Salı, Ağustos 22, 2017

Tatsız.

Bugün daha keyifli olabilirdi. Biraz dünkü tatsız olayların etkisinde geçti. Yoksa sonbaharımsı bir yağmur öyle güzel yağdı ki. Biraz beynimi dinlendirmek istiyordum. O yüzden yağmur yağarken mandala boyadım sadece. Öyküye çalışmadım. Kafamı kaldırıp kaldırıp yağmuru seyrettim. Aylaklığımın tadına vardım, huzursuzluğumu unutmaya çalışıp.



Ah. Unutuyordum. Güzel bir gelişme daha oldu. Satranç takımımı ben kendi yaptığım fimo hamurundan yapmıştım. Gözüme batmaya başladı çatlakları ve kusurları. Keşke dedim, gerçek seramikten yapabilsem. Ama bir satranç takımı için seramik kursuna yazılacak halim yoktu. Ben de şöyle bir çözüm buldum: bir seramik atölyesinden, bedeli karşılığı biraz seramik çamuru alır ve şekil verdikten sonra takımı fırınlatırdım. Evimin yakınında bir tane atölye buldum. Aradım ve bir proje için az seramik hamuru ve fırına ihtiyacım olduğunu söyledim. Hiç mırın kırın etmediler, hiç bir kazançları yok diye ters davranmadılar, hiç çakallık edip beni seramik kursuna kaydırmaya çalışmadılar, aksine bunun için bir para ödememe gerek olmadığını söylediler. Ben yine de elim boş gitmeyeceğim ama çok hoş değil mi?

Günün son bir güzelliği de karşı apartmandan sokağa yayılan tatlı bir ud sesiydi. Apartmanın giriş katında ud kursu var. Zaman zaman duyuyorum. Bir renk işte bu, bir güzellik.

Sonbahar gelsin de şöyle keyifli bir kurabiye ya da kek pişireyim.

Böyle yani. Dedim ya, aslında güzel şeyler vardı bugün, ama insanın ağzının tadı bozuldu mu, piyango bile kazansa para etmiyor.

Pazartesi, Ağustos 21, 2017

Kısa kısa.

Birazdan salondaki yemek masasını toplayıp yeni öykümün taslağını yazmaya başlayacağım. Bu çok önemli çünkü şu ana kadar en geride kalan projem buydu. Böyle, şakır şakır, içime sinen öyküleri peşpeşe sıraladığımı düşünsene. Off...Ne mutlu olurum ama.

******

Makale projesi sandığımdan daha iyi gidiyor. Şu ana kadar sekiz başlık topladım, çoğunun taslağına da el atılmış halde. Sanırım iki hafta önce başladım bu projeye. İki haftada sekiz başlık çok sevindirici, umduğumun ötesi.

******

Aklıma yeni yeni projeler geliyor, bir kenarda fikirleri biriktiriyorum.

******


Bugün Notos'a bir öykümü gönderdim. Kitap-lık'tan ses çıkmayınca. Haydi bakalım. O da çıksın aradan.

******

Bir yandan satranca devam. Sekiz maçtır namağlup oynuyorum Olivia'ya karşı. Sadece iki beraberliğim var. Onları da alet olarak rakibim üstünken, tamamen teori bilgimle, tırmalayarak kopardım. Fakat artık kesinlikle geç saatte uykuluyken oynamam. Büyük yanlışlar yapıyorum. O beraberliklerde öyle kaybettim aletleri. Benim oyunum üstündü. Ama iyi kurtardım.

******


Kayıtlı blog izleyici sayım 200 oldu bugün itibariyle. Çok şahane değil mi?

******

Bir hayalim var: bir çiftlik evinde oturmak istiyorum. Çiftlik evi dediğim öyle atlar, inekler, tavuklar değil. Sadece ekilebilecek bir alanı olan, şehir dışında sakin müstakil bir ev. Denizin kıyısında olsa daha da güzel olur. Şehrin gürültüsünden kafam şişti. Sabah erken kalkar, civarda bir yürüyüşe çıkar, belki denize girer çıkar, geri gelir, bahçesinde yazılarımı yazarım.  Şimdilerde onun muhasebesini yapıyorum. Hem maddi, hem manevi. Sosyal açıdan yalıtılmış bir yaşam olmasa çok güzel olabilirdi. Ama yalnızlığı göze alamıyorum.

******

Akşam oldu. Öyküyü yazamadım. Araya hayat girdi. Tatsız işlerle uğraştım.
Bugünlük bu kadar. Yarın belki gene gelirim.









Cumartesi, Ağustos 19, 2017

1351


Başardım. 1350 eşiğini aştım. Bak şurada yazıyor, en altta:"The current rating is 1351 Elo". Ama sondan birinci oyun çalıştığım yerden geldi. Hayatımda bir kere, o da kim bilir ne zaman başıma gelir sandığım at ve filli oyun sonu. Teori bildiğim için iki alet gerideyken, beraberlik elde edebildim. Bilmeseydim oyunu terk ederdim. Ya da 157 hamle dayanamazdım. Alnımın teriyle aldım bu puanı yani. Gururluyum. BüyükUstaların 2500 puanlarda dolaştığını bilirsen 1351 amatörün bile düşüğü. Ama ben yapamıyordum. O yüzden benim için çok değerli.

Şu yukarıdaki eğriyi gördün mü? Yukarı çizgi gibi tırmanan son kısmı hariç (teori öğrendikten sonra eğri değişti), bir de baştaki kule, ters geometrik bir eğri. Yani bir sınıra uzanıyor. Türkçesi belki bu terimlerle değildir. Ama anlamışsındır. İşte beni uyandıran bu. Sınıra uzanması. Asla geçemeyecek kendi haline bırakırsan. Şu yukarıdaki 1400 e varamayacak. Matematiksel olarak imkansız. İşte bu gerçek yüzüme çarpıp beni harekete geçirdi. Matematiğin gözünü seveyim. Ve geometrik eğri hayatta işime yaramayacak sanıyordum ama seviyordum yine de eğrileri doğruları, az hesaplamadım, az çizmedim. Buyur burdan yak. Bak nerede karşıma çıkıp, bana ne anlattı, ve şu an neredeyim ve nereye gidiyorum.

Teoriye el attıktan sonra, eğrinin son kısmı doğruya dönüştü. Türkçesi ne güzel oldu! Eğriyken doğru olmak. Doğrusunu yapmak gibi. Şimdi dimdik yükseliyor. Doğrulmak sözü de buradan geliyor olabilir mi?

Yine de bu kadar kısa sürede bir etki beklemiyordum. On günlük teori bilgisinin yaptığına bak. Şu an 1400 bana çok uzak değil. Bu hızda ilerlersem iki buçuk haftada varmam lazım. İki buçuk hafta ne ki.   On beş yirmi gün arası.  Hadi olsun bir ay. Ben iki senede iki puan ileri gidemiyordum. Hadi olsun son bir senede. Ve 1400 artık vasatlığın sonu.

Büyük Usta olmak istemek çok uçuk bir hayal. Satrançtan uzak olanlar belki bilemez. Tüm Türkiye'de toplam on kişi bu ünvana sahip. Onun da bir kısmı eski sovyet rusya doğumlu, sonradan Türk vatandaşlığına geçmiş. Bir tanesi de, az önce okudum, Moskova'da üniversitede okumuş satrancı bursla. Ama...Bilmiyorum... Uçuk da olsa denemek istiyorum. Cılızcınık bir umudum var. Zaten olamadım diye dövünmeyeceğim işin ucunda, olamazsam. Kimse de ayıplamaz sanırım, bak gördün mü beceremedi büyük usta olmayı demez. Ya tutarsa demiş ya hoca. O hesap. Ve biraz daha fazlası.

*******

Bir makaleye daha el attım. Söylemek istediklerimi not aldım. Başına oturup yazmam gerek: giriş gelişme sonuç. Ama olsun. Dursun öyle. Başlık olarak durmasından daha iyi nasılsa.

Keyifliyim blog. Doğru işlerle uğraştığımı bilmenin gönül rahatlığı var. Sabah kahvaltı etmeden başına oturmak istediğim işler var şu sıralar. Bence hayat böyle güzel.





Cuma, Ağustos 18, 2017

Satranç ve animasyon.

Karadeniz türküleri dinliyorum. Sakin bir gece.

Bugün tek bir maç yaptım bu saate kadar. 1350'ye iki kaldı. Çok dikkatli oynuyorum. Yeni bir şey anladım: kesinlikle tok karnına ve uykunu almış olmak gerekiyor oyun almak için. Problem çözmek de sabah ilk yapılacak iş değil. Tam tersine gün sonunda, fazla yorgun değilsen, uykun henüz gelmediyse yapılacak şey. Tercihen sıkı bir maç ve analizi sonrası. O zaman puanlar fırlıyor. İki gündür bu iki etkeni gözetiyorum. Ve epey fark etti.

Şu anki kısa vadeli hedefim, büyük hataların önüne geçmek. Yani şunu anladım: hep mükemmel hamleyi yapmaya çalışmaktansa, görebildiğin en iyi hamleyi yaparken, emin olmadığın maceralara girmemek, bir kere daha, bir kere daha ve bir kere daha düşünmek. Çünkü o tek büyük yanlış, bütün maçı götürüyor.

Ama olacak galiba. Farklı farklı bilgileri yeri gelince birarada kullanabiliyorum. Bin kere iki at bir piyonlu oyun sonu çalışmaktan (tam iki gün, saatlerce), kendi oyun sonumdaki tek rakip atı idare edebildim bugün mesela. Harcadığın çabalar boşa gitmiyor. Mesela sen o oyun sonunu bir kere daha denedin ya. Diyelim yapamadın. Canın sıkıldı. Aslında, kendini yenik hissetmekten farkında değilsin ama, oyununu ilerlettin.

Bu arada bir makale daha yazdım. Yani kabası çıktı. Sırada bekleyen beş makale daha var, konusu belirlenmiş. Ne bereketli hafta ama. Bu akşam bir maç daha yapıp kazansam bir haftada 1350'yi aşmış olacağım. Yani ilk haftada.

------

Bu dün akşamki yazı. Yorgundum. Yattım. Bugün de yorgun ve geç geldim eve. Satranca çok daha az zaman ayırabildim. İki günde toplam 8 saatim Istanbul yollarında geçti. Sıcak ve nem bir yandan.

Animasyon ilgini çeker mi? Yapması yani? Hikmet Hükümenoğlu yeni bir yazı dizisine başladı. Kısa bir animasyon film çekiyor, ve bunu yapmasını sağlayan yazılımları tanıtıyor. Aklımı çeldi fena halde, herkes yapabilir gibi çünkü. Seçenekler sonsuz ve çok heyecan verici. Şu an projelerim ruhuma bu kadar kök salmış olmasa, ben de hemen kolları sıvardım. Mesela iki hafta önce olsaydı.

Böyle işte. Bende pek yenilik yok. Belki bir süre de hiç olmayacak. Sonbahar için satranç dersi alayım diyordum. Sonra hem koro hem satranç dersi bütçemi zorlayabilir diye düşündüm. Sonra satranç dersi için sonbahar çok erken diye düşündüm. Önce en aşağı 1500-1600-1700 puanlara gelmem lazım. O da çok iyimser bir tahminle 2 ila 6 ayı bulur. Diğer yandan koroya devam etmek istediğimden emin değilim. Yani ne koro ne satranç da olabilir şu durumda, hem biri hem öbürü zor derken. Bakacağız.











Pazar, Ağustos 13, 2017

Aynen devam.

Bugün çok iş gördüm blog. Sabah dört saate yakın satranç çalıştım: teori öğrendim, maç yaptım, maçı analiz ettirdim. Toz aldım, çamaşır katlayıp kaldırdım, iki posta daha yıkayıp astım, bulaşık makinesini boşalttım, mutfak tezgahını topladım. Makale bile yazdım, dörtte üçü bitti. Evin şu an hiçbir işi kalmadı. Birazdan akşam yemeğini yiyip galiba biraz daha maç yapacağım.

1390 puanlı Olivia'ya karşı oynadım bugün. Yenildim ama büyük bir yanlış yaptım oyunu kazanmak üzereyken. Oyun benimdi. Hissim buydu. Nitekim analizde de öyle çıktı. Benim mükemmel hamle sayım ve en iyi hamle yüzdem daha yüksek. Hata sayım daha az. Yani o öldürücü hataların önüne geçebilsem puanım fırlayacak. Bir geçebilsem... zaten dükkan benim. Ama bunu bilmek iyi geldi. Demek ki benim oyunum 1390'dan daha iyi şu haliyle bile.

Dünya şampiyonu Magnus Carlsen'in biyografisine baktım Wikipedia'dan. Bir senede 900 puan yükseldiğinde günde üç dört saat satranç çalışıyormuş (ben üç gündür günde beş saati aştım sanıyorum). Ama onu bir BüyükUsta çalıştırmış (ben de gidip bulacağım bir BüyükUsta, inan ki yapacağım, biraz pişeyim). 900 puanda gözüm yok. Ama altı ay sonra bu puanda kalacağımı düşünmüyorum. Bu analiz olayına çok daha erken ayacaktım, en büyük pişmanlığım bu. Hepsi pintilikten. Shredderchess'e para vermeyeceğim dedim, PGN'leri alamadım, analiz ettiremedim. Bir de şu satranç yorumcuları var ya internetten yayınlanan büyük turnuvalarda. Allah kahretsin bu adamlar ne kadar donanımlı, allahın televizyon sunucusu diye dövünüyordum, açılışın adını, hangi sene ilk kimin oynadığını filan söyleyebiliyorlar diye. Kız şaşkın, sen ona televizyon sunucusu muamelesi yapıyorsun, adamlar yayın için en bilinmiş BüyükUstaları davet etmiş. İsmini bildiğin Büyükustalar bazıları. Sadece yüzünü tanımadığından onu haber sunucusu sanıp dövünüyorsun boşu boşuna. Ay ne gereksiz dram. Yalnız bugün çok kararlıyım. Yani dünden çok daha hırslıyım. Neyse, dur bakalım. Daha dün bir, bugün iki. Daha haftası dolmadı.

Bir de Magnus'un bir satranç öğrenme uygulaması çıkmış: Magnus Trainer. Koşa koşa gidip indirdim. Peh. Sadece iphone ve ipad içinmiş. Neyse yakında androide de gelecek. Sen o zaman gör beni.

Evet arada makaleyi de epey ilerlettim az önce dediğim gibi. Üstelik aklıma yeni makale konuları geldi. Hepsini not aldım. En çok korktuğum elimde üç makaleyle kalmaktı. Galiba öyle olmayacak. Bir de güzel bir his onunla uğraşmak. Dipten dipten "yapmam gerekeni yapıyorum", "kendim için yapıyorum",  ve "zaman boşuna akmıyor" hissi. Bu his çok ender olur. Anla ne kadar güzel günler olduğunu.

Kutlayasım var. Bir şişe beyaz şarap alasım.

Facebook'u boşalttım. Çok iyi oldu. Tavsiye ederim. Kimseyi takip etmiyorum. Çünkü insanların bildirimlerini koymak yerine, o hangi haberi beğenmiş, kimin çocuğuna yorum yapmış, bana onu gösteriyor. Yok yani. Şimdi giriyorum. Bakıyorum bir şey yok, çıkıyorum. Birden kapatamadım. Olmuyor. Arada bir merak ettiklerimin sayfasına giriyorum öyle bakıyorum. Haberleri de televizyondan izliyorum. İki kere günde ortalama. Sabah ve akşam. Bütün günüm facebook'ta geçiyormuş yahu.

Evet. Nasıl ama? Güzel değil mi? Haydi ben şimdi bir kaç zafer kazanmaya gidiyorum.













Cumartesi, Ağustos 12, 2017

Parlak günlere devam.

Günlük tutmanın faydaları: ne gün başlamışım ben teori çalışmaya deyince, hop, son postun tarihine bak. Perşembe. İşte bu. Üç günlük çalışmayla iki senede aşamadığım sınırı aştım. Hala 1350'ye gelmedim ama bugüne kadar geldiğim en tepe noktadayım. Her yenmeye sadece 3 puan verdiği için ve kaybedince 2 puan kestiği için ve ayrıca günde maksimum 4 maç yapabildiğim için, 1350'e ye varmak iki günden olmuyor. Ama yakın. Çok rahat söyleyebilirim. Bugün galiba beş saat satranç çalıştım. Maçlar ve maç analizleri dahil. Ama kafam da kazan oldu. Fakat hala doyamadım. Yorgun olmasam daha da uğraşırım. Ama dinlenmesini de bilmek gerek. İki filli mattan sonra, bazı Büyük Ustaların bile hakim olamadığını söyledikleri at ve fille matı da öğrendim. Biraz açılış baktım. Ama kaybettiğim maçların analizlerine bakınca, sorunun açılışta olmadığına çok şaşırarak aydım. Ben avantajımı oyun ortasında kaybediyormuşum. Oysa oyun ortasında çok iyi olduğumu sanıyordum. Maç analizi çok süper bir şey. Yanında hoca varmış gibi.

Onun dışında, ilk makaleyi yazmayı denedim. Hiç sandığım kadar kolay olmadı. Hatta hiç olmadı. Neredeyse ilk günden pes ediyordum. Sonra aklıma farklı bir açı geldi. Tekrar ümitlendim proje için, pes etmekten vazgeçtim. Ama yine de sandığım gibi olmayacak. Ben sözcükler gürül gürül akacak sanıyordum. Akıyor gerçi akmasına da, kontrolsüz akıyor. Saçılıyor yani. Kağıtsız kalemsiz yazılmıyor. Çok iyi bildiğin bir konu bile olsa, önce plan yapacaksın. Hatta problematik çizeceksin. Bir de böyle deneyeyim.

Çocuk kitaplarını verdim kardeşime. Ufaklık o kadar sevindi ki. Aklım neredeymiş bugüne kadar. Sonra topladığım pilleri geri dönüşüme vereyim dedim. Kutuları merkeze götürmüşler. Pöf. Neyse iki hafta asgari bekleyecek. Sonra gelir nasılsa. Aslında şu an kurutucudaki kıyafetleri katlayıp kaldırmam lazım ama mecalim yok. Hava biraz serinledi gerçi ama. Enerjim biraz düşük.

İyiyim ama genele bakınca. Keyfim yerinde. Doğru bir yere gittiğimi biliyorum. Bu bana mutluluk veriyor.

Perşembe, Ağustos 10, 2017

Güzel işler.

Ayyyy. Gel gel. Anlatıyorum.

Hangisinden başlasam? Bu satranç aşkının yeniden alevlenmesi için hedeflerimi 1350 + dan 1600'e çekmem ve bunun için sağlam yöntemler bulmam yeterliymiş. Teori çalışacağım diye heyecandan gece uykularımın kaçacağını söyleseler buna popomla gülerdim: bu dünyada olacak iş değil, belllllki paralel bir evrende derdim, ama belki. Yani yana yakıla teori çalışıyorum. Oyun sonu şimdilik. İki filli oyun sonunu bile beceremediğim ortaya çıktı desem. Nasıl 1350'ye varmayı hedefleyebilirmişim ki. Bilmeyenler için, iki filli oyun sonunu yeni başlayanlara öğretirler. Yani taşların nasıl oynatıldığını öğrendikten bir sonraki aşama. Hemen hemen.

Şu satrancın nesine bu kadar uğraşıyorsun diye sorabilirsin mesela: güç ve kontrol duygusu veriyor diye cevap veririm sana. Kendini süpermen gibi hissediyorsun (başardığında süpermen, başaramadığında da omurgasız bir solucan). Bu teori de sıkıcı mıkıcı gelebilir ama inceliklerini öğrendiğinde "vaaaaaay, gelsin şimdi Kasparov karşıma, şu pozisyonda beni yiyemez artık bu saatten sonra" duygusu. Hesap ve mantık yürütme bir yere kadar. Hesapla mantıkla çözemeyeceğin durumlar var. İstediğin kadar ve istediğin süre kafa patlat. İstersen hayatının otuz senesini o pozisyonu hesaplamaya ver. Gene yapamazsın. Bilmen gerek. Öğrendiğinde çok büyük bir sırra ermiş gibi hissediyorsun. Bütün zevki burada. Yoksa çekilir dava değil. İki senedir oynuyor dolayısıyla maç kazanmak için uğraşıyor olmak da etkili olmuş olabilir. Yoksa bu saate kadar aklım neredeymiş.

Bütün iş güzel öğreteni bulmakta. Galiba her konuda bu böyle. Güzel öğreteni bulmak işin yarısı. Bu chess.com güzel anlatmıyor mesela ben gidip aynı konuda video araştırıp tamamlıyorum. Ama konuları sistematik ele almış. Konu seçimlerinden yürüyorum.

Sonra: bu sadeleşme mevzusu. Ege'nin kitabındaki tavsiyeye uydum. Çok zaman ayırasım yoktu. O yüzden onun dediği gibi tek bir gözü sadeleştirdim, beş dakika filan sürdü. Zaten önceden ayırdığım kitapların gözüydü. Senelerdir verilsin ya da satılabiliyorsa satılsın diye ayrılmış "çöp" kitaplar. Fakat senelerdir işlem görmeden orada yer kaplıyordu. Çıkardım iki kule yaptım. Göz tozlanmıştı, tozunu aldım. Toplamda dört sahafla görüştüm telefonla. Resimler çektim gönderdim whatsapp'tan. Uğraştım yani. Hiçbiriyle anlaşamadım. Olmayacak bu iş böyle satamayacağım diye koydum kafama. Versem birine, verdiğim kişiye ayıp, öyle çöp kitap. Olsun sokağa bırakırım. Evde durmasındansa. Derken, bizim orada dandik kitaplar satan bir sahafımsı/kitapçı var. Dün önünden geçerken, dur dedim, bir de buna sorayım. Tabelada ikinci el kitap alınır diyor. Hah. Tamam. Çok güzel. Buldum adamı. Hemen cep telefonumdaki resimleri çıkardım gösterdim. Baktım, burun kıvıracak anlamadan, hemen en değerlisini öne sürdüm (nihahaaa yaşasın pazarlama makaleleri): bu Ayfer Tunç. Adam hemen, Ayfer Tunç'a beş lira veririm, öbürlerini getir, bakmadan söyleyemem demesin mi? Beş lira mı? Önceki sahaflardan bir tanesi bir buçuk tl diyordu da sonra onu da vermedi, bunlardan her evde var diye burun kıvırıp. Öbürleri direkt işimize gelmez dediler. Neyse gittim eve, hemen kuleyi aldım adama götürdüm. Hepsine on lira verse verecektim. Sonuçta sokağa bırakmayı düşündüğüm kitaplar. Uzun lafın kısası, tüm kuleyi on beş liraya satın aldı adam. Bir tanesi hariç. Onu da bedavaya verdim. Yalnız nasıl güzel bir duygu. Hiçbir on beş lira o kadar değerli olmamıştır. Kurtuldum kuleden, hem de para aldım üstüne. Geriye daha değerli kule kaldı. Onları en azından birilerine verebilirim.

Sabah da, öğrencilerden bana kalmış fakat hiçbir işime yaramayan resimli çocuk kitaplarını vermek için kardeşimi aradım. "Yeğenime göre kitaplar var elimde ister misin?" Aaa bir sevindi, bir sevindi. Ay bilsem sevineceğini daha önce verirdim. Ben tam taşınmadan önce fazla yük oluyor diye küfür edecek sanmıştım. Oh onlar da gitti sayılır.

Sonra kitaplığın en tepesinde duran tozlar içindeki eski modem çarptı gözüme. Bundan router olur mu acaba diye şeytanca bir fikir geldi aklıma. Tamam Küçük Joe cılkını çıkardın şimdi dedim. Bir google. Ve bingo. Oluyor. Videolu açıklaması bile var. Ama işte cılkını çıkarmayacaksın bir şeyin. Çünkü cılk yani bu. Olmadı. Ve bütün akşamüstümü yedi. Önce ethernet girişi sorun oldu, kablosunu bulabildim bulmasına da, sonra da şifresi. En sonunda, saat yedi buçuğa geliyordu, haydi yeter uğraştığın dedim. Ve o konuyu halletmeden kapattım. Ama az kaldı, yıllardır toz topak içinde kalmış ve terk edilmiş modemden bir router yapıyordum. Ve çok heyecanlanmıştım. Daha uğraşsam o şifreyi de bulurdum. Daha önce bulmuşluğum var. Ama ayırdığım zamana ve emeğe değmeyecekti.

Ve son olarak anlatmak istediğim yeni bir konu var. Karar vermiş sayılırım. Bazen aklıma kişisel gelişim makalesi olabilecek konular ve işlenişi geliyor. Yani tam olarak şöyle oluyor, bir sorun çözüyorum, ya da aklımda insanların çoğunun bir konuya bakış açısından farklı bir bakış açım olduğunu ve bunun bana sağladığı avantajları fark ediyorum ve bundan güzel bir makale nasıl olur kafamda canlanıyor. İşte şimdiye kadar bunları uzay boşluğuna yolluyordum. Artık kaleme almaya karar verdim. Yani birkaç tane yazıp, biriktireceğim. Sonra bakalım nasıl oluyor. Kitap olarak düşünüyorum. Sonuçta bir makale yazmak maksimum iki üç saatimi alır. Haftada bir tane, bilemedin ayda bir tane yazsam, senede 12 makale birikir. Ki ayda bir makaleden fazlasını yazabilirim gibime geliyor. Bir bakalım bir senede bu "proje" nereye varmış, kitap olacak kadar makale birikmiş mi elimde. Denemeye değer bence. Çünkü yazasım oluyor. Ve piyasadaki birçok makaleden daha nitelikli olabileceğini düşünüyorum. Tek şartım, bu bir ödev değil. Ayda şu kadar makale çıkacak diye bir disipline girmeye niyetim yok. Aksine, bu disiplin yerine ilham gelince yazma işi.

İşte tüm bunları düşünürken dün, heyecandan uyuyamadım. Bir yandan 1600 puana varmayı başardığımı hayal ettim, bir yandan aklımdaki o makaleyi bir an evvel sabah olsun da yazayım diye yanıp tutuştum. Sonra o makalelerin birikip çok güzel bir kitap olduğunu hayal edip heyecanlandım. Bir yandan sahafla yaptığım alışverişe sevindim, evde daha neler sadeleşecek ve ev ve hayatım ne kadar hafifleyecek diye sevindim. Bunların hepsi bir başarı duygusu yaşattı bana. Gelecekte beni bekleyen başarılar. Her şeyi bir yana bırak, gece, ertesi günün heyecanından uyuyamamak başlıbaşına  doğru yolda olduğunun işaretidir.

İşte böyle blog. Şimdi kaçıyorum artık. Yapacak bir dolu güzel işim var.




Salı, Ağustos 08, 2017

BüyükUsta.

Çok çok çok heyecanlıyım blog. Son yazdığım post işlevini gördü. Şikayet ettim, bitti, şimdi şikayeti dönüştürme zamanı. Konu satranç. Darısı kilo, iş ve öykülere.

Birden dank etti. Problem çözerek çok şey öğrendim satranç konusunda, o eski acemiliğim, bebek gibi oyunlarım yok ama bilmem gereken çok şeyi de çalışmıyorum bunca zamandır: T-E-O-R-İ. Bucak bucak kaçtığımın adı bu. Çünkü emek istiyor. Çünkü zaman istiyor. Çünkü zahmetli. Çünkü çok ama çok sıkıcı. 1400 çok net bir sınır. Ve anladım. Teori bilenle bilmeyeni ayıran bir sınır. 1400'e kadar seni kimse ciddiye almaz. Sebebi var. Neyse uzatmayayım daha anlatacaklarım var çünkü.

Karar verdim ve ucundan başladım teori için kolları sıvamaya. Mesela tek piyon ve şahlı oyun sonunu çalıştım ki, annem annem...Tek bir hamle ile koca oyunu verebilirmişsin. Bir tane hamlecik. Yanlış oyna. Yandı gülüm keten helva. Tabii nasıl öğreneceğimi çözmek de bir kalem işti. Çünkü düzgün anlatmıyor sana. Sadece başta temel ilkeyi söylüyor, sonra seni suya atıyor, hadi oyna. Yanlış hamle yaptın mı, "çok yanlış hamle, doğrusu bu" diyor ama hiçbir açıklama yok. Neden yanlış? Doğru dediği hamle ile ne farkı var. Kendin anlayacaksın. Neyse ki geri alıp istediğin kadar baştan oynayabiliyorsun. Denersen, sonuna kadar gidersen anlıyorsun ama. Haaa bu pozisyona düşüyormuşsun ondan yanlışmış. Zevkli geldi böylesi bir de. Sandığım kadar sıkıcı değil. Bu bir.

Sonra google'ladım (ingilizce): 1400'den 1600'e nasıl çıkılır. Evet kafamda 1350'ye varmak istediğimi ve bunun çok küçük bir hedef olduğuna karar verdim öncesinde. Neyse bir tane forumda bir adam uzun uzun çok güzel yöntemler sunmuş. Soruyu ve adamın cevabını kopyalayıp bir word dosyasına attım bilgisayarıma. Yemekten sonra, tok karnıma ve vaktim varken inceledim ki, annem annem..."Kaybettiğin oyunlarını analiz ettir, 2 puan geriye ne zaman düşüyorsun sapta: açılış mı, oyun ortası mı yoksa oyun sonu mu, ona göre zayıf yönünü çalış" diyor. İşte asıl heyecan bu. Çünkü  bu analiz ve teknoloji işine hiç kafam basmıyordu bugüne kadar. Ve Susan Polgar filan, son dünya şampiyonluğunda, bu araçlardan kaçmanın günümüz şartlarında çok büyük yanlış olduğunun altını çizmişti. Bilgisayara bir sürü program yükleyip çalıştıramamıştım şimdiye değin. Adam onların araçlarını hep vermiş. Mesela Lichess.org diye bir site var. Orada bir analiz aracı var, oyunun PGN sini atıyorsun sana hamle hamle analiz edip nerede geriye düştüğünü söylüyor. E ben hep aynı sitede maç yaptım zaten bunca sene. Sadece şu var, oyunların PGN lerini sadece paralı üyelere veriyor. Kaç para? Senede 60 TL. Ne diyosunnn. Hemen paralı üye oldum ve bugüne kadar oynadığım tüm maçlarımın arşivine ulaştım. Düşünsene, özel hoca tutsan, sana tek tek söylemez şu oyunda şurada yanlış oynamışsın diye. Biraz uğraştım, sonra başardım oyunlardan birini analiz ettirmeye. Çok süper zevkli bir şey blog. Bilemezsin.

Ben diyorum ki şimdi, 3 aya 1600'ü görürüm bu gidişle. Ha? Ne dersin? Teoriye de çalışacağım bir yandan. Böyle birkaç koldan yürüyeyim diyorum. Sonuç almamam imkânsız. Hatta çok hızlı ilerleyecek gibime geliyor. Böyle yok iki puan düştüm, yok üç puan alamadımla olmayacakmış. Bakayım şimdi üç ay sonrası ne zaman? 8 Kasım. Haydin.

Ya şu Carlsen bebesi var ya, 13 yaşında büyükusta olup evinde Kasparov'la oynamış, videosunu izledim. Ama tipini görsen, mıncırmalık çocuk. Öyle ergen filan değil. Diyor ki, dünya şampiyonu olmak istiyorum ve bu 2020'den önce olmalı diyor. Çocuğa bak sen. Yaptı da. 13 yaşındaki çocuğun vizyonuna bak ama bir. Sene 2003 ve adam 2020'yi planlıyor.

Evet evet evet. Kendime sık sık söylediğimi bir de buradan söyleyeceğim, bir kere daha, çünkü bunu yapmaya çok meyilliyim: kendini kimseyle kıyaslama, kendinden başka. Yarış dediğin adil olacaksa, aynı çizgide başlar. Oysa kimse aynı çizgide başlamıyor hayata.

1600 benim için güzel bir seviye. Daha da yukarıları görmek ister elbet gönül. Mesela bir gün abimi yenmeyi isterim doğrusu. Daha da sonra BüyükUsta olmayı. Susan Polgar'a, Carlsen'e, Kasparov'la karşılaşmayı. Şu an ay dünyadan ne kadar uzaksa, ben de BüyükUstalıktan o denli uzağım. Ama hayal kurması bile öyle hoş ki. Böyle, ılık ılık. Ve bir de öykünün ve iş dünyasının BüyükUstası olduğunu düşünsene... İyi olmak dişimin kovuğuna gitmiyor blog. Ben mükemmel olmak istiyorum. Huyum kurusun.


Cumartesi, Ağustos 05, 2017

Sönük.

Hiçbir şey istediğim gibi gitmiyor. Ne iş, ne satranç, ne kilolarım.

Dizimi kırdım çalıştım. Şimdi doğruya doğru. Fakat kağıt üstünde çok kolay gözüken kalemler, içinden çıkılmaz sorunlar halini aldı. Bir tane video izlemiştim, iş üstüne, youtube'da. Diyordu ki, fazla planlama yapma, harekete geç, çünkü harekete geçtiğinde işlerin tamamen bambaşka bir hal aldığını göreceksin, her şey değişecek. Bugüne kadar aldığım en doğru tavsiye. Yok abicim, olmuyor. Uyum sağlaman lazım da diyordu. Bilmiyorum. Belki biraz zaman lazım. İşin şu anki hali bana hiç heyecan vermiyor.

Satranç dersen...şöyle: 1350 puana varmaya çalışıyorum, iki senedir aşamadım. İki tane sitede oynuyorum, birinde problem çözüyorum, birinde maç yapıyorum. Problem puanında bir iki kere kısa bir süre için aşabildim. Hatta 1500'e bile yaklaştığım oldu geçen sene. Maç puanında ise bu sene de ilk defa 1330'ların üstüne çıkabildim. Biliyor musun, çıkmayınca bir tek puan fazla bile alamıyorsun. Tabii ben bilgisayara karşı oynuyorum. Onun da etkisi olabilir. Oyun sitesinde dün rekorumu kırıp 1337 puana çıktım. Sadece şöyle bir durum var, oynadığım zaman kan ter içinde kalmıyorum artık, eskiden tişörtümü değiştirmem gerekiyordu maçtan sonra. O bir. İkincisi problem sitesi değişti. Bana artık 1700 puanlık problem bile soruyor arada. İlk başta hiç yapamazken, artık arada sırada 1700'lük problemi çözebildiğim oluyor. Hem de bir sefer yarı zamanda çözdüm. Ayrıca okuduğum birkaç makalede oyun ilerletmek için problem çözmenin birinci derecede önemli olduğunu söylüyorlardı. Bir de ben hissediyorum artık farklı bir düşünce yapısı geliştirdiğimi. Bunlar hep oyunumu geliştirdiğimin göstergeleri, henüz puanlara yansımadı sadece. Zamanla olacak. Hatta muhtemelen zamanla bir sıçrama olacak. Ama işte, sabırsızlık. Şimdi olsun istiyorum.

Kilo desen...pöf. Bir türlü sporumu yapamıyorum. Spor yapsam anında iniyor kilo. Yirmi dakika esneklik yogasıyla bile indi. Ama işte... Aman, sorma! Olmuyor. Havalar sıcak. Sıra gelmiyor. Ya karnım aç oluyor, ya yeni yemek yemiş oluyorum. Ya öncelikli bir işim oluyor.

Hikayelerimden birini daha bir dergiye gönderdim. Ses çıkmadı. Pazartesi günü de ses çıkmazsa başka dergiye göndereceğim. Yeni bir hikayeye çalışmaya başladım. Henüz çok başı. Ve pek hikaye yazma havasında değilim.

Kötü işte yani, anlıyor musun. Yani tabii ki sağlık sorunu filan değil, çok şükür. Ama havam sönük.

Hah. Buldum. Güzel bir şeyler de oldu elbet. Kelebeğin Rüyası'nı seyrettim bir kaç yıl gecikmeyle. Çok beğendim. Yılmaz Erdoğan'ın bugüne kadar vasat bulduğum filmleri çok az zaten. En vasatı bile Hollywood'un vasat filmleri kadar vasat. Beğenmeyenlerin yorumlarını okumuştum. Ve etkilenmiştim. Çünkü şairlerle ilgili bir film çok boş da olabilir yeri gelince. Ama sanırım beğenmeyenler iyi edebiyatla kötü edebiyatı da birbirinden ayırabilecek seviyede değil. Onlar Hollywood aksiyon filmi izlesin. Patlamalı dövüşlü filan.

Sonra iki de belgesel izledim: biri İçimizdeki Deniz (İnn Saeii), biri Minimalizm. İçimizdeki deniz, sezgilerle ilgili bir belgesel. Modern insanın nasıl duygularından koptuğunu da içeriyor. Bir daha izleyebilirim. Minimalizm'in de adı üstünde. Az şeyle yaşamak. Tüketimin bize nasıl dayatıldığını ve bunun ne kadar boş bir dürtü olduğunu anlatıyor. Yani zaten bildiğim şeyler. Ama yine de izlemesi hoştu. Bir Marie Kondo değil, ne de Ege'nin Sade'si. Ama onlarla beraber iyi gitti. Sanırım bu da geleceğe dair bir işaret. Mesela eskiden olsa, daha fazla para hayali kurarken, şunu alırım, bunu alırım filan derdim. Şimdilerde hemen bu düşünce öncesi frene basıyorum. Tıpkı yolda pis bir şeye basmadan önce fark edip, irkilerek.

Evet bir zamanlar bu ev boştu. Misal televizyonun sehpası yoktu. Onun öncesinde de televizyon yoktu. Gene bir belgeselden öğrendim. Steve Jobs'un evi de bomboşmuş. Yani bir yatak, bir kanepe, o  kadar. Tabii benimki parasızlıktandı. Onunki hayat görüşünden. Belki bu kadarı benim için çok fazla. Fakat neleri atabilirim diye düşünmeye başlayabilirim. Bir zararı olmaz. Ve nerelerden başlayacağımı biliyorum.

Artık izleyecek belgesel bulmakta zorlanıyorum. Uzayla ilgili belgesellere, biyoloji ile ilgili belgesellere bayılırdım, ama artık o bilgiler bana yüzeysel geliyor. Çünkü kaç tane uzayla ilgili belgesel izledim zaten, galaksiydi, süpernovaydı, solucan deliğiydi, tamam yani, anladık. Biyolojinin de altından girip üstünden çıkmışlığım var okulda zaten, o biyolojili belgeseller dişimin kovuğuna gitmiyor. Doğa belgeselleri de fazla bir şey anlatmıyor. Aslanlı geyiklileri zaten seyretmiyorum. Hah bir de siyası ve tarihli belgeseller var ki onlar ilgi alanıma girmiyor. Geriye kitap okumaktan başka bir alternatif kalmıyor galiba.

Bunları buraya dökmek iyi geldi. Yazmanın dönüştürücü bir etkisi var. Onun için yazıyorum zaten. İyi geldiği için. Şikayet bittiğine göre, ufaktan durumu iyileştirmeye çalışabiliriz. Belki biraz kitap okurum şimdi. Hatta belki belli bir süre en önemli etkinliğim kitap okumak olur.

Yarın yine uğrayabilirim. Çok uzaklaşma.



Pazar, Temmuz 30, 2017

İş kadınlığı

yenilik: bu postu sesli dinlemek için tık!



Yazasım var blog. Yanaş yamacıma. Güzel gelişmeler oldu, anlatmak istiyorum. Beklenmedik fakat güzel.

Şu günlere damgasını vuran iki sözcük var: birincisi esneklik, ikincisi iş kadınlığı. Tam alışkanlıklar için excel dosyası hazırlamıştım, sistem tıkır tıkır işliyordu, üç gün gitti, dördüncü gün pat diye gündem değişti. İlk önce uyum sağlayamadım. Eski düzeni korumaya çalıştım. Evet insan böyle aptal olabiliyor bazen. Hayat karşısına kestirme bir yol çıkarıyor fakat sen hayır ben bir saat yürümek üzere evden çıktım deyip yolu gene gereksiz uzatmaya kalkabiliyorsun. Neyse sonra aklım başıma geldi, çark ettim, edebildim. O yüzden esneklik. Ne kadar katı bir düşünce yapım olduğunu bu sayede anladığımdan.

İş kitapları okuması yapıyordum ben, çalışkan bir öğrenci gibi. Üç gün okudum. Dördüncü gün, alakasız bir konuyu araştırırken, karşıma gayet somut ve hazır iş fikirleri çıktı. Dediğim gibi ilk önce, "yok ben daha okuma yapmadım", dedim, "hem ben alışkanlık çizelgesi yaptım, onun dışına çıkmak istemiyorum" filan gibi saçma sapan düşünceler geliştiriyordum ki, işte, aptallığımın farkına vardım. Utandım önce.  Sonra da fransızcada "boğayı boynuzlarından tutma" dedikleri şeyi yaptım. Aldım karşıma iş fikrini. Ve bugüne kadar okuduğum bütün kişisel gelişim makaleleri, iş tecrübesi, çıkında ne var, ne yoksa hepsini ortaya döküp, bir iş günlüğü tutmaya başladım. Ucundan başladım çalışmalara yani.

Tabii bugüne kadar asistan olarak çalışırken kazandığım deneyimler inanılmaz işime yarıyor. Asistanlık yaparken hep "beyin" olamayışıma içerlerdim. Fakat bir yandan iş öğrendiğimin farkında değilmişim. Keşke o zamanları çıraklık olarak kabul etseymişim. Keşke bir gün ben de "beyin" olacağım vizyonuyla çalışsaymışım.

Şu an beyin de benim asistan da. Bir asistanım olsa işler tabii ki yarı yarıya belki daha da fazla kolaylaşırdı. Ama şimdilik böyle.

Esnekliğin de önemli olduğunu düşündüğüm için bugünkü iş fikrine sıkı sıkıya bağlanmıyorum. Şartlara göre uyarlanmak üzere bir başlangıç projesi olarak bakıyorum. Bir tohum.

Kafamdaki dağınıklığı aldı bu iş. Eve de yansıdı. Ev gittikçe daha tertipleniyor. En önemlisi de o işin başına oturduğumda, doğru işle uğraşıyorum hissi.

Keyifliyim blog. Hatta yeşil fasulyeyi bile keyifle ayıkladım dün. Sonra, idealimdeki yaz buzdolabını gerçekleştirmek için vişne aldım bugün, komposto yapacağım yarın. Yalnız yeşil fasulyeyi bitiremem diye yarım kilo almışım. İki öğünlük oldu, az oldu. Bir daha sefere bir kilo alacağım.

Bakıyorum da bir haftaya ne kadar çok şey sığmış. Alışkanlıklar Excel Çizelgesine geçen Cumartesi günü başlamışım.

Yeni haftada yapmam gereken iki önemli iş var: birincisi, aktif projelerimin ilerlemesini kayıt altına alacak bir sistem açmak, ikincisi de aklıma gelen yeni fikirleri kayıt etmek için bir sistem tasarlamak. Hedeflerim, yolunda gidenleri devam ettirirken daha çok spor, daha çok deniz ve öykülere daha çok zaman ayırmak.





Perşembe, Temmuz 27, 2017

Derin meseleler.


yenilik: sesli blog uygulamasına geçtik. Ben ve Kahve. Kahve'nin sesli postuna gözatmak için tık.
Bu postu küçük joe'nun sesinden dinlemek için tık!


Karnımı doyurdum. Kahvemi yanıma aldım. Pencere açık, yaz akşamı. Perdelerimi çektim. Baygın bir caz çalıyor salonda. Bugün bir oyun verdim, bir oyun da aldım. Birinci oyunu aceleyle yanlış oynanmış hamlelerden sonra terk ettim. Sonraki rövanş maçında da Paula ilk hamlelerde bana vezirini tam manasıyla hediye verdi. Üstünde fiyongu eksikti sadece. Sonrasında avantajımı kullandım ve yendim.

 Kısacası keyifli bir blog yazısı döşenmek için bütün şartlar yerine gelmiş.

Derin düşüncelerdeyim blog. Bilmiyorsun.

Şu girişimcilik... Benim istediğim para kazanmak sanıyordum bugünlere kadar. Ki, hayallerime özgürlük tanıyınca, daha çok paranın hayatıma çok da fazla bir değişim getirmeyeceğini anladım. Belki biraz daha fazla dünyayı gezerim. Belki bir çiftlik evi kiralarım, şehirden bunalınca kaçar gider, nefes alırım. Ama ondan bile emin değilim. Mesela aklıma Palamutbükü'ndeki boş lüks villalar geliyor. İnsanlar herhalde ucuz diye almış ya da yaptırmış ve sanki gelmiyorlar. Belki geliyorlardır gerçekte, onu bilemem, ama kendimi onların yerine koyunca, Palamutbükü'nde üst üste kaç gün kalırsın? Ya da etrafında tanıdık olmadıktan sonra en güzel çiftlik evi bile bir süre sonra açık hapishane gibi olmaz mı? Neyse şimdi ayrıntısını boşver de, asıl istediğim meğer uğraşmakmış. Bir işi kârlı hale getirmek için uğraşmak. Aslında bu çok iyi haber, bakma bunu böyle anlattığıma. Ama yeni olan her şey gibi alışmak gerekiyor, hayatımı artık buna göre devam ettirmek. Yani zaman gerek bana zaman. Aklımda yeni yeni fikirler var. Evet birden fazla. Belki hepsini birden yaparım.

Uğraşmak. Mutluluğun birinci maddesi Çinlilere göre: "mutluluk, uğraşacak bir iş, umacak bir şey, ve sevecek biri" demişler, daha önce söylemiş olabilirim. Güzel demişler bana sorarsan. Katılıyorum. Birinden biri eksik olunca denge bozuluyor bence. Sevecek biri de gerek. Birini severken yapacak bir işin de olmalı. Bütün uğraşın sevdiğin insan olmamalı. Ve bütün hayatın uğraşın da olmamalı. Günün sonunda birine sarılabilmeli insan. Ama işte hadi deyince olmuyor bu işler. Hepimiz bunu biliyoruz.

Uğraşmak. Şu an anladım. Hayatımın sonuna kadar uğraşmak istiyorum. Bu benim elimde. Hayır "uğraş madem, seni tutan mı var sanki" deme. Çevremde gördüğüm örnekler var. Maddi bir sorunu olmayıp canı ölesiye sıkılan. Onlar gibi olmaktan çok korkuyorum ben. Galiba en büyük korkularımdan biri bu. Bunlar hep başkalarının sıkıntılarını kendi ceketimmiş gibi sırtıma geçirmekten oluyor. Yaşarken bunu hep yapıyorum. Başkasının sorunlarını halletmeye çalışmayı. Ne gereksiz bir uğraş. Sanki bana danıştılar. Dert bile yanmadılar. Kendim gözlemledim, kendim çıkarım yaptım. Fakat çok üzüldüm. Çok korktum.

Kahve yerini çoktan serin buzlu limonataya bıraktı. Arada bakkala gidip hoşbeş aldım, fındıklı. Şşş. Evet endüstriyel gıda, şeker basılmış. Ve kim bilir hangi mide bulandırıcı yağ. Neyse oldu artık. Arada. Çok sık değil. Şimdi bir oyun daha almak istiyorum.

İyi geceler dünya.











Pazartesi, Temmuz 24, 2017

Görünenin ardı.

yenilik:  bu postu küçük joe'nun sesinden sesli dinle!

Gözümü para hırsı bürüdü. Bir de böyle bir güven geliyor bazen. Okuduklarımın ardındaki fikirleri, ilkeleri sezdiğimi hissettiğimde örneğin. Aynı satranç problemlerinin ardındaki fikirleri anlarken olduğu gibi. Derinlemesine okuyorum. Örneğin diyor ki iş kurmak için insan aklının nasıl karar verdiğini bilmeniz iyi olur. Çünkü hem kendiniz insansınız, hem müşteriniz insan. İnsan aklının nasıl çalıştığını ben bilmez miyim? Psikoloji okumadım mı? Hop o bilgileri elimin altına alıyorum. Gerçi o kadar derin bilgiye gerek yok. Demek istediği insanlar bir ürün satın alırken aslında o ürünün ötesindeki şeyleri satın alırlar: lüks bir saatin getirdiği sosyal statü gibi. Lüks saati pazarlarken bunu aklında tut ve kullan diyor.

 Kahve geçende ideal işin tanımını yapmış. Benim de dizimi kırıp idealimdeki ticaretin çizgilerini belirlemem gerekiyor. Bugün aldığım karar bu. Daha önce de demiş olabilirim. Örneğin Arçelik bayii olmak çok kârlı bir iş bile olsa, benim kurmak isteyeceğim bir işletme türü değil. Bu kitapta dediği şey de başka yerde okuyup özümsediklerimle aynı: bir iş kurarken tek amacınız para kazanmak olmamalı. Yoksa o işi yaparken karşılaşacağınız güçlükleri yenmek için gerekecek motivasyonunuz olmaz. Mantıklı. Buradan başlamam gerek. Ama şu an çok zor geliyor.

Hmmf. "Şu an çok zor geliyor." Okuduğum onca kişisel gelişim blogu, bu zorluğu nasıl aşacağımı bana göstermiş olmalı. Evet. Bu da işin bir parçası. Başlangıcı. Aşmam gereken zorlukların birincisi. Bunu aştığımda hedefime biraz daha yakınlaşmış olacağım.

Alışkanlıklar için Excel çizelgesi işe yaradı. Evin işleri de tamam. Geçen gün iki günlük iş var sandığımı yarım saatte hallettim. Kıyafetleri toparladım. Gerçi elbise dolabı tekrar elden geçmek ister ama şu an kıyafet dağınıklığı yok. Yerleri de temizledim son olarak. Camları silmesi için de bir yardımcıyla anlaştım. Marie Kondo'nun kitabını satın aldım ve okumaya başladım. Evet şu an üç tane kitabı aynı anda okuyorum: personal mba, kendini tanrı sanan otobüs şoförü ve marie kondo. Kendimi salsam dördüncüye de el atacağım ama frenliyorum. Titans' tools diye bir kitap var sırada bekleyen. Ne diyordum? Marie Kondo. Evde atılmak için bekleyen eşyalar var. Fakat başka bir günde el atacağım o işe. Biraz şu halin tadını çıkarayım. Sevdim ama Marie Kondo'yu: diyor ki "eğer düzenli bir evde huzur bulamıyorsanız, sizi huzursuz eden ruhsal bir sıkıntınız olmalı". Derin bakış açılarını seviyorum. Göze hemen görünenin ardını görebilmeyi.

İdeal iş, ideal ticaret demişken bir de ideal yaz buzdolabı listesi çıkardım, ilgini çeker mi? Amaç bir kere pişirip birkaç öğün buzdolabında hazır yemeğin olması:

  • zeytinyağlı fasulye
  • karpuz/kavun (bunları pişirmiyorsun elbet ama dilimleyerek buzdolabına kaldırabilirsin, hazır bulması güzel oluyor)
  • mercimek köftesi
  • patates /pirinç salatası
  • komposto
bunları yanına bir de et çeşidinden bir şeyler olursa yemek hazırlamak daha kolay olur.

Haydin bu günlük bu kadar. Kal sağlıcakla.







Pazar, Temmuz 23, 2017

Küçükten başlamak

Personal MBA kitabında birtakım sorularla karşılaştım. Hoşuma gitti. Bazılarını defterime not aldım ve daha önce hazırladığım yaz programıyla beraber bugün itibariyle kıpraşmaya karar verdim. Kendime bir olumlu alışkanlıklar excel çizelgesi hazırladım mesela. İşin içine yazma, çizme, iz kalma girince hemen hizzaya giriyor davranışlarım. En son ne zaman yürüyüşe çıkmıştım ben sahi?
Sporu tekrar hayatıma sokmak niyetindeyim. Ve edebi kitap okumayı da. Şu ikisini hayatıma kattığımı hayal etmek bile bana iyi gelince işte, heyecanlandım gelecek konusunda. Geleceğe heyecanlanmak çok güzel bir his.

Gene de çok sıkıştırmadım kendimi. Dinlenme ihtiyacımı, boşa akan zaman hissinden ayırabildim bir de. Belki bugünün en önemli farkındalığı buydu. "Dinleniyorum" diyebilmek kendime, buna hakkım var, yoruldum. Kendimi bunaltmadan, yapılmamışlara değil, yapılmış işlere odaklandım. Evet bitmedi işler, ama olsun. En azından dünle aynı noktada durmuyorum. Elbise dolabını sıraya sokmam gerekiyordu ve çok büyük kalem bir işti. Kısmen hallettim. Yarın ve muhtemelen öbür gün de uğraştıracak beni belli.

Netflixe dadandım sonra. Hemen ilk izlediğim Tony Robbins'in belgeseli oldu dün. Tony Robbins'in kitabı benim başucu kitabımdır yıllardır. Tony Robbins de sanki çok eski bir dost. Belgeselde hoşuma gitmeyen şeyler de oldu elbet ama yine de izlemem gerekliymiş. Hizzaya girmemde etkisi olmuş olabilir.

Eskiden küçükten başlamak bana sıkıcı, eksik ve doyumsuz gelirdi alışkanlıklar söz konusu olduğunda. "Sanki ne fark etti şimdi" diye düşünür ve küçümserdim. Oysa şimdi çok farklı düşünüyorum. Küçükten başlamanın amacı, sadece ama sadece o eylemi günlük eylemlerin içine dahil etmek: o işe bir "yer oymak" hayatında. Yoksa ondan elde edeceğin bir sonuç için değil. Bunun için de bir dakikalık bir yer bile açsan kâr. Meselâ yürüyüş ya da spor. Önemli olan, evden spor için dışarı çıkabilmek. O yüzden kaç dakika yürüdüğün hiç önemli değil. O günkü yürüyüşünden kaybedeceğin kiloları düşünmeyeceksin. İlk adımda maksat kilo kaybetmek değil, alışkanlık kazanmak. Böyle düşününce her şey farklı oluyor. Her istediğin alışkanlığı edinebiliyorsun. Yıllardır kişisel gelişim kitapları okuyan biri olarak sonunda bu gerçeğe aydım. Eh, ne diyelim, buna da şükür. Her istediğin alışkanlığı edinebilmek çok güçlü bir araç yalnız. Bununla elde edemeyeceğin şey yok gibi bir şey. Hayatını baştan başa şekillendirebilirsin istediğin gibi.

Bazen diyorum ayrı bir blog mu açsam kişisel gelişim üstüne? Sonra makaleleri bir kitapta toplarım piyasadaki bir sürü kitaptan daha bile iyi bir sonuç çıkar ortaya. Sonra yediremiyorum onca yıllık klinik eğitimime. Aslında klinisyenliği bir artı olarak bile taşıyabilirim ama heyecanlandırmıyor beni bu alan. Tuhaf aslında. Bu kadar kişisel gelişim makalesi okuyup, kendin yazmak istememek. Belki doğru zaman şimdi değildir. Bilemiyorum.



Cumartesi, Temmuz 01, 2017

Çanakkale'ye iki kala.

Çanakkale'ye iki gün kaldı. Bütün hafta yoğun olarak hazırlık yaparak geçti. Olsun provalar, olsun üst baş alışverişi, olsun diğer yaşamsal işler, bankaydı şuydu buydu. Buraya gelip yazmayı çok istedim fakat zaman bulamadım. Blog yazmaya vakit bulamayacak kadar yoğun olmayı bazen seviyorum. Şu an yapmam gereken en önemli iş çamaşır yıkamak. Fakat sular kesildi. Neyse ki sular kesildi demem gerek. Çünkü şöyle. Sular daha kesilmeden, makineye attığım çamaşırlara makine, su kesik sinyali veriyordu. Diiip diiip diiip. Gidip musluğu açtığımda sular akıyordu. Biraz basınçsız akıyordu ama akıyordu. İçime bir pis kurt düştü. Yoksa makine mi bozuldu? Hiiii. Hem yolculuk öncesi işin yoksa tamirci ile uğraş hem de çamaşırsız kal. İski'nin sitesine girdim. Bizde kesinti gözükmüyor. Meh. Neyse gittim makineyi tekrar kurdum. Uzun lafın kısası, sular bir süre sonra kökten gitti. Ben de rahatladım, makineden değilmiş sorun diye. Şu an yerleri filan biraz süpürge geçmem gerekiyor yalnız hava nasıl leş bir sıcak anlatamam. Şu an oturulabilecek gibi ama bir kaç saat önce nefes bile aldırmıyordu. Her iki taraf açık ve içerisi fırın ağzı gibiydi.

Bir iş yapmaya kalksam tamamen pert olabilirim. Dedim kır dizini azıcık otur, ziyanı yok. Azıcık da tembellik et. Ayrıca buna tembellik denmez. Dense dense kaynakları verimli kullanmak denir. Evet. Tabii.

O yüzden satranç problemi çözdüm. Puanlarımda gözle görülür bir değişim yok. Fakat Susan Polgar'dan "pattern" denen anahtar kavramı kaptım bir süre önce. Kadın öyle öğrenmiş. Şimdi bunu burdan hiç satranç bilmeyen birine anlatmam zor, ama şöyle diyeyim problemi çözerken, problemin ardındaki "motif"i görüp anlamaya ve öğrenmeye çalışıyorum artık. Yani problemi çözüp geçerken eskiden, bir süredir problemin öğrettiği dersi de kavramaya odaklanıyorum. Ve az önce en kontrollü oyunumu oynadım. Çok tuhaf bir duyguydu. Neredeyse araba sürmek gibi bir şey. Açılıştan az sonra oyunun kontrolünü tamamen ele geçirdim ve tıkır tıkır, evden markete gider gibi, mata gittim. Tabii 90 saatten fazla ve 6600'e yakın problem çözdükten sonra oldu bu. Dün akşam yenilmiştim mesela. Çok da pis yenilmiştim. Ama bugün. Çok farklıydı. Sanki oyunun tamamı bir problemdi ve ben onu çözebilmiştim. Bu oyun için derinleştikçe güzelleşir derler. Şu an o yüzden puanımda kayda değer bir değişiklik gözlenmese bile başka bir seviyeye geçtiğimi hissedebiliyorum. Üstelik artık farklı problemler soruyor. Bazen puanımın çok üstünde problemler de sorabiliyor ve artık eskisi gibi affallamıyorum hatta bazılarını ya çözebiliyorum ya çözmeye çok yakın oluyorum. Heyecan verici.

Şimdilik bu kadar canımın içi. Sular geldi. Ve bir parti çamaşır yıkandı. Şimdi ikinci partiyi yıkayacağım.

Belki akşam gene yazarım. Çüs.

Pazartesi, Haziran 26, 2017

Yaz programı.

Mmmmh. Kendime bir yaz programı tasarlamışım ki, Çanakkale sonrası için, yeme de yanında yat. Galiba hayatımda hiç yaz aylarını programlamamışım. Hep çala kaşık, bahtıma ne çıkarsa, rüzgâr beni ne tarafa götürürse kafası. Aklım neredeymiş acaba?

Şimdi, bir kere, hayatımda gerçekleştirmek istediğim şeyler var. Çevirileri bir kenara atıp sonra da yayılmak beni çok kötü hissettiriyordu ne zamandır. O yüzden çeviri zamanı oturttuğum disiplini, gerçekleştirmek istediğim projelere uygulamak istiyorum bu yaz. Çevirim varmış gibi zaman ayıracağım bu projelere. İsmini genel olarak "çalışma saati" koydum günün o saatlerinin. Bu yüzden erken kalkmak yaz programının en güzide kararlarından biri. Bir sene yapmıştım. Çok güzel olmuştu. Saat yedide kalkıp boş sokaklarda yürümüştüm kahvaltıdan önce. Şimdi 07:00'de kalkıp, kahvaltımı yanıma alıp, parka kadar yürüyeceğim ve kahvaltılarımı parkta yapacağım sabahları. Parka kadar yürümek yaklaşık yirmi dakika, yarım saat. Sonra biraz orada oturup, belki günlüğüme bir şeyler yazıp, geri dönerim. Parktan sonrası, evde "çalışma saati" başlayacak. Şimdi gelelim bu çalışma saatlerimi nasıl değerlendirmek istediğime. Üç konu başlığım var.

Birincisi kurgu yazmak. Vazgeçilmezim. Yenilik değil. Bu konuyla ilgili bir çalışma grubu da oluşturduk, biliyorsundur. Çalışma grubumuzu bir blog altında topladık hatta: acemi öykücü. Sağ kenarda bağlantısı var.

İkincisi ise hayatımda gerçekleştirmek istediğim şeylerden en önemlilerinden ve aynı zamanda bugüne kadar adını koymaya bile korktuğum bir konu: sosyal girişimcilik. Bu yaz bu konuda kendimi geliştirmeye karar verdim. Coursera'nın bu konuyla ilgili paralı bir kursuna bile yazılabilirim. Ayrı bir dosya hazırlayacağım ve öğrendiğim her şeyi oraya not edeceğim. Podcast'ler buldum Harvard Business Review'nun yayınladığı, makaleler okuyacağım, kesin bu konuyla ilgili yazılmış kitaplar da vardır. Örnekleri araştıracağım, kim ne yapmış, bu konu ile ilgili çalışanlar neredeler, neler yapıyorlar. Kapsamlı olarak araştırmak istiyorum. Bunu yaparken dünya gündemi ile daha yakından ilgilenmek için bunun güçlü bir sebep olmasını da umuyorum.

Üçüncüsü normal girişimcilik. Bu da benim için yenilik sayılmaz ne var ki hep ertelediğim bir konu. Buna da mı ayrı dosya açsam?

Bunlar işin çalışma kısmı.

Dinlenme ve keyif kısmını da düşündüm, bunları yaparken haftanın iki günü, denize gitmeye karar verdim. Denize gitmeden yaza yaz denmez. Böyle karar vermezsem gitmiyorum. Yarın giderim diye diye, koca bir yaz geçiyor. Gittiğim zaman kendimi çok iyi hissetmiştim geçen yaz. Akşamları da film, belgesel ya da dizi izlerim diyorum. Kitap okurum. Satranç oynarım. Blog yazarım. Mandala boyarım.

Program bu. İki ay mı sürer üç ay mı sürer o önemli değil. Gerektiği kadar sürecek.

Geçen kendimi avutmak isterken, Pinterest'te bir yazıya denk geldim. Diyor ki, "kendini, sevilmek istediğin kadar sev". Kafamda evirip çeviriyorum. Meselâ bugün bu doğrultuda, kendimle ilgili olumsuz bir düşüncemi yıktım. Bu blogu okuyan insanlar bazen bana "ben senin kadar çalışkan ya da disiplinli değilim" der. Ben de kahkahalarla gülerim çünkü aksine çok tembel olduğumu düşünürüm. Bugün düşündüm, ben ne zaman tembel olduğuma karar verdim? Tıpta. Tıpta ben haftada kaç saat çalışıyordum diye bir hesaba girdim: 91 saat. İki sene boyunca hem de, Cumartesi ve Pazar günleri dahil, yaz ayları hariç. Bu mu tembellik? Bugünkü aklım olsa daha az fakat daha verimli çalışmaya çalışırdım filan falan. Fakat ben tembel bir insan değilim. Kendime haksızlık etmeyeceğim. Hem kendime haksızlık hem de bir işe başlamamak için çok güzel bahane. "Ben yapamam ki, tembelim çünkü". Oh. Yan gel yat o vakit. Ne âlâ.

Bugün böyle planlı programlı gayet de iyimser bir günümdü. Yapabilirim, hatta yapmalıyım, doğru zaman şimdi, her şey hazır dediğim bir gündü. Yapabileceğim son bir şey daha var. Bu yaz okumak istediğim kitapları rafa tekrar dizmek.




Cumartesi, Haziran 24, 2017

Çalışmak ve çalışmak.

Kaç gündür arı gibi çalışıyorum blog. Önce mutfağı toparladım. Sonra ben diyeyim iki, sen de üç aydır yapılacaklar listemde duran buzdolabını boşaltıp temizledim. Sonra da yerleri süpürüp sildim. Çarşamba gününden beri Rafinera'dan besleniyorum. O yüzden mutfağı bir kere toplamak yetti. Bir de toz almıştım. Askıdaki çamaşırları toplayıp, çarşafları makineye atıp serersem ve ertesinde nevresim de değiştirsem tam olacak.

Rafinera'dan memnunum. İlk zamanlar adet öncesi döneme denk geldiği için kilomda bir eksilme olmadı. Aksine artış oldu. Ama ben biliyordum. Sonrasında o kiloların blok halinde gideceğini biliyordum. Nitekim öyle oldu. Bir de daha bugün dördüncü gün. Bir haftası bile dolmadı menülerin. Üstelik azıcık dışına da çıktım yemeklerin. Çok değil ama iki avuç yaban mersini ve çiğ fındık, birer fincan da birer küp şekerli çay ve kahve. Spor da yapamadım ev işlerinden fırsat olmadı. Spor da yapsam, normal hormonal dönemde galiba haftada bir kilo gidecek gerçekten. İnandım yani.  

Uzun vadede beslenme alışkanlıklarımı değiştirmeyi düşünüyorum. Porsiyonlarım çok büyümüş, ben fark etmeden. Günde iki öğün beslendiğim için gereksiz yere çok yiyormuşum. Sanki o öğünden sonra günlerce ağzıma lokma girmeyecek gibi. Bir de besleyici olsun diye tek öğüne dünyaları sığdırmaya çalışıyormuşum. Pöf. Sonra da neden üstüme yapışıyor bu kilolar.

Bugün bir de şunu anladım, geç oldu ama: hangi işi yaparsam yapayım, dünyanın en keyifli işi bile olsa, her gün bayram olmayacak bana, her gün iş olacak. Emek harcayacağım, çaba sarf edeceğim: hangi iş olursa olsun. Sadece konu değişecek. Müzikle bile uğraşsam bu böyle. Hani derler ya, "sevdiğin işi yap, ömrün boyu hiç çalışmazsın". Bu işte. Canıma okuyan inanç bu. Yanlış yani. Külliyen yanlış. Öyle bir iş yok. Emek ve çabadan kısamıyorsun. Keyfinden feragat edip, işin başına oturmaktan kısamıyorsun. Birden malûm oldu. Sanırım hayatımın en büyük yanılgılarından biriydi bu. Buymuş hiçbir şekilde hiçbir işten tatmin olamamamın temel sebebi. Artık daha akılcı kriterlere göre karar verebilirim hayatımın geri kalanının seyrine. Karar vermek çok daha kolay olacak şimdi. Şükür.

Bundan yaklaşık altı sene kadar önce, 2011 senesinin Ağustos ayı'nın son günleriydi, sigarayı bırakmıştım. Ondan önce defalarca bırakmayı denemiştim fakat her seferinde tekrar başlamıştım. O gün, daha karar vereli yirmi dakika bile olmadan, bir daha başlamayacağımı biliyordum. Bir dönüm noktasında olduğumu biliyordum.

İrili ufaklı dönüm noktaları ile dolu son on, on iki yılım. Şimdi bu kiloları ve işi halledebileceğimi düşünüyorum: yeni bir dönüm noktası hayatımın. Kendime yeni bir hayat kurabileceğime inanıyorum. Belki hemen ilk altı ayda olmayacak, belki biraz daha uzayacak, ama önemli olan o yola girmek. Yazıyı bırakmayı düşünmüyorum şu anda, elbet ona da bir formül bulunacak. Ama şu an o sigarayı bıraktığımın ilk yirmi dakikası gibi, içinde yıllar var, içinde yollar var.





Pazartesi, Haziran 19, 2017

Kırık dökük.

Parçalarımı toplamaya geldim blog. Bugün nispeten daha iyi hissediyorum kendimi. Gerçeklerle yüzleştim. Yere iniş sert oldu ama gerekliymiş. İçimden buraya yazmak da geliyorsa şu an, tamamdır. Yapmam gereken zorunlu işler var. Ama bekleyecekler. Mandala boyayacağım onların yerine. Yoksa o zorunlu işler de yanlış yapılacak. Biliyorum kendimi. Sonra başıma daha büyük işler açacağım.

Gene kendi hayatıma döneceğim. Kendi hedeflerime. İyi ki öyle bir altyapım var. İyi ki altım boş değil. Yoksa uçuruma yuvarlan dur. Mesela Rafinera'dan altı paket satın aldım. Evine diyet yemek getiriyor beş öğün. Çarşamba günü başlayacak. Haftada bir kilo vermeyi vaat ediyor. Haftada bir kilo verebilsem ne muhteşem olurdu. Üstüne de spor yapabilsem. Eski formuma kavuşmayı her zamankinden daha çok istiyorum. Eski görüntüm artı sağlıklı, güçlü, zinde bir beden. O zaman on kiloyu on haftada versem... yaz sonuna kadar oldukça farklı görünürdüm. Pek ummuyorum ama, dur bakalım, sporla beraber götürsem bir ihtimal, on kilo olmasa da beş kilo gidebilir, dedikleri doğruysa. Beş kilo da kabulüm.

Sonra bu öykü projesine yüklenmek istiyorum. Bütün gücümle yazmak. Elimden gelenin en iyisini yapmak. Aklımda bir öykü çekirdeği var. Onu işlemem gerek. Ama son yazdığım öyküye o kadar uğraştım ki artık ne olsa yazarım sanki, üşenmem. Bu haftanın sonunda Notos'tan haber gelmezse, ilgilenmiyorlar demek olacak. Bence haber filan gelmeyecek. O yüzden ikinci tura başlayacağım. Başka bir öyküyü önce Kitap-lık'a, sonra Notos'a. Kimsenin ilgilenmediği bir öncekini başka bir dergiye.

Çanakkale festivali bitsin, yazın yoğun olarak bunlarla uğraşmayı düşünüyorum. Bir de şu iş kitaplarına bakacağım. Deyip deyip bırakıyorum kenara. İş kitapları ve edebiyat kitapları.

Bir de üst baş alışverişi yapmak istiyorum. Eskileri ayıklamam gerek.

Ne zamandır çaydan kötü bir tat alıyordum. Bugün üşenmedim su kaynatıp boş demlik süzgecini kaynar suda beklettim. Baktım sarımtrak bir renk almış su. Dedim tamamdır. Kaynar su işini gördü. Nitekim tadı da düzeldi sonra içtiğim çayın. Bugünün küçük sevinci. Aslında haftada bir tekrarlamalı bu işlemi.

Kaç gündür müzik açmıyorum evde. Kafam şişmiş. Dinlendiğimi hissediyorum. Galiba yazın koroya ara vereceğim. Galiba dediğim kesine yakın.

Şimdi artık kalkmalı bilgisayar başından. Ufak ufak başka işlerle uğraşmalı.




Cumartesi, Nisan 29, 2017

Peru ve diğer şeyler.

Dün bir belgesel izledim. Peru'nun dağlık bir bölgesinde dünyanın geri kalanından uzak ve iletişimsiz yaşayan bir topluluk. Elektrik ve su şebekeleri yok. Et yemek için, besledikleri kobayları kesip yiyorlar. Hiç dışarıdan ziyaretçi onlara uğramıyor. Yakından geçenler var ama yolları bu adamların topluluğuna düşmüyor, kenarından dolanıp gidiyorlar. Doğduklarından beri oradalar. Hayatlarında ilk gördükleri yabancı, belgeseli çekmeye gelen adam. Adam onların hayatlarını gösterdikten sonra oranın bir yerlisine diyor ki, "bana sormak istediğin bir soru var mı?", yerli de sanki bu sorulsun diye bekliyormuş gibi "var" diyor. "Çok merak ettiğim bir soru var." Nedir diyor Amerikalı. "Senin ülkende hayat benimkine benziyor mu? Mesela aynı şeyleri mi yiyorsunuz?" Ve sonra Amerikalı bu sorunun cevabının kapsamı karşısında sessiz kalıyor ve kamera New York'u gösteriyor.

Dünden beri bu var aklımda. "Senin ülkende hayat benimkine benziyor mu?" Çok acayip. Dünyanın geri kalanından bu derece kopuk olmak. Başdöndürücü. Ve dünyanın bir yerinde dünyadan bihaber insanlar yaşıyor.



Sonra bugün iki tane kitap elime aldım: Murat Özyaşar'ın Ayna Çarpması ve Mahir Ünsal Eriş'in Olduğu kadar güzeldik. Neyse ki elime alabildim (bu bendeki okuma özürüyle). Son sipariş verdiğim kitaplardandı. Her ikisinin de ilk öyküsünü okudum. Açıkçası vurulmadım. Vurulurum sanıyordum. Çok başka numaralar bekliyordum. Gelmedi. Belki diğer öykülere de bakmak gerek ama genelde ilk sıraya en başarılı öyküyü koyarlar. Murat Özyaşar bu öyküyle nasıl çift öykü ödülü aldı anlamadım. Sadece şöyle bir durum var, öyküler çok inandırıcı. Gerçekten başına gelmiş gibi anlatılmış. Ne var ki benim iyi öykü kriterim bu değil.

Fakat asıl hayal kırıklığı Ursula Le Guin'inki. Peh. Resmen kazıklanmış hissediyorum. Başlığında yaratıcılık sözcüğü geçen, içeriğinde ilkokul derecesinde dilbilgisi dışında çok az şey barındıran, yaratıcılıkla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir içerik. Resmen pazarlama şeysi. Nasılsa yazarı çok ünlü, başlığa da yaratıcılık ekledik mi peynir ekmek gibi satar demişler. Yazıklar olsun. Başlığa dümeni yaratıcılığa kırmak de, sonra da içerikte yok noktalama işaretleri çok önemlidir, yok gereksiz zarflar, yok cümleler uzun mu kısa mı. Bu mu yaratıcılık? Bir başlık sözünde durmuyorsa insan kitabı iade edebilmeli, çalışmayan bir çamaşır makinesi gibi. Alıştırmalar birbirinden sıkıcı. Bir de örneklerle doldurmuş, ne var ki kitap İngilizce'den çevrilmiş. Bütün anlamını yitiriyor. Tek kelimeyle: çöp.

Bugün biraz çalışayım dedim. Listelerimi gözden geçirdim. İçlerinden sözcükler seçtim. Bazıları bana daha uzun cümleler çağrıştırdı. Hepsini alt alta yazdım. Fakat ufukta ne bir karakter, ne bir öykü fikri var şimdilik. Ama bu ilk zamanların aylak hallerini seviyorum. Hatta bugün değişik bir his geldi bak. Masanın başına oturmuştum. Önümde kağıt vardı, silgili kurşun kalem ve silgi. Hepsi bu. Ve cam masa. His şu: "bu basit malzemelerden öykü yapabilirim." Yapmak ama yazmak değil, dikkatini çekerim.  Bilezik, kolye ya da satranç takımı üretir gibi, öykü üretebilmek. O an kendimi farklı hissettim. Hani çocukken büyük bir insanın başında durursun ya, ne yaptığını çözmeye çalışırsın, bir de nasıl yaptığını. Yaptığı sana ulaşılmaz derecede beceri gerektirici gelir. İşte o an sanki bir çocuktum kendime bakan. Yaptığım ulaşılmaz derecede beceri gerektiriyordu ama ben o ulaşılmaz beceriye mucize eseri sahiptim. Çok tuhaf bir histi. Bisikletin ilk defa dengede durması kadar büyülü.

Ve fonda hala E.'yı kaybetmenin şaşkınlığı. Anneme baksın diye çalışıyordu yanımızda. Annemden yirmi küsur yaş gençti. Meğer bizim ona bakmamız gerekiyormuş. Son zamanlarıymış... Çok acayip.

Dün anneme gittim de. Minikler de oradaydı. Yeğenler. Küçük bıcır bıcır konuşuyor. Büyükle de hasret giderdik. Bana bilmeceler sordu. Annesi sarı bir üst giydirmiş. Çok yakışmış. Beğenimi yüksek sesle söyleyince, küçük hemen önüme atıldı, kendi üstünü gösteriyor. Ay unutmuşum kardeş olmak nasıldı diye. Sana da çok yakışmış dedim hemen. Neyse ki kavrayabildim durumu o an. O kadar dışında kalmışım ki.

Spor işini kafamda hala oturtamadım. Hayatıma sokarım da iş kafaya sokmakta. Kafada hallettin mi sigarayı bırakmak gibi bir şey. Nasıl olacak bilmiyorum.

Bu gecelik bu kadar olsun blog. Sanırım epey bir gevezelik ettim. Biraz da başka gün yazayım. İyi geceler dünya.






Perşembe, Nisan 27, 2017

Nisan biterken.

Fark ettim artık eskisi gibi yazamıyorum. Bir tutukluk çöreklendi klavyeme. Bu iyi bir şey değil. Sebebini biraz tahmin edebiliyorum. Eskiden buraya yazılanlar şişenin içine konmuş mektuplar gibiydi, kime ne zaman ulaşacağı belirsiz. Oysa şimdi ekranın öbür tarafında Güneş var, Ceren var, Ayşe var, Sibel var, Anıl var. İyi ki de varlar, elbette, o ayrı. Onlar ve daha saymadıklarım. Ama işte aynı şey değil. Geçen akşam rüyama girdi zaten. Hikmet bey'i gördüm rüyamda (Hükümenoğlu), Körburun'un yazarı. Çok büyük bir kusur işlemişim blogumda, ve artık beni takip etmeyeceğini söylüyor. Sonra da kendimi daha da kötü hissedeyim diye, zaten 26 kişiydik diyor. Ve dünyam başıma yıkılıyor. Gülme. Kaç gündür bu rüyayı düşünüyorum. Anlamını. Blogun ve ziyaretçilerinin ve düzenli takipçilerinin hayatımdaki yerini. Bir yandan son nefesime kadar yazacağımdan korkuyorum, bir yandan bir gün bu blogun bitmesinden. Hayatımda zamanla kapladığı yerin büyüklüğünden de korkuyorum. Sanırım kaybetme korkusu, rüyanın anlattığı. Gerçi bir günlüğüm daha var. Kağıttan. Oraya çok sık yazmıyorum. Bazen buraya yazamadıklarım oluyor. Herhalde bir sebepten burası biterse bana orası kalır yine. Oraya yazmaya devam ederim. En azından.

*   *   *   *   *   *

Artık yavaş yavaş yeni öyküye çalışmam lâzım. Biraz boşladım şu son haftalarda. Çeviri almamak tabii çok rahatlattı günün seyrini. Ama işte bu sefer de yayıldım. Koca bir ay, öykü yazmadan devrildi. Nisan bitiyor üç güne. Mayıs ayı hedeflerimden biri öykü yazmak olsun. Diğeri de kesinlikle ama kesinlikle zayıflamak. İki koca hedef yeterli bence bir ay için. Satranca gelince... Galiba kabul etmem gerek, her ne kadar son bir senede çok şey öğrenmiş de olsam, seviyem uzun zamandır duraklamada. Sırf problem çözmekle olmayacak. Ya da sırf maç yaparak. Biraz teori öğrenmek gerek, eğer ilerletmekse amacım. Ama bilmiyorum. Henüz başka türlü uğraşmak istediğimden emin değilim. Belki böylesi de iyidir. Mayıs ayında müzik de olacak hayatımda. Hem dönem sonu konserine çalışacağız, hem de Çanakkale festivaline hazırlanacağız. Müzik, edebiyat ve spor. Yeterli bence. Satranç da varsın duraklasın. Bugünlük bu kadar. İyi geceler dünya.



Pazartesi, Nisan 24, 2017

Seçme sonuçları -final-

Az önce haberi geldi: "Çanakkale Korolar festivaline seçildiğiniz için bu mesajı yönlendiriyorum". Hiç beklemiyordum. Hayatta olmaz diyordum. Daha günlerce sürünecek diyordum. En sonunda da olumsuz çıkacak diyordum. Küt diye "of gene birisi gereksiz bir paylaşım yaptı whatsapp grubunda" diye düşünürken beni hazırlıksız yakaladı. Ka-tı-lı-yo-rum FESTİVALE!

Sevindim tabii birden.

Ama aslında 4 Düğün Bir Cenaze modundayım doğruyu söylemem gerekirse. Çok kötü bir haber aldım sabah. Yedi sene yanımızda çalışan, hastalığında babama bakan, sonra da annemle kalan yardımcımız, iki ay önce rahatsızlanıp memleketine dönmüştü apar topar. Apar topar anneme yeni yardımcı bulmuştuk. Bulabilmiştik. Dün hastaneye kaldırıldığını öğrendik. Bugün de vefat etmiş. Bir günde rahatsızlandı. Doktor depresyon demişti. Ben inanmamıştım. Depresyon böyle olmaz. Sonra beyninde tümor olduğu ortaya çıkmış, ameliyat edilemeyen cinsten. Bugün tam tarihlere bakmak için blogu kurcaladım ama o zaman yazdığım tüm yazıları taslağa kaldırmışım, buldum ama sonuçta tarihleri. Kendini kötü hissediyor diye onu tanıyan komşu yanında durmamı önermişti. Beş gün annemde kalmıştım, beşinci gün de evine dönmek istiyor diye zar zor uçağa bindirip göndermiştik. İyi olmadığı belliydi, ama iki aylık ömrü kaldığını hiç tahmin etmiyordum. Altmış küsur yaşındaydı, torunları vardı. Doyamadı onlara...

Biraz karanlık bir gün o yüzden. Sevinç ve üzüntü yan yana. İyi ki güzel bir haber de geldi, bu kötü haberin yanı sıra. Tabii ki orantısız. Hiç bahsetmeyeyim diyordum ama duramadım. Daha başka şeylerden bahsedecektim ama şimdi çok gereksiz, çok küçük kalıyor...Bu post böyle oldu blog. Haydi. Kal sağlıcakla.


Cumartesi, Nisan 22, 2017

Seçme sonuçları -1-

Açıklandı sonuçlar blog. Aynı tahmin ettiğim gibi fakat bir tık daha iyi. Meali: yedeklerdeyim evet ama galiba yedeklerin üst sırasında. Çünkü hoca üzgün geldi, ve katılımcı sayısını yükseltmeye çalıştığını söyledi, her bir ses grubundan (alto, mezzo, soprano) birer kişi daha katılabilecek kadar ve bunu bana öyle bir dedi ki sanki kabul edilirse ben de gidebilecekmişim gibi anladım ben. Şimdi festival organizasyonundan haber bekliyor. İdaredeki asistan da Pazartesi tam olarak belli olacağını söyledi, hoca Pazartesi filan diye tam bir tarih söylemedi ama, o yüzden tam olarak bilemiyorum. Asistan kız o kadar şeker ki, sonuçları ondan öğrenmeye gittiğimde, lafı dolandırdı dolandırdı, ben en sonunda: "yedeklerdeyim yani" diyince, hani netleşelim gibisinden, "evet" derken yüzünden düşen bin parça, sesi de titrekti. Kıyamam ya. Söyleyemedi kırk saat. Böyle işte.

Onun dışında bugün müzik teorisi dersinde sadece üç kişiydik. Özel ders gibiydi. Bol solfej, biraz da kulak çalıştık. Eğlenceliydi. Keyifliydi.

Bugünlük bu kadar. Kısa kısa. Bir dahakine illa ki çenem düşer. Haydin kal sağlıcakla.



Cuma, Nisan 21, 2017

Küçük zaferler, küçük sevinçler.

Tam blog yazma ortamı. Yapılmayı bekleyen bir iş yok. Anlatasım var. Dışarısı kapalı ve soğuk. Sırtıma bir hırka giydim, ayağıma çorap, koltuğa popoyu yaydım. Oh. Kebap. 

Birazdan Çanakkale seçmelerinin sonucu açıklanacak. Çarşamba akşamı seçmelere katıldım. Ve başardım. Ama başaranların hepsi Çanakkale'ye koro yarışmasına katılamıyor, bazıları yedekte duracak. Ve belki hiç katılmayacak. Ama olsun. Öyle de olsa, birkaç gün zaferimin tadını doya doya çıkardım. Sopranoymuşum. Tescillendi. Ve kulak sınavını geçtim. Pek bir beklentiyle girmemiştim sınava. Bir de en zoru olan üç sesi birden basıp, tek tek sesleri söylememi istedi hoca. İki sene önce büyük bir hüsranla çıktığım başka bir koro seçmesi için bu üçlü seslere çalışmıştım, ve hiç onu sormamıştı şef. İki sene sonra hala sesleri söyleyebildiğime şaştım. İşte iki gündür "başardım, başardım" diye dolanıyorum mutlulukla. İçten içe yedeklere kalacağımı düşünüyor olsam da. Dün bir ara yedekler de Çanakkale'ye gidiyor sandım, fakat bugün sordum, öyle değilmiş. İlk düşündüğümmüş. Dur bakalım.

Öykümle ilgili çok güzel geri dönüşler aldım. Mesela yazı konusunda beni en çok üzen şeylerden biri, burada kullandığım dille, öyküde kullandığım dilin hiçbir ortak noktası olmamasıydı. Bazıları bloga yazar gibi öykü, hatta kocaman roman yazıyorlar ve enfes oluyor. Ve o tutarlılık beni çok özendiriyor. Bu hafta birisi bana, blogdaki sıcaklığı, öyküde de bulabildiğini söyledi. Sıcak yazmak. Hiç bilinçli olarak yaptığım bir şey değil. Ama öyle olduğunun düşünülmesi bana çok iyi geldi. Hani aklına geldikçe kalbini ısıtan bir sevinç gibi. Varmış benim de tutarlı bir tarzım.

Fonda da N.'nin onarıp pansumanladığı insan ilişkileri şeysi var. İçimde bir kırıklık varmış. Çok diplerde, eskilerde. Kendime duyduğum güveni de kapsayan. Bundan sonra herşey daha farklı olacak, biliyorum.

Bir de işte, alışveriş yaptım ben yine internetten. Lamy dolmakalem, o su hazneli fırçalardan ve bir kutu suluboya. Ege'nin önerdiği Güven Sanat'a uğradım Çarşamba günü Kadıköy'de. İnternette posta ücreti ile beraber bir buçuk dolara bulduğum fırçaları, elli teleye satıyorlardı. Çok açık fark var. Postacı geçen gün satın aldığım saati getirdi, nasıl bezmişse iki günün birinde bana paket getirmekten "daha bunların devamı var mı, daha gelecek miyim ben buraya" diyor. Zevzek.

Hepi topu anlatacaklarım bu kadarmış. Ben susmam sanıyordum. Gidip biraz Ursula Le Guin okuyayım bari. Biraz da Çanakkale hayalleri kurayım. Ama çok değil. Kararında. Haydin kal sağlıcakla. Sonuçlar açıklanınca buraya dip not olarak eklerim.






Salı, Nisan 18, 2017

Dostluk.

Hiç bu kadarını beklemiyordum blog. N. geldi yurtdışından, evimde kaldı birkaç gün. En eski arkadaşlarımdan, en çok sevdiğim. O gittikten sonra yıllarca mektuplaştık. Bir de Z. var. Üçümüz. Gerçi o ikisi okul dışında daha çok görüşürdü filan. Ama ben en çok o ikisiyle anlaşırdım sınıfta.  Beşinci sınıfın sonunda ikisi birden küt diye ayrıldı okuldan. Ve ben sap gibi kaldım orta birde. Ve bir daha onların yerine kimseyi koyamadım. Tabii bu beşinci sınıftan bu yana ilk karşılaşmamız değil. Ama öncekiler böyle değildi. Sebeplerine girmeyeyim, gereksiz.

Çok güzel geçti. Çok konuştuk. Bir türlü susmadık. Çok güldük. Ne kadar çok ortak noktamız ve merakımız varmış, şaşırdık. Mesela sabah yumurtası. Aynı şekil sevip aynı şekil hazırlıyoruz. Yoga gibi genel geçer şeyleri saymıyorum bile. Mesela ikimiz de kırışıklarımıza bayılıyoruz. İkimiz de kırklı yaşlarımızı çok seviyoruz. Çok güzel ve dengeli geçti günler. Evet dengeli. Yani etkinlikten bayıltacak kadar yorucu değil fakat sıkıntıdan patlayacak kadar boş da değil. Adaya gittik. Bisiklet kiraladık. Ada turu attık bisikletle. Hava çok güzeldi. Beğeneceğini düşünerek teklif ettiğim her şeye bayıldı. Çağla yedirdim. Ona çok bayılmadı mesela ama ilginç geldi. Çocuk olduk galiba yeniden, en çok da gülerken. Karaköy'e de gittik. Galata kuledibine de. Nevizade'ye de. Eski Bomonti bira fabrikasına da. Kapalıçarşı. Tahtakale. Marpuççular handan boncuk baktık. Benim bir zamanlar içine girince kendimi kaybettiğim dükkâna götürdüm. O da orada kendini kaybetti. Bazen derin konulara girdik. Mutlaka gitmemiz gereken bir yer olmasa bütün gün evde durup konuşmaya devam ederdik eminim. Benim apartmanın asansörü dandik, her an içinde kalabiliriz. Dedim ki ister misin kalalım içerde (saatlerce)? Ne dedi biliyor musun? Dert değil, eminim çok eğlenceli/ ilgi çekici olur.

Böyle işte. Çok ihtiyacım varmış, konuşmaya, gülmeye, anlaşmaya. Ama en çok anlaşmaya. Meğer gevezenin tekiymişim. Meğer sandığım gibi değilmişim... O kadar iyi geldi ki...Samimiyet, incelik ve daha nicesi...tek kelimeyle dostluk.


Perşembe, Nisan 13, 2017

Yoga, kakule ve zamanlama.

Günü kurtaran, yoga, neskafeme kattığım üç kakulenin tanecikleri ve çok acayip bir zamanlamaydı. Onun dışında bir önceki postta beni sevindiren her şey elimde patladı, en çok da alışverişler. Aksilikler inanılmaz bir zamanlamayla el ele verip beni sevineyim üzüleyim mi kararsız bıraktı. Ne gündü ama.

İnternet alışverişlerimin çoğu elime ulaştı. Ne var ki hakiki deri diye aldıklarım suni deri çıktı. PU leather ibaresi görürsen o suni deri demekmiş, aklında olsun. Çantayı geri gönderiyorum, cüzdanı kullanmaya başladım bile, suni deri olmasını umursamayıp. Yoga pantolonlarının bedeni tam uydu. Onlardan memnunum. Bugün ayrıca kitaplarım da elime ulaştı. Fakat tüm alışverişi başlatan, ve idefix'te varmış nasılsa, kitapçı kitapçı gezmeyeyim diye oradan satın aldığım Ursula Le Guin kitabını tedarik edemedi idefix. Almışken kargo bedavaya gelsin diye yanına eklediğim bütün diğer kitaplar geldi. Çok sinir bozucu. O kitabı bulduklarında ayrıca kargolayacaklar. Ayrı ücret istemiyorlar elbette. Yok artık, deve.

Sadece şöyle bir şey oldu, günün küçük mucizelerinden biriydi, yoga pantolonumu giyip yogamı yaptım, sonra girdim duşa, sıcak suyun tadını çıkara çıkara sabunlandım, gevşedim, ferahladım, çıktım, üstümü giyindim, tam pantolonumu ayağıma çektim, biri kapıyı tıklattı. Kim o? Yurtiçi kargo. Aha, zamanlamaya bak. Aşağıdan çalmadan. Ben duştayken çalabilirdi ve ben bütün gün kargo gelecek diye evden çıkamadım. Neyse. Kitaplarımdan memnunum yine de. Peri Gazoz'unu okumaya başladım. Güzel gidiyor şimdilik.

Bu arada kitap-lık'a öykümü gönderirken sormuştum, gerçekten üç gün içinde dönüyor musunuz yayınlayacağınız öyküye diye, sağolsunlar cevaplamışlardı "evet" diye. Ve bugün üçüncü gün. Ve dönüş filan olmadı. Neyse en azından içim rahat. Olmadığından eminim.

Eski sevgiliyle yolda burun buruna gelecektim, hiç istemiyordum...müthiş bir zamanlama ile beni teğet geçti. Ben onu gördüm de o beni görmeden geçti.

Daha sinir bozucu bir olay da oldu annemle ilgili, ama bir de burada anlatıp kendimi ve okurumu darlamak istemiyorum. O an bütün yoganın sakinliği, güzelliği mundar oldu bir anda. Neyse sonra eve geldiğimde atabildim üzerimden. Gene sakin olabildim. Doğru zamanda doğru yerde olmak günü kurtardı gene.

Yoga sırtım içindi ve sırtım sanki on kiloyu birden vermişim gibi hafifti yoga sonrası. Yarın gene yapsam ne iyi olur. Bu gece yatmadan önce yogası yapayım bari.

Pazar, Nisan 09, 2017

Küçük sevinçler ve eskiz.

Hiç Pazar gibi değil bugün. Hava da tatsız, bulutlu ve yağacağım deyip sözünde durmuyor. Ama keyifliyim. Bir kaç ufacıcınık olumlu gelişme var ki söylesem aman bu muydu dersin. Ama diyeceğim yine de.

Bir kere evi topladım, uzun süredir dağınık duran birçok yeri topladım ve iki gündür üstüne bakıp bakıp rahatlıyorum. Dağınıklık sessiz bir gürültü gibi, toplayınca sanki sakinleşiyor. Koltuk kılıfının ikinci ve son yıkaması/kurutmasını da yaptım, minderler kısmını. Salon ütü masası dışında cırlop gibi. Mutfak da öyle. Yatak odası da idare eder. Şöyle mutfaktan bakınca her yer süt liman gözüküyor yatak odasına kadar.

Sonracıma internetten yaptığım alışverişlerden ikisi ilçenin postanesine kadar gelmiş: yoga pantolonlarından biri ve galiba cüzdan. Tahminimce yarın postacı getirir. Yarın değilse öbür gün. İki ay sonraya kendini hazırlayıp da siparişler ikinci haftada bu aşamaya gelince seviniyor insan.

Bunların dışında sevindiğim bir konu da müzik teorisi dersinde artık ileri seviyeye geçmişiz. Hoca bugün söyledi. İlerlemek kadar sevdiğim az şey var şu dünyada.

Bir de öykümü bir dergiye gönderdim Cumartesi günü. İlk defa bir öykümü tanıdık olmayan birilerine, dahası basılsın diye gönderiyorum. Aslında denize atılan bir şişe gibi biraz, pek beklenti yüklemedim. Sadece bir ihtimal, beğenilirse, Çarşamba gününe kadar dönüş alma ihtimalim var eğer internette yazanlar doğruysa ve hala geçerliyse o da. Bu aşamaya gelmek benim için önemli ve sevindirici.

Yeni bir öyküye yelken açtım. Bu sefer aklımda hiçbir şey yok. O yüzden kendime yeni bir yöntem belirledim. Resim çizerken adına araştırma çizgisi denen bir çeşit eskiz tekniği vardır. Böyle kendini sıkmadan ve kalemi bastırmadan şeklin etrafına bir çok oval çizgi atarsın, birbirine yakın çizgilerdir bunlar ve sonra gözünle karar verip doğru çizgilerin üstünden geçip gereksiz olanları silersin. Onun yazı konusu için olanını yapıyorum şimdilerde. Son öyküden, sözcük listesi yapmanın hem zevkli ve kolay, hem de yaratıcılığımı desteklediğini fark ettim. Ben de böyle listeler yapıyorum bir iki gündür ve çok hoşuma gidiyor. Meselâ Orhan Pamuk'un Beyaz Kale kitabını elime alıyorum rastgele bir sayfasını açıyor ve hoşuma giden, bana hayâl kurduran, ilham veren sözcükleri listeliyorum alt alta: tılsım, yitik, lânetli, yıldız ilmi gibi... Sonra bir de şehir haritalarını inceliyorum: İskoçya hakkında bir şey bilmediğimi farkettim ve aradım onu haritada, karşıma Glasgow şehri çıktı. Google maps'ten inceledim yakınlaştırdım ve kamusal binaların listesini çıkardım: gözlemevi, katedral, stadyum, müze ve sanat galerisi, hastane, ilkokul, mezarlık, kış bahçesi, höyük gibi hoşuma giden sözcükleri listeledim (evet höyük varmış Glasgow'un kenarında, sanki Anadolu). Mesela Ursula Le Guin'in kitabını sipariş verdim, onun için sabırsızlanıyorum diye yazarın biyografisini okudum onu beklerken ve onun hâlen Portland'da yaşadığını öğrendim. Açtım Portland nerdeymiş, nasıl bir yermiş diye inceledim, ve gene kamusal binalara ve sokak görünümlerine baktım. Aslında boya kalemlerimi de alıp bir hayâli şehir yaratmak istiyordum ve sonra da o şehirde yaşayan insanları hayâl etmek. Ve oradan bir yerden bir hikâye yakalamak. Ama kısa bir öykü için belki biraz fazla olabilir.

Listeleri böyle çoğaltmayı düşünüyorum. Meselâ beş sayfa liste yapabilirim. Ya da on. Nasılsa çok eğlenceli ve kolay. Sonra aralarından "çınlayan" sözcükleri işaretleyip, onları yan yana dizip, bana bir hikâye anlatıp anlatmadıklarına bakabilirim.

Bu şekilde çalışmak çok zevkli. Genelde yaratıcı yazarlık kitaplarında, ya da ünlü yazarların tavsiyelerinden birinde, yazmak için "alnından kan damlayana kadar" düşünmek eylemi olarak tanımlarlardı yazarlığı. Ve şimdiye kadar yaptığım buna çok yakındı. Sıfırdan üretmeye çalışmak çok yorucu ve zevksiz. Oysa bugün listelerimle çalışacağım diye eve koşa koşa geldim. İnsan sırf buna bile sevinebilir.

Böyle işte. Bir de şu internetten alışveriş işi fena oldu. Aldıkça alasım geliyor. Türkiye'dekinin yarı fiyatına Lamy dolmakalem buldum. Var bende bir tane ama ucu fazla kalın. İncesini istiyorum. Ve su hazneli suluboya fırçası. Ve suluboya takımı da. Aklım çıktı.



Cuma, Nisan 07, 2017

Mucize, öyküm ve kitaplar.

Dünden bahsetmek istiyorum.

Ortaköy'de Atm'den para çekiyordum. Tam kartı ve paraları Atm'den aldım, cüzdana yerleştiriyorum, kaşla göz arası derler ya, kart kayboldu. Ulan nasıl kaybolur, daha şimdi çektim aldım ya makineden? Sağa baktım. Yok. Sola baktım yok. Makineye baktım yok. Yerlere bakıyorum yok. Cüzdana bakıyorum yok. Çantaya bakıyorum, yok. Yokoğluyok. Hay allah. Kayboldu kartım. Canım nasıl sıkıldı. Herhalde diyorum cüzdanın içine koydum başka yere koymuş olamam, kağıtların arasında görünmüyor. Ya da çantaya attım, çanta da bavul gibi maaşallah. Neyse. Mont elimde, çanta öbür elimde, cüzdanı çantaya attım, otobüse atladım, Bahçeşehir Üniversitesi kütüphanesine çalışmaya gidiyorum, öyküyü bitireceğim. Girişte güvenlikle konuştum, işleri yokuşa sürüyor, üyeliğiniz bitmiş bilmem ne bir sürü gereksiz laf. İçeri girdim yukarı çıkmadan koltuklarda cüzdanın içini boşalttım, çantanın diplerini kontrol ettim, bulamadım, yukarı çıktım. İptal ettirmem gerek kartı ne gereksiz işler diye kendi kendimi yiyorum. Yukarıda tam yerleşmek üzere çantamı sandalyenin sırtına astım, montu da asacağım, montun yakasında elime sert bir şey geldi: aha...inanılmaz...banka kartımın ta kendisi! O kadar inanamadım ki gerçekten benimki mi diye üstünde yazan adımı kontrol ettim. Yol boyunca montun yakasının arasında kalmış, taa Ortaköy'den Beşiktaş'a. Şeytanın aklına gelmez. Ayrıca düşürmek işten değil! Her yerde düşebilirdi: otobüse koşarak bindiğimde, otobüste akbili basarken, kütüphane girişinde güvenlikle konuşurken, koltukların üstüne montu bıraktığımda, yolda, merdivenleri çıkarken, her yerde. Fakat mucize eseri düşmemiş. Mucize! Fransızlar buna ne derler biliyor musun? "Chance de cocu" derler. Çok şanslı insanların aşk hayatının başarısız olduğuna inanıyorlar. Belki "aşkta kaybeden kumarda kazanır"dan türemiştir bilemedim şimdi. Chance de cocu, aldatılan adam/kadın şansı demek tam olarak. Fiyuuuu...

Sonra oturdum çalıştım. Çıktısını almıştım o güne kadarki çalışmanın. Başı çok kuru ve iticiydi. Sırf bir yerden başlamış olayım yazmaya, gerisi gelir diye düşünüp yazmıştım. Gereksiz cümlelerin üstünü çizdim. Şu çok mu anlam katıyor, şu çok mu lâzım, şöyle desem nasıl olur, şöyle de olabilir derken, başı bir temiz toparlandı. Kısaldı biraz ama daha iyi oldu. Erkeklerin ense tıraşı gibi. Kısa fakat net. Bak demek ki insan en başta çok kısa olacak diye bir korkuya kapılıyor. Ya sözcükler kurursa? Ya üç cümleden öteye gidemezsem? Yalnız yıllardır buraya yazmış olmak yazıma çok şey katıyor, özgürlük ve güven hissi veriyor.

Öykü epey bir temizlendi. Ben de rahatladım.

Eve geldim. İnstagram'da birileri Kaddafi ile ilgili paylaşımda bulunmuş, yayınevim repostlamış. Bir sürü güzel sözün arasında: "müthiş edebi bir dil" diye bir söz geçmiş. Amanın. Bir titredim, bir sevindim, bir üstüme alındım...Sanırsın bana Pullitzer vermişler. Tam öyküyü de toparlamışım. O sırada inandım. Olacak bu işler dedim. Belki şu an henüz ham olabilirim ama zamanla daha güzel olacak. Var öyle bir potansiyel. Gerisi bana kalmış. Çalışmama bakar. Daha önce çalışıp başardım. Gene başarırım. Günün en güzel gelişmelerinden biriydi.

Böyle işte. Akşam da o gazla idefixten bir sürü kitap sipariş verdim. Son senelerin merak ettiğim fakat almadığım kitapları. Bir tane Haldun Taner öykü ödülü almış kitap aldım: Murat Özyaşar'ın Ayna Çarpması kitabını. Geçenlerde Kunegond, bu yazarın etkinliğini kaçırdığımıza hayıflanmıştı.

Ve öykünün son düzeltmelerini bitirdim. Bitti yani. Oh. En nihayet.

Aslında dün üç tane kitapçı gezdim. Ursula Le Guin'in Dümeni Yaratıcılığa Kırmak isimli kitabını aradım. Alkım'da yoktu, Alkım'ın karşısında bir kitapçı vardı, orada da yoktu, en son Nişantaşı D&R'a girdim. Orada da yoktu. İdefix'e sırf o yüzden başvurdum. Almışken kargoyu bedavaya getireyim dedim, sonra da biraz abartmış olabilirim. Ama heves vardı içimde. Biraz da ondan bu şımarıklık. Ödül diye. Hem öykü bitirme ödülü, hem de hevesi beslemek için. Keşke okusam o heves devam etse de...

Bir tane yeni defter ve kalem aldım. İçine öykülerden yakaladığım ipuçlarını yazmayı planlıyorum. Galiba bu işin üstüne gideceğim önümüzdeki senelerde. Güzel bir yola girdim. Heyecanlı ve sevinçliyim.

Salı, Nisan 04, 2017

Salçalı makarna ve Borges.

Bu başlık günümü ne güzel özetledi. Günün tek atraksiyonu salçalı makarnaydı. Onun dışında tamamen kayıp bir gün. Bir de kahvaltı dünkü gibi yumurtalıydı. Yani özel.

Borges'e canım sıkıldı. Ölümsüz diye bir öyküsü var, Alef kitabında. Bugün onu okudum işlerimi halledip. İlk başta vay canını ne güzel bulmuş, şurayı ne güzel demiş filan diye okudum hayran hayran. Not bile alacaktım. Sonra olaylar beni aştı. Homeros'a filan anlamadığım göndermeler. Ne İlyada'yı okudum ne Odysseus'u. Okusam da aklımda kalmazdı o gönderme yaptığı cümleler. Şimdi öyküyü beğendim mi beğenmedim mi söyleyemiyorum. Tam anlamadım. Bir kere daha okumam lâzım. Hatta beş kere daha. Belki on. Yok öyle bir sabrım. Belki ilerde. Ama nasıl Borges olmuş anladım. Bu hikâyesi bambaşka. Önceden okuduğum iki tanesinden çok farklı. Ama beni "biraz" aşıyor. Beğenmeden anlamadan insan hayran olur mu? Bari anlasaydım da böyle arada kalmasaydım. Belki nette bununla ilgili yazılmış makaleler bulurum. Mutlaka konuşulmuştur bir yerlerde bu hikâyesi tartışılmıştır.

Bir de Tomris Uyar çevirmiş. İçinde ürkünç, ağu, tarazlamak gibi zorlama sözcükler var. Tomris Uyar dan nefret ettim.

Bütün gün böyle geçti işte.

Salçalı makarnaya gelince: inanmayacaksın ama ilk defa yaptım. Bin kere filan ketçaplısını yapmıştım. Alâkası yok. Olay salçaymış. Biraz tereyağ ve sarmısak ezmesi kattım içine. Biraz da kekik. Offff. Nasıl güzel oldu bilemezsin.

Ama Ölümsüz henüz tamamına hakim olamasam da öykü yazmaya meraklı biri için ders gibi bir öykü.

Denge kurmak. Ruhum ölümüne bir konuya odaklanmaya o kadar müsait ki. Yazmak şu an o konu. Dengeyi bozmayacaksın. Marifet değil ölümüne odaklanmak. Kendini tüketmek. Bana hiçbir zaman mutluluk vermedi. Vermeyecek.


Pazartesi, Nisan 03, 2017

Şahane bir gün.

Bugün şahane bir gündü dostum. (Nispeten) erken uyanabildim. Günümün akışında iki buçuk saat fark etti. İki buçuk saat çok büyük fark dostum :). Öğlene kadar ev işlerini bitireyim sonra yazıya geçerim diye yazıyı bugün kendime ödül yaptım. Ev işleri öğlende bitti. Pırıl pırıl bir mutfak, ocağına varıncaya kadar temizlenmiş, toplanmış tezgâhlar, yatak odasında değişmiş nevresimler, süpürülmüş yıkanmış koltuk kılıfının verdiği gönül rahatlığıyla yazının başına oturdum. Kasmadan fakat kontrollü bir şekilde.

Öykünün kabasını bitirdim mi saat üçte? Bazı yerler biraz kurcalanmak ister. Ama öykü bundan öncekilerin verdiği o, "bu öyküyü ilk ben okuyorum" gururunu yaşatmadı. Belki fazla kurcalanmaktan konusu bana çok sıradan geldiği içindir. Bilemiyorum. Hiçbiri beni bu kadar uğraştırmamıştı. Neyse söyleyeceğim o değil.

Saat üçte, pırıl pırıl bir ev, ve bitmiş bir öykü ile başbaşa kaldım. Gün başka zaman yeni başlıyor olur. Dedim kalk. At kendini dışarı. Banka işlerini hallet bak daha kapanmadı. Bankadan sonra da saçlarını boyat. Benim buradaki şube aşırı kalabalıktı, sırada abartısız altmış kişi filan bekliyordu. Dedim ne güzel bak, sen de burada bekleyeceğine o süreyi öbür şubeye bu güneşli havada yürüyerek değerlendir, hem güne biraz temiz havada yürüyüş katmış olursun. Gittim öbür şubeye, kimsecikler yoktu. Hemen işim bitti. Geri geldim. Kuaföre. Hop nefret ettiğim bir işi de aradan çıkardım. Yoldan kıyma ve maydanoz aldım. Bulgurun yanına köfte yaparım diye hesaplamıştım. Eve geldim. Köfte yaptım. Pişirip yedim. Ve saat daha sekiz buçuk bile değil.

Ama bu verimliliğin temeli bir kaç gün öncesine dayanıyor. Yatmadan bir yatmadan önce yogası yaptım. Hiç yoga yapmadıysan bile hayatında bunu bu gece ne olur bir dene. Zaten yatakta yapılıyor. En basitinden uykunu daha iyi almış oluyorsun sabaha. Ben dün akşam yarım bırakmak zorunda kaldım çünkü resmen sızdım yarısında. Fakat evvelsi gün, yogayı yaptığımda öyküden dolayı bir miktar gergindim. Ve yoga sonrası, bugüne kadar başardığım şeyler bir bir gözümün önünden resmi geçit yaptı. Artık kanıksadığım şeyler. İrili ufaklı. Hatırlamak iyi geldi. Kendime bakışımı değiştirdi bir miktar. Ertesi gün, evi topladım, yoruldum, canım film izlemek istedi. Saat beşti. Ve ben sanki kural varmış gibi gece olmadan hiç film izlemem. Ve çok uzun zamandır, belki senenin başından bu yana evde film izlememiştim. İşleri bırakıp, Passengers'ı izledim. Bir keyif, bir keyif. Bana öyle iyi geldi ki. Böyle ruhumu sanki silkeledi. Bu sabah da kahvaltıma özendim. Yumurta filan pişirdim. Ama suda kırmadan. Kabuğuyla. Yanına yeşillik. Yanına jambon. Taze kıl biber. Üstünden de yoğurt. Beslenmeme dikkat ettiğimde yoğurda keten tohumu tozu ve tarçın da katarım. Bu sefer chia tohumu da ekledim. Bu akşam da aynısını yemeğin üstünden yedim.

Bu arada ev işlerinin bir türlü neden bitmediğini çözdüm. Çünkü çok çok çabuk yoruluyorum. Mesela  beş dakika süren bir kalmış limon sıkacağını temizlemek beni bitiriyor çünkü belim ağrımaya başlıyor hemen. Aklıma öğrenciyken kilomun aşırı düşmesi geldi. Yani vücutta yakılacak yağlar bitmiş artık kasları yakacak kiloya inmişim. Yaklaşık beş kilo kadar. Beş kilo kas. Belki onlar hiç yerine gelmedi. Belki o zayıf kasların üstüne bindi sonraki yağlar. Bilmiyorum. Ama gün içinde belimin ne çabuk ağrımaya başlayıp beni zorladığını bugün birçok defa ilk olarak fark ettim. Şu an bile ağrıyor meselâ. Kesinlikle şu üstümdeki fazlalıkları atıp kaslarımı güçlendirmem lâzım. Bir de kilolar birikince hareket etmek zorlaşıyor, ve bu bir kısır döngü. Bu ayki önceliklerimden biri bu olmalı.

Ah unutuyordum söylemeye, Çanakkale'deki koro festivaline öyle elimizi kolumuzu sallayarak gidemiyormuşuz maalesef. Tüm koroların içinden sadece 36 seçilmiş korist katılacakmış...Yani seçmelere katılacağım eğer cesaret edebilirsem. Seçilirsem katılacağım.

Şimdi biraz satranç problemi çözeceğim. Sonra da bir kitap mı alsam elime ne? O zaman işte, şahanenin de ötesi olur.