Pazar, Kasım 27, 2016

Hissiyat ve düşünceler.

Ben gene geldim blog. Bugünle ilgili yazmak istedim. Bugün değişik bir hisle başladım güne. Sanki bir ödül almışım, ya da başarı kazanmışım, fakat ortada ne ödül var ne başarı sadece onun mutlu beklentisi. Olsun dedim. Ve öykünün başına oturdum. İki paragraf daha ekleyebildim öyküye, yeni fikirler geldi aklıma, not aldım.

Belki de dünkü yürüyüşten sonra ve kremalı makarnaya rağmen tartı yarım kilo eksik gösteriyordu, o sebepsiz başarı hissi belki oydu. Nitekim dedim ki kendime dün ne yaptıysan bugün aynısını yap. Yürüyüşe çıktım gene. Kremalı makarna yedim. Ve cacık. Bakalım yarın tartı ne karar verecek. Hiç sanmıyorum yarım kilo daha eksik tartacağını. Ama biliyor musun yürüyüş hiç yoganın yerini tutmuyor. Yoga çok başka. Haftada üç yürüyüş dört yoga ideal belki de. Yapabilirsem.

Böyle yuvarlana yuvarlana gidiyor günler. Yani günler yuvarlanıyor. Ben değil. Yani henüz değil.  Şu satranç şampiyonası bana hiç beklenmedik şeyler kazandırdı. Hiç hesapta olmayan. Hayatımın gidişatını seviyormuşum ben. Olaylar benim kontrolümde gelişmedi ama kazandığım becerilerden memnunmuşum. Mesela ellerimle bir şeyler üretebilmek: beni çok mutlu eden bir beceri. Mesela kurmaca bir metin yazabilmek. Çok sık yapabildiğim bir şey değil ama olsun, başına oturduğumda oluyor. Mesela iyi bir şiiri görünce tanımak. Çok çantada keklik saydığım fakat önemsemem gereken bir beceri. Olmasaydı eksikliğini çok hissederdim, çok hayıflanırdım, keşke öyle bir becerim olsaydı şu hayatta diye. Mesela bir çekirdekten bir ağaç çıkarabilmek.

Geçen gün Harvard'da ekonomi profesörü bir büyük ustayı konuk olarak çağırdılar yayına. En son 1978'de turnuvalara katılmış, sonra bırakmış. Sonrasında, "kimseye saygısızlık etmek istemem ama", diye söze devam etti, "(1978'de) hayatta satrançtan daha önemli şeyler olduğunu düşündüm". Ohh. Aynı benim birkaç gün önce demeye çalıştığım. Hani uzmanlık alanım olsun istemezdim dedim ya. İşte bunu demek istiyordum. Eskiden olsa bodoslama imrenecektim ben bu adamlara. Vay diyecektim. Keşkeler gırla gidecekti. Ama değil işte. Ve bu ilk defa başıma geliyor.

Bazen kendimi çok geri kalmış hissettiğim oluyor: ne kariyer yaptım, ne yuva kurdum. Evet şartlarım farklıydı. Tercihlerim farklıydı. Ama önemli olan en sonunda nasıl bir insan olduğun ve olduğum insandan memnunum. Mesela Judit Polgar. Satranç bilgisini, analizini, zekasını çok takdir ettim şu son birkaç haftada. Ama en çok olgunluğunu, insanlığını sevdim. En yukarıda olmasına rağmen kimseyi küçümsememesini sevdim. Kibirli kibirli gergin tavırlar yerine gayet rahat hatta neredeyse müşfik diyebileceğim açıklamalarını sevdim. Sanırım bütün hayatı satranca indirgememeyi başarabilmiş. Satranç dışında bir hayat kurabilmiş kendine. Büyük ustalık diye ben buna derim işte. Denge. Sık sık dilinde olan bir sözcük zaten.

Kendimi Carlsen'in yerine koydum yani. Belki diyorum, belki benim de belli bir yeteneğim vardı, belki de yoktu, ama diyelim vardı. Ve diyelim hayatımı satranca adadım küçük yaştan. Sadece kazanınca eğlendiğin bir oyun. İşte neyse. Gözümde canlandırdım. Ve şimdiki beni tercih ettim, az önce saydığım ve satrançsız büyürken geliştirebildiğim becerilerim yüzünden. Bu satranç şampiyonasının bana en büyük getirisi bu. Ve bir de şunu da anladım: dünya şampiyonu bile en doğru hamleyi bulana kadar kırk saat kafa patlatıyor. Dünya şampiyonu diye kolaycacık vahiy inmiyor kimseye. Hesaplayarak buluyor. Herkes gibi. Gerektiği kadar düşün. Gerekiyorsa otuz dakika düşün bir hamleyi. Vahiylerden medet umma. Daha başka şeyler de öğrendim, daha teknik. Mesela büyük ustaların oyunlarını incelerken, amacın bir sonraki hamleyi doğru tahmin edebilmek olduğunu sanıyordum, ve bunu yapamadığın sürece başarısız sayılıyorsun sanıyordum. Oysa bunu yapabilen kimse yokmuş. Polgar bile sadece gidişatı anlayabiliyordu. Ama bir sonraki hamleyi doğru tahmin etmek diye bir şey yok. Bu tıpkı Mozart'ın eserini incelerken bir sonraki notasını tahmin etmeye çalışmak gibi bir şey.

Saat çok geç oldu. Artık maçlardan sonra şu saatleri de biraz geri çekebilmeyi umuyorum. İyi geceler dünya.




Bu da geçen Salı gününden bir kare.





Cuma, Kasım 25, 2016

Hafta biterken.

Galiba güzel bir gündü bugün. Önemli olarak nitelendirebileceğim üç kalem iş gördüm: yazı, spor ve yemek. Hem de bonus olarak yüncüye uğradım ve bitmek üzere olduğu için yenisini örmeye girişemediğim battaniye karesi için beyaz ve lavanta rengi yün bile aldım.

Her kalem ayrı güzeldi ama en güzeli sanırım sabah kahvaltıdan sonra yazmak için ilhamlı bir gün olmasıydı. Kaç gündür gizemli gizemli ayrıntı vermekten kaçındığım iş buydu işte. Yeni öykü var tezgahta. Artık altyapısını tamamladığım için ve başını yazmayı başardığım için açıklayabilirim. Bu ilham şahane bir şey dostum. Garip şekilde satranç için de geliyor. Ve geldiğinde ve oynadığımda kesin ama kesin olarak kazanıyorum. Öykü, benim ölçütlerime göre çok da şahane olmayacak. Bilmiyorum. Belki de kimse tam istediği gibi yazamıyordur. Sonunu iyi kotarmam lazım, fikir hazır ama sonundaki etki böyle giyotin gibi inmeli. Bir de yazarken biraz daha gelişir palazlanır diye umuyorum. Bakalım. Ne olur yarın da ilhamlı bir gün olsun. İkinci kısmını yazayım ya da giriş kısmını biraz daha geliştireyim.

Saat öğleden sonra beş gibi yürüyüşe çıkmaya karar verdim. Çoktandır yürümüyordum. Hem hava da alırım diye düşündüm. Dönüşte de işte üç beş yere uğrar evin eksiklerini tamamlardım. Yürüyüş güzergâhında garip sesler duyunca kafamı çevirdim ve bir süre algılayamadım: kuyruğuyla beraber neredeyse boyumun yarısı kadar papağan, şehrin orta yerinde.



Yakın çekim yaptığım için net çıkmamış. Bir de ışık azdı, hava kararmak üzereydi. Aslında ilk gördüğümde iki taneydiler. Resimlerini çekmek için yaklaştığımda sahibi olduğunu sandığım kişi yanaşıp papağanı koluma kondurmak istedi, neredeyse zorla. Ben sadece resim çekmek istiyorum dedim. Beraber resminizi çekeyim dedi. Hoşuma gitmedi. Çektim gittim. Dönüşte papağanın teki yoktu. Sahibini de ortalıkta göremedim. Ben de böyle çarçabuk bir resim çektim. Aslında gene yürürken, papağanlardan az evvel, papağanlarla neredeyse aynı renklerde giyinmiş bir palyaço yolda gelene geçene el sallayıp bir kağıt uzatıp konuşmaya girmeye çalışıyordu. İlk önce komiğime gitti. Sakallı bıyıklı böyle mahalle esnafı tipli koca koca adamlar palyaçonun el sallamasına el sallayarak karşılık veriyorlardı. Bir gülme tuttu. Bazıları da gözlerini kaçırıp palyaçodan uzaklaşıyorlardı. Biz mi çok kuşkucu olduk, insanlar mı çok çakal hala kararsızım.

Sonra işte eve geldim. Karnım çok acıkmıştı. Köfte ve makarna yaptım kendime. Ama makarna çok kral bir şey oldu. Bak şimdi çok basit bir tarif vereyim sana, ama tek bir malzeme bile eksilmeyecek: yüksük ya da fiyonk makarnayla da olur ben pastavillanın renkli junior salyangoz biçimli makarnasıyla yaptım. Makarnayı bol tuzlu suda haşlayıp süzüyorsun. Aynı tencereye makarnaları geri koyuyorsun, tencerenin altını en hafife getirip, üstüne iki yemek kaşık krema, karıştır. Bir yemek kaşık eritme peynir, karıştır. Bir tatlı kaşıktan az sarmısak püresi, ya da iri bir diş sarmısak ezilmiş. Bir iki çimdik tuz. Karıştır. İki yemek kaşığı kadar beyaz şarap ve son olarak bol karabiber. Karıştır. Şarap biraz uçsun. İşte bu kadar. Ölçüler tek kişi için ama kaç kişiysen o kadarla arttırabilirsin ölçüleri. Tabii sırf bu tarif için koca bir şişe şarap açmayacağın için beyaz şarap alıp da arttırdığında yapılacak bir tarif bu. Buzdolabına bunu yazıp as bence bir magnetle filan. Dursun. Beyaz şarap açıldığında diye not iliştir üstüne. Biraz kıyılmış maydanoz hatta varsa fesleğen de dehşet yakışabilir. Ben yapmadım ama bir daha sefere.

Dünkü oyunu Carlsen kazanmış. Tam izlemekten yorulduğumda. Belki de Karjakin de oynamaktan yorulmuştur. Fakat şampiyonlar yorulmaz demek ki almış oyunu yakışıklı Carlsen. Berabere oldu gene puanlar. Bir sonraki oyun da birinin galibiyetiyle biterse çok fena kıran kırana geçecek demektir bu. Bak Karjakin şu:



Carlsen kadar seksi olmadığı gerçek, üstelik garibim kekeme, ama daha sempatik, basın konferanslarında hep güleryüzlü. Carlsen kaybettiği oyun sonrasında basın konferansında iki dakika beklettiler diye konferansı terk etti. Ayyyy. Tam mızıkçı çocuklar gibi. Zaten her basın konferansında öfleye pöfleye cevap veriyordu sorulara. Fakat neymiş. Öfkeyle kalkan zararla otururmuş. O hareketinin anlaşmalarına aykırı olması sebebiyle satranç federasyonu Carlsen'in şampiyonluk ödülü olan bir milyon yüz bin dolarlık ödülün yüz bin dolarını çat diye gömdü. Yaaa. Beyefendi. Yok öyle beni bekletemezsiniz, ben dünya şampiyonuyum halen havaları.

Diğer yandan kilolar aldı başını gitti. Çok fena haldeyim. Görüntüde değilse de tıbben obez sayılan kilodayım artık. Acilen bir eylem planı geliştirmem lazım. Ama hala kremalı makarnalar yiyorsun diyeceksin bana. Ne olur deme.

Hafta başında başladığım ve beni strese sokan kıyafet alışverişinin önemli kısmını bugüne kadar hallettim. Geriye en kolay ve aciliyeti olmayan parçalar kaldı. Onları da önümüzdeki hafta alırım belki. Bu "en önemli iş" düzeni şimdilik iyi gidiyor. Bütün gün az ama öz iş görüyorum. Ve günün/haftanın sonunda işler ilerlemiş oluyor. İyi oluyor.

Son havadisler bunlar. Fena değil sanki. Haftaya da güzel haberler bekliyorum. Bakalım.



Perşembe, Kasım 24, 2016

Ondan bundan.

Onuncu maç az önce başladı bir göz atıp sonra hemen kapattım. Benden hiçbir şekilde dünya satranç şampiyonu olmayacağı böylelikle kesinleşti. Sıkılıyorum bu kadar uzun süre. Dün akşam da iki buçuk saatin sonunda kapattım. Yeter dedim. İki buçuk saat satranç tahtasında, yok fildi yok attı yok kaleydi yok vezirdi. Eöööf. Kafadır bu. Kaldırmıyor annecim. Bir de, parayı da ünvanı da bana vermeyecekler en sonunda. De mi? Arada bir açar bakarım belki.

Aslında az sonra yatmayı planlıyorum. Karnımı da püre ve cacıkla doyurdum. Vallahi güzel oldu. Artmış tatlı patatesim vardı az. Normal patatesle buharda pişirdim yumuşayana kadar. Sonra biraz krema, biraz taze kaşar, bir iri dış sarımsak, hooop hepsi robota. Vız vız. Tamamdır. Normal patates tatlı patatesin tatlılığını aldı biraz dengeledi. Üstüne de dolapta var diye kapari turşusu serptim. Misafire bile çıkar. Daha şık olsun diye biberiye koyarsın bir kaşık. Oldu sana etin yanında en gurmesinden garnitür. Sadece robot tam kapasiteyle çalıştığında bile benim aletlerle maksimum iki kişilik çıkıyor. Belki iki seferde yapılabilir. Dört kişiye.

Bugün sırf o yoga artı duş sonrası o mis gibi duyguyu tatmak için duşa girmeden hafif bir yoga yaptım. Yeni duş jeli de almıştım: vanilyalı. Böyle duştan çıkıp temiz temiz giyiniyorsun, parfümleri sıkıyorsun, bütün kasların gevşek gevşek ama sırtın filan yenilenmiş gibi, zımba. Oyh.

Bugün en çok o geçen günkü işe çalıştım. Biraz ilerletebildim. Sanıyorum yarından itibaren artık final  koşusu başlar.

Bugünlük hepsi bu kadar. İyi geceler dünya.










Salı, Kasım 22, 2016

Koltuklar hala beyaz yazlık kılıfla. Belki böyle bırakırım kimbilir. Güzel oldu bu köşe, raf, tablolar ve ışıkla. Geceyarısı, dışarısı nispeten sessiz, ve hafif hoş bir caz. Geceleyin bu salona bayılıyorum.

Bu akşam gene koltuğa yayılıp, satranç şampiyonası izledim. Maç hala devam ediyor ama biraz sıkıldım. Polgar her zamanki gibi muhteşem. Yine de iki saat derin satranç bana yetti. Günlere yayılması da güzel. En son çocukken dünya çapında bir spor karşılaşması izlerken bu kadar zevk almıştım. Sanki çocukken her şey daha zevkli. Seneye de izlemeye niyetliyim.

Bugünün en önemli işlerinden biri alışverişti. Benim için sevimsiz bir iş. Ama yaptım. Sonra mağazadan çıktığımda canım kahve çekti ama bir dükkana gidip içmek istemedim. Eve gitmek istiyordu canım. Dedim, kim mecbur ediyor? Canın eve gitmek istiyorsa git. Devamını başka gün alırsın. Diğer alacaklarımı başka güne attım. Zaten eve gelene kadar çok yorulmuştum. Geldim kahvemi içtim. Sonra uzun uzun yoga yaptım. Bazı hareketleri kendi kendime uydurdum. Sırtım berbat haldeydi. Rahatlatacak hareketleri insan bir süre sonra tahmin edebiliyor. Galiba toplamda bir saat sürdü. Sonra buharı tüten sıcacık bir duş. Tertemiz çamaşırlar. Pambuk gibi bir vücut. Sonra canım hafif bir yemek istiyordu. Maydanozun neredeyse sapları kalmıştı. Buzdolabında taze biber. Selofana sarılmış yarım soğan. Biraz beyaz peynir. İki yumurta. Omlet yaptım. Kızarmış ekmekle.

Yemekten sonra ne yaptım hatırlamıyorum. Ah. Tamam. Satranç oynadım. Son yazıdan sonra oyunuma nazar değdi. Kayıplar verdim. Ama Polgar bunun sebebini açıkladı: eğer "bu oyun cepte" dersen, bu hiç iyi bir şey değilmiş. Ve ben artık Olivia'yı rahat yenerim demeye başladığım noktada yenilmelere başladım nitekim. Bugün iki oyundan ilkini verdim, ikinciyi neyse ki aldım.

Sonra da maç başladı.

İşte bir günüm böyle geçti. Tatmin ediciydi.

Yarın erken kalkacağım. Karşıya geçeceğim. Karşıda biraz alışveriş yaparım belki. Akşam maç yok. Belki sinemaya giderim.

Şimdi yatma vakti. İyi geceler dünya.


Bu yakışıklı dünya satranç şampiyonu Magnus Carlsen. Liv Tyler'ın yanında Hollywood yıldızı gibi durmuyor mu sence de? Kızlar bundan sonra satranca daha çok ilgi duyacak sanki, içime öööööyle bir his doğdu. Ama genelde somurtkan onu da söyleyeyim. Suratsız yani maç sırasında. Çekilmez bir adam havası var. Ben söyleyeyim de sonra yok şöyle yok böyle diye şikayet dinleyemem.









Cuma, Kasım 18, 2016

Satranç şampiyonası.

Wuhuuuuu... Biliyor musun ne oldu? Ezdim geçtim benden 100 puan üstün Olivia'yı. Hem de kaç kere. İnanamıyorum. Hem de son iki oyunda neredeyse oyunun başında, biri 13 biri 17 hamlede. Vay anasını... Hepi topu kaç tane şampiyonluk maçı izledim ki ben? Onların da başını kaçırdım, sonuna kadar da bekleyemedim.  Kaç tane ama? Saysan maksimum üç tane. Çok inanılmaz olan bu işte. Hani ben diyordum ya Polgar çok acayip güzel yorumluyor ders gibi dinliyorum diyordum. Ay işte o dinlediklerim gerçekten dersmiş yani. Öğrenmişim bir şeyler gerçekten de. Dahası da var. Polgar dün akşam yoktu. Yerine salak bir herif getirmişler. Nasıl ukala. Nasıl bilmiş. Göya büyük usta, ama maçı anlamıyor. Ne yaptığı tahminler tutuyor, ne de yorumları aydınlatıcı. En komiği neydi biliyor musun? Herkes, ama dünyadaki herkes, benimle aynı şeyi düşünmüş, ekşi sözlükten başla, dünya şampiyona sitesinin chat penceresine varıncaya kadar herkes "Polgar nerede" diyor (ekşi sözlükte biri tam olarak "Polgar nerede Allahsızlar" yazmış :)))))) ), "onsuz izlenmiyor" diyor, "ben sırf Polgar için para verdim bu siteye" diyor, "Polgar yoksa geri istiyoruz paramızı" diyor. Sanki maçı Polgar oynuyor. Bir buçuk saat sonra chat penceresine göz attığımda hala Polgar'ı soruyorlardı. Yedinci maçta geri gelecekmiş. Yani Pazartesi galiba. O daha önce linkini verdiğim bedava siteyi kapatmışlar. Dün akşam ikilemde kaldım. Versem mi para? Polgar'ın olmadığını biliyordum neyse ki, yoksa içime otururdu. Ona rağmen baktım çok merak ediyorum. Dedim, atla deve değil neden böyle hesaplara giriyorsun, cimrilik yani bu tavrın. Parası neyse ver izle işte sonuna kadar rahat rahat. Aldım şarabımı. Yumurtalı ekmeklerimi. Kuruldum ekranın karşısına. Az sonra ağbim mesaj attı. O da izliyormuş, yorum yapıyor. Laf aramızda, ağbimin yorumları o dangalak büyük ustadan daha güzel. Ama ertesi gün işe gidecek diye gidip yattı az sonra. Bana gönderilen üyelik mailinden sorularınız olursa şuraya yazın diyordu. Hemen mail attım, dedim "ben o Polgarlı yayınları tekrar (ve tekrar ve tekrar) izleyebilmek istiyorum, mümkün mü?" dakikasında linkli bir cevap geldi. Helal olsun adamlara. Evet verdiğim parayı helal ettim. Polgarsız da kalmış olsak.

Hep söylerlerdi. Açılış öğrenmenin en garantili yolu çok iyi açıklanmış üst düzey bir karşılaşmayı çalışmak. Ama bütün mesele o açılışı yapan karşılaşmanın açıklanmışını bulmak. Bulabilirsen bul. Gene de bu kadar kısa sürede bu kadar fark edeceğini asla tahmin edemezdim. Bir de kitaptan takip etmek zor be. Halbuki o yayında öyle mi? Canlı izlediğin için, ne kadar süre düşünüyorlar, ne kadar sıkıntılara girip çıkıyorlar, o sırada akıllarından geçenler ne hepsine şahit oluyorsun. Halbuki kitaptan okuduğun zaman, sanki tereyağından kıl çeker gibi oynuyorlar yanılgısına kapılıyorsun. Hatırlıyorum ben küçükken lafı geçmişti, Karpov şampiyonluk maçlarından birinde karşılaşma sırasında harcadığı zihinsel çaba sonunda on kilo kaybedip hastaneye kaldırılmıştı. Ama kitapta o bilgiyi verir mi sana bakalım? Bence vermez.

Bu arada bütün dünyada sadece 33 kadın büyük usta varmış. Geri kalan 1500 küsur hep erkek. Türkiye'den 5 tane büyük usta sayabildim. Hepsi erkek.

Ama zevkli ya. İlk defa bir dünya şampiyonluk karşılaşması izliyorum hayatımda. Güzelmiş.

Bir maç daha oynayacağım şimdi Olivia'ya karşı. Bakalım altı oyun boyunca namağlup olabilecek miyim. Haydin kaçtım ben.

Çarşamba, Kasım 16, 2016

Misafir.

Şu an hava aydınlık. Saat göreceli olarak erken. Tütsümü yaktım. Müzik hafif hafif salınıyor salonda. Yetiştirmek zorunda olduğum bir işim yok. Bulaşıkları dün akşam yatmadan topladım. Dört gün sürünür bunlar şimdi diyordum halbuki. Öyle olmadı. Koltuğa yayıldım. Bilgisayar kucağımda. Bu anın keyfini çıkarmanın en güzel yollarından biri: blog yazmak.

Dün akşam ağbimler geldi yemeğe. Misafir kabul etmek konusunda çok tecrübeli değilim. İki kişiye yemek yaptığım gene sık olmuştur da dört kişinin organizasyonu daha farklı. Ama güzel kotardım. Menüyü neredeyse bir hafta öncesinden kararlaştırdım. Basit tuttum, garantili tarifler seçtim ve tatlıyı bir gün önce hazırladım. Balık dışındaki bütün malzemeleri de bir gün öncesinden alıp buzdolabına koydum. Ev temizliğini de aynı gün hallettim. Son gün, salatayı sossuz olarak kasesine hazırladım. Tezgâhta durdu üstünü selofanla kapattım. Balıkların sosunu öğleden sonra hazırlayıp borcama dizdim. Buzdolabına kaldırdım selofanlayıp. Tabakları, kadehleri ve çatal bıçakları da onlar gelmeden sayarak tezgâha dizmiştim. Çok pratik oldu. Onlar geldikten sonra sadece pilavı pişirmesi kalmıştı. Balıkları dolaptan alıp doğrudan fırına verdim. Hatta salatanın sosu için gerekli mandalina ve limonu bile tezgâha çıkarmıştım. Sonra ocaktan alıp servis tabaklarına.

Yemeklere defalarca iltifatlar aldım. Pilav dahil. Ağbim cheesecake'in her bir katını ayrı ayrı beğendiğini söyledi, ve en sonunda da "bu da demektir ki sen bu işi biliyorsun" dedi. Dedi bu lafı yani. Aldım diplomayı :)

En güzeli her şeyin hazır olduğu, masanın etrafında oturduğumuz ve kadeh kaldırdığımız andı. Çok mutlu hissettim kendimi o an, o sofranın etrafında. Tam keşke resmini çeksek dedim şu anın. Ve ağbim benim yerime söyledi. Bir resim çekilelim şimdi diye. Ve yakışıklı yeğenim güzel bir resmimizi çekti.

Bugün kitap fuarına gidecektim ama olmadı. Zaten pek evden çıkasım da yoktu. Belki akşam sinemaya giderim. Güzel olabilir. Şimdi de biraz geçen günkü işe el atayım. İçimde türlü hevesler var.


Pazar, Kasım 13, 2016

İnanmak yolun yarısıymış.

Haftasonum güzel geçti sayılır. Dün özellikle güzel bir gündü benim için. Cuma günü yazıp, sonra büyük bulduğum için sildiğim lâfların arkasını doldurabildim. İşlemi tamamladığımda tam olarak ne olduğunu söyleyeceğim. Hala yapım aşamasında.

Ama dünü güzel kılan şey hedefime çalışmak değildi. Hedefime doğru yol alırken kendimde fark ettiğim olumlu değişimdi. Daha rahattım. Kendimi cendereye sokmadan çalıştım. Eskiden ne gereksiz baskı yapıyormuşum kendime. Bunu hayretle gördüm. Sıkılınca kalktım, kendimi bunun için suçlamadan. O arada ortalıktaki bir iki bulaşığı kaldırdım. Yemek ısınırken ütülenecek tek bir gömlek vardı, ütü masası o yüzden salonun ortasında bekliyordu. Onu hallettim, masayı kaldırdım. Geri geldim. Tekrar hedefime çalıştım. Ve hep içimden:"tamamdır, olacak, yavaş yavaş" diye yüreklendirip, buna içten inanıyordum. Öyle yaptıkça daha güzel sonuçlar elde ettim. Olacak bu iş. İnanıyorum. İnanmak işin yarısıdır derler ya hep. Ben onu insanları yüreklendirmek için söylüyorlar sanırdım. Halbuki kendin de inanana kadar dünya kadar uğraşıyorsun. Ve artık inanmaya başladıysan, olacak bu iş diyebiliyorsan zaten epey yol katetmişsin demekmiş bu. Hatta tam olarak yolun yarısına kadar gelmişsin. Bu demekmiş. Ama yarısı işte. Daha çalışmam lazım.



Akşam da tesadüfen Fide Dünya Satranç Şampiyonası'nı naklen izleten bir site ( edit:kaldırıldı) buldum. Tam maç oynandığı sırada. Judith Polgar'ı da davet etmişler, yorumluyordu. O seviyedeki maçları anlamak benim gibi bir amatör için zor. Ama Judith Polgar'ın açıklamaları o kadar öğreticiydi ki, muhteşem bir ders gibi, şampiyonayı filan unuttum, ağzımın suları akarak dinledim. Bir anda aklıma geldi. Ağbime mesaj ve link attım o da izlesin diye. Tabii o izlediğinin beşinci dakikasında bana "pozisyon kapalı, çok sıkıcı bir maç, berabere biter bu" diye mesaj attı. Nitekim bir saat filan sonra maç berabere bitti. Nitekim Karjakin maçtan sonraki basın konferansında maçın sıkıcı olduğunu kendi ağzıyla söyledi, sonrakiler daha eğlenceli olur umarım dedi. Benim izlediğim ikinci maçtı. Birinci bir gün önceymiş onu kaçırdım. Daha on defa daha karşılaşacaklar. Bugün dinleniyorlar. Bir sonraki maç Pazartesi günü New York saatiyle öğleden sonra ikide. Bizde saat dokuz on oluyor, akşam. Bu adamlar kaç doğumlu biliyor musun? Dünya satranç şampiyonası için karşılaşanlar? Carlsen ve Karjakin? Doksan. Doksan doğumlular! Polgar anlatıyordu, Carlsen'le, adam çocuk on üç yaşındayken maç yapmış. On üç yaşında! Yani 2003'te. Ama işte, "ben on üç yaşındayken" hesaplarına girmeyeceksin. Ben bugün onların oynadığı maçı muhteşem yorum yapan biri olmadan izleyemiyorum diye de dövünmeyeceksin. Dün akşam hemen frenledim kendimi o konuda. Çünkü bu onlar için bir oyun değil. Kafa dağıtmak ve eğlenmek için oynamıyorlar. Bu onların uzmanlık alanı. Üst düzey atletler gibi bunlar. Arkalarında antrenörler var, ve hayatlarını buna adamışlar. Kendini ne getirip karşılaştırıyorsun. O zaman Hüseyin Bolt'la da karşılaştır. Ya da Venus Williams'la. Ve düşündüm. Uzmanlık alanın satranç olsun ister miydin bu hayatta?....İyi düşün bak. Ben istemezdim. Daha iyi satranç oynamak isterdim ama uzmanlık alanım olsun istemezdim. Konu kapanmıştır. Bunu netleştirebilmek bile büyük enerji tasarrufu ruhsal açıdan.

Sanırım bugünlük burada keseceğim. Saat sekiz. Biraz offline takılayım diyorum. Haydin güzel bir hafta olsun.




Cumartesi, Kasım 12, 2016

Cuma.

Sanki çok uzun zamandır buraya yazmıyormuş gibi hissediyorum. Oysa bir hafta bile dolmamış. Zaman algısı böyle de tuhaf. Ve hala zorlanarak yazıyorum. Neden böyle oldu? Cevabını çok merak ediyorum. Derin değişimlerin eşiğinden geçtiğim doğrudur. Bu mu sebep? Bence değil.

Gene de yazmaya devam etmeyi deneyeceğim.

Editörlük-yayıncılık kursum dün akşam sonlandı. Çok güzel insanların olduğu güzel bir gruptu. Keşke hep görüşebilme imkânımız olsaydı. Genelde insanlar bana renksiz görünür, sıkılırım. Halbuki bu grupta herkes keşfedilecek güzel bir kitap gibiydi. Daha derin tanışamadığımıza üzüldüm.

Evin düzeni konusunda biraz mesafe katettim. "Şimdi kaldırmazsan, sürünecek" mottosu çok şey değiştirdi. Daha çok iş yapmıyorum, daha az erteliyorum ve dolayısıyla daha uzun süre tertipli kalıyor. Harcanan enerji aynı fakat sonuç çok daha iyi. En son gazeteliği bitirdim.






Atmak istediklerimi ayıkladım. Koltuğun yan tarafında birikmişlerdi. Orası hafifledi şimdi. Başka da büyük kalem bir iş kalmadı düzen konusunda. Bir hobi malzemelerinin rafları var ama onu işten saymıyorum. Ama o da bitse, bitti. Sadece günlük dağınıklık. Büyük bir savaştan çıkmak gibi.

Bu akşam sinema grubuyla gösterim izleyeceğiz.

Hafta sonu için bir planım programım yok. Salı akşamı ağbimler yemeğe gelecek. Belki tatlı filan hazırlarım. Menü düşünürüm.

Üst kat komşularıma misafir geldi. Bana gelen sesleri duysan sanırsın yüz tane hindinin toplandığı bir kümes var yukarıda. Asansöre bindiğimde genzimi yakan bayatlamış bir parfüm kokusu sardı beni... Koku zaten 70'lerin, hadi olsun 80'lerin, kokusu, bayatlar haliyle. Ama neden yüz kere sıkıyor?

Bugün hiç iş yapasım yok. Yapacak çok bir işim de yok. İsabet diyeceksin. Ama böyle günlerin sonu pis olur. Pis bir "kaydı gitti ben de seyrettim boş boş" hissi. Zamanında sıkmaya kıyamadığın, bayatladıktan sonra da bin kere sıkılan parfümler gibi.

* * *

Yakaladım günü ucundan. Bankaya gittim. Önemsiz ama yine de halledilmesi gereken beş dakikalık bir işim vardı. Dönüşte markete uğradım. Bulaşık deterjanı bitmişti. Bir de meyveli yoğurtlar. Bu kilo işini halletmem lâzım. Görüntüden, güzellikten çoktan vazgeçtim, belimi sakatlayacağım. Eve geldim, ayakkabıları çıkarmak için tabureye çöktüm, aynı yaşlı teyzeler gibi "ay ay ay, of, of". Bu ne? Bu-ne? Çok erken değil mi? Ve bunu yazarken çay kurabiyelerini yuvarla Joe, indir gövdeye. Bravo. Ama çok güzeldi. Sütlü neskafeyle şahane gitti, tam çay saatinde.

* * *

Sinema gösteriminden geliyorum. Ferzan Özpetek'in Serseri Mayınlar'ını izledik. Çok beğendim. Senaryoyu çok incelikli buldum. O kemikleşmiş leş Hollywood senaryolarının yanında kral gibi. Mesela, başkahraman yazar olmak istiyor. Ve bir yayıncıya romanını göndermiş cevap bekliyor.

-filmin devamı hakkında küçük bilgi-
Filmin ilerleyen bölümlerinde yayıncıdan cevap geliyor. Hollywood yapımı olsa, başına onca şey gelen kahramanı sevindirmek için o mektup illa ki olumlu çıkar.
-bilgi sonu-

Bir de baştan eşcinsellikle ilgili bir film olacağını biliyordum ve biraz da "bana bilmediğim ne anlatacak acaba" diyordum. Gene de sürprizli ve sıcak bir filmle karşılaştım. İzlemediyseniz bence izleyin. "İmkânsız aşklar hiç ölmez" diyor meselâ. Bak orası da beni vurdu.

Bu haftasonu için planlarım biraz belirginleşti. Hatta demin büyük büyük lâflar ettim diye koca bir paragraf sildim. Ne demişler? Aynası iştir kişinin, lâfa bakılmaz.








Pazar, Kasım 06, 2016

Haftasonum.

Sakin ve tembel bir gece. Loş ışıklar ve hafif caz ezgileri. Fırından elmalı crumble kokuları yayılıyor eve. Bugün biraz saldım. Hiçbir şey için zorlamadım kendimi. O yüzden pek bir iş görmedim. Mutfak bir haftanın en dağınık halini yaşıyor. Bütün hafta gıcır gıcır korumayı başardım.

Sıkıntılı rüyalar gördüm gece. Sanırım gündemden dolayı. Uyandığımda sanki midemde bir ayı oturuyordu. İlk önce sebebini anlayamadım. Hani tam rüyayla gerçeği ayırt edebilmeye başladığın o an vardır ya uyandıktan az sonra. İşte o an acı acı hatırladım.

"La haine" filminde döne döne anlatılan ve filmde bir motif oluşturan bir fıkra var ki aslında hiç komik değil. Bir gökdelenin 158. katından aşağı düşen bir adamın hikâyesi. 14. kata geldiğinde, "buraya kadar her şey yolunda gitti" der. Ve 13. katta da aynısını. Ve saire. Fıkra bu kadar. Ben güzel anlatamadım. Neyse. Anladın sen onu. Şu an kaçıncı kattayız acaba...En son twitter'da, hükümet aleyhine konuştuğu için ihbar edilen bir adamın gözaltına alındığını okudum. Sonra evi aranmış ve bir suç unsuru bulunamadığı için serbest bırakılmış. Fakat bilgisayarına el konulmuş. Burayı bilen bilir. Ben siyasi yorum pek yapmam. Ve zaten bu kadar söyleyeceklerim bu konuyla ilgili.

Elmalı crumble'ı fırından aldım. Ilınıyor.

Gelen çeviri işini geri çevirdim. Biraz da o yüzden böyle rahatım. Denemesini yaptım. Sonra baktım, olmayacak. Metni sevemedim. Hiç kendimi veremeyeceğim. Eskiden olsa kendimi zorlardım. Oysa ne gerek var. Başka biri ayıla bayıla çevirebilir. Ben de o sırada kendi ayıla bayıla çevirdiğime çalışırım. Kimseye ayıp olmayacak, sebebini açıkyüreklilikle ortaya koyduktan sonra. Hem bu işime saygımın bir göstergesi. Oysa şımarıklık gibi mi görürler diye düşünüp, gönülsüzce yapmaya koyulacaktım. Ve önümüzdeki üç ayım bana dağ gibi bir angarya gelen bir işin gölgesinde geçecekti. İnsanlık için küçük, benim için koca bir adım :).

Elmalı crumble dehşet olmuş. Gecenin bu saatinde çok iyi gitti. Yapması da çok kolay. Çikolata yerine tercih ettiğim elma unlu çıkınca tepem attı. Öeeeh ben de tatlı yaparım dedim. Biraz şekeri fazla kaçırmışım, içimi aldı, ama olsun. Güveç kabında yaptım. Tek elmayla. Tek kişilik. Tek seferlik. Bütün ölçüleri göz kararı koydum. İşte elmaları küp küp kestim. Küçük, tek kişilik, kase kadar güveç kabına koydum. Üstlerine şeker ve tarçın serptim. Sonra başka bir kaseye bir avuç kadar un koydum, bir çorba kaşığı kadar tereyağ. Biraz da şeker ekledim ve tarçın. Aslında böyle egzotik bir tat katar diye düşünüp az zencefil de serptim ama ondan emin değilim. Sen koyma istersen. Tereyağını iki bıçakla ufaladım böyle makas yapıp. Kalanını da elimle biraz yedirdim. Zaten düzgün hamur olmayacak. Tam karışmasın tereyağ, böyle top top kalsın daha makbul, yani kırıntı gibi. Sonra elmaların üstüne bocaladım bunları, biraz da silkeledim, 180 derece fırında 35 dk. Sırf tek crumble için fırın yakmayayım dedim, bir de ekmek pişirdim onun yanında. Yarın sabaha hazır.

Bu arada lamba nihayet bitti. Gerçi hala tam bitmedi. İçine astar dikmek istiyorum amerikan bezinden. Bir de üstünü az süslemek. Çünkü ışıklar sönükken biraz kenara atılmış çuval topu gibi duruyor. Astar da ışığın daha eşit yayılması için, ampul yerleri daha az belli olsun diye. Pinterest'ten çok aradım çuvallı lambayı nasıl süslerim diye ama bulamadım. Benimkine benzeyen bir tane buldum, onda da altına kaide gibi bir şey koymuşlar ahşap, oval ortası boş. Ama çuval aynı çuval kalmış.



- - - - - - - -

Bunu dün yazdım. Fotoğrafları yükleyemediğim ve uyku bastırdığı için gidip yattım.

Bugün biraz ortalığı toplarım. Çok dağılmadığı için kolay olacak. Belki en sonunda şu gazeteliğin astarını da dikmiş olurum. Ne dersin? Askılıktaki çamaşırları toplar, bir posta daha çamaşır yıkarım. O zaman Pazartesi gününe sadece yerleri temizlemek kalır. Aslında canım şu eski gazete kağıdından kolyeyi yapmak istiyor. Ve yüzüğü. Akşamüstü yaratıcı yazarlık grubumla tanışma toplantısı var.

Bak dün pancurlarımı açtığımda, şöyle sürreel bir görüntüyle karşılaştım. Komşu arka bahçesine bir şeyler yığmış. A, ne o? Akülü araba mı? Hayır, hem o kadar akülü arabayı nereden bulsun? Ne peki? deyip daha dikkatli baktığımda...



...bunların muhtelif elektrikli süpürgeler ve tek tük de televizyonlar olduğunu gördüm. Resimde tam görünmüyor, araya yapraklar girmiş, ama yığılmışlardı böyle üst üste, elli belki yüz tane. Bir yığın marka ve model elektrikli süpürge. Yağmur da yemişler. Nereden toplamış? Hangi işini görecek? Meçhul. Bir öykü yazayım dedim. Öykünün kahramanı, bir sabah komşunun arka bahçesine tepe tepe yığılmış elektrikli süpürgeler görür. Heyecanla koşarak erkek arkadaşını uyandırıp ona da gösterir. Erkek arkadaşı bu görüntüye hiç şaşırmaz, normal karşılar. Ve olaylar buradan gelişir. Bunu düşündüm. Sonra devamını getirmeye üşendim. Beğenmedim. Peşini bıraktım. Ama şimdi hoşuma gitti. Belki yazarım bir ara.

Bir tane daha resim var. Geçmiş Salı gününden. Hava kapalıydı. Kuşlar takıldı bu sefer gözüme. Kumrular dizilmişti rıhtımdaki bir saçağa. Ben çekene kadar dizilimi bozdular. Ne güzeldiler halbuki. Ben de şu garip martıyı çektim Kadıköy'de. Kullanılmayan bir otobüs durağının üstüne tünemişti.


Biraz karanlık çıkmış. Istanbul bazen böyle nemruttur. Rüzgârı yüzünü tokatlar, saçlarını savurur, savrulan saçlarından önünü yönünü göremezsin doğru dürüst. Sanki gitmek istediğin yere itirazı vardır.

Kilom biraz geriledi. Hormonlardan olduğu belliydi. Ama yine de üst sınıra çok yakınım. İşin kötüsü o üst sınırda çok kolay belimi incitiyorum. Son anda önlediğim fıtıklarım var sanki. Yoga iyi geliyor. Sabah kendi kendime yaptım, videosuz. Üç dakika filan. O bile fark etti. Çatır çutur sesler çıktı belimden sonra rahatladım. Güçlendim.

Akşamki toplantı iptal oldu az önce mesajı geldi. Facebook ve twitter yavaşladı. O zaman mutsuz bir güne biraz makyaj yapacağız. Belki çirkinliğini unutup, kendimizi akışa kaptırırız.



Perşembe, Kasım 03, 2016

Kasım başı.

Vay blog. Ne gündü ama. Sabah erken kalkabilmek ne güzelmiş. Hem de kendinden. Nasıl oldu bilmiyorum birkaç gündür böyle. Sabahın üçü filan herhalde diyorum gözümü açtığımda, ama yazık nasıl uyuyacağım şimdi tekrar, cin gibiyim diyorum, sonra bir bakıyorum saat yedi. E iyi bari. Kalkayım madem diyorum. Normal insanlar gibi başlarım güne, fena mı? Sonra gün içinde tekrar yatıp uyuyorum ama olsun.

Yani kalktım. Yapılacakları listeledim. Zaten Pazartesi de kuaföre gidebilmiş, yerleri de temizleyebilmiştim. Öğlene kadar listemdeki tüm işleri gördüm. Ev işleri artı dışarıdaki ıvır zıvır işler. Hem de iki banka dahil. Ki birindeki gişe çalışanı mı, yoksa "sistem" mi hangisi daha ağırkanlıydı bilemeyeceğim. İşlemim toplamda yirmi beş dakika filan sürdü. Ozalitçiye uğradığımda ve laptopu açtığımda yeni çeviri teklifini gördüm. Yarın ona el atacağım. Artık hazırım. Nalburdan da lamba için son parça olan teli ayarladım. Kaç ayrı yere uğradım ben bugün ya? İki banka, bir kitapçı, bir ozalitçi, iki nalbur, bir elektrikçi, bir aktar, bir de market. Dün gece lambanın çuvalının kenarlarını diktim ve cırt cırtlarını. En can sıkıcı işleri tamamlayıp pirüpak bir eve geldim. Tuhaf bir his. Neredeyse sersemletici.

Demin de içime çok dert olan, Sinema grubumdan yeni buluşma günü haberi aldım. Üç haftadır düzenleyemiyorlardı ve ben bir daha düzenlenmeyecek diye dert ediyordum. Çok sevmiştim halbuki o grubu.

Ruh arayışı ne oldu diye sormuyorsun hiç? Söyleyeyim. Sandığım kadar kapsamlı bir aramaya gerek kalmadı. Olayı büyütmüşüm. Kendime de haksızlık etmişim. Zaten önceden tespit edilmiş bazı sabit değerler hala geçerliymiş. Yola devam, özetle.

-------

Dün yazdım bunları. Bu sabah da sekizde tamamen uykumu almış şekilde uyandım. Bu sefer korktum, acaba geç mi oldu saat, bu erken kalkmalar bir kaç seferlik miydi de bitti mi diye. Çünkü dışarısı aydınlıktı, diğer günler gibi karanlık değil. Sonra saatin tam sekiz olduğunu görünce çok sevindim. Öğlen gene kestirdim iki saat kadar ama olsun.

PMS'siz bir döngü daha yaşadım, aynen bir kaç post önce tahmin ettiğim gibi, şükürler olsun. Döngünün tamamlanacağına dair tek işaret çenemde çıkan o koca sivilceydi. Ne moral bozukluğu, ne sinirlilik. Ha bir de kilom arttı. Oradan anladım. Yaz başındaki kiloma geri döndüm. Yani obezlik sınırındayım gene. Peh.

--------

Eskisi gibi yazamıyorum. Beğenmiyorum yazılarımı. Kaç kere silindi. Kaç kere yayınlanmadı. Bilemiyorum. Belki yeni bir dönemin başlangıcıdır. Keşke eskisi gibi yazabilsem.