Cumartesi, Aralık 31, 2016

Ağır ve aksak.

Yıl bitiyor şu saatlerde. Fakat bu bir yılbaşı ya da yılsonu yazısı olmayacak. Sadece beni merak edenler için. Çokça da kendim için bir yazı yazmak istiyorum.

Son yazıdan sonra hayat tıpkı ters çevirince içinde karlar yağan küreler gibi oldu. Sadece daha az romantik. Bir anda altüst. Bir anda fırtına. Bir anda aksiyon.

Pazartesi sabahı bir telefonla uyandım. "Annen hiç iyi değil". Kahvaltı etmeden fırladım evden. Bu ancak çok özel durumlarda olur. Mesela evde yangın çıkmışsa. Annemin yanına vardığımda bir şey anlamadım. Sadece şiddetli bir grip geçirdiğini düşünüyordum ama bir tuhaflık vardı konuşmasında, gripten daha farklı bir şeyler olduğunun sessiz işaretleri. Okuyamadım. Sadece acilen eve doktor çağırmanın derdine düştüm. Sabah evden çıkana kadar tek bir satır bir alıntı okuyabilmiştim bir yerlerde Steve Jobs'tan: "bulamıyorsan aramaya devam et". O günün düsturu oldu. Civardaki klinikler, hastaneler eve doktor gönderemiyordu ve nereden bulabileceğimi hem bilmiyorlardı hem de umursamıyorlardı. Bir tanesi Eczacıbaşı Ev Hizmetlerini aramamı onların her türlü tıbbi hizmeti evlere gönderdiğini söyledi neyse ki. Gözlüksüz cep telefonundan onların iletişim numarasını bulmayı başardım. En zor işlerden biri oydu. Telaştan gözlük filan almak aklıma gelmemişti. Doktoru beklerken, evdeki yardımcı, annemi bir koltuğa oturtmuş. Annemin halini gördüğümde beynime sanki beton bir blok düştü. Yüzünün yarısı aşağı sarkıyordu, aynı tarafının kolu da çok zayıftı. İnme. Felç. Ben anladım anlamasına ama dövünmenin üzülmenin hiç yeri yoktu. Çözüm bulmak gerekiyordu. Neyse ki doktor yoldaydı. Annem daha fazla heyecanlanmasın diye ona inmeden filan bahsetmedim. Yardımcı kadına da bir şey demedim.

Sonuçta apar topar hastaneye gittik. Gidebilmeyi başardık. Eve gelen doktor acile götürmemizi söyledi. Öyle yaptık. Sonra kardeşime haber verdim. Sonra yanında iki gece hemen hemen hiç uyumadan refakatçi olarak kaldım. Hastanede gene olaylar oldu. Bilinci kapandı ve ben bunu kıl payı fark edebildim. Zaten böyle olabileceği için bizi hastanede tutmuşlardı. Sonra beni eve yolladılar dinlenmem için. Ama dün geceye kadar hep bölük pörçüktü uykularım. Hiç deliksiz bir iki saatten fazla dalamadım. Sinirlerim altüst oldu. Hala da normale dönmüş sayılmam. Ama annemin yüzü de kolu da bacağı da düzeldi çok şükür. Ben hep umutluydum. Gene de bir kaç ay sürer sanıyordum. Şükür ki hemen düzeldi.

Şimdi düzelme sırası bende. Yavaş yavaş atlatmak niyetindeyim bu olayların bende bıraktığı arızaları. Bakalım. Evi kendi haline bıraktım. Belki on sene önce, belki de daha eskiden satın aldığım sulu boyalarım vardı. Bazen örgü örüyorum, bazen o suluboyalar ve keçeli kalemlerle mandala boyuyorum. Her yemeğin üstüne çay demliyorum. Günler böyle geçiyor. Ağır ve aksak. Fakat kurguyla ve sözcüklerle olan bağım her zamankinden daha da güçlü. Öyküm de yarım kalmıştı. Onu ve diğerlerini yazmayı umuyorum önümüzdeki zamanda. Keşke bir de eskisi gibi okuyabilsem. O zaman tam olacak.

Beni merak eden, yorumlarla özel mesajlarla, mail yoluyla soran herkese çok teşekkür ederim, kendimi daha güçlü hissettim sayenizde.


Sulu boyalarım, keçeli kalemlerim, mandalalarım.





Pazar, Aralık 11, 2016

Şimdilik.

Çay demledim. Bir de hediye etmek için uçlarını erimiş çikolataya batırdığım kurabiyelerden pişirdim. Tarifi biraz değiştirdim. Esmer şeker kullandım. Portakal ve limon kabuğu rendesi ekledim. Bir de toz badem. Zencefil ve tarçının miktarını azıcık arttırdım. Gene de hiç istediğim gibi olmadı. Efsane olmasını bekliyordum açıkçası. Son derece sıradan bir ev kurabiyesi oldu. Un miktarını da tamamen göz kararı ayarlamıştım. Belki bir sonraki istediğim gibi olur. Daha çok badem, daha çok limon ve portakal kabuğu, daha da çok zencefil ve tarçın, ve daha çok un. Belki biraz limon ve portakal suyu.

TRT fm'i açtım. Sertab söylüyor şu anda. "Tanrı unutmuş olsa" da diyor.

Çayı artık french press'te demliyorum iki gündür. Sanki daha pratik oluyor. Sadece kaynayan suyun üstünde durmadığı için biraz hızlı soğuyor. Kupa kılıfına ördüğüm gibi yün kılıf örmeyi düşünüyorum sıcaklığı koruması açısından, şöyle rengârenk, bakınca içini ısıtan cinsten.

Sonra çarşafları makineden çıkarıp serdim. Kurutmaya yer açılır açılmaz çalıştırılacak çamaşır makinesine son kalan kirlileri yükledim. Biraz kitap okudum. Satranç problemi çözdüm. Evden dışarı çıkmadım. Edebiyat söyleşisi vardı. İptal edilmiş. Gitmedim...

Dün gece de evdeydim. Satranç oynadım. Kaybettim diye canım sıkıldı biraz. Sonra can sıkıntısının dizginlerini hemen ele geçirdim ve kendime çektim. Kitap okudum. Sonra telefonuma ardı ardına gelen twitter bildirimlerine gözüm gitti. Hiç sevmem twitter bildirimlerini. Dalgın dalgın baktım. Patlama anı videosu diyordu. Hangi patlama anı? Bu sene Istanbul'da yedi kere patlama olmuş, sonradan bir yerde okudum. İzledim, geçmiş bir olay sanarak. Deniz kenarında gitar çalıp şarkı söyleyen iki gencin arasında kocaman bir ateş topu yükseliyordu karşıdaki kıyıda. Istanbul'a benziyordu. Ama ben hiç öyle deniz kıyısında koca bir patlama hatırlamıyordum Istanbul'da. Bir iki tweet'e daha göz attım. Hain saldırı. Terör. Ahah! Ne zaman? Nerede? Maçka. Maçka?????? Maçka şurası, burnumun dibi. Hiç duymadım. Ya da duydum ve gök gürültüsü olarak algılayıp önemsemedim, bilemiyorum. Ve sonrası televizyonu açıp kanal kanal dolaşmalar.

Cumartesi akşamı neden evdeyim diye kızmıştım kendime halbuki. Bir çıkıp hava alayım desem muhtemelen gideceğim yer Dolmabahçe'nin oralar olurdu... Ya da şu hep gittiğim kafe. Ama canım istememişti. Evlerimize kapandık diyordum...Evlerde toplanan insanları düşünüyordum...Öyle şeyler işte...

Videolarda dikkatimi çeken ne oldu biliyor musun? Tanık olanların sakinliği. Acı bir sakinlik. Belki çaresizlik. Kabullenmişlik. İçimi acıtıyor. Birileri yaşıyor, birileri ölüyor. Birileri öldürüyor, kimin öldüğünün hiç önemi yok. Can olsun yeter. Nefes alsın.

Bir gün daha geceye vardı benim için. Çok önemli bir şey yapmadım. Dışarı çıkasım yok. Salı günü stadın oradan nasıl geçeceğim bilmiyorum. Belki kapatırlar. Ama orasını nasıl kapatırsın ki? Taksim meydanından bile daha işlek, daha kavşak. Taksim'i de kapattılar ya...peh.

Böyle işte, şimdilik yaşıyoruz.


Çarşamba, Aralık 07, 2016

Edebiyat buluşmaları ve günlük hayat.

NOT: Etkinlik Istanbul'daki terör saldırısı sebebiyle ertelenmiş. 

Bugünkü blog postuna bir duyuruyla başlamak istiyorum. Sevilen yazarımız Hikmet Hükümenoğlu'nun bu Pazar günü Kuzguncuk'ta Nail kitabevi'nde söyleşi ve imza günü var. Körburun okurlarından söyleşiye katılmak isteyenler ve kitaplarını imzalatmak isteyenler buyursunlar efendim.

Bugün normalde öykünün başına geçecektim. Fakat kurmacada karakter yaratmayla ilgili bir seviye atlamak üzereyim. Şimdi şöyle bir durum var genel olarak. Bu dikkat ettiğim beslenme, kilomu az da olsa geri çekti. Fakat daha önemlisi zihnimi şöyle bir genişçe açtı. Satranç problemlerine yaklaşımım bile değişti. Kurmacadaki karakter yaratma da benzer bir durumda. Üstüne bir saat eğilsem bu konuyu kökten çözecekmişim gibi. İşte bugün onu yapacaktım. Fakat onun yerine geçmişte yaşadığım ilişkilerdeki birçok çatışmayı "dosyalayıp" rafa kaldırdım kolayca. Bu uzun süreli bir etki mi bilmiyorum. Eskiden karşıma yeni bir konu çıktığında bana anlatılanı dinler sonra, anlatılanın ardında duran, konunun başka yerlere uygulanabileceği daha geniş ilkeyi anlamaya çalışırdım. Bu özelliğimi bir ara kaybetmişim. Aklım körelmiş. Bu şey gibi. Gözünün önünde bir elma var. Sana anlatılan konu bir elma. Fakat sen bir adım geriye çekiliyorsun ve görüş alanına bir elma daha giriyor. Sen diyorsun ki: çok ilginç geri gidince elmalar birken iki oldu. Bu ikinci elma nereden çıktı peki diye etrafına bakınıyorsun, bu elma neden diğerinin yanında diye sorguluyorsun, bu iki elma arasında bir bağlantı olabilir mi diyorsun ve aslında elmaların dallarına asılı olduğu bir elma ağacı ve tüm diğer elmaları farkediyorsun. Herkes elmayı görürken sen elma ağacını görüyorsun. Bunun gibi.

Kurmacada en zayıf olduğum konulardan biri karakter yaratmak. Eksik bir şey var. Karakterin hamuru istediğim gibi tutmuyor. Halbuki biliyorum, o kadar çeşitli insan tanıdım, o kadar çok gözlem yaptım ve ayrıca yeni bir fikir üretirken o kadar rahatım ki, karakterleri yaratmayı bırak elimde üç top gibi havada çevirebilmeliyim. Ama olmuyor. Karakter yerine bir dizi birbirinden bağımsız özellikleri olan bir liste yaratıyorum. Yani tamam. Birkaç tane yarattım ve öyküler de içime sindi ama sürece hakim değilim. Daha farklı olabilir ve çok yakın olduğum hissi hakim.

Bakalım. Belki de sonradan ne yersiz beklentilerim varmış diyeceğim satrançta bazen olduğu gibi.


Pazartesi, Aralık 05, 2016

Temel Reis.

Bu günü kayıt altına almak istedim, sonradan hatırlamak isteyeceğim günlerdendi. Öyle büyük şeyler bekleme. Ne dünyayı kurtardım, ne kansere çare buldum. Ama öykümü saplandığı yerden kurtardım. Bir de adını koysam koysam Temel Reis kahvaltısı koyabileceğim bir kahvaltı ettim. Tamam bir de kömüre dönüştürmeden bir parti kurabiye pişirebildim. Sonra hızımı alamadım, bir de uçlarını erimiş çikolataya batırdım. Hah. Bir de nevresim değiştirdim hıphızlı.

Küçük ışıkları yaktım şimdi. Youtube'da Pazar sabahları için hazırladığım türkçe bir çalma listesini dinliyorum. Mutluyum.

Günün büyük kısmı öykü için uğraşarak geçti. Şu an da devam edebilirdim ama bazen taze kafayla çalışmak daha iyi sonuçlar veriyor. O yüzden yarına bıraktım. Önemli olan kördüğümü çözmekti. Herşeyi silip baştan başlamadan öyküye devam edebilmekti. Onu başardım. Bir iki cümleyi değiştirdim, devamını yeniden kurguladım ve öykünün fikrinden ve niteliğinden ödün vermeden devam edilebilir duruma getirdim. Şu anki hali içime sindi. Tüm süreç biraz uzadı yalnız o canımı sıkacak gibi oluyor ama kendimi frenliyorum: ne kadar gerekiyorsa o kadar sürecek. Normalde bir haftada yazarım kafamda iskeleti hazır olan bir öyküyü. Bu sefer üç haftayı doldurdum. Daha da yarısına ya geldim ya gelmedim. Ama önemli olan yerinde saymamak. İlerliyorsan tamamdır. Bunu yazdıktan sonra mutlaka yayınlatmak üzere bir dergiye göndermek istiyorum. Aslında en büyük motivasyon kaynağım bu. Kendimi çalışmaya isteksiz bulduğumda "hadi, yaz, bitsin de gönder, yayınlasınlar" diyorum kendime. Kim yayınlayacak bilmiyorum. Edebiyat dergilerini pek takip etmiyorum. Belki de yanlış yapıyorum. Notos'u biliyorum ama oraya göndermeye çekinirim. Editörlük kursunu Notos düzenlemişti. Şimdi sanki tanışıklıktan dolayı iltimas bekliyormuş gibi olmasın. Öyle sevimsiz bir duruma düşmek istemem.

Temel Reis kahvaltısına gelince: iki dilim ruşeymli tost ekmeğini kızarttım. Ufak bir diş sarmısağı boylamasına ikiye kesip sıcak ekmeğin tüm yüzeyine bastıra bastıra sürdüm, kokusu geçti ekmeğe. Sarmısağın artanını kenara ayır. Onunla işimiz bu kadar. Üzerine olabildiğince ince bir tabaka tereyağ. Üzerine az krem peynir. Üzerine bir çorba kaşığı öğütülmüş keten tohumu. Bu kahvaltıyı Temel Reis yapan en önemli malzemelerden biri bu. Ve son olarak çeyrek avokadoyu küçük küçük kesip iki dilimin hepsinin üstüne. Aslında avokado henüz olgunlaşmamıştı yoksa ezmesini sürmek isterdim. Sarmısak nefis bir tat katıyor. Keten tohumu inanılmaz bir güç, zindelik veriyor, hem bedensel hem zihinsel ve bence dolayısıyla da ruhsal. Avokado da tokluk veriyor. Bunu aynen dediğim gibi uygula (ruşeymli ekmek bulamazsan bulabildiğin ekmekle). Sonra gel konuşalım.

Aklımda Facebook'ta izlediğim kısa video: Finlandiya'daki eğitim sistemi ile ilgili. Finli öğrenciler, bilmem hangi sınavla dünyanın en başarılı öğrencileri ilan edilmiş. Ben öğretmen ve okul müdürleriyle yapılan röportajı izledim: ilkokullar en çok iki üç saat ders yapıyor, ev ödevi yok. Matematik öğretmenine soruyorlar, sizin derste amacınız ne? Çocukların mutlu olmaları diyor. Mutlu çocuklar yetiştirmek istiyoruz. Müdüre soruyorlar, siz çocukların eğitimi için en çok neye önem veriyorsunuz? Oyun oynamaları, sosyalleşmeleri ve çocukluklarının tadını çıkarmalarını istiyorum. Peki ya çocuk gidip bütün gün ağaca tırmanmak isterse? O zaman tırmanır ve sonra gelir bana ağaca tırmanırken gördüğü böceği anlatır. Buyur. Buradan yak.

Bunu yazarken aklıma başka bir şey geldi Finlandiya ile ilgili. Bir şehir var ismini unuttum, psikiyatri hastanesi boş. Yani var birkaç hasta ama onlar yetmişli senelerden kalma hastalar. Yeni dönemde, yani seksenli yıllardan itibaren, insanların rahatsızlıklarını (ya da sorunlarını mı demem lazım?) kronik bir hastalığa dönüşmeden iyileştirebiliyorlar. Hepsini. Bununla ilgili Amerika'lılar gene bir belgesel yapmış, oradan izlemiştim üç sene kadar önce.

Adamlar sanki insanlığın en önemli sorunlarını çözmüş.

Bizde ise durum çok farklı. Fakat bugün kafasının başka türlü çalıştığını düşündüğüm bir arkadaşım Facebook'tan Özgür Demirtaş'ın videosunu paylaşmış. Beş dakikalık bir video. Türkiye ve dış mihraklar konusuna yaklaşımı çok hoşuma gitti. Amerika kadar şu dünyada nefret edilen bir ülke daha yok yine de adamlar oturup kendilerine acıyacaklarına güçlenmenin çarelerini arıyorlar, Mars'a gönderdiğimiz robot dikey mi yatay mı bilmem ne filan diye Mars'a gönderdikleri robotu tartışıyorlar diyor özetle. Dış mihrak mı senin adalet sistemini çürütüyor diyor. Tabii konu çok uzun ve tartışmaya açık ama gene de böyle akıllıca bir yaklaşım duymak bana çok iyi geldi.

Ve evet. Saat gene geç oldu. Ama olsun. Tek sorunum bu olsun. Bunu da elbet gün gelir hallederim. Son bir maç. Haydi.










Cuma, Aralık 02, 2016

Ve kurabiye günü kurtarır.

Başlangıçta biraz nemrut bir gündü. Zaten erken yatmama rağmen geç uyandım. Bir kere ona sinirim bozuldu. Sonra geceden kaloriferi en aza getirdiğim için uyandığımda ev soğuktu ve bir süre yorganın altından çıkamadım, çıkamadığım için kendime kızdım. Sonra bugün ne yapsam, nasıl değerlendirsem günümü diye düşündüm. Zorunluluklarım yoktu. Sadece keyifli fakat yine de faydalı geçmiş bir günüm olsun istedim.

Öyküm tıkandı mesela. Sebebini biliyorum. İstemediğim bir yere öyle bir saplandı ki geri adım atamıyorum. İleri gitsem belki sonradan ilk fikrime geri döneceğim ve onca "şahane" malzeme çöpü boylayacak. Yoksa kaç gün önce bugün öykü yazacağım diye yataktan fırlamışlığım var. Şükür öyle bir günüm oldu şu hayatta. En çok istediğim şeylerden biriydi.

Böyle yatakta o mu, bu mu, şu mu diye sıkıntı içinde debelenirken birden bir farkındalık kıvılcımı çaktı beynimde. İki uç model vardı bilincimde: biri aşırı aktif, biri aşırı pasif. Bunlar geçmişte tandığım insanlar. Pasif olandan nefret ediyordum (ona X diyelim) ve ona benzemekten ödüm kopuyordu. Fakat diğeri de sanki bir anı boş geçse ölecekti (ona da Y diyelim). Ve nedense onun bu davranışını kendime örnek almışım. Aslında tam olarak böyle değil. Daha beter. Sanki ne yaparsam yapayım Y kadar aktif olamayacaktım. Ki onu tanısan belki "yoo, Y hiç de o kadar aktif biri değil" bile dersin. Ve böyle ortası olmayan iki ucun arasında salınıyordum ve hiçbir zaman yeterince aktif olamadığım için hep o nefret ettiğim o boş insan oluyordum. Fark edince durdum. Zaten yataktaydım ama zihnen durdum. Biliyor musun bütün günün etkinlikli geçmek zorunda değil dedim kendime. Tek bir şey bile yapsan, etkinliktir dedim. Ayrıca sen X değilsin. X'in yaşadığı ülkede bile yaşamıyorsun. Yaşasan bile daha farklı geçer günün. Zamanını daha farklı değerlendirirsin.

Sonra kalktım yataktan. Kaloriferi açtım. Yatağı düzelttim sakin sakin. Ama bilmiyorum. Böyle bir düşünme biçiminden bu kadar rahat sıyrılabilir mi insan.

Neyse sonra kahvaltı filan ettim. Yulaf lapalı filan. Keten tohumu da koydum içine. Sonra satranç açtım. Dün eski rekorumun on puan üstüne çıkabilmiştim ama dün çok formdaydım. Bu arada şampiyonluk maçları bitti. Carlsen kazanmış. Ben sonuna kadar izleyemedim Çarşamba gecesi. Uykum geldi. Kesin olan bir şey varsa seneye gene izlemek istiyorum. Ne diyordum? Satranç. Oynadım. Çözdüm problemleri ama çok formda değildim. Gene de çok fazla düşmedi puanım. O yükseklikte tutabildim.

Sonra canım kaç gündür zencefilli tarçınlı kurabiyeden istiyordu. Baktım hazırlaması on dakika diyor. Hemen güzel bir müzik açıp hamuru hazırladım. On iki saat buzlukta bekleme süresini atlamak için elimle bastıra bastıra inceltebildiğim kadar incelttim. Kalanı rulo yapıp sarıp buzluğa attım. Yeterince ince olmamış ve belli ki o incelikte çok başka olacak. Yoksa benim her zaman yaptığım zencefilli tarçınlı kurabiye. Fakat yine de eve yayılan o koku bütün havamı değiştirdi. Keyfim azıcık yerine geldi. Hadi dedim. Bir posta daha pişireyim. Nasılsa on dakikada pişiyor. Buzluktakini çıkardım. Sertleşmişti. Tarifteki kadar ince dilimlemeyi başardım. Attım fırına. Yarısında baktım. Arkalar olmuş gibi önler biraz daha ister. Tepsiyi çıkarıp önünü arkaya çevirdim. Az daha pişsin şimdi olacak derken. Bloglara daldım ve az sonra kokular yayıldı eve. Ah dedim. Pişti bu. Fakat yanına gittiğimde dumanlar tütüyordu fırından. Kömür olmuşlar. İlk önce moralim diplere düştü. Sonra dedim, hayır. Bak. Carlsen gibi düşün. Bir önceki oyunda Karjakin'i yenme fırsatını değerlendirememişti. Ama "yapamıyorum, olmayacak" diye dövüneceğine, "bir sonrakinde olacak çok yaklaştım" diye düşünmüş ki zıpkın gibi geri geldi ve yendi. Artık ince dilimlemeyi öğrendin, bu kurabiyenin püf noktası bu. Bir sonrakinde hiç başından ayrılmazsın ve nefis kurabiyelerin olur. Bir daha bu hamurdan hazırladığımda içine portakal kabuğu rendesi de eklemeyi düşünüyorum. Artık bundan buzlukta bulundurup, canım her kurabiye çektiğinde dilimleyip on dakikada hazır kurabiyelerim olacak. Yarım ölçü yaptım. Ortalık da çok batmadı en çok galiba ona seviniyorum.

Bir de asıl ne oldu biliyor musun? Asıl bunu yazmak için gelmiştim bugün. Birisine bu blogu ve okurlarını anlattım. En son postlarda "kariyer de yapamadım yuva da kuramadım" yazdım diye beni hemen nasıl da pamuklara sarmalayan insanlar olduğunu. Tesadüfen gördüğüm bir postta, mutluluk sebeplerini sayan birinin benim blogu ikinci sırada yazmasını. Evet mutluluk sebebi. Daha ne isterim ki...Sabah işe gidip, bilgisayarı açıp ilk iş küçük Joe yeni post girmiş mi diye kontrol eden insanlar olduğunu. Ağzımın suları akarak okuduğum (defalarca) yayınlanmış bir roman yazarının benim blogumu düzenli olarak okuduğunu söylediğini. Tüm bunları ardı ardına saydıktan sonra ne kadar şanslı olduğumu bir kez daha anladım.

Böyle işte. Çok şahane bir gün değildi. Fena da değildi. Şimdi gidip bir maç yapayım ben. Maç puanlarım hala pek parlak değil. Geriye düştü.