Pazar, Mart 26, 2017

Yallah Rima.

Bugünün işlerini bitirdim sayılır. Gönül rahatlığıyla bloğuma yazabilirim. Ne muhteşem bir his. Bir de deminki gibi yağsa iyice şahane olur.

Yazacak bir sürü konu birikti. Yarısını unutmaktan korkuyorum, unutmayayım diye not almaya da aptal gibi üşeniyorum.

İlk önce satrançtan bahsetmek istiyorum. İstatistiklere baktım, bir senedir oyun puanım çok dar bir aralıkta seyretmiş. Sanki ilerlememiş gibiyim. Ama ben öyle hissetmiyorum. Çözdüğüm onca problemle başka türlü hayatta öğrenemeyeceğim şeyler öğrendim. İlerlettiğimi hissediyorum ve bu bana müthiş bir güç veriyor. Aslında satrancı bu kadar sevmemin en önemli sebeplerinden biri de bu. Kendimi aşıyorum. Bir ağacın yeni bir dal vermesi ve onu yapraklarla donatması gibi. Güçlülük hissi veriyor. Sanki dağları aşarım. Bugün çok hata yaptım ve puanım geriledi. Ama bir sor ne oldu diye. Bana 1450'lik problemler sordu. Zor sordu yani. Ben üç gün önce 1230 seviyesinde problem çözüyordum da yanılıyordum. Son iki günde bir şeyler oldu bana. 1230 nere 1450 nere. Bir de bir şey fark ettim uzun zamandır. Oyun kazanmak istiyorsam, bir: karnım tok olacak, iki: içimde hafif bir agresiflik olacak. Böyle hani seni sinirlendiren birinin alnına şak diye okkalı bir şamar atasın olur ya. Öyle olacak. O zaman hırsımı satrançtan çıkarıyor ve yüzde 90 yeniyorum. Tok karın ve hırs. Problemleri öyle çözebilince dün, nasıl bir gazla doldum bilemezsin. 1400 seviyesine geldi dayandı puan, kendime "yallah Rima, you can do it" dedim. "Yallah Rima" ne kız? dersen, bir tane internette dolaşan bir videoydu. Viyolonsel çalan bir sokak çalgıcısı vardı sanırım. Bir tane de genç bir kız ve babası. Baba kameraya çekiyor bir yandan da kızını müzikle beraber dans etmesi için teşvik ediyordu. Bir kaç kere "yallah Rima" dedi, kız da en sonunda o kadar güzel bir dans sergiledi ki doğaçlama...Vay canını oldum. İşte o. Hep öyle bana "yallah" diyen bir babam olsaydı keşke. Olmadığı için kendi kendime söylüyorum. Ne yapalım.

Bugün öyküyü ilerlettim biraz. Fena olmadı. İlk başı biraz kuru oldu. Sanki havaya giremedim. Dün yazdığım kısmı yani. Bugün biraz daha etli butluydu. Belki başa döner biraz düzeltirim bittiğinde. Günde maksimum beş yüz sözcük yazabiliyorum. Çok yavaş evet. Ama benim olayım yavaşlık maalesef. Nefret ediyorum bu huyumdan. Hızlı anlarım ama yavaş yaparım her yaptığımı. Çocukken de böyleydi. Eli çabuk insanlara çok imreniyorum. Hani bitmişti öykü diyorsan, belki tam anlatamamışımdır: yazmadan önce öyküyü tasarlıyorum, biten oydu, taslak diyebiliriz, notlar alıyorum, başında şu olacak, sonu şöyle bitecek diye. Sonra bunun, işçilik kısmı dediğim, cümlelere dökme faslı başlıyor. Ki o en sevdiğim, en zevkli kısmı. Ama havaya girmek öyle bir günde olmuyor. Bugün havamdaydım neyse ki. Yani fena değildi. Çevirileri yaptığım zaman kapandığım bir arka oda var. Küçücük. Duvarları boş. Arkamda kuruyan çamaşırlar asılı. Onun yanında da hobi malzemeleri şeffaf kutularda istiflenmiş. Oda küçük olunca sanki dikkatimi toplaması da daha kolay oluyor. Önüm duvar. Sağda ağaçlara bakan bir pencere var. Orada daha üretken oluyorum. Bir de çeviri zamanından kalma alışkanlıkla zırt pırt yerimden kalkmıyorum. Bir de yağmur yağıyor...Bugün bir an çocuk gözümle kendime baktım. Pek hoşuma gitti. Çocukken şu halimi görseydim. İnsanın parmaklarının ucundan hayallerinin akıp bir hikayeye dönüşmesi çok büyüleyici bir şey. Çocuk olsam çok imrenirdim, ben de yapmak isterdim. Günlerden Pazar ve dışarıda da yağmur yağıyorsa hele.

Onun dışında bahsetmek istediğim, kilom var. Çok şükür geri aldığım bir buçuk kilonun bir kilosunu geri verdim. Oysa hala PMS. O bakımdan biraz moralim düzeldi.

Ve son olarak Instagram hesabım, ufkumu genişletmek için kullanıyorum desem de acaba kendime eziyet etmeyi seviyor muyum diye de sormam lâzım. Çok değişik hayatlar var şu dünyada. Ve bana ben ne yapıyorum burada diye sorgulatıyor acı acı.

 Okulda benimle aynı serviste giden bir yumurcak vardı, 3 yaşındaydı okula başladığında. Minnak bir şey, ismi N.. O minnak büyümüş, başına her ne gelmişse kendini seyahatlere vurmuş. Ve bir yandan fotoğraflar çekerek paylaşıyor. Onun İG ını takip ediyorum ağzım açık durumda. Diğer yandan National Geographic'in İG ını da takip ediyorum. Akışa baktığımda N.'nin fotoğraflarını çoğu zaman NG'in fotoğrafları ile karıştırabiliyorum. En son Kilimandjaro dağında kamp kurmuştu, oradan paylaşıyordu fotoğraflarını. Hemen ertesinde kuzey kutbuna çıkıp kutup ayılarının peşinden koşmaya başladı. Birkaç tane görmüş. Ama fotoğraflarını çekememiş filan. Vay canını N.'ye bak diyorum.

Öbür tarafta şahsen tanımadığım, bir fransız astronot var uzay istasyonundan dünyanın fotoğraflarını paylaşıyor, Thomas Pesquet. Geçen uzayda yürüyüşe çıkacaktı onun hazırlıklarını çekmişti. Tahran'ın gece uzaydan görünüşü, Atina'nın gündüz uzaydan görünüşü, bunlar son paylaşımları. Nasıl bir devir bu arkadaş? Uzayda astronot var, senin tepeden fotoğrafını çekiyor, o fotoğraf sana ulaşıyor, sen de altına yorum yazıyorsun, o da belki okuyor. Birkaç kişi Istanbul'u da çek demiş :). Mesela aynı adam, bu yaz düğünlerinde sağdıçlık yapacağı arkadaşlarının alyanslarını almış yanına, uzayda havada resmini çekmiş, sonra onlara yazın geri döndüğünde verecek.



Bir de son dünya satranç şampiyonasından sonra iyice idolüm olan Susan Polgar'ın İG'ını takip ediyorum. Ne yapıyor, günleri nasıl geçiyor, görebiliyorum. Çok şahane değil mi sence de? Eskiden böyle bir şeyi hayal bile edemezdik. Dergilerin gazetelerin bastıklarına tabiydik. Asla gün be gün takip edemezdik.



İş konusunda aklıma ne geldi biliyor musun? Geçen hani Çin'e sipariş geçmiştim ya. Aklıma geldi, baktım, satılıyor. İnsansız hava aracı, Ingilizcesi drone, böyle dört pervaneli uçan uzaktan kumandalı oyuncak gibi bir şey. İnternetten sipariş verebiliyorsun. Dedim bir kaç tane sağlam İHA' na yatırım yapsam, sonra İstanbul'da sırf bunlarla teslimat yapılan bir kurye şirketi açsam. Kameralı ve uzaktan kumandalı ve GPS'li. Misal. Zevzeklik benim yaptığım, sen bakma bana. Ama işte kesin bir gün yapan biri çıkar. Ben de "şerefsizim aklıma gelmişti" der, tırnaklarımı yerim.



Kafam işte böyle karman çorman fikirlerle dopdolu. Böyle farklı hayat örnekleri görmek iyi geliyor. Bir yandan sarsıyor insanı, ama bunlar büyüme sarsıntıları. Bu yaştan sonra astronot olacak değilim elbet. Ama bir astronotun gözünden dünyaya bakabilmek de insanın ufuklarını genişletir. Önümüzdeki aylarda hayatımı ufaktan ufaktan yeniden şekillendirecek kararlar alacağım, bunu hissedebiliyorum. Böyle hamur suludur ya, yoğurdukça toplar kendini, işte hayatım şu an öyle sulu ama yoğursam toplayacak. Yarın öbür gün değil belki, ama birkaç aya. Belki seneye.





5 yorum :

  1. Kilo verme işinden bahsedeceğim çünkü gerçekten kafam başka bir şeye çalışmıyor bu ara. MyFitnessPal diye bir app indirdim, hem yaptığın sporu hem de yediklerini girebiliyorsun. Başlarken sana yaşını, kilonu, hedef kilonu ve haftada kaç kilo vermek istediğini soruyor. Sonra da günlük alman gereken kaloriyi hesaplıyor, her gün yediklerini giriyorsun. Bir database'i var, bizim memlekette satılan markalar da var. İlk önce fenalık gelmişti 100 gram bilmemne marka peynir, 1 kepçe çorba filan diye girmekten, sonra kolaylaşıyor. Zaten çok da mühim değil gramı gramına girmek, mühim olan sana günlük aşmaman gereken karbonhidrat, yağ ve saire limitlerini söylüyor olması. Bir süre sonra app olmadan da hesaplayabiliyorsun kafandan zaten.
    İşte 5 kilo verdim iki ayda, haftada 500 gram diye girmiştim başlarken. (Çünkü iki sene önce diyetisyene gidip açlıktan ölerek iki ayda 10 kilo vermişliğim var. O iyi bir fikir değilmiş.)
    Kendim adına en acıklı kısmını sona sakladım, kilo verdikten sonra o akşam oturup dev bir pizzayı gömdüğüm günlerime geri dönersem olduğu gibi geri alacağım kiloları, bunu anladım. Çünkü yaş, çünkü metabolizma, çünkü vücut yakmıyor. Küçük porsiyonlar, sebzeler, doğru dürüst 3 ana öğün ve 2 ara öğünle filan devam etmek lazım hayata.
    İçimi döktüm, gidiyorum :)

    YanıtlaSil
  2. Hmmm
    PTT yapıcak bu dronela teslimatı. Çok dalga geçmiştik.

    YanıtlaSil
  3. @ Fermina: bir heves MyFitnessPal'i indirdim budur deyip fakat bir türlü email adresi beğendiremedim uygulamaya. Hangisini verdiysem bu geçersiz deyip beni geri çevirdi. Fb hesabımla giriş yaptım, onun da emaili o üç emailden biri onu da attı . Yani kaldım işte böyle. Kilo da almışım bugün. İyicene ipin ucu kaçtı. Peh. İKi ayda beş kilo versem ne sevinirdim oysa ki.

    YanıtlaSil
  4. @Jardzy: yaaa sanki çok orijinal bir fikirmiş gibi yazmışım, çok utandım. Halbuki amazon mu ne zaten öyle teslimat yapacaktı. PTT öyle teslimat filan yapabilir, dalga da geçilebilir, benim asıl demek istediğim küçük girişimci olarak öyle bir iş kurmaktı. Ve benim için asıl çılgın fikir netten drone satın almaktı. Halbuki dün tesadüfen denk geldim, yukarıdan bahsettiğim N. isimli çocuk, çalışma aygıtlarının resmini çekmiş ve adamda zaten iki tane drone var. Yuh dedim. O Kilimandjaroya kuzey kutbuna yanında iki drone ve kaç çeşit objektif ve foto makinesiyla gitmiş. Yani ben burada çılgın hayal diyorum adam onu çoktan aşmış... Herhalde profesyonel olarak yapıyor bu işi, turist gibi değil ama yine de saygım sonsuz.

    YanıtlaSil
  5. Ay ne sinir iş! Bir arkadaşıma da spotify'ı tavsiye etmiştim, o da email beğendirememişti. En sonunda uyduruk bir isimle email hesabı açtı, öyle halloldu. Arkadaş listemde her gördüğümde "Kim ayol bu?" diye şaşırıyorum.

    YanıtlaSil