir daha onların yerine kimseyi koyamadım. Tabii bu beşinci sınıftan bu yana ilk karşılaşmamız değil. Ama öncekiler böyle değildi. Sebeplerine girmeyeyim, gereksiz.

Çok güzel geçti. Çok konuştuk. Bir türlü susmadık. Çok güldük. Ne kadar çok ortak noktamız ve merakımız varmış, şaşırdık. Mesela sabah yumurtası. Aynı şekil sevip aynı şekil hazırlıyoruz. Yoga gibi genel geçer şeyleri saymıyorum bile. Mesela ikimiz de kırışıklarımıza bayılıyoruz. İkimiz de kırklı yaşlarımızı çok seviyoruz. Çok güzel ve dengeli geçti günler. Evet dengeli. Yani etkinlikten bayıltacak kadar yorucu değil fakat sıkıntıdan patlayacak kadar boş da değil. Adaya gittik. Bisiklet kiraladık. Ada turu attık bisikletle. Hava çok güzeldi. Beğeneceğini düşünerek teklif ettiğim her şeye bayıldı. Çağla yedirdim. Ona çok bayılmadı mesela ama ilginç geldi. Çocuk olduk galiba yeniden, en çok da gülerken. Karaköy'e de gittik. Galata kuledibine de. Nevizade'ye de. Eski Bomonti bira fabrikasına da. Kapalıçarşı. Tahtakale. Marpuççular handan boncuk baktık. Benim bir zamanlar içine girince kendimi kaybettiğim dükkâna götürdüm. O da orada kendini kaybetti. Bazen derin konulara girdik. Mutlaka gitmemiz gereken bir yer olmasa bütün gün evde durup konuşmaya devam ederdik eminim. Benim apartmanın asansörü dandik, her an içinde kalabiliriz. Dedim ki ister misin kalalım içerde (saatlerce)? Ne dedi biliyor musun? Dert değil, eminim çok eğlenceli/ ilgi çekici olur.

Böyle işte. Çok ihtiyacım varmış, konuşmaya, gülmeye, anlaşmaya. Ama en çok anlaşmaya. Meğer gevezenin tekiymişim. Meğer sandığım gibi değilmişim... O kadar iyi geldi ki...Samimiyet, incelik ve daha nicesi...tek kelimeyle dostluk.


Perşembe, Nisan 13, 2017

Yoga, kakule ve zamanlama.

Günü kurtaran, yoga, neskafeme kattığım üç kakulenin tanecikleri ve çok acayip bir zamanlamaydı. Onun dışında bir önceki postta beni sevindiren her şey elimde patladı, en çok da alışverişler. Aksilikler inanılmaz bir zamanlamayla el ele verip beni sevineyim üzüleyim mi kararsız bıraktı. Ne gündü ama.

İnternet alışverişlerimin çoğu elime ulaştı. Ne var ki hakiki deri diye aldıklarım suni deri çıktı. PU leather ibaresi görürsen o suni deri demekmiş, aklında olsun. Çantayı geri gönderiyorum, cüzdanı kullanmaya başladım bile, suni deri olmasını umursamayıp. Yoga pantolonlarının bedeni tam uydu. Onlardan memnunum. Bugün ayrıca kitaplarım da elime ulaştı. Fakat tüm alışverişi başlatan, ve idefix'te varmış nasılsa, kitapçı kitapçı gezmeyeyim diye oradan satın aldığım Ursula Le Guin kitabını tedarik edemedi idefix. Almışken kargo bedavaya gelsin diye yanına eklediğim bütün diğer kitaplar geldi. Çok sinir bozucu. O kitabı bulduklarında ayrıca kargolayacaklar. Ayrı ücret istemiyorlar elbette. Yok artık, deve.

Sadece şöyle bir şey oldu, günün küçük mucizelerinden biriydi, yoga pantolonumu giyip yogamı yaptım, sonra girdim duşa, sıcak suyun tadını çıkara çıkara sabunlandım, gevşedim, ferahladım, çıktım, üstümü giyindim, tam pantolonumu ayağıma çektim, biri kapıyı tıklattı. Kim o? Yurtiçi kargo. Aha, zamanlamaya bak. Aşağıdan çalmadan. Ben duştayken çalabilirdi ve ben bütün gün kargo gelecek diye evden çıkamadım. Neyse. Kitaplarımdan memnunum yine de. Peri Gazoz'unu okumaya başladım. Güzel gidiyor şimdilik.

Bu arada kitap-lık'a öykümü gönderirken sormuştum, gerçekten üç gün içinde dönüyor musunuz yayınlayacağınız öyküye diye, sağolsunlar cevaplamışlardı "evet" diye. Ve bugün üçüncü gün. Ve dönüş filan olmadı. Neyse en azından içim rahat. Olmadığından eminim.

Eski sevgiliyle yolda burun buruna gelecektim, hiç istemiyordum...müthiş bir zamanlama ile beni teğet geçti. Ben onu gördüm de o beni görmeden geçti.

Daha sinir bozucu bir olay da oldu annemle ilgili, ama bir de burada anlatıp kendimi ve okurumu darlamak istemiyorum. O an bütün yoganın sakinliği, güzelliği mundar oldu bir anda. Neyse sonra eve geldiğimde atabildim üzerimden. Gene sakin olabildim. Doğru zamanda doğru yerde olmak günü kurtardı gene.

Yoga sırtım içindi ve sırtım sanki on kiloyu birden vermişim gibi hafifti yoga sonrası. Yarın gene yapsam ne iyi olur. Bu gece yatmadan önce yogası yapayım bari.

Pazar, Nisan 09, 2017

Küçük sevinçler ve eskiz.

Hiç Pazar gibi değil bugün. Hava da tatsız, bulutlu ve yağacağım deyip sözünde durmuyor. Ama keyifliyim. Bir kaç ufacıcınık olumlu gelişme var ki söylesem aman bu muydu dersin. Ama diyeceğim yine de.

Bir kere evi topladım, uzun süredir dağınık duran birçok yeri topladım ve iki gündür üstüne bakıp bakıp rahatlıyorum. Dağınıklık sessiz bir gürültü gibi, toplayınca sanki sakinleşiyor. Koltuk kılıfının ikinci ve son yıkaması/kurutmasını da yaptım, minderler kısmını. Salon ütü masası dışında cırlop gibi. Mutfak da öyle. Yatak odası da idare eder. Şöyle mutfaktan bakınca her yer süt liman gözüküyor yatak odasına kadar.

Sonracıma internetten yaptığım alışverişlerden ikisi ilçenin postanesine kadar gelmiş: yoga pantolonlarından biri ve galiba cüzdan. Tahminimce yarın postacı getirir. Yarın değilse öbür gün. İki ay sonraya kendini hazırlayıp da siparişler ikinci haftada bu aşamaya gelince seviniyor insan.

Bunların dışında sevindiğim bir konu da müzik teorisi dersinde artık ileri seviyeye geçmişiz. Hoca bugün söyledi. İlerlemek kadar sevdiğim az şey var şu dünyada.

Bir de öykümü bir dergiye gönderdim Cumartesi günü. İlk defa bir öykümü tanıdık olmayan birilerine, dahası basılsın diye gönderiyorum. Aslında denize atılan bir şişe gibi biraz, pek beklenti yüklemedim. Sadece bir ihtimal, beğenilirse, Çarşamba gününe kadar dönüş alma ihtimalim var eğer internette yazanlar doğruysa ve hala geçerliyse o da. Bu aşamaya gelmek benim için önemli ve sevindirici.

Yeni bir öyküye yelken açtım. Bu sefer aklımda hiçbir şey yok. O yüzden kendime yeni bir yöntem belirledim. Resim çizerken adına araştırma çizgisi denen bir çeşit eskiz tekniği vardır. Böyle kendini sıkmadan ve kalemi bastırmadan şeklin etrafına bir çok oval çizgi atarsın, birbirine yakın çizgilerdir bunlar ve sonra gözünle karar verip doğru çizgilerin üstünden geçip gereksiz olanları silersin. Onun yazı konusu için olanını yapıyorum şimdilerde. Son öyküden, sözcük listesi yapmanın hem zevkli ve kolay, hem de yaratıcılığımı desteklediğini fark ettim. Ben de böyle listeler yapıyorum bir iki gündür ve çok hoşuma gidiyor. Meselâ Orhan Pamuk'un Beyaz Kale kitabını elime alıyorum rastgele bir sayfasını açıyor ve hoşuma giden, bana hayâl kurduran, ilham veren sözcükleri listeliyorum alt alta: tılsım, yitik, lânetli, yıldız ilmi gibi... Sonra bir de şehir haritalarını inceliyorum: İskoçya hakkında bir şey bilmediğimi farkettim ve aradım onu haritada, karşıma Glasgow şehri çıktı. Google maps'ten inceledim yakınlaştırdım ve kamusal binaların listesini çıkardım: gözlemevi, katedral, stadyum, müze ve sanat galerisi, hastane, ilkokul, mezarlık, kış bahçesi, höyük gibi hoşuma giden sözcükleri listeledim (evet höyük varmış Glasgow'un kenarında, sanki Anadolu). Mesela Ursula Le Guin'in kitabını sipariş verdim, onun için sabırsızlanıyorum diye yazarın biyografisini okudum onu beklerken ve onun hâlen Portland'da yaşadığını öğrendim. Açtım Portland nerdeymiş, nasıl bir yermiş diye inceledim, ve gene kamusal binalara ve sokak görünümlerine baktım. Aslında boya kalemlerimi de alıp bir hayâli şehir yaratmak istiyordum ve sonra da o şehirde yaşayan insanları hayâl etmek. Ve oradan bir yerden bir hikâye yakalamak. Ama kısa bir öykü için belki biraz fazla olabilir.

Listeleri böyle çoğaltmayı düşünüyorum. Meselâ beş sayfa liste yapabilirim. Ya da on. Nasılsa çok eğlenceli ve kolay. Sonra aralarından "çınlayan" sözcükleri işaretleyip, onları yan yana dizip, bana bir hikâye anlatıp anlatmadıklarına bakabilirim.

Bu şekilde çalışmak çok zevkli. Genelde yaratıcı yazarlık kitaplarında, ya da ünlü yazarların tavsiyelerinden birinde, yazmak için "alnından kan damlayana kadar" düşünmek eylemi olarak tanımlarlardı yazarlığı. Ve şimdiye kadar yaptığım buna çok yakındı. Sıfırdan üretmeye çalışmak çok yorucu ve zevksiz. Oysa bugün listelerimle çalışacağım diye eve koşa koşa geldim. İnsan sırf buna bile sevinebilir.

Böyle işte. Bir de şu internetten alışveriş işi fena oldu. Aldıkça alasım geliyor. Türkiye'dekinin yarı fiyatına Lamy dolmakalem buldum. Var bende bir tane ama ucu fazla kalın. İncesini istiyorum. Ve su hazneli suluboya fırçası. Ve suluboya takımı da. Aklım çıktı.



Cuma, Nisan 07, 2017

Mucize, öyküm ve kitaplar.

Dünden bahsetmek istiyorum.

Ortaköy'de Atm'den para çekiyordum. Tam kartı ve paraları Atm'den aldım, cüzdana yerleştiriyorum, kaşla göz arası derler ya, kart kayboldu. Ulan nasıl kaybolur, daha şimdi çektim aldım ya makineden? Sağa baktım. Yok. Sola baktım yok. Makineye baktım yok. Yerlere bakıyorum yok. Cüzdana bakıyorum yok. Çantaya bakıyorum, yok. Yokoğluyok. Hay allah. Kayboldu kartım. Canım nasıl sıkıldı. Herhalde diyorum cüzdanın içine koydum başka yere koymuş olamam, kağıtların arasında görünmüyor. Ya da çantaya attım, çanta da bavul gibi maaşallah. Neyse. Mont elimde, çanta öbür elimde, cüzdanı çantaya attım, otobüse atladım, Bahçeşehir Üniversitesi kütüphanesine çalışmaya gidiyorum, öyküyü bitireceğim. Girişte güvenlikle konuştum, işleri yokuşa sürüyor, üyeliğiniz bitmiş bilmem ne bir sürü gereksiz laf. İçeri girdim yukarı çıkmadan koltuklarda cüzdanın içini boşalttım, çantanın diplerini kontrol ettim, bulamadım, yukarı çıktım. İptal ettirmem gerek kartı ne gereksiz işler diye kendi kendimi yiyorum. Yukarıda tam yerleşmek üzere çantamı sandalyenin sırtına astım, montu da asacağım, montun yakasında elime sert bir şey geldi: aha...inanılmaz...banka kartımın ta kendisi! O kadar inanamadım ki gerçekten benimki mi diye üstünde yazan adımı kontrol ettim. Yol boyunca montun yakasının arasında kalmış, taa Ortaköy'den Beşiktaş'a. Şeytanın aklına gelmez. Ayrıca düşürmek işten değil! Her yerde düşebilirdi: otobüse koşarak bindiğimde, otobüste akbili basarken, kütüphane girişinde güvenlikle konuşurken, koltukların üstüne montu bıraktığımda, yolda, merdivenleri çıkarken, her yerde. Fakat mucize eseri düşmemiş. Mucize! Fransızlar buna ne derler biliyor musun? "Chance de cocu" derler. Çok şanslı insanların aşk hayatının başarısız olduğuna inanıyorlar. Belki "aşkta kaybeden kumarda kazanır"dan türemiştir bilemedim şimdi. Chance de cocu, aldatılan adam/kadın şansı demek tam olarak. Fiyuuuu...

Sonra oturdum çalıştım. Çıktısını almıştım o güne kadarki çalışmanın. Başı çok kuru ve iticiydi. Sırf bir yerden başlamış olayım yazmaya, gerisi gelir diye düşünüp yazmıştım. Gereksiz cümlelerin üstünü çizdim. Şu çok mu anlam katıyor, şu çok mu lâzım, şöyle desem nasıl olur, şöyle de olabilir derken, başı bir temiz toparlandı. Kısaldı biraz ama daha iyi oldu. Erkeklerin ense tıraşı gibi. Kısa fakat net. Bak demek ki insan en başta çok kısa olacak diye bir korkuya kapılıyor. Ya sözcükler kurursa? Ya üç cümleden öteye gidemezsem? Yalnız yıllardır buraya yazmış olmak yazıma çok şey katıyor, özgürlük ve güven hissi veriyor.

Öykü epey bir temizlendi. Ben de rahatladım.

Eve geldim. İnstagram'da birileri Kaddafi ile ilgili paylaşımda bulunmuş, yayınevim repostlamış. Bir sürü güzel sözün arasında: "müthiş edebi bir dil" diye bir söz geçmiş. Amanın. Bir titredim, bir sevindim, bir üstüme alındım...Sanırsın bana Pullitzer vermişler. Tam öyküyü de toparlamışım. O sırada inandım. Olacak bu işler dedim. Belki şu an henüz ham olabilirim ama zamanla daha güzel olacak. Var öyle bir potansiyel. Gerisi bana kalmış. Çalışmama bakar. Daha önce çalışıp başardım. Gene başarırım. Günün en güzel gelişmelerinden biriydi.

Böyle işte. Akşam da o gazla idefixten bir sürü kitap sipariş verdim. Son senelerin merak ettiğim fakat almadığım kitapları. Bir tane Haldun Taner öykü ödülü almış kitap aldım: Murat Özyaşar'ın Ayna Çarpması kitabını. Geçenlerde Kunegond, bu yazarın etkinliğini kaçırdığımıza hayıflanmıştı.

Ve öykünün son düzeltmelerini bitirdim. Bitti yani. Oh. En nihayet.

Aslında dün üç tane kitapçı gezdim. Ursula Le Guin'in Dümeni Yaratıcılığa Kırmak isimli kitabını aradım. Alkım'da yoktu, Alkım'ın karşısında bir kitapçı vardı, orada da yoktu, en son Nişantaşı D&R'a girdim. Orada da yoktu. İdefix'e sırf o yüzden başvurdum. Almışken kargoyu bedavaya getireyim dedim, sonra da biraz abartmış olabilirim. Ama heves vardı içimde. Biraz da ondan bu şımarıklık. Ödül diye. Hem öykü bitirme ödülü, hem de hevesi beslemek için. Keşke okusam o heves devam etse de...

Bir tane yeni defter ve kalem aldım. İçine öykülerden yakaladığım ipuçlarını yazmayı planlıyorum. Galiba bu işin üstüne gideceğim önümüzdeki senelerde. Güzel bir yola girdim. Heyecanlı ve sevinçliyim.

Salı, Nisan 04, 2017

Salçalı makarna ve Borges.

Bu başlık günümü ne güzel özetledi. Günün tek atraksiyonu salçalı makarnaydı. Onun dışında tamamen kayıp bir gün. Bir de kahvaltı dünkü gibi yumurtalıydı. Yani özel.

Borges'e canım sıkıldı. Ölümsüz diye bir öyküsü var, Alef kitabında. Bugün onu okudum işlerimi halledip. İlk başta vay canını ne güzel bulmuş, şurayı ne güzel demiş filan diye okudum hayran hayran. Not bile alacaktım. Sonra olaylar beni aştı. Homeros'a filan anlamadığım göndermeler. Ne İlyada'yı okudum ne Odysseus'u. Okusam da aklımda kalmazdı o gönderme yaptığı cümleler. Şimdi öyküyü beğendim mi beğenmedim mi söyleyemiyorum. Tam anlamadım. Bir kere daha okumam lâzım. Hatta beş kere daha. Belki on. Yok öyle bir sabrım. Belki ilerde. Ama nasıl Borges olmuş anladım. Bu hikâyesi bambaşka. Önceden okuduğum iki tanesinden çok farklı. Ama beni "biraz" aşıyor. Beğenmeden anlamadan insan hayran olur mu? Bari anlasaydım da böyle arada kalmasaydım. Belki nette bununla ilgili yazılmış makaleler bulurum. Mutlaka konuşulmuştur bir yerlerde bu hikâyesi tartışılmıştır.

Bir de Tomris Uyar çevirmiş. İçinde ürkünç, ağu, tarazlamak gibi zorlama sözcükler var. Tomris Uyar dan nefret ettim.

Bütün gün böyle geçti işte.

Salçalı makarnaya gelince: inanmayacaksın ama ilk defa yaptım. Bin kere filan ketçaplısını yapmıştım. Alâkası yok. Olay salçaymış. Biraz tereyağ ve sarmısak ezmesi kattım içine. Biraz da kekik. Offff. Nasıl güzel oldu bilemezsin.

Ama Ölümsüz henüz tamamına hakim olamasam da öykü yazmaya meraklı biri için ders gibi bir öykü.

Denge kurmak. Ruhum ölümüne bir konuya odaklanmaya o kadar müsait ki. Yazmak şu an o konu. Dengeyi bozmayacaksın. Marifet değil ölümüne odaklanmak. Kendini tüketmek. Bana hiçbir zaman mutluluk vermedi. Vermeyecek.


Pazartesi, Nisan 03, 2017

Şahane bir gün.

Bugün şahane bir gündü dostum. (Nispeten) erken uyanabildim. Günümün akışında iki buçuk saat fark etti. İki buçuk saat çok büyük fark dostum :). Öğlene kadar ev işlerini bitireyim sonra yazıya geçerim diye yazıyı bugün kendime ödül yaptım. Ev işleri öğlende bitti. Pırıl pırıl bir mutfak, ocağına varıncaya kadar temizlenmiş, toplanmış tezgâhlar, yatak odasında değişmiş nevresimler, süpürülmüş yıkanmış koltuk kılıfının verdiği gönül rahatlığıyla yazının başına oturdum. Kasmadan fakat kontrollü bir şekilde.

Öykünün kabasını bitirdim mi saat üçte? Bazı yerler biraz kurcalanmak ister. Ama öykü bundan öncekilerin verdiği o, "bu öyküyü ilk ben okuyorum" gururunu yaşatmadı. Belki fazla kurcalanmaktan konusu bana çok sıradan geldiği içindir. Bilemiyorum. Hiçbiri beni bu kadar uğraştırmamıştı. Neyse söyleyeceğim o değil.

Saat üçte, pırıl pırıl bir ev, ve bitmiş bir öykü ile başbaşa kaldım. Gün başka zaman yeni başlıyor olur. Dedim kalk. At kendini dışarı. Banka işlerini hallet bak daha kapanmadı. Bankadan sonra da saçlarını boyat. Benim buradaki şube aşırı kalabalıktı, sırada abartısız altmış kişi filan bekliyordu. Dedim ne güzel bak, sen de burada bekleyeceğine o süreyi öbür şubeye bu güneşli havada yürüyerek değerlendir, hem güne biraz temiz havada yürüyüş katmış olursun. Gittim öbür şubeye, kimsecikler yoktu. Hemen işim bitti. Geri geldim. Kuaföre. Hop nefret ettiğim bir işi de aradan çıkardım. Yoldan kıyma ve maydanoz aldım. Bulgurun yanına köfte yaparım diye hesaplamıştım. Eve geldim. Köfte yaptım. Pişirip yedim. Ve saat daha sekiz buçuk bile değil.

Ama bu verimliliğin temeli bir kaç gün öncesine dayanıyor. Yatmadan bir yatmadan önce yogası yaptım. Hiç yoga yapmadıysan bile hayatında bunu bu gece ne olur bir dene. Zaten yatakta yapılıyor. En basitinden uykunu daha iyi almış oluyorsun sabaha. Ben dün akşam yarım bırakmak zorunda kaldım çünkü resmen sızdım yarısında. Fakat evvelsi gün, yogayı yaptığımda öyküden dolayı bir miktar gergindim. Ve yoga sonrası, bugüne kadar başardığım şeyler bir bir gözümün önünden resmi geçit yaptı. Artık kanıksadığım şeyler. İrili ufaklı. Hatırlamak iyi geldi. Kendime bakışımı değiştirdi bir miktar. Ertesi gün, evi topladım, yoruldum, canım film izlemek istedi. Saat beşti. Ve ben sanki kural varmış gibi gece olmadan hiç film izlemem. Ve çok uzun zamandır, belki senenin başından bu yana evde film izlememiştim. İşleri bırakıp, Passengers'ı izledim. Bir keyif, bir keyif. Bana öyle iyi geldi ki. Böyle ruhumu sanki silkeledi. Bu sabah da kahvaltıma özendim. Yumurta filan pişirdim. Ama suda kırmadan. Kabuğuyla. Yanına yeşillik. Yanına jambon. Taze kıl biber. Üstünden de yoğurt. Beslenmeme dikkat ettiğimde yoğurda keten tohumu tozu ve tarçın da katarım. Bu sefer chia tohumu da ekledim. Bu akşam da aynısını yemeğin üstünden yedim.

Bu arada ev işlerinin bir türlü neden bitmediğini çözdüm. Çünkü çok çok çabuk yoruluyorum. Mesela  beş dakika süren bir kalmış limon sıkacağını temizlemek beni bitiriyor çünkü belim ağrımaya başlıyor hemen. Aklıma öğrenciyken kilomun aşırı düşmesi geldi. Yani vücutta yakılacak yağlar bitmiş artık kasları yakacak kiloya inmişim. Yaklaşık beş kilo kadar. Beş kilo kas. Belki onlar hiç yerine gelmedi. Belki o zayıf kasların üstüne bindi sonraki yağlar. Bilmiyorum. Ama gün içinde belimin ne çabuk ağrımaya başlayıp beni zorladığını bugün birçok defa ilk olarak fark ettim. Şu an bile ağrıyor meselâ. Kesinlikle şu üstümdeki fazlalıkları atıp kaslarımı güçlendirmem lâzım. Bir de kilolar birikince hareket etmek zorlaşıyor, ve bu bir kısır döngü. Bu ayki önceliklerimden biri bu olmalı.

Ah unutuyordum söylemeye, Çanakkale'deki koro festivaline öyle elimizi kolumuzu sallayarak gidemiyormuşuz maalesef. Tüm koroların içinden sadece 36 seçilmiş korist katılacakmış...Yani seçmelere katılacağım eğer cesaret edebilirsem. Seçilirsem katılacağım.

Şimdi biraz satranç problemi çözeceğim. Sonra da bir kitap mı alsam elime ne? O zaman işte, şahanenin de ötesi olur.



Cumartesi, Nisan 01, 2017

Mart ayının hedef muhasebesi.

Yeni bir aya girdik, malumun. Geçen ay koyduğum hedeflerin ne kadarını gerçekleştirdim ve bu süreçte neler öğrendim, bu ayın hedefleri ne olmalı? İşte bu yazının bazı konu başlıkları.

Geçen ayın beş hedefinden üçünü gerçekleştirmişim. Hem de yazarken bana en zor gelen hedeflerden üçü. Hatırlayalım neymiş hedefler:

1- Bir şarkı sözü yazmak.

2- Bir kısa öykü yazmak.

3- Akşam yemeğinden sonra hiçbir şey yememek.

4- Her gün yoga veya yürüyüş yapmak.

5- İş kitapları okumak.

Şarkı sözü yazmak:

Sandığım gibi teknik bir konu değilmiş. Tabii bestelemek işin içine karışsa bambaşka bir şey olurdu. Fakat ilk başta bana çok imkânsız ve uzak bir hayâl gibi gelen şeyi kolayca yaptım. Tabii ki denemek içindi.  İşte karşınızda (burada davullar çalsın) son bölümü eksik şarkım: 

Belki ben artık yorulmuştum
Belki senin kıvılcımların yetersiz
Belki şu şapşal Merkür ters gidiyordu
Ya da sadece hayat beceriksiz

Bilmiyorum
Bilemiyorum
Ama bugün 
Çaylar sanki şekersiz
Çaylar sanki şekersiz

Oysa bir bakışına güller açmıştı
Bir soru sormuştun sebepsiz
Sevinmiştik bir an biliyorsun
Erikler tomurcuklanmıştı mevsimsiz

Bilmiyorum
Bilemiyorum
Ama bu yıl
Nisan Mayıs gereksiz
Nisan Mayıs gereksiz 


Bir kısa öykü yazmak.

Bu hedef az kaldı güme gidiyordu, az kaldı ihmâl ediliyordu. Neyse ki yazı tahtama o hedefleri yazmıştım ve salonda alçak sehpanın içinde gözümün içine baktı durdu da vicdanımı rahatsız etti. Sanırım bütün kişisel gelişim kitaplarında hedefleri görünür bir yere asmayı söylemelerinin sebebi bu. Hiç uygulamadığım bir tavsiyedir. Bu sefer de şansına oldu. Ama gerçekten işe yaradı. On beşinci gün gözüme battı ve zararın neresinden dönülse kârdır deyip işe koyuldum. Bir haftadan kısa zamanda taslak bitti, ve üçüncü hafta da işçiliğe giriştim. Herşeyi bir kenara ittim, ve sırf yazmaya odaklandım. Bir haftada bugün itibariyle on beş kitap sayfası süren bir öykümün büyük kısmını ortaya çıkardım. Daha uğraşmam lâzım ama ben o kadar yoruldum ki, az önce blog yazılarından da sadece bir haftadır yazdığımı anlayınca çok şaşırdım. Biraz dinlendirip tekrar elime alacağım.  Şu an beynim aşırı yorgun ve bu çok anlaşılır bir durum. Bu haldeyken sağlıklı kararlar alabileceğimi sanmıyorum. Şu önümüzdeki iki üç gün evin ihmâl ettiğim işlerini yapacağım sadece, hiç yazı yazmayacağım. Ev de biraz toparlanır, iyi olur, hem kafamı da dağıtmış olurum.

Akşam yemeğinden sonra hiçbir şey yememek.

İşte bunu bir ay boyunca sürdürebileceğimden hiç emin değildim. Ama yaptım. Bir iki gün dışında bunu başardım. Fakat artık ilk zamanlar olduğu gibi erken uyanamıyorum. Bunda hormonal düzenin de etkisi var. Maalesef istediğim kadar kilo veremedim. Çünkü bkz. bir sonraki madde. 

Her gün yoga veya yürüyüş yapmak.

Bu maddeden çok ümitliydim. En kolay bunu yaparım diyordum. Gene de olmadı. Sebeplerden biri adet döngümün bu ay uğradığı düzensizlikti. Bir ayda iki PMS dönemi yaşadım: halsizlik. Artı soğuk algınlığı. Bak bunu unutuyordum. 

İş kitapları okumak:

Hiç aklımı veremedim. Onun yerine 3 tane Borges kitabı satın aldım. Biraz onlara göz gezdirdim. Bir de ülkenin şu halinde zaten hiçbir girişime başlamayacağını bildiğim için, geriye ittiğim bir hedef oldu bu. Belki bir girişim için değil de günü geldiğinde hazır olmak için okumayı düşünebilirim.


Sonuç:

Yıllık ve haftalık hedef yapmışlığım çoktu da aylık hedef yaptığımı hiç hatırlamıyorum. Verimli oldu bu şekilde hoşuma gitti. Bir de ipin ucu kaçmadan tekrar işe koyulabildim.

Şarkı sözü yazmak benim için güzel bir yaşam deneyimiydi. Hayatımda en az bir sefer yapmak isteyeceğim türden bir şey. Tıpkı yamaç paraşütü gibi. Bu ay tekrarlamak ister miyim şu an bilmiyorum. Sanki pek istemiyorum.

-----------

Bu ay geçen ayın öyküsünü şekle şemale sokmak istiyorum. Bu ayın sonunda da bir dergiye gönderirim. Okuduğuma göre birkaç dergiye aynı anda göndermek hoş karşılanmıyormuş. 

Hem spor yapayım, hem evi temiz tutayım, hem güzel bir yemek yapayım, hem de yazılarımı yazayım dediğimde ortalık karmakarışık oluyor. Yapamıyorum. Yazı yazdığım günün ne başına ne sonuna başka bir iş koymamalıyım. O gün, yazı günü olmalı sadece. O zaman verimli oluyor.  

Birkaç gün şu evi şekle sokmak niyetindeyim. Çok fazla iş yok ama onlar durdukça önümü göremiyorum. Onları bir listeleyip günlere pay etmek var. Sonra durup ileri bakarız. Haydin bu seferlik de bu kadar olsun.