Pazar, Ekim 30, 2016

Üstüm başım çamaşır suyu kokuyor. Duş alıp kıyafetleri değişmem lâzım. Ama hiç mecalim yok. Galiba bir günlük maksimum ev işi kapasitem iki saat. Onu da doldurdum bugün. Daha da işler bitmedi. Ama olanlar güzel oldu. Mutfağın evyeye kadar olan kısmı ayna gibi oldu. Üstüne bir on dakika daha koysam banyo da temizlenecek ama yapamıyorum. Onun da üstüne bir on beş dakikacık daha koysam yatak odasında sandalyelere yığılmış üç beş kıyafeti toplayacağım. Çamaşır makinesini çalıştırdım. Birazdan öter. Nasıl asacağım bilmiyorum. Kalacak öyle ıslak ıslak. En iyisi ağır parçaları çıkarıp sonra kurutmayı çalıştırmak.

----
Bunu yazdım ve iki uzun paragraf daha. Sonra derin bir uykuya dalmışım. Sabah kendimce erken uyanmıştım. Artı yorgunluk. Uyandığımda saat gecenin sekiziydi. Buzdolabında kabak dolması vardı. Yanına pilav yaptım azıcık. Bulaşık makinesini boşalttım. Evyenin öteki tarafında sadece elde yıkanması gereken üç beş birşey kaldı.

Yoga yapamadım bugün. Ev işleri onun önüne geçti. Ama iyi oldu, epey iş gördüm. Yine de dünkü yogadan bacaklarımın arkası tutuk, yer yer sırtımdan çatır çutur sesler geliyor, bayılıyorum o çatırtılara. Ev işi yapmak kondisyon isteyen bir şey.

Ne düşünüyorum biliyor musun? Aşktan nefrete neredeyse hemzemin, kolaycacık bir geçit varken, aşktan kayıtsızlığa geçmek bence dünya çapında bir başarı. Everest'e tırmanabilmek gibi. Ya da atomu parçalamak. Ruhsal uzayda. Bak bundan şiir çıkabilir. Benim abidik gubidik hiçbir şeye benzemeyen şiirlerden. Otur uğraş işte güzel güzel, benzesin ya da benzemesin. Onu başa koy. Yanına başka bir şey bul. Bir çeşit bulmaca çözmek gibi, kurallarını zevkine göre kendin belirlediğin. Bazen görüyorum, eskiden vapurda çok görürdüm, çözülüp, ya da yarıya kadar çözülüp bir kenara atılmış kare bulmacalar. Bir şey olacağı yok ama yine de çözüyorsun. Kendi içinde bir tatmin yaşatıyor. Harfler tanımlar birbirine uyuyor. Bir uyum yakalıyorsun ya. O işte. O kadar. Bulmaca meraklısı kadar şairi olmalı bence bir dilin.

Üstüm başım hâlâ çamaşır suyu kokuyor. Tam ilham gelecek, bu koku. Ahahahaha bahaneye gel! İnanma sakın. Ama mutfağı güzel toparladım. Az önce kahve pişerken, son ıvır zıvırı da yıkadım, kuruttum, kaldırdım. Sonra da çamaşır makinesindeki iki pantalonu ayırıp, kalanı için kurutucuyu devreye soktum. Bütün gün sadece yemek yiyip, ev işi yaptım. Ama sana güzel bir haberim var: kahve yapmak için koltuktan doğrulurken her zaman belime saplanan o ince ağrı yoktu.

Yarın kuaföre gidecektim ben ya. Gene bir sürü iş yığıldı. Bir sürü değilse de. İş.

Aslında sabahtan beri canımı sıkan bir konu var. Amerika İstanbul konsolosluğundaki çalışanlarını uyarmış muhtemel bir Işid saldırısına karşı, ve bir de Fransa'nın Istanbul konsolosu vatandaşlarını uyarmış. Kalabalık yerlere gitmeyin, resmi binalara yaklaşmayın filan. Biz de burada, mutfak temizleyelim, aşkla, kayıtsızlıkla atomu parçalayalım... Peh. Haydin gönderiyorum bu yazıyı. Biraz daha durursam hepsini sileceğim.

Cuma, Ekim 28, 2016

'En önemli iş' defteri.

Öğle yemeğini hazmederken yazayım şuraya keyifle. Keyifliyim çünkü bugün. Çünkü erken uyandım, ve tekrar uykuya dalmadım. Biraz oyalandığım doğrudur. Ama olsun. Kalktım ya sonra. Ekmeği fırına attım. Çayı demlenmeye koydum. Sonra defterimi açtım. Bu hafta yapılacaklar listesindeki iki maddenin en sıkıcısını haftanın ikinci günü halletmişim. Mis. Bugün de son maddeyi hallettim. Ve bu iş çok hoşuma gitti: bir yere bu hafta halledilmesi gerek diye not almayı. Ve sonra üstünü çizmeyi. Aylık, haftalık ve günlük yapmaya karar verdim. Günlük zaten yapıyorum da, diğerlerini pek yapmıyorum. Hatta senelik ve üç-beş senelik bile yapılır. Sene başında yapmıştım senelik esasında. Ama kaynadı gitti. Değişime uğradı. Gözden ırak düştü. Ve unutuldu. Hatta onunla ilgili bir fotoğraf kolajı bile yapmıştım. Baktım geçen gün Pucca da yapmış. Methediyordu. Oraya ne resmi koysam oluyor diye. Celes'in ve daha birçok kişisel gelişimcinin önerisi: her zaman gördüğün bir yere as. Pucca da aynısını demiş, twitterda denk geldim. 

En verimli geçen günlerim çok sabit şekilde: bugün yapmam gereken en önemli iş nedir, onu belirleyince ve ilk iş olarak onu yapınca oluyor. Günlük olarak güne verim katıyorsa, haftalık, aylık ve seneliğini düşün. Ve üç ya da beş seneliğini. Ve hatta ömürlüğünü. 

O yüzden dedim sırf bu iş için bir defter almalıyım. En Önemli İşler defteri. Ve aldım. Sert kapaklı, çizgili, janjanlı bir defter aldım dışarıdaki işlerimi hallederken. Bugünlerde üstüne yazdığım, arka sayfası basılı, ozalitçide ciltlenmiş benim tersten açıp beyaz sayfalarını defter diye kullandığım uyduruk bir şey. Önemli işler, güzel defterler hak eder dedim. Yalan mı?

Bankalarla işim vardı dışarıda. Ne var ki bugün arife sayılıyormuş ve en yakınımdaki iki şubesini kapatmış, dolayısıyla beni yirmi dakika yürütmüş bankaya vardığımda, tam paydos saatine denk geldim. Pazartesine kaldı bazı işler. Pöf. Döndüm gerisin geri. 

Dönüş yolunda, yemeklik malzeme aldım. Eve vardığımda yorulmuştum. Kısa süre sonra acıktım. Dedim boşver ara öğünü, sen öğlen yemeği ye şimdi. Saatleri geri çekmiş olursun bir nevi ve bir nebze. 

Minestrone'm bitmişti. Tekrar ezogelin yaptım kendime. Bu sefer düzgün bir tarifle. Amanın bir kokular yayıldı ki eve, amanın bir kokular, öyle böyle değil. Sanırsın en pamuğundan bir anneannen var ve sana yılların tecrübesiyle içebileceğin en iyi ezogelini pişirmiş. Sarmısak ve soğanı rondoda çektim, elde rendelemeyeyim dedim. Ve çabucak oldu. Düdüklüde pişir diyor tarifte ben normal tencerede pişirdim. Gene de hızlı pişti. Yemek yapmaya o kadar bayılmıyorum da, çorba pişirmenin değişik bir keyfi var sanki. Böyle, sanki kuzinen var, dışarısı soğuk ve yağmurlu, ve sen kapağını açıp içine odun atıyorsun, iliklerinden başlıyorsun ısınmaya har har, üstünde kestaneler pişiyor, bir de çay, bir de müthiş bir iş başarmışsın epey uğraştıktan sonra, arkadaşın gelmiş beraber seviniyorsunuz. Evet ezogelin. Evet bu kadar keyif verdi bana. Belki annemin evinde pek değişik çorba pişmediğinden. Benzer bir keyfi kek pişirdiğimde alıyorum ya da kurabiye. Ya da başarılı olacağını önceden tahmin ettiğim ve ilk defa denediğim bir tarifte. 

Tamam, belki sırf ezogelin değil. Bir haber aldım. Güzel bir haber. Ve bu haberin güzel olmasında biraz benim de payım var. Ama henüz sevinmeye korkuyorum. Kesinleşsin istiyorum. Anlatırdım ayıla bayıla da, artık burası isimsiz değil. Bir de nazar değer diye resim bile paylaşmıyoruz, böyle de komik bir durum var. 

İki gün önce epey keyifsizdim aslında. Sıkıntılıydım. Bir post yazdım. Beğenmedim. Yollamadım. Ama bugün, bugün biraz daha farklı.

En önemli iş defteri diyordum. Biraz plan program yapmam lâzım. Ajanstan mail gelmiş, yeni çeviri teklif etmek istiyorlar, benden onay istiyorlar. Şimdi karar zamanı. Yeni çeviri almak istiyorum almasına. Ama en az üç ayım gene haldır haldır çalışarak geçecek demek bu. Gene birçok işi erteleyeceğim. Oysa yapmak istediğim başka şeyler de var. Bu hafta sonu planlarımı netleştirmem gerekiyor. Soul searching diyorlar. Ruh arayışı. Ruhsal arayış. Ruhunu aramak. Arayıp bulmam lâzım. En zor gelen iş bu, bana. Sürekli yapıp yapıp hâlâ yapmaya baştan başladığım. Yapmayı başarmış bitirmiş insanlara çok imreniyorum. Neden herkes bunu bir seferde başarabiliyor da benim payıma hâlâ monopoly'deki başlangıç noktasına geri dön komutu düşüyor? Neden ama? Neden? Eksik miyim, neyim? Ruhumu aramak üstüne yazmıştım kocaman. Ucunun derin yaralara dokunduğuna, önceki postta ama yayınlamadım. Belki de bu meseleyi halletmek gerek herşeyden önce. Çünkü bu herşeyin başı. Bunu oturtabildin mi, gerisi inanılmaz tesadüfler silsilesi ile - ayağına seriliyor demeyeyim ama - farklı bir kulvardan yaşıyorsun hayatı. Doğru bir kulvardan ve sanki gücün katlanıyor. Hatta karizman. Ve tabii tatmin.

Belki de hafta sonundan uzun sürecek. Belki de sürdüğü kadar demeli. Aceleye getirmemeli. Çünkü artık bulmanın vakti geldi.





Pazartesi, Ekim 24, 2016

Günlük hayat.

Saat dokuza geliyor. Perdeleri çektim. Salonun küçük ışıklarını yaktım. Bu sefer müzik koymadım. Verimli diyemem ama tatmin ediciydi günüm.

Yemek konusunu öncelik yapmayı lâfta bırakmadım. Uygulamaya geçirdim. Ve elbette dünya kadar fark etti. Kaba bir düzen çizdim, saat değil ama saat aralıkları belirledim, o düzene uymaya çalıştım: meyveyi, sebzeyi, proteini, nişastayı öğünlere yerleştirdim. Hâlen öğle yemeği saat dörde kayıyor ama bu hafta geri çekmeyi düşünüyorum yavaş yavaş. Ara öğünler çok şahane oldu: meselâ kahvaltıdan iki saat sonra, bir avuç fındık/ veya ceviz/ veya badem ve bir taze meyve. Markette gözüme antep karası diye bir şey ilişti alışveriş yaparken. Onu da attım sepete. Fındığın yanına onu da koyuyorum. Bol mineralli bir şeymiş. Paketinde öyle yazıyor. Kurutulmuş çekirdekli üzüm. Bence asıl farkı bir sonraki PMS'te anlayacağım. Gör bak. PMS'siz geçecek bir sonraki.

Yoga yaptım bugün. Hafif bir yoga. Bir haftadan fazla ara verdiğimde hafifinden başlıyorum. Gece yatma yogasını saymıyorum elbet. O iki dakika sürüyor çünkü. Onu da akşamları yapmaya devam ediyorum. Yoga yaptığım günler, günüm güzel geçiyor.

Ev epeyce derlenip toplandı. Yatak odasının kaosunu hemen hemen toparladım. Şu an en karışık yer hobi malzemelerini depoladığım oda. Oraya bir ara el atmam gerek. Fakat yeni bir motivasyon şeysi buldum kendime, ertelediğim ufak tefek işler için: "şimdi kaldırmazsan daha bu burada kimbilir ne kadar sürünecek". Sürünür yani yalan değil. Halbuki kaldırdın mıydı bitti gitti. Son iki günde en büyük farkı bu motivasyon şeysi yarattı.

Bugün işle ilgili okuma yaptım. Günümü tatmin edici kılan unsurlardan biri de buna zaman ayırabilmekti. Ev işi dışında bir konuda yayıla yayıla ilgilenebilmek. The business book diye bir kitap var elimde. Ne zamandır elimde. Bugün elime ders kitabı gibi aldım. Yeni bir defter açtım. Notlar aldım önemli bölümlerini. Çok çalışmam lâzım çoook. İşletme ile ilgili elimdeki diğer kitapları da rafa dizdim, yeni rafa, yakınıma. Çok acayip sayılar var orada, meselâ Twitter'ın 2013 senesi için reklâmdan kazandığı para, ne kadar dersin? 582 milyon dolar. Mış. Ama, işte, Twitter olmaya çalışan da, 500 milyon girişim batmıştır ona bakarsan. Eskiden olsa gözüm çok yükseklerde olurdu. En yükseklerde belki. Yapardım, yapamazdım, konu o değil. Şu an hayata bakışım farklı. Birinç olmak dışında tatmin edici şeyler var hayatta. Ve bu başlıbaşına bir zenginlik. Şükürler olsun. En iyisini hayâl edeceğim. En iyisi için çalışacağım. Her gün azar azar. Bakalım. Önümdeki şu birkaç haftada çok şeyler şekillenecek, takvimler çıkacak.

Cumartesi gecesi konsere gittim. Lena Chamamyan konserine. Sanırım bugüne kadar dinlediğim en güzel ses. Canlı dinleyince insan daha da iyi anlıyor. Ama şarkıların Arapça olması bir süre sonra sıktı, yalan yok. Ermenice de söyledi, hatta bir şarkısı opera aryası gibiydi, Arap ezgisi değildi yani, ama gene de kurtarmadı. Göksel Baktagir kanunda eşlik etti Chamamyan'a. Orkestra genel olarak çok başarılıydı. İlk başta çok keyif aldım, ne de olsa Arap ezgileri kulağıma o kadar da yabancı değil, ama sonlara doğru sıkıldım biraz. Sareri Hovin Mernem'i yarım söyledi, Al Rozena da programında yoktu, seyirciden istek gelince a capella söyledi, yarısını da seyirciye söyletti. Zaten o iki şarkıyı dinlemek istiyordum ben. Peh. Tahmin etmiştim böyle olacağını o yüzden hayâl kırıkılığına uğramadım. Sadece sıkıldım. Gene de o sesi canlı dinlemek için oraya gitmeye değerdi.

Ya bir de şu "Ortadoğu'lular" konserdeki sanatçıya yüksek sesle istek parça bildiriyor iki şarkı arası. İran'lı bir müzisyenin konserinde de böyle olmuştu çok yadırgamıştım, hatta sinirlenmiştim. Sanki adap bilmiyorlar. Saygısızlık bence. Mesela şarkı bitiyor, şarkıcı iki lâf kelam ediyorken bir sonraki şarkıyla ilgili, önden, arkadan, sağdan, soldan laf atar gibi sesleniyorlar bağıra bağıra. Sanırsın ilk defa konser dinleyen ilkokul birinci sınıf öğrencilerinin arasındasın. Bazen de "seni seviyoruz" filan diyorlar. Seviyorsan kalbinden sev, konserin ortasında yüksek sesle sevme kardeşim. Biz de seviyoruz ki geldik oraya, değil mi? Sıcakkanlılık da bir yere kadar.

Konsere daha sık gitmeliyim. Herşeye rağmen çok hoşuma giden bir etkinlik.

Bu gecelik bu kadar sevgili okurum. Başka bir yazıda tekrar görüşmek üzere. Afiyetle ve keyifle kal.

Cumartesi, Ekim 22, 2016

Dönemeç.

Bir dönemeçteyim. Az sonra manzarası yeni bir hayat başlayacak. İklim değişti bile. Birazdan ev işlerini halledip asıl önemli işlere girişmeyi planlıyorum. Güzel olacak her şey. Olması için umut edeceğim. Olması için uğraşacağım.

Sekiz sene önce anladığım ve burada yüzlerce kez değindiğim beslenme-enerji ikilisini öncelik sıralamasında en öne almadığımı anladım. Sorun öncelikteymiş. Onu saptadım. Yani beslenmemin doğrudan enerji seviyemi etkilediğini ezbere biliyorum, bütün günün akışına etkisini de, fakat hep bir ihmâl, hep bir boşvermişlik. Neden? Cevabım yok. Bu beslenme işini dolayısıyla biraz şekillendirmek istiyorum, diğer işin yanı sıra. Katı bir program olmasa da bir düzen kurmak istiyorum, belli başlı köşebaşlarını saptamak ve oturtmak. Ve birinci öncelik yapmak. En birinci. Hiçbir şey bunun önüne geçmemeli.

Bu sabah farklı başladı bile meselâ. Meselâ telefonun şarjını kaybetmiştim. İlk tepkim paniğe kapılmak oldu. Felâket senaryoları. Telefonu şarj edemeyeceğim, dolayısıyla önemli aramaları cevapalayamayacağım, dolayısıyla hayatım kayacak. Bak. Olaya bak. Telefon şarjından geldiğin yere bak. Sonra durdum. Hayır. Paniğe kapılmayacağım. Panik değil bana şarjı buldurtacak olan. Evin içinde bir yerde sonuçta. Sakinledim. Ve sonra bulmam da uzun sürmedi. Panik yapmayınca, bir kere, daha sağlıklı düşünebiliyorsun. Ucunda hâla bir kablo takılı olduğunu hatırlayabiliyorsun, meselâ.

Ve kendime tekrarlamak: hızlı yürümek değil önemli olan, nereye gitmek istediğini bilmek.

O yüzden şimdi bu haftaki ev işinin son maddesi olan yemek masasının üstünü toplayacağım sakin sakin. Derli toplu olması için değil, üstünde çalışmam lazım. Yer açılsın. Çeşitli planlar, programlar, hesaplar yapmam gerekiyor. Aslında kolları sıvadım. İş bu. Farz et ki maaşlı bir iş buldun. Çalışmaz mısın? Tembel tembel yayılır mısın?

Haydin. Yeter bu kadar lâf. İşbaşına. Marş marş.




Çarşamba, Ekim 19, 2016

İşler, güçler.

Haftalardır ötelediğim bir işi hallettim bugün. Tahminimden de fazla uğraştırdı ama sonunda oldu. Kendince önemliydi. Halloldu. Şükürler olsun. Fransızlar "chose promise, chose due" derler. Söz verdiğin şey, borcundur. Ödedim. Onun hafifliği, gönül rahatlığı hatta ferahlığı var üstümde bu akşam.

Akşam yemeğini de düzgün pişirdim. O da tamam.

Azıcık bizim kızlarla konuştum face'te. Hani yazın tatile gidecektik hep beraber. Yeni tatil planları yapıyoruz. O da güzel.

Spotify'ın Coffee table jazz'ı açık. Küçük ışıklar. Hafif ruha eşlik eden hafif caz. Çok seviyorum bu müziği. Evin ortamını öyle güzelleştiriyor ki. Sanki evim dünyanın en cool yerlerinden biriymiş gibi. Mesela şehrin en "in" mekânı. Evdeyim ama dışarda, değişik, güzel bir yerdeyim sanki. Sanki biri ruhuma nefis bir masaj yapıyormuş gibi bir yandan da.

Yarın karşı tarafa geçeceğim yine. Ama bu sefer hava yağmurlu olacak.

Bugün kahvaltıdan sonra işleri listelemiştim. Hepsi kaldı, son madde dışında. Olsun. Haftaya yayarım. Bir de mutfak alışverişini yaptım dönüşte. Biraz meyveli yoğurt, biraz hazır puding. Şekerli diye pek almamaya çalışıyorum, ama buzdolabında durduklarında rahatlık oluyor, yoğurtlar ara öğün olarak, pudingler de tatlıya alternatif. Chia'lı kakaolu puding yaptım mesela bir sefer, sağlıklı diye. Ağır oluyor. Üç kaşıktan fazla yiyemiyorum. Öbür türlü gene çıkıp pastaneden şekerli şeyler almıyor muyum? Ya da daha beter, gofretler filan? Hmmf.

Bugünün eksiği neydi söyleyeyim mi? Yoga. Yatmadan bir "bedtime yoga" mı yapsam? Uykudan önce yogası?

-------

Bunu pazartesi akşamı yazdım. Sonra geç olmuştu. Az yoga yaptım, yattım. Uykudan önce yogasını tavsiye ederim. Uykuya dalışı çok net hızlandırıyor. Dün gece de yaptım mesela. Bütün hareketleri yapmadım, kolayıma gelenleri sadece, her pozda üç kere derin nefes aldım sakin sakin. İki dakika bile sürmedi toplamda. Sonra vurdum kafayı. Uyumuşum. Fakat şöyle bir şey var: yatttığımda gözlerimden uyku akıyordu, yine de uykuya dalamıyordum, yogayı yaparken, nefes alış verişleri ne kadar aceleye getirdiğimi fark ettim. Yavaşlattım. Bence o fark etti.

Dün ve bugün biraz ev işlerini hallettim. Kışlıkları hurçtan çıkardım tamamen. Bunca gündür hurçlar açıktı, içinden alacağımı alıyordum, üstüne başka kıyafet yığılıyordu, geçerken ayağımı üstünden atıyordum. Kaos. Gördükçe kendimden nefret ediyordum. Şimdi kaldırdım onları. Giysi dolabını düzenledim. Yorganı aşağı indirdim. Yazlık ayakkabıları kaldırdım. Hurcun üstüne yığılanları makineye attım. Yıkandı onlar. Astım. Toplayıp, katlayıp, yerleştirip çarşafları asacağım yerine.

Dün mesela, ara öğün dahil bütün öğünleri tam ve çeşitli yedim. Bana yol, su, enerji olarak geri döndü hemen.

Şöyle bir yöntem saptadım: besleyici bol malzemeli bir çorba iki üç öğünlük, ve etli sebze yemeği, meyve, meyveli yoğurt, puding. Bunları dolaba atınca, zaten yemek hazırlamak kolaylaşıyor. Herşeyi sıfırdan yapmıyorsun. İki üç öğünlük olunca da bıktırmıyor. Çorbayı öğlende içiyorum (iki gündür). Hem hafif oluyor, midemi tutuyor ama yiyebiliyorum da. Komple öğün hala fazla geliyor. Çorba beş dakikada ısınıyor, fazladan bulaşık da çıkmıyor. Uğraşmadan düzgün yemek oluyor. Mesela bir sonraki çorba taze fasulyeli minestrone olabilir. Bakalım. Belki bu sefer hazırda tutacağım etli sebze yerine domatesli pirinç pilavı olur. Domatesli bulgur pilavına alternatif olarak düşünüyorum. İki üç günlük et de hazırsa dolapta, dışarı çık, gel, hazırla olmaz.

Şiir yazdım ben. İki tane. Yalnız birincisi hiç şiirsel olmadı. Aslında bir beddua. Düzyazı yapayım dedim, o şekle de girmedi. İki türden avare bir şey oldu. İkinci şiir aşk şiiri. Ama tam içime sinmedi. Bir de hayatımda ilk defa ortaya bir aşk şiiri yazdım. Yani öznesiz. Şiir var ama aşk yok. Yani aşk, stoklanmış geçmiş duygulardan karma. Kimseye aşık olmadan aşk şiiri yazmak saçma ama içimden geldi işte. Tuhaf. Beddua daha edebi oldu herşeye rağmen. Aşk şiirinde bir numara yok. Olsun. Yavaş yavaş şiire dönmek de güzel.



bu da başka bir salı sabahından, bu sefer kadrajı görebildim :)







Pazar, Ekim 16, 2016

Bir hafta böyle gelip geçti.

Dün yazacaktım ben. Tütsüler, caz, çorap, hırka: ortam bile hazırlamıştım. Ama olmadı. Yazmak için belli bir enerji düzeyine ihtiyaç duyuyorum, bunu artık tespit ettim. O düzeyin altındaki yazıların kıvamı bozuk oluyor. Sanki okuyana vakit kaybı, boş laf.

Salı günü gene karşıya geçtim sabahtan. Gene güzel bir sabahtı. Gene motorda çay içtim, poğaça yedim. Bu sefer biraz daha az klişe bir resim çektim: cep telefonuyla. Çekerken ne çektiğimi göremedim, kadrajı bile ayarlayamadım, güneş gözüme giriyordu ve ekran karanlıktı. Sonuçtan memnunum o yüzden.


Nikon'um tamirden döndü. Neredeyse on senelik makine. Ve hâla hakim değilim. Bir ara kullanmayı öğrensem iyi olacak. Ama çok ağır. Kim taşır artık o ağır makineleri yedi yirmidört? Fakat az önce resimleri bilgisayarıma aktarmayı başardım. Benim yeni bilgisayarın SD kart yuvası yok, usb kablolarının ince ucu da makineye uymuyor. Kabloları depoladığım yeri talan ettim, artık tam olmayacak bu derken, en köşede bir kablo varmış onu buldum ve bu sefer ucu uydu! Ve bilgisayara takınca SD karttan bile kolay aktarıldı resimler.

Perşembe editörlük-yayıncılık kursum vardı. Kitap kapağı tasarımı konusunu işledik. Tam da Kaddafi'nin son gecesi'nin kapağının tasarımını bitirmiştik. Bu işlerden gerçekten zevk alıyorum. Bir de sanki aklım da eriyor. Ama zor bir piyasa. Küçük yayınevlerinin hayatta kalması çok zor anladığım kadarıyla. Kâr düşük. Risk çok. Dur bakalım. Bir ara yol bulmaya çalışacağım. Benim yaşadığım en büyük zorluk sebat edememek, kişisel bazda. Çok kolay heveslenip, çok çabuk caymak. Yayıncılıkta beni çeken bir şeyler var. O cayma meyilini yavaşlatan bir şeyler.

Cuma günü Ankara'ya uçtum. Kaddafi'nin son gecesi ekibiyle tanışmaya. Onca mail, telefon trafiğinden sonra biraraya geldik aylar sonra. Çok sıcak, samimi bir ortamdı, çok güzel bir akşam oldu benim  için.

Bu Ankara uçuşumda ilk defa online check-in yaptım evden. O kadar tuhafıma gitti ki. Biniş kartı olmadan, cep telefonundaki barkodu gösterip, elini kolunu sallayarak geçmek. Gidiş ve dönüş check-in'lerini evden bilgisayar başından yapıp, sonra havaalanında telefondan maili açıp, gelen barkodu okuyucuya okuttum uçağa binişte. Ben küçükken "ilerde herşeyi bilgisayardan yapacağız, pizzayı bile bilgisayardan isteyeceğiz, banka işlemleri, uçak biletleri" filan diye anlatılırdı, bana masal ya da bilimkurgu filmi anlatıyorlar gibi gelirdi. Biraz da sallıyorlar derdim. Pizzayı bilgisayardan istemeyi çoktan kanıksadım da şu uçağa binişteki biniş kartı bana çok uzay çağı geliyor. Çok da şüpheliydim sistemin sorunsuz işleyeceğinden. Mobiett gibiyse dedim, uçak bile kaçar. Tıkır tıkır işledi.

Şu tabloya bakmaya bayılırım havaalanlarında. Sanki heryere gitmek mümkün gibi gelir bana. Seç birini, git diyor sanki.


Dün akşam fb'ta F. ile konuştuk kısacık. Hey gidi. F. benim eski sevgilim değil tam olarak, ama bana ilk aşk ilanı yapan erkek hayatımda. Ben ona karşı aynı duyguları hissetmediğim için bir beraberliğimiz olmamıştı. Sonradan, benim bir dönem en samimi arkadaşım olmuş A. ile çıktılar lisede ve sonra da evlenmişler. Şimdi üç çocukları var, en büyüğü bu sene evden ayrılmış. Bana diyor ki "biz okulun servisinde giderken sürekli şoförün taktığı bir kaset vardı, o kasetteki şarkıları hatırlıyor musun, dinlemek istiyorum gene". Dedim "F. üstünden otuz sene geçti, nasıl hatırlayayım?". Bırak kasetteki şarkıları, serviste müzik dinlediğimizi bile hatırlamıyordum. "Otuz sene geçti deyip moralimi bozma" diyor bana cevap olarak. Gerçekte otuz seneden de fazla. On üç yaşında filandık. Otuz sene sonra hala F. ile iletişimimin kopmayacağını da hayal edemezdim o zamanlar. Ohooo kimbilir dünyanın neresine savrulacak, mektuplaşacak halimiz yok, e o zaman internet de yok,  bir yerlerde yaşayacak işte derdim. Hayat garip.

Enerji toplamak için dün akşam ciğer yemeği yaptım. Biraz daha iyiyim. Yaradı. Şimdi de hafif bir şeyler yiyebilirim. Kolay ve lezzetli bir ezogelin çorbası öğrendim. Blendırdan geçirmeye çok üşeniyorum diye bu sefer blendırsız yaptım, taneli, gene de oldu. Ölçüleri değiştirdim. Azalttım ve göz kararı yaptım, biraz kafama göre. Hazırlaması çok kısa sürüyor, malzemesi evde hep bulunan salça, soğan, kırmızı mercimek, et suyu, pirinç ya da bulgur ve sevdiğim başka bir özelliği de az bulaşık çıkarması.

Bugün ne yapsam? Az evişi. Belki biraz kitap okurum. Bir şiir yazmaya başladım Ankara'ya giderken, belki ona çalışırım. Belki gelecek ile ilgili hayaller kurarım güzel güzel. Dergilere göz atarım. Önümüzdeki haftaya işleri paylaştırırım. Yemek işlerine biraz düzen getiririm. Önümüzdeki haftanın en özel sosyal etkinliği konser.




Pazar, Ekim 09, 2016

Fener. Deniz. Kaptan. Ve Aşiyan.

Dün akşam sana yazdım ben aslında. Sonra beğenmedim. Yayınlamadım. Bence iyi de yaptım. Sanki kıvamını tutturamadığın bir muhallebiyi misafire sunmak gibi olacaktı. Ayıp olacaktı. Sen gene sesini çıkarmazdın, biliyorum. Gene beni, her zaman olduğu gibi bağrına basardın. Senin karşına yataktan çıkmış halimle çıksam, ya da kırk derece ateşle günlerce yatmış, perişan ve bakımsız halde çıksam, ev, kardeşimin bile görmemesi gerektiği kadar batmış olsa da, sen bütün bunların içinde sadece beni görürsün, ve bir de bunun için sevinirsin.

Geçen haftayı düşünüyorum. Tanımlamaya çalışıyorum. Zorlanıyorum. En son Salı akşamı yazmışım. Sergiden sonra. Galiba buldum. Dengesiz. Dengesiz ve tuhaf bir haftaydı. Bir gün boş, bir gün alabildiğine yoğun geçti.

Ayrıca bütün hafta PMS'in gölgesinde, pis bir enerjisizlik, kendimde olamama halindeydim. Dün gece Adriene'in PMS yogasını yapmasam muhtemelen şu an bu yazıyı yazabilecek durumda gene olamayacaktım. Bu yoga denen şey çok acayip. Hiç o değilmiş gibi insanın kimyasını değiştiriyor. Ama hiç o değilmiş gibi. Yaparken, "ne bu şimdi yoga mı" diyorum aklımın bir yanıyla, yaparken mayışıyorum, uykum geliyor, ama gene de çok bir beklenti yüklemiyorum, sadece gevşetti diyorum. Olsun, diyorum. Gevşemek iyidir diyorum. Sonra yoga bitiyor. Hepsi bu kadardı sanıyorum. Örtüsünü filan topluyorum. Yastıkları da. Sonra bir bakmışım sabahtan beri elimi süremediğim mutfağı toplamışım, ama kaşla göz arası. Bulaşık makinesi çalıştırmışım. Allah allah diyorum. Ben kolumu zor kıpırdatıyordum yogadan önce. Sonra akşam, yatmadan, domates peynir doğruyorum, ekmek kızartıyorum. Allah allah diyorum. İştahım değişti. Ben bunu yiyemezdim. Yatıyorum. Sekiz saat sonunda uyanıyorum. Allah allah diyorum, ben daha çok uyuyordum. Ve sonra, tabii ki PMS sonlanıyor. Ama artık ona şaşırmıyorum. Tamam papatya çayı da içtim. Doğru. Ama papatya çayını gün içinde de içmiştim. Hiç bu değişimleri gözlemlemedim o zaman.

*  *  *  *
Bu hafta Yaratıcı Yazarlık grubumla tanışmaya gidemedim. Çok halsizdim. Salı'nın koşturmacasından sonra Çarşamba günü karşı yakaya gidip gelmeyi göze alamadım bu PMS'li halimle. İçimde kaldı kalmasına ama yapabileceğim bir şey yok.

Cuma günü, haftanın en özel günüydü. Mezarlığa gitmeyi kafaya koymuştum. Aşiyan'a. Sabah kahvaltımı dışarda yaptım, yayıla yayıla. Köşedeki pastahanede, çay ve poğaça ile. Sonra telefona yüklediğim MOBİETT ile kendime rota çıkardım. Fakat hesap tutmadı. Otobüs gelmedi. Geç gelen otobüs başka durakta indirdi. O durakta aktarma yapacağım otobüsten, benle beraber bekleyen çocuğun tavsiyesiyle vazgeçip ilk gelen otobüsle Beşiktaş'a geçtim. Beşiktaş'ta akbilimin yetmeyeceğini anladım. Bir de gittim büfeden akbil doldurdum. Gene MOBİETT açtım. Gene olmadı. Baktım durakta Aşiyan yazan bir otobüs var, yola çıkmak üzere, kapısı hala açık. Hop diye ona atladım. Bunca program değişimi ve bunca tesadüfen bindiğim otobüste giderken, tam karşımda,  benimle yolculuk eden N.'yi gördüm. N. benim eski sevgilim. Ama baya eski. İkibinli yılların başları. En son 2009'da, gene ondan uzun yıllar haber alamadıktan sonra bir geceyarısı beni arayıp, özlediğini söyleyip sonra gene sırra kadem basmıştı. O gün bugündür hiç haber almamıştım. Yüzüne vurdum. Hatırlamıyordu bile o gece beni aradığını. Sadece "yapmışımdır" dedi. Kızmadım bile. Çünkü N. o. Yapar. Telefonumu kaybetmiş. "Sen de benimkini kaybetmişsindir" dedi. "Hayır sanmıyorum" dedim. Hayır. Kaybetmedim. Duruyor. Yine de aramıyorum. Daha kötü değil mi? Zınk diye kalakaldı. Ama neye o kadar tepki verdi tam anlamış değilim. Telefonunun onca sene ve değişim sonucu hala rehberimde durmasına mı, durup da aramama mı, yoksa telefonunun durduğunu bilmeme mi. Belki de onca yaptığı eşeklikten sonra ona kızıp silmemiş oluşuma. Bak en makulu bu. Vedalaşırken, yanağımdan uzun öptü. Sıkı sıkı. Ve otobüsten indiğimde arkama baktığımda çok hüzünlü bakıyordu arkamdan. El sallaştık.

Sonra Aşiyan mezarlığına geldim. Üç aşağı beş yukarı yerini biliyordum. Sağda bir kulübe vardı. Oraya yönlenince içerden biri çıktı. Dedim "Attilâ İlhan'ın mezarına gelmiştim". "Sadece ona mı?" diye posta koydu bana bekçi. "Ya öbür yazarlar?". Yurdum mezarlık bekçisi. SANA NE? "Yeri şu tarafta galiba" dedim. "Nasıl gideceğim?". "Yerini biliyorsan, daha ne soruyorsun?" diye bir posta daha koydu. "Yerini biliyorum sadece, yolunu bilmiyorum" dedim. Sustu. Gözlerini kısıp, ruhumu süzdü şöyle bir. Sonra ne sonuca vardıysa, ses tonunu bir perde alçaltıp bana yolu tarif etti güzelce. Bir fener var dedi. O feneri geçer geçmez. Yakışır kaptanıma diye düşündüm. Fener. Deniz. Kaptan. Ve Aşiyan. Salı günü ölüm yıldönümü. Aynı zamanda ölümü, ilk blogumun, ilk yazısı. Ekim 2005. Unutamam.






Bugün gene salyangoz modunda geçecek. Yavaş hareketlerle, bol bol kabuğa çekilmeli. Bu haftaki programa bakınca: Nikon'um bir ara tamirden dönecek bir ihtimal, Salı günü karşı tarafa geçeceğim, Çarşamba boş, Perşembe editörlük kursu, Cuma günü de Ankara yolcusuyum. Kitabın çıkışını kutlayacağız yayıneviyle: yayınevi sahibi, editör, kitap kapağının tasarımcısı ve ben.



Çarşamba, Ekim 05, 2016

Salı ve Pazartesi.

Bir Salı bir Pazartesi'den ne kadar farklı olabilir? Pazartesi haftanın tek boş günüydü. Potansiyel olarak içine her şeyi sığdırabilirdim. Tamam her şeyi değil. Ama çok şeyi. Listeler mi yapmadım. Hayaller mi kurmadım. Önceki listeleri mi ortaya sermedim. Ne nazlı, ne şımarık, ne nemrut günmüş.   Ne kadar uğraştıysam bir şekle şemale sokamadım. O mu, bu mu derken gün parmaklarımın arasından kayıp gitti, ben de karşısına geçip seyrettim. Ne doğru dürüst bir iş görebildim, ne bir keyif çatabildim. Bir satır kitap okusaydım bari. Yok.

Salı da onun zıddı çıktı. Sabahtan karşı yakada bir randevum vardı. Erkenden uyandım. Çok zamanım yoktu. Sadece duşa girip giyinip kendimi dışarı attım. Nasıl mis gibiydi hava. Tam pastırma yazı. Köşedeki pastaneden patatesli poğaça sardırdım, aldım yanıma. Doğru vapura. Vapur sakindi. Hemen ikinci kata çıkıp bir çay aldım. Sonra öne çıktım. Açık yere. Çayımı yudumladım, poğaçamdan ısırdım. Kısa bir süre sonra, yanıma bir serçe geldi. Yan yan bana baktı. Hani bana der gibi. Bir parça koparıp attım. O onu didiklerken ikinci bir serçe gelip onun lokmasının kalanını kaptı. Kuşların bu huyunu hiç sevmiyorum. Güvercinler de aynısını yapıyor. Başkasının yemeğini çalıyor. Hemen ilk serçeye bir telafi lokması attım. Sonra kapı açıldı. Dışarı birileri daha çıktı. Serçeler korkup kaçtılar. Ben de manzaranın ve çayın tadını çıkardım doyasıya.

Tamam çok orijinal bir kare değil, ama bu sabahın ve Boğazın o güzelliğini sanki hiçbir fotoğraf hakkıyla yansıtamaz. Yoksa ben mi?

Müzik yerine dalgaların şırıltısını dinledim. Uzun zamandır böyle güzel bir sabah yaşamamıştım. Randevuma tam vaktinde yetiştim. Randevudan sonra, belki Eminönü'ne giderim, Nikon'umu tamire bırakırım diye fotoğraf makinemi yanıma almıştım. Belkisi neymiş ki. Dolmuştan Eminönü iskelesinin önünde indim. Beşiktaş vapuruna bineceğime Eminönü vapuruna bindim. Bitti gitti. Nikon'un yerini de haritadan bakıp buldum kolaycacık. Makineyi teslim ettim. Bir kalem iş halloldu mu? Hem de ta ne zamandır halledilmeyi bekleyen iş. Yalan olmasın dün telefonla görüşmüştüm önden. Nereye teslim ederim, ne kadar beklerim, ne kadara mal olur, telefondan halledemez miyiz. Bak onu yapmışım en azından. Geriye Eminönü tarafında halledilecek tek bir iş kalmıştı: bir metre çuval kumaşı almak, lamba için. Elimdeki kısa geldi. Ve lamba onu bekliyor iki gündür. Tahtakaleyi neden bu kadar seviyorum bilmiyorum. Belki oturduğum yerde hiçbir mağazanın satmadığını satıyor diye. Belki esnafının yol ve dükkân tarif etmeye bu kadar gönüllü olmasından. Belki ben depresyondayken ve canım hiçbir şey yapmaktan zevk almıyorken, beni rengârenk boncukları ve ucuz daha bir sürü malzemesiyle yavaş yavaş tekrar hayata bağladığı ve sayesinde elimden artık türlü türlü iş geldiğinden. Çuvalcıyı buldum. Onu ararken daha önceki gelişlerimde görmediğim çekirdek kahve satan bir dükkâna tav oldum.


Çuval bezimi de aldım mı? İkinci kalem iş de kolaycacık halloldu mu? Mısır Çarşısından lokum da aldım kendime keyif için. Sonra geri döndüm Sirkeci tarafına. Bir turist-esnaf lokantası karışımı bir yerde mükellef bir öğlen yemeği söyledim kendime. Karnımı da çok uğraşmadan doyurdum. Sonra yollandım eve. Yorulmuştum. Bilgisayarla ilgili işi ertesi güne öteledim. Biraz kestirdim. 

Akşam sergiye gidecektim. Hiç gidesim yoktu. Ama hep böyle oluyor diye zorladım kendimi. Gitmesem aklım kalacaktı hem. Hazırlanıp çıktım. Biraz geç çıkmıştım yola ama en kötü ihtimal geri dönerim deyip dert etmemeye çalıştım. Sergi mekânı sandığımdan küçük çıktı. Bir de resim sergisi değilmiş tam olarak. Ben diyeyim güncel sanat, sen de plastik sanat. Fena değildi. Güncel sanat adı altında çok uyduruk işler yapıldığını biliyorum. "Nasılsa kimse anlamıyor", ya da daha beteri, "anlamayan cahilliğinden anlamıyor" dayatması/üçkağıtçılığını çok gördüm. Dolap kapısı üzerine yapılan oyma-yağlıboyalar beni hiç etkilemediyse de beğendiğim çalışmalar da o kadar küçük bir sergi içinde oldukça fazlaydı. 

Istanbullular 13 Kasım'a kadar gezebilir. Mekan: Vis Sanat Galerisi, Esentepe Mh. Ecza Sk. No: 4 / 23 PolCenter AVM (Kanyon AVM yanı)
                            Levent -İstanbul


Bu en etkileyici bulduğum eserdi. Microsoft'un yarattığı sohbet edebilen yapay zeka'dan yola çıkarak yapıldığı için olsa gerek. Özetle, yapay zekayı twitter'a salmışlar, ve insanların tweetlerini taklit edip kendini geliştirmiş (!), ve on saatin sonunda hakaretler küfürler etmeye başlamış, 16. saatte de ağır ırkçı söylemler geliştirince devreden çıkarılmış. Bu portre onun twitter profil resmiymiş az önce araştırırken öğrendim. Kırık avize parçalarını bir plazma ekranın içine yapıştırarak elde etmişler.









Şu şeffaf portreleri de sevdim. Şeffaflığı daha iyi göstrmek için arkasından gözüken insanları da çektim ikincide. Yakından bakınca birçok basılı harften oluşuyor. Gazete ya da kitap sayfası gibi. Bu masum bulduğum portre örneğin insan hakları bildirgesinin bir çok dildeki yazılarından oluşuyor.










Bu son ikisi de ilgimi çekti. Üsttekinin malzemesi stor perde, alttakinin sünger. Üç boyutlu. Ama çok da bayılmadım.





Aslında bunlar serginin neredeyse yarısı. Neyse işte sekiz buçuktu eve geldim. Dopdolu geçmiş bir günün yorgunluğu ve bazı olumsuzluklara rağmen huzuru. 

Nasıl dünü telafi ettim mi sence?

Pazar, Ekim 02, 2016

Mis gibi başladı sonbahar.

Mutluyum blog. Önce bunu söyleyeyim. Sana asıl dün akşam yazacaktım. Keyiflerime bir yenisini ekledim diye. Sonra sanırım saat geç olmuştu. Bugüne bıraktım. Bugün de güzel geçti. Aslına bakarsan, güzel geçti dediğim günde duş küveti, lavabo ve tuvaleti temizledim. Doğru. Ama güzeldi gene de. Ev artık içinde yaşanacak durumda. Üstelik bu gece muhteşem bir menü hazırladım kendime. Çoktandır, bulgur-köfte; pilav, tavuk; makarna, tavuk filan diye besleniyordum. O da iyi de bu akşam daha iyiydi. Sonra anlatayım menüyü.

Evin dışında zaman geçirmek bana çok iyi geldi. Bu hafta da dolu dolu geçti o sebepten. Biraz koşturmacalı oluyor elbet. Her seferinde "ya, gitmeyeyim, ne var, oturayım şurada işte" diyorum, sonra "haydi tembellik etme, sonra çok sevineceksin" diye gidiyorum. Aynen dediğim gibi oluyor. Sonradan eve gelip, hafif bir caz müziği açmak, koltuğa yayılmak, bambaşka bir keyif, mutluluk. İşte yeni keyfim bu. Dışarıda bir sürü yeni insanla tanışıp, akşam saatlerini değişik güzel bir yerde, farklı bir etkinlikle ve bir sürü insanla geçirip, sonrasında eve gelip kafa dinlemek, ama yeni insanların hayatıma kattıklarını da cebime atmak. Dün gece mesela, Asmalımescit'teydik. Çok zamandır gece vakti Asmalımescit'e gitmemiştim. Çok iyi geldi. Artık öldü sanıyordum orası. O kadar ölmemiş. Hala hayat var. Bir de film izlediğimiz mekân çok güzeldi. Penceresini çektim. Elimde fotoğraf makinem olacaktı doğru dürüst. Ah ne kareler kaçırdım.



Zeki Demirkubuz'un 1997 yapımı Masumiyet isimli filmini izledik orada. Film biraz ağırdı. Ve ben Zeki Demirkubuz'un adını çok iyi bilmeme rağmen, bugüne kadar hiçbir filmini izlememiş olduğumu hayretle fark ettim. Dediğim gibi mekan çok güzeldi: eski bir Beyoğlu apartmanının duvarlarının bembeyaz boyandığını, o bembeyaz duvarlarda siyah beyaz sanatsal fotoğraflar sergilendiğini ve etrafta birbirinden ilginç, vazolar, kaftanlar, kaktüsler, sehpalar, puflar olduğunu düşün. Küçük ışıklar. Ev sahipleri çok kibar insanlardı. Filmden sonra yapılan yorumlar çok ilginçti. Tek başıma asla aklıma gelmeyecek fikirler çıkardılar filmden. Ve kaçırdığım güzel ayrıntılar. Ve ben öyle güzel bir mekanda, kafa dengi olduğunu düşündüğüm insanlarla güzel bir gece geçirdiğim için çok mutlu oldum.

Elinde sigarası olan Haluk Bilginer. Öndeki de Güven Kıraç.

Önümüzdeki haftanın programı da epey dolu: salı akşamı bir sergi açılışının kokteyline davetliyim (ahahaha ne kadar havalı oldu böyle söyleyince, ballandırma dalında yüksek lisansım var, evet), çarşamba akşamı yaratıcı yazarlık grubumun tanışma toplantısı var, perşembe akşamı editörlük kursu, ve cuma da bir aksilik olmazsa gene film gösterimi gecesi. Hiç kendimden beklemeyeceğim bir yoğunluk.

Bugün dersen ev işlerini hallettim, sonra dükkân kapanmadan lambanın elektrik aksamını yaptırdım elektrikçide. Nihayet. Sonra elektrikçiden çıkıp biraz mutfak alışverişi yaptım. Ispanak ve nar bulup akşam için ıspanaklı salata yapayım dedim. Sonra eve gelince yanına bir börek yakışır diye düşündüm. Tekrar dışarı çıkıp bu sefer böreklik malzeme aldım. Yakıştı nitekim.

Ispanak salatası: ıspanak yaprakları, çeyrek starking elma (ince dilimlenmiş ve küçük kesilmiş), salatalık, ceviz, tulum peyniri, nar taneleri.

Ve börek: içi, mantar, patlıcan, soğan, domates ve peynirli gül böreği. Biraz pırasalı börek gibi oldu tadı ama pırasalı börek daha güzel oluyor. Çok uğraştım mutfakta ama yemesi çok zevkli oldu. Ara sıra lazım böyle özenmeler.





İki gündür, daha kolay harekete geçebildiğimi farkettim. Bir işe başlamak için gereksiz gereksiz, yapsam mı, şimdi mi yapsam, sonra mı diye tereddütleri dinlemeyen bir mekanizma oluştu ruhumda. Hayırlısı. Genelde omega 3 leri alırsam olurdu. Bu sefer pek bir omega 3 durumu yok. Anlamadım. Ama üzümünü yiyeyim diyorum. Bugünü güzel kılan şeylerden biri buydu. Bir de geleceğe dair sabırsızlığım. Uzun zamandır ilk defa yataktan "ay hadi bugün yapacak güzel şeyler var" diye kalktım.

Yarın asıl güzel olacak. Çünkü bugün bütün zorunlulukları bitirdim. Yarın belki bir miktar yazı bile yazarım.