Pazartesi, Mart 20, 2017

Çalış çabala.

Şu an, işte, şahane bir an. Anlatacaklarım birikti ve saat çok geç değil, boş zamanım var. Hmm...

Nereden başlasam?

Cumartesi gecesi sinemaya gittim: Istanbul Kırmızı'sını çok merak ediyordum, kaçırmak istemiyordum. Hınca hınç dolu bir salonda izledim. Normalde o salondaki tek izleyici ben olurum. Ekşisözlükte yazdığı gibi prodüksiyon çok iyi, yani görüntüler, çekimler, oyuncular fiyakalı filan güzel ama senaryoyu ben beğenmedim. Dolayısı ile filmi de. Yazık olmuş. İnstagram'da takip ettiğim nadir ünlülerden biri Ferzan Özpetek, ve filmde geçen birçok mekânın başka nefis fotoğraflarını görmüştüm önceden, ayıla bayıla. Beklentim çok yüksekti. Ama filmi beğenemedim. Belki kitabı daha güzeldir. Bilmiyorum.





Pazar günü, artık çeviri de almadığım için kahvaltıdan hemen sonra masanın başına oturdum öyküm için. Akşama kadar dişe dokunur hiçbir ilerleme sağlayamadım. Pöf. Akşam olunca, elimdeki bir "nasıl çocuk hikâyesi kurgulanır" kitabından esinlenip, öyküyü zenginleştirir belki diye, sonradan bayıldığım bir alıştırma yaptım. Hikâyenin ana temasını oluşturan birkaç sözcüğü başlık olarak boş bir A4 kağıdına yazdım, sonra da liste halinde o birkaç sözcüğün bende çağrıştırdıklarını özgürce, "ilginçmiş, saçmaymış, klişeymiş" diye yargılamadan alt alta sıraladım. Koca A4 doldu taştı ikinci sayfaya. Ve müthiş bir özgürlük hissi. Müthiş bir "ne güzel fikirler çıkıyor benden" hissi. Halbuki hiçbirinin doğrudan kullanılır bir tarafı yok. Ama bir nevi öykü hammadesi üretimi. Biraz yazma hevesimi ve kendime güvenimi geri kazandım. Listedeki sözcükleri gruplara böldüm: eşya, meslek, özel isim, mekân, kültürel referans, filan diye. Beğendiklerimi, bana ilham verenleri yuvarlak içine aldım. Fakat öykü gene yerinde sayıyor. Neden yapamıyorum, çok mu kasıyorum, olmayacak bu galiba diye sıkılıp daralırken, ger ger gerilirken, yazı masasından koltuğa geçtim. Saat artık gece yarısı olmuştu. Listedeki birkaç maddeyi düşünürken zınk dedi aklıma karman çorman güzel birşeyler geldi. Hemen not aldım. Saat geçti. Yorgundum. Yattım.

Bu sabah aldım o fikri, hikâyenin yıllardır en oturtamadığım yerine koydum. Yerini bulmuş bir puzzle parçası gibi doğrudan manzaraya karıştı ve bir pırlanta gibi ışıl ışıl parladı. Vay canını. Bir yürek çarpıntısı, bir sevinç, bir heyecan. Korkarım öykü yazarken kalp krizi geçiren ilk insan olacağım. Bitmedi dur: sonrası daha acayip. Aklıma sürekli dön dolaş neredeyse kavramlaşarak gelen bir sözcük: kum. Ve bir yazar: Borges. Beni ayıplamazsan bugüne kadar doğru dürüst Borges okumadığımı itiraf etmek istiyorum, ya da ayıpla, nasıl istersen. Cahilin tekiyim. Diyorum hep. Araştırmaya başladım aylak aylak: Borges kim, hayatı nasıl geçmiş. Hiç roman yazmamış sadece öykü yazmış mesela, bunu bilmiyordum, ilginç, öykü demek... Sonra görme duyusunu kaybettiğini biliyordum, zaten bendeki karakterlerden birinde belki körlük olacaktı. Ben oradan bana çağrışım yaptı zaten diye düşünüyordum. Sonra biraz daha deştim ve...şok. Yok artık. Deve. Yuh. Nasıl ya? Nasıl olabilir? Tesadüf mü bu şimdi? Borges'in hikâyelerinden birinde, tam olarak benim kaç gündür işlemeye uğraştığım temayı buldum: aynı adamın gençliği ve yaşlılığı karşılaşıyorlar! Allahtan benden farklı işlemiş. Yoksa at her şeyi çöpe. Daha güzeli yazılmış nasılsa diye. Benimkisi biraz daha değişik. Ve o öykünün bulunduğu kitabın adı: Kum Kitabı. Buyuuuuuuur, buradan yak! Çok acayip bir tesadüf değil mi sence de? Hayır Borges okumuş olsam diyeceğim ki ben unutsam bile bilinçaltım hatırlıyor, çağrışımlardan oraya çıktık. Ama değil. Hemen çıkıp Kum Kitabını ve bulabildiğim başka kitaplarını satın aldım Pandora'ya gidip. O hikâyesini de okudum ve kitaba adını veren Kum Kitabı hikâyesini de. Fakat çok ilginçti. Sanki sınıfa ödev verilmiş, sen olayın bütün girdilerine çıktılarına kafa patlatmışsın, sonra öğretmen Borges'in yazısını sınıfa okuyor ve sen adamın bütün o girdi çıktıları nasıl hallettiğini görebiliyorsun. O açıdan öğreticiydi.





Şimdi hikâyenin son etki kısmı kaldı... Sadece (!)... Peh...Neyse en azından yerimde saymıyorum. Ama bu hikâyenin beni bu kadar uğraştıracağını tahmin etmemiştim. Çok daha kolay yazılacak sanıyordum. Kolay olmayacak ama bence bittiğinde emeklerime değecek. Önemli olan, içine sinmiyorsa, çabalamaya ve daha iyisini yapmaya devam edecek cesareti göstermek.

Galiba Mart ayı hedeflerimi gerçekleştirebileceğim. Henüz on bir gün var önümde. Biraz iş kısmı geri kaldı. Hiç iş kitabı okumadım. Ama o kısım biraz zordu. Dur bakalım. Önümüzdeki ay belki onu da sıraya sokarım.

6 yorum :

  1. İstanbul Kırmızısı hakkında aynı fikirdeyim seninle. Kitabına gelince o daha da beterdi diyeyim sen anla. karışık kuruşuk bir anlatım, nedir ne değildir çözemediğim bir öykü. Ayrıca filmle de pek alakası yoktu ismi dışında.
    Kolay gelsin diyorum öykün için, tez bitsin :)

    YanıtlaSil
  2. @Leylak dalı: seninle film zevklerimiz uyuşuyor galiba Leylak'ım Dal'ım. La la la land için de tutmuştu hatırlıyorum. Demek kitapta da iş yok. Eyvahlar olsun. Çekimler ve renkler çok başarılı keşke doğru düzgün bir senaryosu olsaydı. BÖyle olmasına çok üzüldüm doğrusu. İnstagram'ında Galata fotoğrafları muhteşemdi mesela...Yazık.

    YanıtlaSil
  3. @Jardzy: ay bitti bitti, yani yazması kaldı. Dur geliyorum anlatmaya.

    YanıtlaSil
  4. Süper haberler,çok sevindim, Borges-Kum olayı eşzamanlılık oluyor galiba, bu tür tesadüflerin senin hedeflerine kaçınılmaz bir şekilde yaklaştığının işareti bence:)) bu arada "çocuk hikayeleri nasıl kurgulanır" kitabını çok merak ettim, kimin kitabı?:)

    YanıtlaSil
  5. @ Eren: öyle mi dersin gerçekten? Hedefime yaklaştım aslında doğru. Kitap ingilizce "How to write children's book for dummies."

    YanıtlaSil