Pazartesi, Nisan 24, 2017

Seçme sonuçları -final-

Az önce haberi geldi: "Çanakkale Korolar festivaline seçildiğiniz için bu mesajı yönlendiriyorum". Hiç beklemiyordum. Hayatta olmaz diyordum. Daha günlerce sürünecek diyordum. En sonunda da olumsuz çıkacak diyordum. Küt diye "of gene birisi gereksiz bir paylaşım yaptı whatsapp grubunda" diye düşünürken beni hazırlıksız yakaladı. Ka-tı-lı-yo-rum FESTİVALE!

Sevindim tabii birden.

Ama aslında 4 Düğün Bir Cenaze modundayım doğruyu söylemem gerekirse. Çok kötü bir haber aldım sabah. Yedi sene yanımızda çalışan, hastalığında babama bakan, sonra da annemle kalan yardımcımız, iki ay önce rahatsızlanıp memleketine dönmüştü apar topar. Apar topar anneme yeni yardımcı bulmuştuk. Bulabilmiştik. Dün hastaneye kaldırıldığını öğrendik. Bugün de vefat etmiş. Bir günde rahatsızlandı. Doktor depresyon demişti. Ben inanmamıştım. Depresyon böyle olmaz. Sonra beyninde tümor olduğu ortaya çıkmış, ameliyat edilemeyen cinsten. Bugün tam tarihlere bakmak için blogu kurcaladım ama o zaman yazdığım tüm yazıları taslağa kaldırmışım, buldum ama sonuçta tarihleri. Kendini kötü hissediyor diye onu tanıyan komşu yanında durmamı önermişti. Beş gün annemde kalmıştım, beşinci gün de evine dönmek istiyor diye zar zor uçağa bindirip göndermiştik. İyi olmadığı belliydi, ama iki aylık ömrü kaldığını hiç tahmin etmiyordum. Altmış küsur yaşındaydı, torunları vardı. Doyamadı onlara...

Biraz karanlık bir gün o yüzden. Sevinç ve üzüntü yan yana. İyi ki güzel bir haber de geldi, bu kötü haberin yanı sıra. Tabii ki orantısız. Hiç bahsetmeyeyim diyordum ama duramadım. Daha başka şeylerden bahsedecektim ama şimdi çok gereksiz, çok küçük kalıyor...Bu post böyle oldu blog. Haydi. Kal sağlıcakla.


Cumartesi, Nisan 22, 2017

Seçme sonuçları -1-

Açıklandı sonuçlar blog. Aynı tahmin ettiğim gibi fakat bir tık daha iyi. Meali: yedeklerdeyim evet ama galiba yedeklerin üst sırasında. Çünkü hoca üzgün geldi, ve katılımcı sayısını yükseltmeye çalıştığını söyledi, her bir ses grubundan (alto, mezzo, soprano) birer kişi daha katılabilecek kadar ve bunu bana öyle bir dedi ki sanki kabul edilirse ben de gidebilecekmişim gibi anladım ben. Şimdi festival organizasyonundan haber bekliyor. İdaredeki asistan da Pazartesi tam olarak belli olacağını söyledi, hoca Pazartesi filan diye tam bir tarih söylemedi ama, o yüzden tam olarak bilemiyorum. Asistan kız o kadar şeker ki, sonuçları ondan öğrenmeye gittiğimde, lafı dolandırdı dolandırdı, ben en sonunda: "yedeklerdeyim yani" diyince, hani netleşelim gibisinden, "evet" derken yüzünden düşen bin parça, sesi de titrekti. Kıyamam ya. Söyleyemedi kırk saat. Böyle işte.

Onun dışında bugün müzik teorisi dersinde sadece üç kişiydik. Özel ders gibiydi. Bol solfej, biraz da kulak çalıştık. Eğlenceliydi. Keyifliydi.

Bugünlük bu kadar. Kısa kısa. Bir dahakine illa ki çenem düşer. Haydin kal sağlıcakla.



Cuma, Nisan 21, 2017

Küçük zaferler, küçük sevinçler.

Tam blog yazma ortamı. Yapılmayı bekleyen bir iş yok. Anlatasım var. Dışarısı kapalı ve soğuk. Sırtıma bir hırka giydim, ayağıma çorap, koltuğa popoyu yaydım. Oh. Kebap. 

Birazdan Çanakkale seçmelerinin sonucu açıklanacak. Çarşamba akşamı seçmelere katıldım. Ve başardım. Ama başaranların hepsi Çanakkale'ye koro yarışmasına katılamıyor, bazıları yedekte duracak. Ve belki hiç katılmayacak. Ama olsun. Öyle de olsa, birkaç gün zaferimin tadını doya doya çıkardım. Sopranoymuşum. Tescillendi. Ve kulak sınavını geçtim. Pek bir beklentiyle girmemiştim sınava. Bir de en zoru olan üç sesi birden basıp, tek tek sesleri söylememi istedi hoca. İki sene önce büyük bir hüsranla çıktığım başka bir koro seçmesi için bu üçlü seslere çalışmıştım, ve hiç onu sormamıştı şef. İki sene sonra hala sesleri söyleyebildiğime şaştım. İşte iki gündür "başardım, başardım" diye dolanıyorum mutlulukla. İçten içe yedeklere kalacağımı düşünüyor olsam da. Dün bir ara yedekler de Çanakkale'ye gidiyor sandım, fakat bugün sordum, öyle değilmiş. İlk düşündüğümmüş. Dur bakalım.

Öykümle ilgili çok güzel geri dönüşler aldım. Mesela yazı konusunda beni en çok üzen şeylerden biri, burada kullandığım dille, öyküde kullandığım dilin hiçbir ortak noktası olmamasıydı. Bazıları bloga yazar gibi öykü, hatta kocaman roman yazıyorlar ve enfes oluyor. Ve o tutarlılık beni çok özendiriyor. Bu hafta birisi bana, blogdaki sıcaklığı, öyküde de bulabildiğini söyledi. Sıcak yazmak. Hiç bilinçli olarak yaptığım bir şey değil. Ama öyle olduğunun düşünülmesi bana çok iyi geldi. Hani aklına geldikçe kalbini ısıtan bir sevinç gibi. Varmış benim de tutarlı bir tarzım.

Fonda da N.'nin onarıp pansumanladığı insan ilişkileri şeysi var. İçimde bir kırıklık varmış. Çok diplerde, eskilerde. Kendime duyduğum güveni de kapsayan. Bundan sonra herşey daha farklı olacak, biliyorum.

Bir de işte, alışveriş yaptım ben yine internetten. Lamy dolmakalem, o su hazneli fırçalardan ve bir kutu suluboya. Ege'nin önerdiği Güven Sanat'a uğradım Çarşamba günü Kadıköy'de. İnternette posta ücreti ile beraber bir buçuk dolara bulduğum fırçaları, elli teleye satıyorlardı. Çok açık fark var. Postacı geçen gün satın aldığım saati getirdi, nasıl bezmişse iki günün birinde bana paket getirmekten "daha bunların devamı var mı, daha gelecek miyim ben buraya" diyor. Zevzek.

Hepi topu anlatacaklarım bu kadarmış. Ben susmam sanıyordum. Gidip biraz Ursula Le Guin okuyayım bari. Biraz da Çanakkale hayalleri kurayım. Ama çok değil. Kararında. Haydin kal sağlıcakla. Sonuçlar açıklanınca buraya dip not olarak eklerim.






Salı, Nisan 18, 2017

Dostluk.

Hiç bu kadarını beklemiyordum blog. N. geldi yurtdışından, evimde kaldı birkaç gün. En eski arkadaşlarımdan, en çok sevdiğim. O gittikten sonra yıllarca mektuplaştık. Bir de Z. var. Üçümüz. Gerçi o ikisi okul dışında daha çok görüşürdü filan. Ama ben en çok o ikisiyle anlaşırdım sınıfta.  Beşinci sınıfın sonunda ikisi birden küt diye ayrıldı okuldan. Ve ben sap gibi kaldım orta birde. Ve bir daha onların yerine kimseyi koyamadım. Tabii bu beşinci sınıftan bu yana ilk karşılaşmamız değil. Ama öncekiler böyle değildi. Sebeplerine girmeyeyim, gereksiz.

Çok güzel geçti. Çok konuştuk. Bir türlü susmadık. Çok güldük. Ne kadar çok ortak noktamız ve merakımız varmış, şaşırdık. Mesela sabah yumurtası. Aynı şekil sevip aynı şekil hazırlıyoruz. Yoga gibi genel geçer şeyleri saymıyorum bile. Mesela ikimiz de kırışıklarımıza bayılıyoruz. İkimiz de kırklı yaşlarımızı çok seviyoruz. Çok güzel ve dengeli geçti günler. Evet dengeli. Yani etkinlikten bayıltacak kadar yorucu değil fakat sıkıntıdan patlayacak kadar boş da değil. Adaya gittik. Bisiklet kiraladık. Ada turu attık bisikletle. Hava çok güzeldi. Beğeneceğini düşünerek teklif ettiğim her şeye bayıldı. Çağla yedirdim. Ona çok bayılmadı mesela ama ilginç geldi. Çocuk olduk galiba yeniden, en çok da gülerken. Karaköy'e de gittik. Galata kuledibine de. Nevizade'ye de. Eski Bomonti bira fabrikasına da. Kapalıçarşı. Tahtakale. Marpuççular handan boncuk baktık. Benim bir zamanlar içine girince kendimi kaybettiğim dükkâna götürdüm. O da orada kendini kaybetti. Bazen derin konulara girdik. Mutlaka gitmemiz gereken bir yer olmasa bütün gün evde durup konuşmaya devam ederdik eminim. Benim apartmanın asansörü dandik, her an içinde kalabiliriz. Dedim ki ister misin kalalım içerde (saatlerce)? Ne dedi biliyor musun? Dert değil, eminim çok eğlenceli/ ilgi çekici olur.

Böyle işte. Çok ihtiyacım varmış, konuşmaya, gülmeye, anlaşmaya. Ama en çok anlaşmaya. Meğer gevezenin tekiymişim. Meğer sandığım gibi değilmişim... O kadar iyi geldi ki...Samimiyet, incelik ve daha nicesi...tek kelimeyle dostluk.


Perşembe, Nisan 13, 2017

Yoga, kakule ve zamanlama.

Günü kurtaran, yoga, neskafeme kattığım üç kakulenin tanecikleri ve çok acayip bir zamanlamaydı. Onun dışında bir önceki postta beni sevindiren her şey elimde patladı, en çok da alışverişler. Aksilikler inanılmaz bir zamanlamayla el ele verip beni sevineyim üzüleyim mi kararsız bıraktı. Ne gündü ama.

İnternet alışverişlerimin çoğu elime ulaştı. Ne var ki hakiki deri diye aldıklarım suni deri çıktı. PU leather ibaresi görürsen o suni deri demekmiş, aklında olsun. Çantayı geri gönderiyorum, cüzdanı kullanmaya başladım bile, suni deri olmasını umursamayıp. Yoga pantolonlarının bedeni tam uydu. Onlardan memnunum. Bugün ayrıca kitaplarım da elime ulaştı. Fakat tüm alışverişi başlatan, ve idefix'te varmış nasılsa, kitapçı kitapçı gezmeyeyim diye oradan satın aldığım Ursula Le Guin kitabını tedarik edemedi idefix. Almışken kargo bedavaya gelsin diye yanına eklediğim bütün diğer kitaplar geldi. Çok sinir bozucu. O kitabı bulduklarında ayrıca kargolayacaklar. Ayrı ücret istemiyorlar elbette. Yok artık, deve.

Sadece şöyle bir şey oldu, günün küçük mucizelerinden biriydi, yoga pantolonumu giyip yogamı yaptım, sonra girdim duşa, sıcak suyun tadını çıkara çıkara sabunlandım, gevşedim, ferahladım, çıktım, üstümü giyindim, tam pantolonumu ayağıma çektim, biri kapıyı tıklattı. Kim o? Yurtiçi kargo. Aha, zamanlamaya bak. Aşağıdan çalmadan. Ben duştayken çalabilirdi ve ben bütün gün kargo gelecek diye evden çıkamadım. Neyse. Kitaplarımdan memnunum yine de. Peri Gazoz'unu okumaya başladım. Güzel gidiyor şimdilik.

Bu arada kitap-lık'a öykümü gönderirken sormuştum, gerçekten üç gün içinde dönüyor musunuz yayınlayacağınız öyküye diye, sağolsunlar cevaplamışlardı "evet" diye. Ve bugün üçüncü gün. Ve dönüş filan olmadı. Neyse en azından içim rahat. Olmadığından eminim.

Eski sevgiliyle yolda burun buruna gelecektim, hiç istemiyordum...müthiş bir zamanlama ile beni teğet geçti. Ben onu gördüm de o beni görmeden geçti.

Daha sinir bozucu bir olay da oldu annemle ilgili, ama bir de burada anlatıp kendimi ve okurumu darlamak istemiyorum. O an bütün yoganın sakinliği, güzelliği mundar oldu bir anda. Neyse sonra eve geldiğimde atabildim üzerimden. Gene sakin olabildim. Doğru zamanda doğru yerde olmak günü kurtardı gene.

Yoga sırtım içindi ve sırtım sanki on kiloyu birden vermişim gibi hafifti yoga sonrası. Yarın gene yapsam ne iyi olur. Bu gece yatmadan önce yogası yapayım bari.

Pazar, Nisan 09, 2017

Küçük sevinçler ve eskiz.

Hiç Pazar gibi değil bugün. Hava da tatsız, bulutlu ve yağacağım deyip sözünde durmuyor. Ama keyifliyim. Bir kaç ufacıcınık olumlu gelişme var ki söylesem aman bu muydu dersin. Ama diyeceğim yine de.

Bir kere evi topladım, uzun süredir dağınık duran birçok yeri topladım ve iki gündür üstüne bakıp bakıp rahatlıyorum. Dağınıklık sessiz bir gürültü gibi, toplayınca sanki sakinleşiyor. Koltuk kılıfının ikinci ve son yıkaması/kurutmasını da yaptım, minderler kısmını. Salon ütü masası dışında cırlop gibi. Mutfak da öyle. Yatak odası da idare eder. Şöyle mutfaktan bakınca her yer süt liman gözüküyor yatak odasına kadar.

Sonracıma internetten yaptığım alışverişlerden ikisi ilçenin postanesine kadar gelmiş: yoga pantolonlarından biri ve galiba cüzdan. Tahminimce yarın postacı getirir. Yarın değilse öbür gün. İki ay sonraya kendini hazırlayıp da siparişler ikinci haftada bu aşamaya gelince seviniyor insan.

Bunların dışında sevindiğim bir konu da müzik teorisi dersinde artık ileri seviyeye geçmişiz. Hoca bugün söyledi. İlerlemek kadar sevdiğim az şey var şu dünyada.

Bir de öykümü bir dergiye gönderdim Cumartesi günü. İlk defa bir öykümü tanıdık olmayan birilerine, dahası basılsın diye gönderiyorum. Aslında denize atılan bir şişe gibi biraz, pek beklenti yüklemedim. Sadece bir ihtimal, beğenilirse, Çarşamba gününe kadar dönüş alma ihtimalim var eğer internette yazanlar doğruysa ve hala geçerliyse o da. Bu aşamaya gelmek benim için önemli ve sevindirici.

Yeni bir öyküye yelken açtım. Bu sefer aklımda hiçbir şey yok. O yüzden kendime yeni bir yöntem belirledim. Resim çizerken adına araştırma çizgisi denen bir çeşit eskiz tekniği vardır. Böyle kendini sıkmadan ve kalemi bastırmadan şeklin etrafına bir çok oval çizgi atarsın, birbirine yakın çizgilerdir bunlar ve sonra gözünle karar verip doğru çizgilerin üstünden geçip gereksiz olanları silersin. Onun yazı konusu için olanını yapıyorum şimdilerde. Son öyküden, sözcük listesi yapmanın hem zevkli ve kolay, hem de yaratıcılığımı desteklediğini fark ettim. Ben de böyle listeler yapıyorum bir iki gündür ve çok hoşuma gidiyor. Meselâ Orhan Pamuk'un Beyaz Kale kitabını elime alıyorum rastgele bir sayfasını açıyor ve hoşuma giden, bana hayâl kurduran, ilham veren sözcükleri listeliyorum alt alta: tılsım, yitik, lânetli, yıldız ilmi gibi... Sonra bir de şehir haritalarını inceliyorum: İskoçya hakkında bir şey bilmediğimi farkettim ve aradım onu haritada, karşıma Glasgow şehri çıktı. Google maps'ten inceledim yakınlaştırdım ve kamusal binaların listesini çıkardım: gözlemevi, katedral, stadyum, müze ve sanat galerisi, hastane, ilkokul, mezarlık, kış bahçesi, höyük gibi hoşuma giden sözcükleri listeledim (evet höyük varmış Glasgow'un kenarında, sanki Anadolu). Mesela Ursula Le Guin'in kitabını sipariş verdim, onun için sabırsızlanıyorum diye yazarın biyografisini okudum onu beklerken ve onun hâlen Portland'da yaşadığını öğrendim. Açtım Portland nerdeymiş, nasıl bir yermiş diye inceledim, ve gene kamusal binalara ve sokak görünümlerine baktım. Aslında boya kalemlerimi de alıp bir hayâli şehir yaratmak istiyordum ve sonra da o şehirde yaşayan insanları hayâl etmek. Ve oradan bir yerden bir hikâye yakalamak. Ama kısa bir öykü için belki biraz fazla olabilir.

Listeleri böyle çoğaltmayı düşünüyorum. Meselâ beş sayfa liste yapabilirim. Ya da on. Nasılsa çok eğlenceli ve kolay. Sonra aralarından "çınlayan" sözcükleri işaretleyip, onları yan yana dizip, bana bir hikâye anlatıp anlatmadıklarına bakabilirim.

Bu şekilde çalışmak çok zevkli. Genelde yaratıcı yazarlık kitaplarında, ya da ünlü yazarların tavsiyelerinden birinde, yazmak için "alnından kan damlayana kadar" düşünmek eylemi olarak tanımlarlardı yazarlığı. Ve şimdiye kadar yaptığım buna çok yakındı. Sıfırdan üretmeye çalışmak çok yorucu ve zevksiz. Oysa bugün listelerimle çalışacağım diye eve koşa koşa geldim. İnsan sırf buna bile sevinebilir.

Böyle işte. Bir de şu internetten alışveriş işi fena oldu. Aldıkça alasım geliyor. Türkiye'dekinin yarı fiyatına Lamy dolmakalem buldum. Var bende bir tane ama ucu fazla kalın. İncesini istiyorum. Ve su hazneli suluboya fırçası. Ve suluboya takımı da. Aklım çıktı.



Cuma, Nisan 07, 2017

Mucize, öyküm ve kitaplar.

Dünden bahsetmek istiyorum.

Ortaköy'de Atm'den para çekiyordum. Tam kartı ve paraları Atm'den aldım, cüzdana yerleştiriyorum, kaşla göz arası derler ya, kart kayboldu. Ulan nasıl kaybolur, daha şimdi çektim aldım ya makineden? Sağa baktım. Yok. Sola baktım yok. Makineye baktım yok. Yerlere bakıyorum yok. Cüzdana bakıyorum yok. Çantaya bakıyorum, yok. Yokoğluyok. Hay allah. Kayboldu kartım. Canım nasıl sıkıldı. Herhalde diyorum cüzdanın içine koydum başka yere koymuş olamam, kağıtların arasında görünmüyor. Ya da çantaya attım, çanta da bavul gibi maaşallah. Neyse. Mont elimde, çanta öbür elimde, cüzdanı çantaya attım, otobüse atladım, Bahçeşehir Üniversitesi kütüphanesine çalışmaya gidiyorum, öyküyü bitireceğim. Girişte güvenlikle konuştum, işleri yokuşa sürüyor, üyeliğiniz bitmiş bilmem ne bir sürü gereksiz laf. İçeri girdim yukarı çıkmadan koltuklarda cüzdanın içini boşalttım, çantanın diplerini kontrol ettim, bulamadım, yukarı çıktım. İptal ettirmem gerek kartı ne gereksiz işler diye kendi kendimi yiyorum. Yukarıda tam yerleşmek üzere çantamı sandalyenin sırtına astım, montu da asacağım, montun yakasında elime sert bir şey geldi: aha...inanılmaz...banka kartımın ta kendisi! O kadar inanamadım ki gerçekten benimki mi diye üstünde yazan adımı kontrol ettim. Yol boyunca montun yakasının arasında kalmış, taa Ortaköy'den Beşiktaş'a. Şeytanın aklına gelmez. Ayrıca düşürmek işten değil! Her yerde düşebilirdi: otobüse koşarak bindiğimde, otobüste akbili basarken, kütüphane girişinde güvenlikle konuşurken, koltukların üstüne montu bıraktığımda, yolda, merdivenleri çıkarken, her yerde. Fakat mucize eseri düşmemiş. Mucize! Fransızlar buna ne derler biliyor musun? "Chance de cocu" derler. Çok şanslı insanların aşk hayatının başarısız olduğuna inanıyorlar. Belki "aşkta kaybeden kumarda kazanır"dan türemiştir bilemedim şimdi. Chance de cocu, aldatılan adam/kadın şansı demek tam olarak. Fiyuuuu...

Sonra oturdum çalıştım. Çıktısını almıştım o güne kadarki çalışmanın. Başı çok kuru ve iticiydi. Sırf bir yerden başlamış olayım yazmaya, gerisi gelir diye düşünüp yazmıştım. Gereksiz cümlelerin üstünü çizdim. Şu çok mu anlam katıyor, şu çok mu lâzım, şöyle desem nasıl olur, şöyle de olabilir derken, başı bir temiz toparlandı. Kısaldı biraz ama daha iyi oldu. Erkeklerin ense tıraşı gibi. Kısa fakat net. Bak demek ki insan en başta çok kısa olacak diye bir korkuya kapılıyor. Ya sözcükler kurursa? Ya üç cümleden öteye gidemezsem? Yalnız yıllardır buraya yazmış olmak yazıma çok şey katıyor, özgürlük ve güven hissi veriyor.

Öykü epey bir temizlendi. Ben de rahatladım.

Eve geldim. İnstagram'da birileri Kaddafi ile ilgili paylaşımda bulunmuş, yayınevim repostlamış. Bir sürü güzel sözün arasında: "müthiş edebi bir dil" diye bir söz geçmiş. Amanın. Bir titredim, bir sevindim, bir üstüme alındım...Sanırsın bana Pullitzer vermişler. Tam öyküyü de toparlamışım. O sırada inandım. Olacak bu işler dedim. Belki şu an henüz ham olabilirim ama zamanla daha güzel olacak. Var öyle bir potansiyel. Gerisi bana kalmış. Çalışmama bakar. Daha önce çalışıp başardım. Gene başarırım. Günün en güzel gelişmelerinden biriydi.

Böyle işte. Akşam da o gazla idefixten bir sürü kitap sipariş verdim. Son senelerin merak ettiğim fakat almadığım kitapları. Bir tane Haldun Taner öykü ödülü almış kitap aldım: Murat Özyaşar'ın Ayna Çarpması kitabını. Geçenlerde Kunegond, bu yazarın etkinliğini kaçırdığımıza hayıflanmıştı.

Ve öykünün son düzeltmelerini bitirdim. Bitti yani. Oh. En nihayet.

Aslında dün üç tane kitapçı gezdim. Ursula Le Guin'in Dümeni Yaratıcılığa Kırmak isimli kitabını aradım. Alkım'da yoktu, Alkım'ın karşısında bir kitapçı vardı, orada da yoktu, en son Nişantaşı D&R'a girdim. Orada da yoktu. İdefix'e sırf o yüzden başvurdum. Almışken kargoyu bedavaya getireyim dedim, sonra da biraz abartmış olabilirim. Ama heves vardı içimde. Biraz da ondan bu şımarıklık. Ödül diye. Hem öykü bitirme ödülü, hem de hevesi beslemek için. Keşke okusam o heves devam etse de...

Bir tane yeni defter ve kalem aldım. İçine öykülerden yakaladığım ipuçlarını yazmayı planlıyorum. Galiba bu işin üstüne gideceğim önümüzdeki senelerde. Güzel bir yola girdim. Heyecanlı ve sevinçliyim.

Salı, Nisan 04, 2017

Salçalı makarna ve Borges.

Bu başlık günümü ne güzel özetledi. Günün tek atraksiyonu salçalı makarnaydı. Onun dışında tamamen kayıp bir gün. Bir de kahvaltı dünkü gibi yumurtalıydı. Yani özel.

Borges'e canım sıkıldı. Ölümsüz diye bir öyküsü var, Alef kitabında. Bugün onu okudum işlerimi halledip. İlk başta vay canını ne güzel bulmuş, şurayı ne güzel demiş filan diye okudum hayran hayran. Not bile alacaktım. Sonra olaylar beni aştı. Homeros'a filan anlamadığım göndermeler. Ne İlyada'yı okudum ne Odysseus'u. Okusam da aklımda kalmazdı o gönderme yaptığı cümleler. Şimdi öyküyü beğendim mi beğenmedim mi söyleyemiyorum. Tam anlamadım. Bir kere daha okumam lâzım. Hatta beş kere daha. Belki on. Yok öyle bir sabrım. Belki ilerde. Ama nasıl Borges olmuş anladım. Bu hikâyesi bambaşka. Önceden okuduğum iki tanesinden çok farklı. Ama beni "biraz" aşıyor. Beğenmeden anlamadan insan hayran olur mu? Bari anlasaydım da böyle arada kalmasaydım. Belki nette bununla ilgili yazılmış makaleler bulurum. Mutlaka konuşulmuştur bir yerlerde bu hikâyesi tartışılmıştır.

Bir de Tomris Uyar çevirmiş. İçinde ürkünç, ağu, tarazlamak gibi zorlama sözcükler var. Tomris Uyar dan nefret ettim.

Bütün gün böyle geçti işte.

Salçalı makarnaya gelince: inanmayacaksın ama ilk defa yaptım. Bin kere filan ketçaplısını yapmıştım. Alâkası yok. Olay salçaymış. Biraz tereyağ ve sarmısak ezmesi kattım içine. Biraz da kekik. Offff. Nasıl güzel oldu bilemezsin.

Ama Ölümsüz henüz tamamına hakim olamasam da öykü yazmaya meraklı biri için ders gibi bir öykü.

Denge kurmak. Ruhum ölümüne bir konuya odaklanmaya o kadar müsait ki. Yazmak şu an o konu. Dengeyi bozmayacaksın. Marifet değil ölümüne odaklanmak. Kendini tüketmek. Bana hiçbir zaman mutluluk vermedi. Vermeyecek.


Pazartesi, Nisan 03, 2017

Şahane bir gün.

Bugün şahane bir gündü dostum. (Nispeten) erken uyanabildim. Günümün akışında iki buçuk saat fark etti. İki buçuk saat çok büyük fark dostum :). Öğlene kadar ev işlerini bitireyim sonra yazıya geçerim diye yazıyı bugün kendime ödül yaptım. Ev işleri öğlende bitti. Pırıl pırıl bir mutfak, ocağına varıncaya kadar temizlenmiş, toplanmış tezgâhlar, yatak odasında değişmiş nevresimler, süpürülmüş yıkanmış koltuk kılıfının verdiği gönül rahatlığıyla yazının başına oturdum. Kasmadan fakat kontrollü bir şekilde.

Öykünün kabasını bitirdim mi saat üçte? Bazı yerler biraz kurcalanmak ister. Ama öykü bundan öncekilerin verdiği o, "bu öyküyü ilk ben okuyorum" gururunu yaşatmadı. Belki fazla kurcalanmaktan konusu bana çok sıradan geldiği içindir. Bilemiyorum. Hiçbiri beni bu kadar uğraştırmamıştı. Neyse söyleyeceğim o değil.

Saat üçte, pırıl pırıl bir ev, ve bitmiş bir öykü ile başbaşa kaldım. Gün başka zaman yeni başlıyor olur. Dedim kalk. At kendini dışarı. Banka işlerini hallet bak daha kapanmadı. Bankadan sonra da saçlarını boyat. Benim buradaki şube aşırı kalabalıktı, sırada abartısız altmış kişi filan bekliyordu. Dedim ne güzel bak, sen de burada bekleyeceğine o süreyi öbür şubeye bu güneşli havada yürüyerek değerlendir, hem güne biraz temiz havada yürüyüş katmış olursun. Gittim öbür şubeye, kimsecikler yoktu. Hemen işim bitti. Geri geldim. Kuaföre. Hop nefret ettiğim bir işi de aradan çıkardım. Yoldan kıyma ve maydanoz aldım. Bulgurun yanına köfte yaparım diye hesaplamıştım. Eve geldim. Köfte yaptım. Pişirip yedim. Ve saat daha sekiz buçuk bile değil.

Ama bu verimliliğin temeli bir kaç gün öncesine dayanıyor. Yatmadan bir yatmadan önce yogası yaptım. Hiç yoga yapmadıysan bile hayatında bunu bu gece ne olur bir dene. Zaten yatakta yapılıyor. En basitinden uykunu daha iyi almış oluyorsun sabaha. Ben dün akşam yarım bırakmak zorunda kaldım çünkü resmen sızdım yarısında. Fakat evvelsi gün, yogayı yaptığımda öyküden dolayı bir miktar gergindim. Ve yoga sonrası, bugüne kadar başardığım şeyler bir bir gözümün önünden resmi geçit yaptı. Artık kanıksadığım şeyler. İrili ufaklı. Hatırlamak iyi geldi. Kendime bakışımı değiştirdi bir miktar. Ertesi gün, evi topladım, yoruldum, canım film izlemek istedi. Saat beşti. Ve ben sanki kural varmış gibi gece olmadan hiç film izlemem. Ve çok uzun zamandır, belki senenin başından bu yana evde film izlememiştim. İşleri bırakıp, Passengers'ı izledim. Bir keyif, bir keyif. Bana öyle iyi geldi ki. Böyle ruhumu sanki silkeledi. Bu sabah da kahvaltıma özendim. Yumurta filan pişirdim. Ama suda kırmadan. Kabuğuyla. Yanına yeşillik. Yanına jambon. Taze kıl biber. Üstünden de yoğurt. Beslenmeme dikkat ettiğimde yoğurda keten tohumu tozu ve tarçın da katarım. Bu sefer chia tohumu da ekledim. Bu akşam da aynısını yemeğin üstünden yedim.

Bu arada ev işlerinin bir türlü neden bitmediğini çözdüm. Çünkü çok çok çabuk yoruluyorum. Mesela  beş dakika süren bir kalmış limon sıkacağını temizlemek beni bitiriyor çünkü belim ağrımaya başlıyor hemen. Aklıma öğrenciyken kilomun aşırı düşmesi geldi. Yani vücutta yakılacak yağlar bitmiş artık kasları yakacak kiloya inmişim. Yaklaşık beş kilo kadar. Beş kilo kas. Belki onlar hiç yerine gelmedi. Belki o zayıf kasların üstüne bindi sonraki yağlar. Bilmiyorum. Ama gün içinde belimin ne çabuk ağrımaya başlayıp beni zorladığını bugün birçok defa ilk olarak fark ettim. Şu an bile ağrıyor meselâ. Kesinlikle şu üstümdeki fazlalıkları atıp kaslarımı güçlendirmem lâzım. Bir de kilolar birikince hareket etmek zorlaşıyor, ve bu bir kısır döngü. Bu ayki önceliklerimden biri bu olmalı.

Ah unutuyordum söylemeye, Çanakkale'deki koro festivaline öyle elimizi kolumuzu sallayarak gidemiyormuşuz maalesef. Tüm koroların içinden sadece 36 seçilmiş korist katılacakmış...Yani seçmelere katılacağım eğer cesaret edebilirsem. Seçilirsem katılacağım.

Şimdi biraz satranç problemi çözeceğim. Sonra da bir kitap mı alsam elime ne? O zaman işte, şahanenin de ötesi olur.



Cumartesi, Nisan 01, 2017

Mart ayının hedef muhasebesi.

Yeni bir aya girdik, malumun. Geçen ay koyduğum hedeflerin ne kadarını gerçekleştirdim ve bu süreçte neler öğrendim, bu ayın hedefleri ne olmalı? İşte bu yazının bazı konu başlıkları.

Geçen ayın beş hedefinden üçünü gerçekleştirmişim. Hem de yazarken bana en zor gelen hedeflerden üçü. Hatırlayalım neymiş hedefler:

1- Bir şarkı sözü yazmak.

2- Bir kısa öykü yazmak.

3- Akşam yemeğinden sonra hiçbir şey yememek.

4- Her gün yoga veya yürüyüş yapmak.

5- İş kitapları okumak.

Şarkı sözü yazmak:

Sandığım gibi teknik bir konu değilmiş. Tabii bestelemek işin içine karışsa bambaşka bir şey olurdu. Fakat ilk başta bana çok imkânsız ve uzak bir hayâl gibi gelen şeyi kolayca yaptım. Tabii ki denemek içindi.  İşte karşınızda (burada davullar çalsın) son bölümü eksik şarkım: 

Belki ben artık yorulmuştum
Belki senin kıvılcımların yetersiz
Belki şu şapşal Merkür ters gidiyordu
Ya da sadece hayat beceriksiz

Bilmiyorum
Bilemiyorum
Ama bugün 
Çaylar sanki şekersiz
Çaylar sanki şekersiz

Oysa bir bakışına güller açmıştı
Bir soru sormuştun sebepsiz
Sevinmiştik bir an biliyorsun
Erikler tomurcuklanmıştı mevsimsiz

Bilmiyorum
Bilemiyorum
Ama bu yıl
Nisan Mayıs gereksiz
Nisan Mayıs gereksiz 


Bir kısa öykü yazmak.

Bu hedef az kaldı güme gidiyordu, az kaldı ihmâl ediliyordu. Neyse ki yazı tahtama o hedefleri yazmıştım ve salonda alçak sehpanın içinde gözümün içine baktı durdu da vicdanımı rahatsız etti. Sanırım bütün kişisel gelişim kitaplarında hedefleri görünür bir yere asmayı söylemelerinin sebebi bu. Hiç uygulamadığım bir tavsiyedir. Bu sefer de şansına oldu. Ama gerçekten işe yaradı. On beşinci gün gözüme battı ve zararın neresinden dönülse kârdır deyip işe koyuldum. Bir haftadan kısa zamanda taslak bitti, ve üçüncü hafta da işçiliğe giriştim. Herşeyi bir kenara ittim, ve sırf yazmaya odaklandım. Bir haftada bugün itibariyle on beş kitap sayfası süren bir öykümün büyük kısmını ortaya çıkardım. Daha uğraşmam lâzım ama ben o kadar yoruldum ki, az önce blog yazılarından da sadece bir haftadır yazdığımı anlayınca çok şaşırdım. Biraz dinlendirip tekrar elime alacağım.  Şu an beynim aşırı yorgun ve bu çok anlaşılır bir durum. Bu haldeyken sağlıklı kararlar alabileceğimi sanmıyorum. Şu önümüzdeki iki üç gün evin ihmâl ettiğim işlerini yapacağım sadece, hiç yazı yazmayacağım. Ev de biraz toparlanır, iyi olur, hem kafamı da dağıtmış olurum.

Akşam yemeğinden sonra hiçbir şey yememek.

İşte bunu bir ay boyunca sürdürebileceğimden hiç emin değildim. Ama yaptım. Bir iki gün dışında bunu başardım. Fakat artık ilk zamanlar olduğu gibi erken uyanamıyorum. Bunda hormonal düzenin de etkisi var. Maalesef istediğim kadar kilo veremedim. Çünkü bkz. bir sonraki madde. 

Her gün yoga veya yürüyüş yapmak.

Bu maddeden çok ümitliydim. En kolay bunu yaparım diyordum. Gene de olmadı. Sebeplerden biri adet döngümün bu ay uğradığı düzensizlikti. Bir ayda iki PMS dönemi yaşadım: halsizlik. Artı soğuk algınlığı. Bak bunu unutuyordum. 

İş kitapları okumak:

Hiç aklımı veremedim. Onun yerine 3 tane Borges kitabı satın aldım. Biraz onlara göz gezdirdim. Bir de ülkenin şu halinde zaten hiçbir girişime başlamayacağını bildiğim için, geriye ittiğim bir hedef oldu bu. Belki bir girişim için değil de günü geldiğinde hazır olmak için okumayı düşünebilirim.


Sonuç:

Yıllık ve haftalık hedef yapmışlığım çoktu da aylık hedef yaptığımı hiç hatırlamıyorum. Verimli oldu bu şekilde hoşuma gitti. Bir de ipin ucu kaçmadan tekrar işe koyulabildim.

Şarkı sözü yazmak benim için güzel bir yaşam deneyimiydi. Hayatımda en az bir sefer yapmak isteyeceğim türden bir şey. Tıpkı yamaç paraşütü gibi. Bu ay tekrarlamak ister miyim şu an bilmiyorum. Sanki pek istemiyorum.

-----------

Bu ay geçen ayın öyküsünü şekle şemale sokmak istiyorum. Bu ayın sonunda da bir dergiye gönderirim. Okuduğuma göre birkaç dergiye aynı anda göndermek hoş karşılanmıyormuş. 

Hem spor yapayım, hem evi temiz tutayım, hem güzel bir yemek yapayım, hem de yazılarımı yazayım dediğimde ortalık karmakarışık oluyor. Yapamıyorum. Yazı yazdığım günün ne başına ne sonuna başka bir iş koymamalıyım. O gün, yazı günü olmalı sadece. O zaman verimli oluyor.  

Birkaç gün şu evi şekle sokmak niyetindeyim. Çok fazla iş yok ama onlar durdukça önümü göremiyorum. Onları bir listeleyip günlere pay etmek var. Sonra durup ileri bakarız. Haydin bu seferlik de bu kadar olsun.






Salı, Mart 28, 2017

Yazmak.

Yazı masasından kalkıp blog başına oturmak. Gene aynı ekran, aynı bilgisayar. Koltuk farklı, amaç farklı, tavır farklı.

Öyküde beşinci sayfaya geldim. Kitap sayfası olarak hesaplarsan üçle çarpacaksın: on beş, ama başı: on üç. Bugüne kadar yazdıklarım hep kısacıktı. Bu desen uzadıkça uzuyor. Yalnız bir yerde bir yanlış yaptım. Anlatımda. Geri dönüp sakin kafayla düzeltmem gerek. Yani bu - korkarım - henüz ikinci taslak. Daha - fransızların deyimiyle - tezgâhta ekmek var. Yani çok iş.

Ama uzamasına içten içe seviniyorum galiba. İş çıktıkça çıkmasına değil, ama etli butlu olmasına. Kuru kuru anlatımlarım hoşuma gitmiyordu. Bir de yazdıkça aklıma gelebilen ayrıntılar hoşuma gidiyor. İlkokulda yazardım ben böyle, ödevlere, ve keşke daha çok zamanım olsa, neler neler yazardım diye düşünürdüm. Gene de zamanım varken masa başına oturup o yazıyı çalışmak aklıma gelmezdi.

Bugün mesela, oturdum başına. Tıkandım kaldım. İki saat boyunca tek bir cümle yazamadım. Sonra dedim, kalk. Kalk, kalk. Üstünü giy, dışarı çık, çay kurabiyesi neyin al. Aynen öyle yaptım. Üstümü giydim. Saçlarımı taradım. Gittim para çektim, ilaç aldım, meyve aldım, markete uğradım. Geri geldim. Çay koydum. Sonra kurabiyelerle ve çayla masa başına oturdum. Baktım az az yazıyorum. Sonra açıldı işte. Nasıl hoşuma gitti. Hem yazı ilerledi hem de kendi yarama merhem olabildim, tıkanıklığı açabildim diye sevindim.

Dün de yemekten sonra biraz zorladım kendimi. Normalde yemekten sonra dişe dokunur bir iş yapamıyorum. Her zamankinden biraz daha fazla yazabildim. Sabah uyanınca, gece yazabildiğimi hatırladığımda sevindim.

Bazen aşırı heyecanlanıyorum. Bazen aşırı sabırsızlanıyorum. Hadi bitsin de okutayım, göndereyim istiyorum. Zorlanıyorum öyle olunca...

Dün Borges'ten bir öykü daha okudum: alef. Şimdi şöyle. Öyküye bayılmadım fakat bunca zamandır kafamda öykü kurgusu düşünmekten midir nedir, yazarın bir fikri alıp nasıl öyküleştirdiğini görmek acayip hoşuma gitti. Görebildim yani onu. Net. Biraz Borges'ten özel ders almak gibi bir his. Evet o kadar ayrıcalıklı hissettim kendimi. Bir de tekrar edebi metinlerle haşır neşir olabilmek beni umutlandırdı. Belki gene kitap okuma iştahım geri gelir. Ah! Ne kadar isterim, şöyle bir kitabı elimde evirmek çevirmek, sonra ilk sözcüklerinden yavaş yavaş içine girmek ve oradan yeni insanlarla tanışmak ve tanıdık olana denk gelmenin hazzıyla kendimi öyküye iyice kaptırmak ve bittiğinde bir yazarı kalbime almak.

Yazmak da zevkli be blog. Yani kurgu yazmak. Başta aşırı zor. İmkânsız gibi. Asla olmayacak gibi. Safi eziyet. Ama asılırsan, uğraşırsan, çok istersen, bir daha, bir daha denersen, kendinden nefret etmemeyi öğrenirsen kötü fikirler için, hatta onlara izin verirsen, sana yeteneksiz diyen herkese, hatta en çok kendine kulaklarını tıkamayı becerebilirsen, birazcık ilerlediğinde, birazcık yolunu yordamını bulduğunda...O dünyayı oluşturuyorsun ya. Güzel oluyor işte. Sanki hep heves ettiğin bir oyuncakla ilk defa nasıl oynanacağını çözmek gibi. Bir de mesela beni ne heyecanlandırıyor biliyor musun: yazdığımı ilk okuyan olmak. Sanırsın Harry Potter'ın sekizinci kitabını yazdım, fanlarım kitapçının önünde sabahlamış, kuyruk oluşturmuş da, ilk ben okumuşum, aman ne güzel. Ama öyle bir his. Çok mu kibirliyim sence? Değilim ya. Değilim. Kime ne zararı var hem öyle hissetmenin.

Her şeye baştan başlayacak olsam, neyi farklı yapardım biliyor musun? Sıfırdan başlayacağıma, sıfırdan bir kurgu oluşturmaya uğraşacağıma, beğendiğim bir yazarın bir öyküsünü alıp, değiştirerek yazmaya çalışırdım alıştırma olarak. Belki her öykü değiştirilmeye uygun değildir. Ama ona göre bir tane seçerdim.

Bugün işte böyle geçti. Çok hızlı akşam oldu.


Pazar, Mart 26, 2017

Yallah Rima.

Bugünün işlerini bitirdim sayılır. Gönül rahatlığıyla bloğuma yazabilirim. Ne muhteşem bir his. Bir de deminki gibi yağsa iyice şahane olur.

Yazacak bir sürü konu birikti. Yarısını unutmaktan korkuyorum, unutmayayım diye not almaya da aptal gibi üşeniyorum.

İlk önce satrançtan bahsetmek istiyorum. İstatistiklere baktım, bir senedir oyun puanım çok dar bir aralıkta seyretmiş. Sanki ilerlememiş gibiyim. Ama ben öyle hissetmiyorum. Çözdüğüm onca problemle başka türlü hayatta öğrenemeyeceğim şeyler öğrendim. İlerlettiğimi hissediyorum ve bu bana müthiş bir güç veriyor. Aslında satrancı bu kadar sevmemin en önemli sebeplerinden biri de bu. Kendimi aşıyorum. Bir ağacın yeni bir dal vermesi ve onu yapraklarla donatması gibi. Güçlülük hissi veriyor. Sanki dağları aşarım. Bugün çok hata yaptım ve puanım geriledi. Ama bir sor ne oldu diye. Bana 1450'lik problemler sordu. Zor sordu yani. Ben üç gün önce 1230 seviyesinde problem çözüyordum da yanılıyordum. Son iki günde bir şeyler oldu bana. 1230 nere 1450 nere. Bir de bir şey fark ettim uzun zamandır. Oyun kazanmak istiyorsam, bir: karnım tok olacak, iki: içimde hafif bir agresiflik olacak. Böyle hani seni sinirlendiren birinin alnına şak diye okkalı bir şamar atasın olur ya. Öyle olacak. O zaman hırsımı satrançtan çıkarıyor ve yüzde 90 yeniyorum. Tok karın ve hırs. Problemleri öyle çözebilince dün, nasıl bir gazla doldum bilemezsin. 1400 seviyesine geldi dayandı puan, kendime "yallah Rima, you can do it" dedim. "Yallah Rima" ne kız? dersen, bir tane internette dolaşan bir videoydu. Viyolonsel çalan bir sokak çalgıcısı vardı sanırım. Bir tane de genç bir kız ve babası. Baba kameraya çekiyor bir yandan da kızını müzikle beraber dans etmesi için teşvik ediyordu. Bir kaç kere "yallah Rima" dedi, kız da en sonunda o kadar güzel bir dans sergiledi ki doğaçlama...Vay canını oldum. İşte o. Hep öyle bana "yallah" diyen bir babam olsaydı keşke. Olmadığı için kendi kendime söylüyorum. Ne yapalım.

Bugün öyküyü ilerlettim biraz. Fena olmadı. İlk başı biraz kuru oldu. Sanki havaya giremedim. Dün yazdığım kısmı yani. Bugün biraz daha etli butluydu. Belki başa döner biraz düzeltirim bittiğinde. Günde maksimum beş yüz sözcük yazabiliyorum. Çok yavaş evet. Ama benim olayım yavaşlık maalesef. Nefret ediyorum bu huyumdan. Hızlı anlarım ama yavaş yaparım her yaptığımı. Çocukken de böyleydi. Eli çabuk insanlara çok imreniyorum. Hani bitmişti öykü diyorsan, belki tam anlatamamışımdır: yazmadan önce öyküyü tasarlıyorum, biten oydu, taslak diyebiliriz, notlar alıyorum, başında şu olacak, sonu şöyle bitecek diye. Sonra bunun, işçilik kısmı dediğim, cümlelere dökme faslı başlıyor. Ki o en sevdiğim, en zevkli kısmı. Ama havaya girmek öyle bir günde olmuyor. Bugün havamdaydım neyse ki. Yani fena değildi. Çevirileri yaptığım zaman kapandığım bir arka oda var. Küçücük. Duvarları boş. Arkamda kuruyan çamaşırlar asılı. Onun yanında da hobi malzemeleri şeffaf kutularda istiflenmiş. Oda küçük olunca sanki dikkatimi toplaması da daha kolay oluyor. Önüm duvar. Sağda ağaçlara bakan bir pencere var. Orada daha üretken oluyorum. Bir de çeviri zamanından kalma alışkanlıkla zırt pırt yerimden kalkmıyorum. Bir de yağmur yağıyor...Bugün bir an çocuk gözümle kendime baktım. Pek hoşuma gitti. Çocukken şu halimi görseydim. İnsanın parmaklarının ucundan hayallerinin akıp bir hikayeye dönüşmesi çok büyüleyici bir şey. Çocuk olsam çok imrenirdim, ben de yapmak isterdim. Günlerden Pazar ve dışarıda da yağmur yağıyorsa hele.

Onun dışında bahsetmek istediğim, kilom var. Çok şükür geri aldığım bir buçuk kilonun bir kilosunu geri verdim. Oysa hala PMS. O bakımdan biraz moralim düzeldi.

Ve son olarak Instagram hesabım, ufkumu genişletmek için kullanıyorum desem de acaba kendime eziyet etmeyi seviyor muyum diye de sormam lâzım. Çok değişik hayatlar var şu dünyada. Ve bana ben ne yapıyorum burada diye sorgulatıyor acı acı.

 Okulda benimle aynı serviste giden bir yumurcak vardı, 3 yaşındaydı okula başladığında. Minnak bir şey, ismi N.. O minnak büyümüş, başına her ne gelmişse kendini seyahatlere vurmuş. Ve bir yandan fotoğraflar çekerek paylaşıyor. Onun İG ını takip ediyorum ağzım açık durumda. Diğer yandan National Geographic'in İG ını da takip ediyorum. Akışa baktığımda N.'nin fotoğraflarını çoğu zaman NG'in fotoğrafları ile karıştırabiliyorum. En son Kilimandjaro dağında kamp kurmuştu, oradan paylaşıyordu fotoğraflarını. Hemen ertesinde kuzey kutbuna çıkıp kutup ayılarının peşinden koşmaya başladı. Birkaç tane görmüş. Ama fotoğraflarını çekememiş filan. Vay canını N.'ye bak diyorum.

Öbür tarafta şahsen tanımadığım, bir fransız astronot var uzay istasyonundan dünyanın fotoğraflarını paylaşıyor, Thomas Pesquet. Geçen uzayda yürüyüşe çıkacaktı onun hazırlıklarını çekmişti. Tahran'ın gece uzaydan görünüşü, Atina'nın gündüz uzaydan görünüşü, bunlar son paylaşımları. Nasıl bir devir bu arkadaş? Uzayda astronot var, senin tepeden fotoğrafını çekiyor, o fotoğraf sana ulaşıyor, sen de altına yorum yazıyorsun, o da belki okuyor. Birkaç kişi Istanbul'u da çek demiş :). Mesela aynı adam, bu yaz düğünlerinde sağdıçlık yapacağı arkadaşlarının alyanslarını almış yanına, uzayda havada resmini çekmiş, sonra onlara yazın geri döndüğünde verecek.



Bir de son dünya satranç şampiyonasından sonra iyice idolüm olan Susan Polgar'ın İG'ını takip ediyorum. Ne yapıyor, günleri nasıl geçiyor, görebiliyorum. Çok şahane değil mi sence de? Eskiden böyle bir şeyi hayal bile edemezdik. Dergilerin gazetelerin bastıklarına tabiydik. Asla gün be gün takip edemezdik.



İş konusunda aklıma ne geldi biliyor musun? Geçen hani Çin'e sipariş geçmiştim ya. Aklıma geldi, baktım, satılıyor. İnsansız hava aracı, Ingilizcesi drone, böyle dört pervaneli uçan uzaktan kumandalı oyuncak gibi bir şey. İnternetten sipariş verebiliyorsun. Dedim bir kaç tane sağlam İHA' na yatırım yapsam, sonra İstanbul'da sırf bunlarla teslimat yapılan bir kurye şirketi açsam. Kameralı ve uzaktan kumandalı ve GPS'li. Misal. Zevzeklik benim yaptığım, sen bakma bana. Ama işte kesin bir gün yapan biri çıkar. Ben de "şerefsizim aklıma gelmişti" der, tırnaklarımı yerim.



Kafam işte böyle karman çorman fikirlerle dopdolu. Böyle farklı hayat örnekleri görmek iyi geliyor. Bir yandan sarsıyor insanı, ama bunlar büyüme sarsıntıları. Bu yaştan sonra astronot olacak değilim elbet. Ama bir astronotun gözünden dünyaya bakabilmek de insanın ufuklarını genişletir. Önümüzdeki aylarda hayatımı ufaktan ufaktan yeniden şekillendirecek kararlar alacağım, bunu hissedebiliyorum. Böyle hamur suludur ya, yoğurdukça toplar kendini, işte hayatım şu an öyle sulu ama yoğursam toplayacak. Yarın öbür gün değil belki, ama birkaç aya. Belki seneye.





Cuma, Mart 24, 2017

Miskinlik, alışveriş, satranç.

Üstümde bir miskinlik. Bütün gün böyleydi kıpırdamaya karar vermek ve kıpırdamanın arasına illa ki bir buçuk saat girdi. Muhtemelen PMS'in de etkisi var. Gıdım gıdım verdiğim kiloları toptan geri aldım. Hoh hoh hoh. Bir buçuk kilo. Geldi buldu beni, yine yeni yeniden. Neymiş dersen, bir gün sinema izlerken, bir albeni, bir nestle bitter gofret yedim. Üst üste, evet. İki gün sonra da Hatay usulü tahinli cevizli kabak tatlısı. Kıtır kıtır. Nefisti. Deme sakın. Sen de kaşınmışsın ama deme. Kabak tatlısını anladık da tahinli cevizli sosu yemen şart mıydı deme. Şarttı çünkü, evet. Hem tahin de ceviz de çok besleyici. Bir sürü demir, bir sürü omega 3, bir sürü kalsiyum. (Ve oldu bana bir sürü kilo, şşşh söyleme). Yine olsa yine yerim. Mevsimi geçecek diye ödüm patladı zaten. O tadı bir daha tadamadan ölüp gidersem gözüm açık giderdim. İstanbul'da oturanlar için net adres veriyorum. Nişantaşı City's in sinema katındaki restoranların orada bir Chef Döner var. Oradan Hatay usulü kabak tatlısı iste. Gerçi karşı tarafta da şubeleri varmış. Ama semtini unuttum. AVM'nin adını da unuttum. Baktım şimdi internetten, Ümraniye'de Meydan AVM'nin içindeymiş. Çalışanları da çok sevimli. Diğer yemekler de lezzetli de o kıtır kıtır kabak tatlısı...

Ne diyordum? Miskinlik. Bütün gün masanın başına geçip de şu öyküye bir el atamadım. Bunun için kendime çok kızgınım. Ama her zaman yayıla yayıla yazdığım buraya bile zor yazıyorum şu an. Demek ki piller kritik seviyeye ulaşmış. Demek ki kızmamalı. Yarın yazarım, daha güzel yazarım diye avunmaya çalışmalı.

Bugün yazı yazamamanın hıncını alışverişten çıkardım. Dışarıdaki işlerimi hallettim, geldim eve ve Çin'e bir dolu sipariş geçtim. Bir tane güzel cüzdan buldum, bir tane güzel çanta, bir tane güzel saat, iki tane de güzel yoga ve spor pantolonu. Elimdeki cüzdanım kenarlarından yıpranmaya başladı. Ve rengi de kırmızı. Jardzy kırmızının ateş rengi olduğunu ve para konularında kullanılmaması gerektiğini söylediğinden beri cüzdanı değiştirmeyi kafaya koymuştum. Batıl inançtan çok ben böyle her şeyi lime lime olana kadar kullanma huyumdan vazgeçmek istiyorum. Eskisini Tchibo'dan bulmuştum. Piyasadakileri beğenmiyorum. Hep böyle plastik ve gereksiz çarpıcı. Ya kocaman dore bir tokası var, ya bir şey. Aynı paraya sade fakat güzel deri cüzdan buldum. Saatimin kayışı plastik ve durmadan kırılıyor. Kayışının orijinalini alsam dünya para, neredeyse yeni saat parası, ve iki günden yine kırılacak, üstüne ekleyip yeni saat aldım ben de. Bu seferkinin kayışı sağlam. Öyle işte. Yoga pantolonlarına gelince tamamen hovardalık. Yogayı evde yapıyorum, kız bu neyin cakası diyor ya şarkıda, aynı o. Kime caka yapıyorsam, aldım işte hem de bir değil iki tane. Belki yürürken de giyerim, belki motive eder diye kendimi kandırdım.

Bu arada olumlu ve sürpriz bir gelişme var. İki gündür satranç problemlerini böyle bir farklı rahatlıkta çözebiliyorum. Hata sayım azaldı ve problem puanım yükselişte. Böyle birden bire sanki bir sırra erdim. Nasıl oldu hiç bilmiyorum. Hayır rekor filan kırmadım henüz. Sadece problemi eskiden sürüne sürüne çözerdim şimdi tıkır tıkır gidiyor. Dur bakalım.

Yarın hiçbir zorunlu işim yok. Ev işlerini pas geçeceğim gene. Bütün gün oturup yazmaya çalışsam ne şahane olur. Böyle bir yandan istiyorum, en zevkli kısmına geldim, bir yandan da yazmaya kıyamıyorum, daha güzel olsun diye diye, tuhaf bir haller.

Haydin ben kaçtım. Bugünlük bu kadar.

Salı, Mart 21, 2017

Bitti (gibi).

Hani önemli bir sınava günlerce hazırlanırsın ya, hani sınava girdiğin günün akşamında tatlı bir boşluk oluşur hayatında, zorunluluklardan kurtulmuşsundur, gevşersin azar azar, rahatlarsın. İşte öyle hissediyorum şu an. Şu öykü. Sonunu en nihayetinde bağlayabildim. Tabii istediğim kadar vurucu olmadı. Ben sonu tokmak gibi insin istemiştim. Ama baktım, Borges'in aynı temalı öyküsünde tokmaklı son filan yok. Diğer öyküsünde de tokmaklı son yok, Kum kitabı öyküsünde. Sonra bugün Anıl'a imrenip Kafkaokur aldım. Oradaki bir öyküye göz attım, orada da tokmak filan gözüme çarpmadı. Yani bu standartlarımı düşürmek sayılmaz umarım, söz konusu öykülerden ikisinin yazarı Borges ve üçü de istisnasız yayımlanmaya lâyık görülmüş. Bir de bunlar sonu filan bağlamamış bile, bırak tokmağı. Öyle bitirmişler. Ben en azından bağladım. O yüzden bu şekilde yazmaya başlayacağım, öyle karar verdim. Henüz yayımlanmamış bir yazarım ben eninde sonunda. Yani yazar derken. Belki biraz abartmış olabilirim. Ama içindeki ayrıntılar güzel oldu blog. Genel duruşu fiyakalı oldu yani, söylemesi bana düşmez elbet ama. İçime sindi diyeyim, sen anla gerisini. Bence yayınlanır. Şimdi işçilik diye nitelendirdiğim kısmı kaldı. Yazması. Fikirleri, ayrıntıları sözcüklere cümlelere dökmesi. Üç - dört günlük iş. Yarın ve öbür gün işlerim var. Belki Perşembe günü başlarım başını yazmaya. Sonra dinlendirip tekrar okurum. O ilk yazıp da beğenmediğimi düşünüyorum şimdi. Ne kadar fark oldu arada. Geceyle gündüz gibi. Sonra da dergi araştırmalarına başlarım. Yes! İş oraya gelse keşke. Ah o günlere gelebilsem...

*  *  *  *  *  *  *  *

Bu ay iki sağlıklı sebze ekledim yemek repertuarıma: brüksel lahanasından daha önce bahsetmiştim, o bir de pancar. Pancar almak benim pek aklıma gelmez. Ama bugün ayıklayıp haşladım ve biraz sızma zeytinyağı ve tuz ile soğuk olarak yedim. Tek kelimeyle nefisti. Pancar cipsi de yapmayı denedim bugün ama başında beklemek gerekliymiş bir de 200 derece çok yüksek bir sıcaklık sanırsam, yarıdan fazlası kömür oldu. Bir de bakla var dolapta. Onu da yarın filan pişiririm.


*  *  *  *  *  *  *  *

Sanırım bu günlük bu kadar. Heyecanlıyım. Artık yazsam da bitse.



Pazartesi, Mart 20, 2017

Çalış çabala.

Şu an, işte, şahane bir an. Anlatacaklarım birikti ve saat çok geç değil, boş zamanım var. Hmm...

Nereden başlasam?

Cumartesi gecesi sinemaya gittim: Istanbul Kırmızı'sını çok merak ediyordum, kaçırmak istemiyordum. Hınca hınç dolu bir salonda izledim. Normalde o salondaki tek izleyici ben olurum. Ekşisözlükte yazdığı gibi prodüksiyon çok iyi, yani görüntüler, çekimler, oyuncular fiyakalı filan güzel ama senaryoyu ben beğenmedim. Dolayısı ile filmi de. Yazık olmuş. İnstagram'da takip ettiğim nadir ünlülerden biri Ferzan Özpetek, ve filmde geçen birçok mekânın başka nefis fotoğraflarını görmüştüm önceden, ayıla bayıla. Beklentim çok yüksekti. Ama filmi beğenemedim. Belki kitabı daha güzeldir. Bilmiyorum.





Pazar günü, artık çeviri de almadığım için kahvaltıdan hemen sonra masanın başına oturdum öyküm için. Akşama kadar dişe dokunur hiçbir ilerleme sağlayamadım. Pöf. Akşam olunca, elimdeki bir "nasıl çocuk hikâyesi kurgulanır" kitabından esinlenip, öyküyü zenginleştirir belki diye, sonradan bayıldığım bir alıştırma yaptım. Hikâyenin ana temasını oluşturan birkaç sözcüğü başlık olarak boş bir A4 kağıdına yazdım, sonra da liste halinde o birkaç sözcüğün bende çağrıştırdıklarını özgürce, "ilginçmiş, saçmaymış, klişeymiş" diye yargılamadan alt alta sıraladım. Koca A4 doldu taştı ikinci sayfaya. Ve müthiş bir özgürlük hissi. Müthiş bir "ne güzel fikirler çıkıyor benden" hissi. Halbuki hiçbirinin doğrudan kullanılır bir tarafı yok. Ama bir nevi öykü hammadesi üretimi. Biraz yazma hevesimi ve kendime güvenimi geri kazandım. Listedeki sözcükleri gruplara böldüm: eşya, meslek, özel isim, mekân, kültürel referans, filan diye. Beğendiklerimi, bana ilham verenleri yuvarlak içine aldım. Fakat öykü gene yerinde sayıyor. Neden yapamıyorum, çok mu kasıyorum, olmayacak bu galiba diye sıkılıp daralırken, ger ger gerilirken, yazı masasından koltuğa geçtim. Saat artık gece yarısı olmuştu. Listedeki birkaç maddeyi düşünürken zınk dedi aklıma karman çorman güzel birşeyler geldi. Hemen not aldım. Saat geçti. Yorgundum. Yattım.

Bu sabah aldım o fikri, hikâyenin yıllardır en oturtamadığım yerine koydum. Yerini bulmuş bir puzzle parçası gibi doğrudan manzaraya karıştı ve bir pırlanta gibi ışıl ışıl parladı. Vay canını. Bir yürek çarpıntısı, bir sevinç, bir heyecan. Korkarım öykü yazarken kalp krizi geçiren ilk insan olacağım. Bitmedi dur: sonrası daha acayip. Aklıma sürekli dön dolaş neredeyse kavramlaşarak gelen bir sözcük: kum. Ve bir yazar: Borges. Beni ayıplamazsan bugüne kadar doğru dürüst Borges okumadığımı itiraf etmek istiyorum, ya da ayıpla, nasıl istersen. Cahilin tekiyim. Diyorum hep. Araştırmaya başladım aylak aylak: Borges kim, hayatı nasıl geçmiş. Hiç roman yazmamış sadece öykü yazmış mesela, bunu bilmiyordum, ilginç, öykü demek... Sonra görme duyusunu kaybettiğini biliyordum, zaten bendeki karakterlerden birinde belki körlük olacaktı. Ben oradan bana çağrışım yaptı zaten diye düşünüyordum. Sonra biraz daha deştim ve...şok. Yok artık. Deve. Yuh. Nasıl ya? Nasıl olabilir? Tesadüf mü bu şimdi? Borges'in hikâyelerinden birinde, tam olarak benim kaç gündür işlemeye uğraştığım temayı buldum: aynı adamın gençliği ve yaşlılığı karşılaşıyorlar! Allahtan benden farklı işlemiş. Yoksa at her şeyi çöpe. Daha güzeli yazılmış nasılsa diye. Benimkisi biraz daha değişik. Ve o öykünün bulunduğu kitabın adı: Kum Kitabı. Buyuuuuuuur, buradan yak! Çok acayip bir tesadüf değil mi sence de? Hayır Borges okumuş olsam diyeceğim ki ben unutsam bile bilinçaltım hatırlıyor, çağrışımlardan oraya çıktık. Ama değil. Hemen çıkıp Kum Kitabını ve bulabildiğim başka kitaplarını satın aldım Pandora'ya gidip. O hikâyesini de okudum ve kitaba adını veren Kum Kitabı hikâyesini de. Fakat çok ilginçti. Sanki sınıfa ödev verilmiş, sen olayın bütün girdilerine çıktılarına kafa patlatmışsın, sonra öğretmen Borges'in yazısını sınıfa okuyor ve sen adamın bütün o girdi çıktıları nasıl hallettiğini görebiliyorsun. O açıdan öğreticiydi.





Şimdi hikâyenin son etki kısmı kaldı... Sadece (!)... Peh...Neyse en azından yerimde saymıyorum. Ama bu hikâyenin beni bu kadar uğraştıracağını tahmin etmemiştim. Çok daha kolay yazılacak sanıyordum. Kolay olmayacak ama bence bittiğinde emeklerime değecek. Önemli olan, içine sinmiyorsa, çabalamaya ve daha iyisini yapmaya devam edecek cesareti göstermek.

Galiba Mart ayı hedeflerimi gerçekleştirebileceğim. Henüz on bir gün var önümde. Biraz iş kısmı geri kaldı. Hiç iş kitabı okumadım. Ama o kısım biraz zordu. Dur bakalım. Önümüzdeki ay belki onu da sıraya sokarım.

Cumartesi, Mart 18, 2017

Hafta sonu böyle geçiyor.

Hastalık bünyemi ağır ağır terk ediyor. Bu sabah gücümün yerine geldiğini, çok da ağır olmayan ev işlerini yapabilecek gibi hissedince anladım bunu...Fakat, diğer hedeflerim de önemliydiler ve özellikle öykü yazma konusunda hiç bir teşebbüste bulunmamıştım aybaşından bu yana. Ev işlerine girişsem öyküye enerji kalmayacaktı. Emindim bundan. O yüzden onu öne aldım. Ve bu saate kadar üstüne düşündüm. Sonunu bağlamak istiyorum. Ama yapamıyorum. Bugün de yapamadım. Ve en sonunda bu kadar uğraşmak yeterli diye düşünüp dışarı çıkıp biraz mutfak için alışveriş yaptım. Bir tane hazır vişneli kakaolu kek aldım pastaneden ve kendime bir kupa neskafe doldurdum. Şimdi bütün evin işleri gözümün içine bakıyor. Üstelik akşam yemeği için bir posta daha çıkmam lazım alışverişe.

Rüyamda M.B.'ı gördüm. M.B. kim dersen, hayır eski sevgilim değil maalesef. Yani keşke olsaydı. Çok eskiden, ben lise öğrencisiyken çok yakışıklı olmasa da çok karizmatik bir matematik hocasıydı öbür fransız okullarında. Yani çok karizmatik derken, karizmasıyla nam salmıştı, bizim okulda hiç ders vermemesine rağmen onu tanırdık ve bilirdik ve ağzımızın suları akardı, ve sanırım diğer fransız okullarında da durum aynıydı. Bir sefer konsoloslukta dersimiz varken, teneffüste konsolosluktan içeri girmişti: kapıdan içeri Tom Cruise girse ancak o kadar heyecan yaratabilirdi. Neyse işte. Liseden mezun olduğum yazın başında, Fransa'ya tek başıma bir geziye katılmak üzere havaalanında beklerken, bir baktım check-in sırasında önümde bu. İnanamadım. Aynı uçağa bineceğimiz o zaman bile kafama dank etmedi. Adam Pekin'e uçacak değil elbet, Fransa'ya dönüyor. Sadece onu gitmeden son kere görüyorum diye düşündüm. Ve sonrası tam bir mucize. Ya da ona bakışlarımı ve heyecanımı fark eden check-in kontuarındaki kızın bana yaptığı bir güzellik. Uçakta benim tarafa geldi, geldi ve ben "allah'ım M.B. geliyor karşıdan! yine onu görebildim" diye sevinirken geçti tam yanımdaki koltuğa oturdu! Sonuç olarak yol boyunca tanışıp muhabbet ettik. Üç saate yakın. Ben ve efsanevi M.B.. Rüya gibi bir şeydi. Sonra ben ona telefonumu verdim, ve Fransa'dan döndüğünde beni aradı ve bir kere buluştuk. Bu tesadüf daha da pekişebilirdi elbet, sanki bana biraz meyili de vardı, ne var ki, adam nişanlıydı. Yaa... yaaa... Dün akşam rüyamda, sevgilimdi işte o otuz seneye yakın bir süre önce tanıştığım ve sonra görüşmediğim adam. Elimden tutuyordu. Mutluydum. Sarılıyordum ona. Ben biliyorum bu rüyanın dayandığı yeri. Dün çok ufak, olumlu sürpriz bir gelişme oldu sevdicekle ilgili, fakat ben o an aşırı sevindim, havalara filan zıpladım. Sonra düşününce, bu kadar sevinilecek bir konu olmadığını anladım ama işte, sevinmiştim bir kere... Beynim olayı M.B. 'ye bağlamış, yanıma oturuyor (büyük sevinç) ama nişanlı olduğunu biliyorum (bir sonuca bağlanmayacak).  Çünkü M. B. diyince aklıma o uçak yolculuğu geliyor en çok.

Bu akşamın menüsünü değiştirdim. Tekrar dışarı çıkıp alışveriş yapmak istemiyorum. Belki sinemaya giderim. İstanbul Kırmızı'sını merak ediyorum. Belki yarım saatlik evişi de yapar biraz vicdanımı ve evi hafifletirim.

Umarım yarın şu öykünün sonunu bağlayabilirim...

Çarşamba, Mart 15, 2017

Kayıp postun ardından.

Conga çalmaktan yorgun düştüm sanmıştım. Durum öyle değilmiş dostum. Hastalık bitkinliğiymiş. Soğuk algınlığı öncesi iliklerin çekilmiş gibi bir halsizlik. Derhal zencefil kürüne başladım. Bu sayede (?) normalde bir hafta süründüren burun akıntısı bu sefer bir gün sürdü. Tam da kendi kendime bak iki senedir hasta olmuyorum ne güzel diyordum. Peh.

Biliyor musun ben sana Pazar gününden beri parça parça yazıyorum. Dün akşam tam yayınlayacağım, görseli bile bulmuş yapıştırmışım, küt: yazının yarısı uçtu. Hiç yazılmamış gibi. Mutsuzum hastayım filan diyordum diye ben de bir daha yazmadım. Dedim herhalde bu kadar negatifliği blogger kaldıramadı, attı bazı sigortalar.

Pek bir yenilik yok. Evdeyim. 4 vokal'in konserine gidemedim. Onun dışında hala akşamları yemekten sonra atıştırmamaya dikkat ediyorum. Bunun neticesinde kilolar gerilemeye devam ediyor. Bugün tam iki hafta etti. İki kilodan biraz daha az verdim toplamda. Benim için çok sevindirici. Keşke böyle devam etse. Üçüncü haftada üçüncü kiloyu versem meselâ. İnsem artık obezlik sınırının altına, hiç olmazsa. Ve bir ayda dört kilo vermiş olsam. İki ayda sekiz kilo diye uzar gider bu hayaller. Tamam yeter bu kadar kilo muhabbeti. Sustum.

Pazar günü annemi ev arayışında dinlendirmek için girdiğim kafede çay içerken, pencereden eski sevgilimin geçtiğini gördüm. İstesem çıkıp selâm verirdim. Sokak dar ve tenhaydı. Ve onlar yavaş yürüyorlardı. Ama istemedim. Galiba eşi beni gördü. Bana baktığını gördüm. Fakat onlardan da bir hareket gelmedi. Dedim boşver eskisini, yenisine yer açalım. Doğru demişim değil mi?

Evde pinekleyerek zaman geçtiğinde anlatacak çok bir şey de olmuyor. Bir de enerjim hala düşük. Haydin bugünlük bu kadar olsun. Yayınladım gitti. Affet. Bir dahakine daha güzel yazacağım, sana söz.


Cuma, Mart 10, 2017

Yorgun.

Işıklar küçük küçük yanıyor, müzik tamam, ayaklar koltuğa uzandı, laptop kucakta, karnım tok, sırtım pek. Spotify'da "your favorite coffeehouse" radyosu dinliyorum sakin sakin.

Bu hafta çok yoruldum, neden bilemiyorum. Ekstradan yaptığım, bir 70'ler pop atölyesinde şarkı söylemek bir de onun hemen ardından darbuka atölyesine girip conga çalmak var. Hepi topu bu kadar. Aaaa... Değil...Değil ki. Koskoca kaç bin karakterlik çeviriyi unutmuşum. Bir de tabii güneşin altında durdum. Güneş enerji emer. O kadar ki, yarışmaya hazırlanan üst seviye yüzücü tanıdığım yarışmadan birkaç gün önce güneşte durmazdı, gölgeye çekilirdi havuzda. Cuma günü de kostümlü 70'ler pop konserindeydim, atölyeden farklı bu. Şaka maka yoğun bir haftaymış. Bir de neden bu kadar yorgunum diye şaşırıyorum. Artı, artı...sabahları bir haftadır erken uyanmak. Artı Istanbul trafiğine girmek ve çıkamamak. Pazar günü de 4 Vokal'in albüm tanıtım konseri var. Ona da gitmek istiyorum.

Birçok yere yetişebilmek için taksiye binmek durumunda kaldım. Değişik taksi şoförleriyle muhabbetler. Bir tanesi tanker gemilerde çalışıyormuş normalde taksici değilmiş, zaten sakinliğinden belliydi bir tuhaflık olduğu, kimseye kızmıyordu yollarda, Brezilya'yı, Teksas'ı, Kanada'yı görmüş fakat yalnızlıktan şikayetçi, evlenmek istiyormuş ama uzun yol çalışanı olduğunu duyanlar hemen cayıyormuş, sormadı ama sormuş kadar oldu, biraz daha yolumuz olsa bastırarak teklif edecekti evlenmeyi. Zor kurtardım yakamı. Evlenmekten zaten umudunu kesmiş gibi bir hali vardı bari whatsapp tan mesajlaşabileceği biri olsaymış. Hiç sesimi çıkarmadım. Sadece inerken allah gönlünüze göre versin dedim. Sen sağ ben selamet.

Bu haftada iz bırakan bir diğer konu Leylak Dalı'nın sayfasında gördüğüm ve bu hafta yaptığım brüksel lahanası yemeğiydi. Mmmm...Çok nefisti. Hazırlaması çok kolay, çok kısa zamanda pişiyor ve çok güzel değişik bir yemek oluyor. Bu akşam mesela dondurulmuş pane balığın yanına garnitür olarak yaptım. İkisinin pişme süresi hemen hemen aynı, on beş yirmi dakikada yemek hazırdı ve pilavdan, makarnadan, hatta püreden bile bıkmış bünyeme iyi geldi.

Offf pilim bitti. Bitmeseydi de sana başka şeylerden de bahsetseydim. Şarkı sözü yazmak mesela. Sonra Ralf. Sonra nasıl hayatımda farketmeye çalıştığım olumlu şeylerin son tahlilde günü kurtardığına.

Ve Mart'ın 10'u olmuşuz. Kim yuttu gıpgıcır 2017'nin Ocak ve Şubat'ını ve Mart'ın ilk günlerini? Dertler tasalar bizi oyalarken akıp gitmiş zaman kimseye ses etmeden.




Konga: işte bundan çaldım: düm sa tek tek!

Pazartesi, Mart 06, 2017

Limoni.

Gene bir çeviri işi aldım başıma. Bu sefer şartları daha iyi, bir de arada arkadaş ricası var. Neyse ki kısa dönem. Yarın teslim ediyorum son belgeyi. Bu akşam paydos ettim. Sabah altıda uyandım da kalkmadım. Sonra gene dalmışım bir ara. Ama saat 10:00'dan beri çalışıyorum.

Son gelişmeler şöyle: yarım kilo daha gitti bünyeden ama sıfır abur cubur. İlk günler, günde 100 gr hurma tüketiyordum, şimdi yarım hurmanın bile içimi aldığı oluyor. Aklım atıştırmaya gidince, beynimin güvenlik görevlisi kılıklı fedaileri "hooooop hemşeri" diye kollarını kavuşturarak yol kesiyorlar:"atıştırma isteği değil o, can sıkıntısı, bir bak da bak, oyalanmak için". Bakıyorum. Haksız değiller. Durabiliyorum. Maaşallah de ama.

Yaa. Böyle işte. Spor yapamadım ama Cumartesinden beri. Yapabilseydim belki daha hızlı gidecekti kilolar. Ama böyle de fena değil. Gerisin geriye gidiyor ya, o bana yeter.

Şarkı sözü yazacaktım ya en son. Yazdım. Üçte ikisi bitti. Matah bir şey olmadı, istersen buraya yazabilirim bitince. Amaç sadece vasat bile olsa bir tane yazmayı denemekti. Sonuçta vücuduma dövme yaptırmıyorum o metni. Daha güzellerini yazarım belki bir gün. Ama memnunum bu durumdan.

Böyle sanki güzel şeyler oluyormuş gibi anlatıyorum, ki güzel şeyler de oluyor, ama geçen Pazar mesela çok kederliydim. Hem kederliydim hem canımdan bezmiştim. Kalabalık bir otobüste Ortaköy'den Osmanbey'e elli dakikada varabildim. Trafik değildi ama beni canımdan bezdiren. Aşk konusunda yaşadığım umutsuzluktu. Ölmek istiyordum. Öylece duruyordum başka insanların arasında, ölme isteğimle beraber, bazen gözlerim doluyordu, ama tabii ki kimse fark etmiyordu. Son bomba haberi yeni almıştım: kardeşim, annemin bütün yükünü sırtıma bindirerek, tittir olup gidiyor Istanbul'dan. Daha kibar olamayacağım bu konuda, beni affet. Zaten o karışmadığında krizleri yönetmek benim için daha kolay oluyordu, ama artık komple gidiyor. Bu ne kıştır arkadaş... Hiç renk vermedim. Doğal karşıladım bir nevi. Ondan her türlü adiliği beklediğim için halbuki. Oysa yanına kâr kaldı sanıyor. Bir de hadi deyince bilet alıp gelebileceği bir ülkeyi seçmiş. Öyle dedi. Ne kadar da düşünceli. Bunu yedirebildiğini zannediyor ya. Ona kızıyorum kızıyorsam. Salak yazıyor çünkü alnımda, aptal yerine konduğuma yanıyorum. Yoksa defolsun gitsin. Bir daha da geri gelmesin. Buralar onsuz daha yaşanılır.

Şu an ama ölmek filan istemiyorum. Biraz daha iyiyim. Bir dövme yaptıracak olursam, ki asla yaptırmam diyordum, sol bileğimin içine "bu da gelir, bu da geçer" yazdırmak olabilir. Küçük olumlu gelişmelere tutunuyorum. Havanın güneşli oluşuna. Beklediğim otobüsün hemen gelmesine. Çevirimin hızlı ilerlemesine. Darbuka atölyesinin kontenjanı kapanmadan yazılmama. Bu şarkı sözü yazmanın beni götürebileceği yerleri hayal etmeye. Elimi belime koyduğumda ellerimin yakınlaşmış hissetmeme.

Yavaş yavaş yatayım ben. Gözümden uyku yaşı akıyor.




Çarşamba, Mart 01, 2017

Yeni ayın başında yeni hedefler.

Şu an tam yazma havasındayım. Yogamı yaptım. Üstüne misler gibi duşumu aldım. Üstüne temiz temiz giyindim. Spor sonrası hurmamı, cevizimi, elmamı yedim. Yeşil çaya biraz kuru nane ekleyip demledim.

Dün akşam plan program yapasım gelmedi. Yapmadım. Bugün oturdum başına.

Mart ayı hedeflerimi açıklıyorum ta-daaaaaam :

1- Bir şarkı sözü yazmak.

Sanırım bir ay bir şarkı sözü yazmak için yeterli bir süre. Aslında birden fazla da yazılır ama ben "bir" deyip yapılabilir hatta yapılması garantili bir hedef seçmek istiyorum.

2- Bir kısa öykü yazmak.

Bu da çoktandır ertelenmiş, bir hedefim. O baştan başlamam gereken bir öyküm vardı. Belki onu yaparım olmadı daha güzel bir öykü çıkarsa ortaya onu yazarım. Ama bir ay öykü yazmak için yeterli bir süre benim şu andaki tecrübem ve bilgimle.

3- Akşam yemeğinden sonra hiçbir şey yememek.

İki günde yani şunu yaptığımdan beri uyku düzenim değişti. Daha erken yatıp daha erken kalkıyorum. O yüzden bu çok önemli bir konu. Akşam yemeği de en geç sekiz buçukta bitse misler gibi olur. Ve ayrıca can sıkıntısından yediğimi anladım. Pisboğazlık ne demekmiş biliyorum artık tam olarak. Ve pisboğazlığı sıfıra indirmeye çalışacağım. Yemek yemek saatinde yenir. Bir de ara öğünler var. Ama hepsi o kadar.

4- Her gün yoga veya yürüyüş yapmak.

Dünden başladım ben buna. Ve evet bugün tartı yarım kilo eksik gösteriyordu. Bu ay üç kilo verebilsem şahane olurdu. En azından obezlik sınırının altına inerdim. Yogaya alternatif olarak yürüyüşü seçtim. Hava güzel olduğunda mesela, ve canım istiyorsa bir saat yürüyüş. Hava kapalıysa veya çok zamanım yoksa 20 dk'lık bir yogayı sığdırabilirim her güne diye umuyorum.

5- İş

İşte geldik zurnanın zırt dediği yere. Elimdeki kitaplar 3 değil 10 adetmiş. Bilgisayarımdakilerle beraber. Şimdi bu hedefi nasıl adlandıracağımı ve yapılandıracağımı hala bilmiyorum. Çok katı bir sistem kurarsam, tıpkı geçen sene satrançta olduğu gibi, hedef amacının tersine işler. Yani işleri ilerleteceğine çomak sokar. Tek bildiğim o kitapların hepsini okumak istediğim ve iş kurmakla ve işletmekle ilgili daha fazla bilgi sahibi olmak istediğim. O yüzden kitapları listeledim defterime. Hepsi İngilizce. İlgini çekerse sana başlıkları vereyim:


  • The richest man in Babylon: bunu geçen sene galiba okumuştum, ama sonuna kadar değil ve zaten tekrar okumak istiyorum. Sanırım Türkçesi var. Babil'in en zengin adamı.
  • How to think like Bill Gates.
  • The entrepreneur mind.
  • The 100 dollar startup: bunu da parça parça okudum ama tekrar okumak istiyorum.
  • The lean startup
  • The personal MBA
  • The business book: bunu da geçen senelerden beri elimde sürünen büyük bir kitap, sonuna kadar okuyamadım.
  • İnnovation and entrepreneurship: bu çok kalın ve çok kapsamlı bir kitap, biraz ders kitabı gibi.
  • For the win: bu gamification üzerine bir kitap, yani daha çok büyük şirket sahiplerini ilgilendiren türde, şirkette çalışanları, çalışmaya oyun öğeleri katarak motive etme kitabı. Bunun coursera da kursu vardı. Yazılıp bakmamıştım. Kitabı karıştırmak daha verimli olabilir. Oyun öğeleri ile insanları motive etme fikrini ilerde farklı şekillerde kullanmayı düşünüyorum.
  • Shark tank jump start your business: bir de bu var. Ama en sona aldım bunu. Şart değil okuması. Bakalım.
Bu ay bu kitaplardan okuyabildiğim kadarını okumayı hedefliyorum. Belki psikolojide olduğu gibi parça parça okumalar yaparım. Birinden birine atlamak ve her şey serbest. Bir de bol bol bu konu hakkında bir defter tutarak, nasıl bir iş(ler) kurmak istediğimi kafamda netleştirmek. Bu hedefi en fazla yapılandırabilmem bu kadar. Yoksa pek ölçülebilir net bir hedef değil.

*  *  *  *  *  *  *  *  *
Bu ayın hedeflerini, yapılabilir olmalarını ön koşul alarak seçtim. Uçuk değiller. İddialı değiller. Ama uçuk ve iddialı olup da sonunda ağzımda ekşi bir ıskalanmış çılgın hedefler tadı bırakmasına yeğliyorum. Zamanla ve tecrübeyle öğrendiğim bir şey bu. Az olsun benim olsun. 

Daha da yazasım var. Hızımı alamadım. Ama yemek yapmam lâzım, karnım gurulduyor. Ve sonra gördüğün gibi işlerim var. Bu akşamdan o eski posttaki bbc bağlantısını incelemek istiyorum şarkı yazmak üstüne olanı.




Salı, Şubat 28, 2017

Toparlanma çırpınışları.

Aylardır ötelediğin işi yirmi dakikada yarılarsan ne hissedersin? Aylardır ötelediğine mi yanarsın yoksa oh neredeyse bitirdim kurtulduk çok şükür mü? Yoksa az birinden az ötekinden ortaya karışık mı? Benim git gel'lerim var. Keşke'lerim.

Bu sabah çok tuhaf bir rüyayla uykumun en derin saatinde uyandım. Lyon'daydım. Öğrenciydim. Rüyanın zamanı bugündü. Yurda yerleşmeye çalışıyordum. Kar yağmıştı. Konuştuğum insanlar çok tekinsizdi. Beni yalanlarla oyalıyorlardı yarı dalga geçerek. Ve ben açıkta kalmıştım. Uyandığımda hemen dalamadım. Çok gerçek gibiydi. Oysa başımın üstünde bir dam olduğunu biliyordum.

Fakat günüm korktuğum gibi kötü geçmedi. Bütün öğleden sonra sadece çarşafları değiştirdim. Sonra mutfağı bir güzel topladım. Mutfak bezlerini makineye attım. En son da sonbahardan beri dağınıklığı katlanarak artan hobi malzemeleri deposu olarak kullandığım küçük odaya el attım. Bir de abur cubur yemedim bu saate kadar. Zayıflamak istiyorum. Ve fit olmak. Diyeceksin ki kim istemiyor ki.

Hobi odasına el atmak, birikmiş dağınıklığın sebebiyle arkeolojik kazıya benzedi. Alt katmanlara indikçe başka bir döneme ait çöpler çıktı: mesela bir adet yazdan kaldığı tahmin edilen dondurma çubuğu.

------

Bunları dün yazdım. Bugün de dünün şahane bir devamı olduğunu söylemem lâzım verimlilik ve iş görme açısından. Hobi odası tamamen bitti. Hem de gene bir on beş dakikalık zaman diliminde. Dün değiştirdiğim çarşafları yıkadım. Camları sildim. Tüller şu an makinede, yıkanıp tertemiz asıldı. Sonra çıkıp yürüyüş yaptım ve dönüşte sağlıklı yiyecekler aldım. Leylak Dalı'nın brüksel lahanası tarifini denemek istiyorum. Ama bu akşam değil. Yarın akşam. Sabah kahvaltısında tahin pekmezin üstüne keten tohumu tozu dökmüştüm. Fiziksel aktivite kapasitemi ikiyle hatta belki üçle çarpıyor. Yoksa cam silme tek bir günün tüm aktivitesi olurdu.

Hobi odasını toplayınca en dipten roman için notlarımı hatta dosyalarımı buldum. İçim buruldu. Yarım kaldığı için. Tülleri hangi programda yıkamam gerek diye bir deftere not almıştım, o defterde 2012'nin gün be gün notları da vardı. Ona da içim buruldu. Hala aynı işlerle uğraşıyorum. Hala bir arpa boyu yol gidememişim.

Bu ay için plan program yapacağım. İş kurmak ve yönetmekle ilgili elimde sağlam üç tane kitabım var. Şu an beni en çok korkutan hedef o. Yayınevi kurmaktan vazgeçtim. İçime sinmedi. Bu belirsizlik zamanlarında iş kurmak çok akıl kârı değil bir yandan. Ama kitapları okuyabilirim. Bilgisayarımda da bir iki kitap olacaktı. Tekrar elden geçirebileceğim. Yazı hedeflerimi de tekrar ele alacağım. Madem artık elimi oyalayan şu çeviriler yok. Madem ev gıcır gıcır oldu (neredeyse). Tekrar yürüyüş ve yogaya döneceğim. Abur cuburu hayatımdan atmaya çalışacağım. Tekrar sağlıklı beslenmeye döneceğim.  Ve gelecek ay yeni bir plan, geçmiş ayın ışığında onun hatalarından faydalanıp.

Haydin şimdi yemek saati. Hiç gidesim yok ama gitmem lâzım. Bu akşam işim var.





Pazar, Şubat 26, 2017

Bet (devam)

Gecelerden bir gece. Işıklar loş. Youtube'dan happy cafe music dinliyorum. Akşam yemeği olarak havuç ve kırmızı lahana salatası yedim. Üstünden türk kahvesi ve tiramisu. Evet illa bir tatlı. İlla bir şeker. Oysa enerjimi emiyor, kan şekerimi oynatıyor filan ve falan. Satranç problem puanımı biraz yükseltebildim. Onun dışında tüm negatifliğimle hâlâ ortalıkta dolanıyorum. Bugün annemdeydim. Çamaşır ipi kopmuştu onu yeniledim. Nasıl kıymetli geldi ona anlatamam. Sanırsın uzaya füze fırlattım, böyle bir hayırlı evlat hissettirmeler. Halbuki tüm günümü ona ayırıyorum, o umurunda değil. Üstelik tıkanmış banyo deliğini hallettim ve alışverişi de düzenledim. Yok.

Başka da bir yenilik, bir heyecan yok. Sadece aklıma takılan geçen gün Gorki'yi araştırırken okuduğum fikir: demişler ki Gorki için, hayatın aynı zamanda muhteşem ve acımasız/korkunç oluşunu anlatır. İşte buna vuruldum. Ben bunu anlayana kadar yirmi sene bu iki uçta gidip gelebilirdim: hayat aynı zamanda hem muhteşem, hem de çok korkunç.

Yarın müzik teorisi dersim var. Pek gidesim yok mu ne. Neden böyle oldu ki. Çok hevesliydim halbuki. Kesmiyordu diye hatta kendi kendime gitara girişmiştim. Yousician çok zorlaştı. Eğer böyle devam ederse tıkanıp kalmam an meselesi.

PMS olabilirdi fakat değil. O bile değil. Sadece tatsızlık. Demin uzun zamandır ilk defa olarak bir oyun aldım. Belki yarın daha farklı bir haleti ruhiye içinde olurum kim bilir.

İyi ki şu müzik sistemini kurabildim şu eve. En kötü günüme bile biraz güzellik katıyor.




Perşembe, Şubat 23, 2017

Bet.

Azıcık otursana yanıma. Azıcık arkadaşlık et. Moralim düşük. Sanki her yerde kaybediyorum. Her alanda. Elimi neye atsam kuruyor. Bahar yakın diyeceksin. Bu bahar mutsuz olacağım. Seziyorum. Bir tütsü yaktım. Koltuğa bağdaş kurdum. Kucağıma bilgisayarı aldım. Kombiyi de açtım.

Satrançta durmadan yeniliyorum. Puanım 1330'lardan 1310'lara düştü. Problem puanlarım bile serbest düşüşte.

Çeviri işi yarım kaldı. Yayınevi saçma sapan bir ödeme teklifi yaptı, canım ona da sıkkın. En sıkışık zamanlarımda bile onların işini aksatmamak için kırk parça olmuştum halbuki. Bir de nezaketle vakit kaybetmek istemiyormuş. Öyle diyor mailinde.

Bir de işte...o. Bana ilgili değil. Terapistime anlattım. Beni sabırsız olmakla itham etti. Halbuki bence çok belli. Ayrıca çok meşgul. Özel hayatına zaman ayırmayan erkeklerden. Uzun zamandır kimseyi öyle istememiştim hayatımda. Hatta hayatımda uzun zamandır pek kimseyi istemiyordum.

Kilolarımı söylemiş miydim? Bir de onlar var. Obezite sınırının  üstüne iki kat çıktım. Bunu söylerken sağ yanıma çay kurabiyelerimi aldım, bir de bir tablet çikolata. Kendime lafım geçmiyor.

Anneme zaten geçmiyor. Yapma dediğimiz ne varsa inadına yapıyor.

Galiba artık çeviri işi almayacağım. Hem bütün zamanımı hem bütün enerjimi emiyor. Hem de emeğimin karşılığını alamıyorum. Zaten ücretler düşük, bir de onun yarısını teklif ediyorlar hem de ne zaman ödeneceği belli değil. Yuh ama yani.

Böyle işte. Betim.



Salı, Şubat 07, 2017

Edebiyat söyleşisi ve günlük hayat.

Eskiden buralar hep dutluktu demeyeceğim. Fakat bazı şeyleri artık yazamıyorum. Çünkü eskiden, ben blog yazmaya ilk başladığım seneler, asla kimse bunları kimin yazdığını bulamayacak zannederek yazmaya başlamıştım. Halbuki şimdi öyle değil. Neyse ki adımı Google'da arattığımda henüz doğrudan burası çıkmıyor. Ama o da yakındır. Dolayısıyla bazen içimde fırtınalar kopsa da, burada bahsini edemiyorum. Gerisin geri içime gömüyorum.

Neyse. Dur bakalım. Umarım bir gün gümbür gümbür anlatabileceğim günler de gelir.

Dün ev işleri ile geçince bugün de biraz öyküyü tekrar ele alayım dedim. Ve bir arpa yolu boy kat edememenin sıkıntısı var içimde. Ama neyse ki hayatımın geri kalanı sevindirici gelişmelerle ve etkinliklerle dolu.

Eren edebiyat söyleşisini anlatmamı istemiş. Bir fotoğraf çekemediğim için çok pişmanım, o kadar güzel bir yer ki Nail Kitabevi. Gitmediyseniz Kuzguncuk'a sırf orayı görmek için yolunuzu düşürün derim. Gerçek kitabevlerinden. Ben solfej dersinden çıkıp tam zamanında yetiştim. Yani biraz geç bile gittiysem henüz başlamamıştı. Bilmeyenler için konunun geçtiğimiz Pazar günü Hikmet Hükümenoğlu'nun Körburun kitabı hakkında bir söyleşi olduğunu hatırlatayım. Sıcacık bir sohbetti, hem Körburun hakkında, hem yazarlık işi hakkında, hem ülke gerçekleri, tarihi. 6-7 Eylül olayları hakkında konuşuldu kaçınılmaz olarak, sohbete katılan bir hanımefendi vardı, o günleri bizzat yaşamış, tanık olduklarını anlattı. Söyleşinin en renkli kısmı benim için en genç okurlardı, yaşını tam olarak kestiremesem de on-on iki yaş civarı iki genç okur vardı, en güzel sorular ondan geldi benim için. Bir de en en genç, imza sırasında benden tam önce olduğu için sorduğu soruyu duyabildiğim ikinci sınıf öğrencisi bir minik okur.

Diğer sevindirici gelişme çeviri ile ilgili. Yeni bir teklif aldım. Deneme çevirisi gönderecekler şimdi. Diyeceksin ki sen daha yeni bir teklif almamış mıydın eski yayınevinden. Evet. Almıştım. Nitekim bugünkü teklifi kabul etmeden önce, canım eski yayınevime danıştım, araya bunu alabilir miyim, seninki somutlaşana kadar diye. O da, hemen al, benim işe daha var diye cevapladı. Öyle.

Başka bir taraftan gitar çalmada birinci seviye sertifikasını aldım. Hala akorları kolayca geçemiyorum ama zamanla olacak. İlerleme var.

Yalnız dün akşam salonda yayılmış otururken, çatonnnng diye bir ses geldi. Allah gitar düştü dedim. Eyvahlar olsun. Yok. Düşmemiş. Sadece bir teli kopmuş. Neyse ki alttan kopmuş. Belki dolanan yerini uzatıp yeni tel almadan idare edebilirim. Yoksa bugün çalışamayacağım.

Bir de koro dersinin kayıtlarını dinlerken, kulağımı tıkamadan ikinci ses olabiliyorum kayıda eşlik ederken. Yani mezzoyu dinleyip soprano partisyonunu söyleyebiliyorum üstüne ve hiç rahatsız olmadan, hatta mezzoya sırtımı yaslayıp yapıyorum bu işi.

Böyle işte. Bugünlerde beni en çok zorlayan şey işlerimi bir öncelik sırasına sokmak. Hepsi öncelikli olunca işler karışıyor: ev işi, müzik, yazı, yoga, peh. Haftanın günlerine bölmeli. Bir gün ev işleri öncelik olup aradan çıkmalı. Ama her günün kendi ev işi olunca ev işleri hep öncelikli oluyor. Aman üf. Neyse işte. Arada dağınık kalacak. Ne yapalım.


Cuma, Şubat 03, 2017

Duyuru.


Postuma bugün bir duyuruyla başlamak istiyorum. Hikmet Hükümenoğlu 5 Şubat Pazar günü saat 14:00'te Körburun romanı üstüne söyleşi yapıyor Kuzguncuk'ta Nail kitabevinde.

Ben yetişebilirsem katılmak niyetindeyim, o gün müzik teorisi dersim olacak Ortaköy'de, oradan çıkıp geleceğim. Kitabımı imzalatmak istiyorum! Son seksen sayfa kaldı ama, hala bitiremedim.

-----------------------

Onun dışında bugün koro günüydü. Keyifliydi gene her zamanki gibi. Ama yine güne sığamadım. Aç geldim. Yemeğim hazır yemek sayılırdı bir makarna koydum bir de cacık yaptım fazladan. Sonra ne olduysa akşam oldu. Biraz gitar çalışabildim. Göya planlar programlar yapacak kararlar alacaktım. Bir iki önemli mail atacaktım. Çarşafları kurutucuya serecektim. Belki temizlik yapacaktım. Filan ve falan. Şu an bitik haldeyim ama gidip yatasım yok. Çünkü bugün bu kadarcık olmamalıydı. Ve uzatmaları oynayarak yarını da bugünün tekrarı haline getiriyorum.

Biraz da yarın yazayım bari. Bu günlük bu kadar. İyi geceler dünya.


Pazartesi, Ocak 30, 2017

Yeni güzellikler.

Aslında dün yazmaktı niyetim. Ne var ki bütün işleri bitirdiğimde saat gece yarısını çoktan geçmiş, pillerim kritik kırmızı seviyenin altına inmişti. Kendimi yatağa dar attım.

Geçen seferkinden bambaşka bir ruh hali içindeyim. Hayatımdaki güzelliklerin tadına varabilecek kıvama geldim. Üstelik eski güzelliklere yenileri eklendi. Hepsini anlatacağım gel, kap kurabiyeni, kahveni, yanaş yamacıma.

Hangisinden başlasam? Hmh. Müzik. Müzik, dostum, şahane bir şeymiş. Böyle yağ damlası gibi dağılıp çoğalıyor, hayatımda kapladığı yer. Müzik festivaline katılmaya kesin karar verdim. Eğer yeterli sayıda kişi katılmak isterse elbet. Yoksa tur iptal edilecek. Yalnız Viyana değilmiş. Venedik'miş. Venedik... Önümde sereserpe uzanan bir mutluluk tarlası gibi şu an. O bir.

Sonra, gitar almıştım ben kendime büyük heveslerle, yirmi (iki) yıl önce, Joan Baez ve MFÖ şarkıları çalacaktım göya. Yirmi senedir benimle durdu, mobilya gibi, evimin bir köşesinde dokunmadım pek. Bir ara reklamını görüp uygun bir zaman göz atarım dediğim Yousician diye bir uygulama görmüştüm bir süre önce. Gitar, piyano ve ukulele öğrenmek isteyenler için eğlenceli bir öğrenme yöntemi diyorlardı. Hiç hevesim gelmemişti bugüne kadar, rahat iki aydır telefonumda indirilmiş halde duruyordu. Müzik teorisi dersini alınca, bir göz atmak istedim Yousician'a. Günde belli bir süre ücretsiz öğretiyor. Sınırsız istersen de atla deve değil on dolar gibi bir ücret veriyorsun aylık. Ama ben şimdilik ücretsizini kullanıyorum. Çok güzel. Video oyunu gibi sadece joystick'in, enstrümanın. Bilgisayara indirdim. Telefon dar gelir diye. Bilgisayarın mikrofonundan çaldığını dinleyip sana anında geribildirimde bulunuyor," biraz erken çaldın", "biraz geç", "mükemmel" filan diye. Çalan bir parçaya eşlik ediyorsun daha birinci dakikada. O "mükemmel" deyince öyle bir heves geliyor ki. Bir de, bir yandan, sekizinci, onuncu çalışta filan mantığını kavrayıp, kendini akışa bırakıp, sezgilerinle çaldığın bir an oluyor, o işte, olay o, çok feci acayip zevkli. Kulağınla, elin bir oluyor ve otomatik pilota geçiyor, sen böyle devre dışı da kalmıyorsun, ama biraz kenarda duruyorsun ve müziğin senin içinden geçmesini deneyimliyorsun.

Her gün sınırlı ders olması aslında pintilikten değil. Bıkmadan devam etmek için. Tadı damağında kalacak ki ertesi gün hevesle yapasın.

Etti iki. Üç: yayınevinden haber geldi. Benimle yeni bir kitap üstüne çalışmak istiyor. Bu da beni çok sevindirdi. Hem üçüncü defa tercih edilmiş olduğum için, hem maddi açıdan, hem de bir ücret karşılığı çalışmanın beni aktif bir insan olarak hissettirdiği için. Aktif bir insan olmayı seviyorum. Ağustos böcekliği ile karıncalığı dengelemiş hissediyorum.

Bunlar işte hayatımın yeni güzellikleriydi. Diğer yandan gecikmiş bir yeni yıl kararları aldım. Bu çerçevede bu sene daha çok kitap okumaya karar verdim. Kararlardan biri bu. Azla başladım: her gün, ama her gün, en az on sayfa kitap okumak. Bunu zaman içinde yirmi sayfaya çıkarmak hedefim. O zaman 140 sayfalık bir kitabı bir haftada bitirebilirim. Neredeyse eski okuma ritmim. Bu hedef şimdilik yolunda gidiyor. Bakalım.

Öykü yazma konusunu da bir şekle sokmam gerektiğini fark ettim şu anda. Yoksa arada kaynayacak.

Daha da yazarım ama bu seferlik burada kalsın. Bundan sonra söyleyeceklerim için zaten çok erken.