Salı, Haziran 28, 2016

Güzel şeyler...

Oyh. Ne dedim en son ben sana? Güzel şeyler daha daha olacak dedim. Dedim mi, demedim mi? Dedim, bravo. Olmakta nitekim. Anlatıyorum şimdik, gel otur.

Bir. Mart ayında deneme çevirisini ayıla bayıla, kendimle böbürlene böbürlene yaptığım vefakat tam anlaşma aşamasında benden bağımsız sebeplerden geri çekilen ve aklımın feci halde kaldığı, gönlümü almak için bana başka çeviri verecek kadar geniş yürekli yayınevim, eninde sonunda o konuyu çözüp, çeviriyi gene bana verdi. Ve işin güzel tarafı, herkes memnun. Önceki çevirmen, yayınevi ve bendeniz. Yani bana gene çeviri yolları göründü. Hem de çok istediğim bir kitap. Bu Cuma başlamaya karar verdim. Gerçi biraz korkmuyorum değil, korkuyorum, ağır kitap çünkü, ama deneme çevirisinde zorlanmamıştım, sadece yavaş gitmiştim ve ne kadar ağır olursa olsun, Piaget'den ağır olamaz diye düşünüyorum. En azından cümleleri normal. Günde 3 sayfa çevirsem, haftada altı günden, haftada 18 sayfa eder. Çarp dörtle: 52 sayfa eder. Tamamdır. Üç ayda bitirebilirim. Ki bir kere elim alıştı mı o üç sayfa daha fazla olabilir.

Gelelim madde iki'ye. Roman. O geçen seferki bir sayfa oldu iki. Oldu sana acayip bir yazı. Şimdi güvendiğim iki kişiye gönderdim, bakalım onlar ne diyecek. Şu an o kadar da dış yargılardan bağımsız değil. Saçmalamışsın, hiçbir şey anlamadık derlerse mıçtık, afedersin. Neyse dün biraz tıkandı. Yerimde saydım. Bütün duvardaki eski planı ve bölümleri söküp dosyaladım. Postitleri yani. Bugün biraz ikilemde kaldım. Tekrar plan yapsam gene kendimi kısıtlamış mı olurum. Plan yapmazsam, böyle çölün ortasında pusulasız gibi ne tarafa gideceğimi kestiremiyorum. Neyse sonra oturdum başına, rahat koltuğa, ve yaza yaza biraz gidişat belirledim. Yeni gelişmeler ekleyebildim. Eskisine göre daha güzel oldu ki şimdilik bu benim için yeterli. Bugünlük roman çalışmasına ara veriyorum. Yalnız o eski plan gene de gerekliymiş. Bir kere oraya varmak gerekiyordu. Bir çeşit durak gibi. Aktarma gibi. Varacağım yer orası değil ama oradan geçmek şart, gibi.

Yazmanın bu kadar cesaret işi olduğunun farkında değildim ben. Sürekli yolda, köşebaşlarında seni bekleyen canavarlar var. Kendi korkuların. Onları görüp, tanıyıp, alt etmek roman yazma işinin yarısı bence. Zaten onları adlandırıp yüzleştiğin zaman güçlerinin yarısını kaybediyorlar. Mesela: "tıkandım ve bir daha hiç yeni bir fikir bulamayacağım, bir daha hiçbir şey yazamayacağım" adlı canavar. Gözünün içine bakınca zaten çocukça korkular olduğunu görüyorsun. Bir daha hiçbir fikir bulamamak. Mümkün mü? Bak bundan güzel bir çocuk hikayesi çıkar mesela :D Koy zulaya.

Son zamanlarda öğrendiğim bir diğer konuya gelmek istiyorum. Aslında çok önceden öğrenmem gerekirdi. Ama işte kazık kadarken bile insan temel şeyleri öğrenebiliyor. Misal: sabır. Sabırdan ziyade, "hemen şimdi!" tutturmacasından yakasını kurtarmak. Yaşadığım sıkıntıların yarısı, "hemen şimdi!" tutturmasından kaynaklı. Ben şimdi olmasını istiyorum diye bütün dünya düzeni değişip şıp diye isteğimi yerine getirecek değil. Böyleyim ben çünkü, istiyorum ve hemen şimdi istiyorum. Dünya da bana diyor ki, "yok öyle yağma, bekleyeceksin, herkes gibi."

-Bekleyemem.

-Bekleyeceksin.

-Hayır.

-Sen bilirsin. İstersen bekleme. Vermiyorum istediğini. Haydin bakalım.

Bundan sonra işler sarpa sarıyordu. Kızıyordum. İçten içe yerlere yatıp, yerleri yumruklayıp, tekmeliyordum. Helak düşene kadar. Sakin sakin beklemekle geçecek süreyi boş yere böyle atraksiyonlarla geçiriyordum. Ama ne oldu? Uslandım. Kızarak, yerlerde tepinerek enerji kaybedeceğime, büyük insan gibi bekliyorum şimdilerde. Çok ekonomik oluyor. Tavsiye ederim. Sonunda iki yaş sendromunu atlattım. Oley.

Falımda bana kısa bir yol göründü. Aslında, içimden Kuzey Ege'den geçip, İzmir'e varmak ve en sevdiğim bloggerlarımla buluşmak geçmişti ama çalışmam lazım. Düşüncesi bile beni gülümsetiyor ya. Belli olmaz. Belki Sonbahar'da. Kitabı teslim ettiğimde. Kutlama niyetine.

Ah bu arada raf, bayramdan sonraya kaldı. Ama ne demiştim? Beklemek. Herşeyin bir zamanı var. Sakin.









Cumartesi, Haziran 25, 2016

En mükemmel gün.

Blog bunu sana anlatmam lazım. Sana anlatmazsam kime anlatırım. Galiba bugün hayatımda yaşadığım en mükemmel gün. Tabii ki başka duygusal, sevinçli günlerim oldu. İlk öpücük gibi. Ya da doğan yeğenlerim gibi. Mezun olmamı sağlayacak notları aldığım günleri de sayabilirim. Ya da yunusların yanımdan yüzdüğü o sihirli gün de çok özeldi. Ama bugün çok başkaydı. Çok, çok başkaydı.

Bugün çok geç başladım oysa güne. Öğleden sonra ikide uyandım. Sabah altıya doğru, belki daha geç uyuyakalmıştım. Çünkü müzik bestelemeye taktım kafayı. Neyse şimdi onu boşver.

Kahvaltımı ettim. Tepsi devrimi sağolsun, tezgahları çarçabuk toparladım. Düne göre 100 gram vermişim. Oley. Onu da geç.

Azıcık daha ev işim vardı, onları da çarçabuk hallettim. Ufak tefek şeylerdi ama önemliydiler. Temiz çamaşırları astım. Askıdaki kılıfları hurca kaldırdım. Hurcu da yatağın altına ittim. Bitti gitti. Yazlık hurç trafiği bitti.

Sonra çalışma odasına geçtim. Acele etmeyeceğim dedim kendime. Koşturmak yok. Yazacağım. Gerekirse ziyan olsun yazacaklarım. O da işin bir parçası. Fire verecek. Onu baştan kabulleneceksin. Önceden kabullenmekte en zorlandığım şeydi bu. Baktım. Razı olmuşum. Şahane. Bravo. Aferin. Çok önemli adım. Büyük gelişme.

Sonra, Bird by Bird'in bir kaç bölümünü okudum. İçimdeki kuyu dolana kadar. Yazma hevesi kuyusu. Bird by bird önemli şeyler diyordu. Not aldım. Not alırken aslında sadece kalemi elimde tutup, kağıda harfler çizmenin bile bir zevki olduğunu fark ettim. Keşke Japon olsaydım. O zaman bu zevk yüzle çarpılırdı. Neyse. Bird by bird diyordum. Önemli şeyler diyor, diyordum. Özetle sezgilerini dinle diyordu. Eğer sezgilerin sana, başkahramanın cebinden yarısı yenmiş bir havuç çıkarmasını söylüyorsa bile onu dinle. Kolay iş değil ama ha. Diyordu. Haberin olsun. Ama becerebilirsen, o zaman harikalar yaratırsın. Haydi dedim. Cesursun sen. Sen herşeyini kaybedip, hayata baştan başlamış bir insansın. Gene öyle cesur ol. Korkma.

Duvarda kağıtlara yapıştırılmış postitlerim vardı. Hepsini boşverdim. Sezgilerime kulak kabarttım. Dinliyorum seni dedim. Dinlemeye çalışıyorum. Dinlemeye aldım seni haberin olsun. Ne diyorsun? Söyle. Ama oradan başlanır mı? Tamam tamam. Dinliyorum evet. Tamam, itiraz edersem susma grevi yapacaksın anladım. Tamam, beğenmezsem silerim alt tarafı. Sen söyle.

Ortadan başladım. En ortadan, ne olacaksa olsun. Yazdım gitti. Yaz-dım git-ti. Birinci cümle. Sonra ikinci cümle. Baktım yazı akıyor, saldım. Saldım, saldım. Çok geçmedi. Mucize gibi birşey oldu.

A-man-ın.

A-man-ın.

O ne?

Nasıl oldu bu?

Bu işte tam olarak benim düşüncem. Bu tam olarak ben. Benim bu işte. Hep yapmaya çalıştığım şey bu. Asla bu kadar "ortasını", "merkezini" tutturamamıştım.  Hep içimde, su geçirmez, kurşun geçirmez, bir kapsülde dururdu bunlar. Ve ben hep kenarından dolanırdım. Kenarındakileri anlatırdım. Beğenirlerdi beğenmesine ama hep içimde ömür törpüsü bir "bu değil ki asıl" hissi ve memnuniyetsizliği. Hep! Bütün ömrüm boyunca. İlkokulda yazmaya başladığım ilk kompozisyondan beri hissettiğim, benim asıl yazım, asıl sözüm, asıl bakış açım, bu değil dediğim ve yıllar içinde, o "asıl yazının", yazamaya yazamaya aslında bir efsane olduğuna inandığım, memnuniyetsizliğimin kendimi kandırmak olduğunu sandığım- ya ben aslında neler neler yazabilirim de, yazamıyorum kahretsin- aldatmacası olduğuna kanaat getirdiğim. Efsane değilmiş! Kendimi kandırmıyormuşum. Varmış öyle bir çekirdek. Ulaşılabiliniyormuş. Sezgiler. Bunca zamandır söz hakkı verilmesini bekliyormuş.

Ha, yazdığım bir şaheser mi oldu? Hiç alakası yok. Ama şu andan itibaren, şaheser olmuş, ödül almış, beğenilmiş, hiçbir önemi yok. Kısacası dış yargılardan hiç olmadığı kadar bağımsız. Zaten aynı böyle olması gerekiyordu. Buymuş ve bu kadarmış. Kendini ifade etmek.

Galiba çok güzel bir yere geldim. Şimdi bunu kayıt altına da alabildiğime göre, gözden kaybettiğimde tekrar buraya dönüp yolumu bulabilirim.

Sonra hikayeye nasıl devam edeceğim hiç bilmiyorum. Tek bildiğim, duvardaki postitler bana çok dar, çok kısıtlı, çok kuru geliyor şimdi. Ben onları yazacaktım, kuru kuru, kendimi gerip, ve gene "bu değil ki" hissi yaşayacaktım. Çok garip bir özgürlük hissi şu yaşadığım. Tam istediğim gibi yazıyorum, yazdım o bir sayfayı. Ve bu mutluluğu gölgeleyecek hiçbir şey yok, beynimin diplerinde canımı sıkan bir şey yok. Ev pırıl pırıl. Başka bekleyen işim yok. Çeviri kitabımın raflarda yer almasına az kaldı. Herşey dört dörtlük.

Geçen günkü, "ev işleri bitti, inanamıyorum" hissinin üstüne bir kat daha çıkmış gibiyim senin anlayacağın.

Bakalım günler başka neler getirecek. Bu iki katın üstüne üçüncü bir kat daha çıkabilirim sanki.

Önümüzdeki hafta bir terslik olmazsa raf yapılacak. O zaman salonun dekorasyonu tamamlanmış olacak.

Chesscademy diye bir yere  tekrar dadandım. Yeni birşeyler öğrendim. Bir de şu müziğe yan yan yaklaşmayı düşünüyorum.

Bence güzel şeyler olacak daha. Zaten uzun süredir bunu diyorum ama zaten uzun süredir güzel şeyler de oluyor.

Şu an mesela. Yemeği halledip, çabucak romanın başına oturasım var. Daha önce böyle olduğunu hatırlamıyorum. Bir ay sonrasını hayal edemiyorum. Rüya gibi olur sanki. Kaç sayfa yazmış olurum acaba? Bunu her gün yapabilir miyim?







Çarşamba, Haziran 22, 2016

Yaz öğleden sonrası.

Önümde koca bir öğleden sonra ve akşam var. Ev işleri göreceli olarak tamam. Bugün koltuk kılıflarını değiştirdim. Yazlık beyazları geçirdim. Kırmızıyı parti parti yıkayıp kurutacağım. Büyük parça kuruyor şimdilik. Minderlerin kılıfı kaldı. Kahvaltı ederken budizm podcast'ı dinledim. Biraz boştu ama yine de değişiklik diye hoşuma gitti. Böyle sakin sakin, ruh huzurundan bahsedilmesi hoşuma gitti. Söylediklerinin önemli kısmına katılmasam da. Bence zamanla kafama en çok uyanını bulacağım. İşin komiğime giden tarafı, bu podcast'ı din bölümünde bulmam. Ben ve dini konuşma. Peh. Aynı bölümde ateizmle ilgili konuşma da vardı ama.

Yayıla yayıla kitap okuyabilirim şimdi. Satranç oynadım bir el. Yoga yaparım bir ara belki. Dün uzun zamandan sonra ilk defa olarak yaptım. Belimde biraz ağrı var. Onu iyileştirmek için doğaçlama hareketler yaptım önceden bildiklerimden. Hangisi iyi geliyor diye dikkat kesilerek.  İlk defa kendi kendime. Değişikti. Özgürlüklüydü.

Bak bu da bilekliğim, buna benzer kum boncuklarında filan da yapmak istiyorum:


Tespihimi tamamlarım. Taşlarımı boyadım azıcık.

Çerçevelerin de resmini koyayım merak edenlere:



Bir de şahane bir şey keşfettim. Evin salonuyla balkonu arasında geçen akşam 6-7 derece ısı farkı vardı. Salonda oturduğun yerde nefes alamazken, arka taraf serin serin esiyordu, camın iki kanadını açınca, üstelik de salona göre çok daha sessizdi. Gittim orada kitap okudum azıcık. Şule Gürbüz'ün Kambur'unu aldım elime, hem ince kitap, hem de merak ediyordum. Ama sarmadı. Israr edeceğim bitirmek için ama galiba bana göre değil. Ne olur gene eskisi gibi kitaplara vereyim kendimi. Elişi zevkini kaybetmek gibi bir şey bu kitap okuyamama. Ama olacak galiba. Şimdi bütün öğleden sonrayı kitap okuyarak geçiresim var. Yanımda kavunlu smoothie'mle.

Kilolara gelirsek, neyse ki iki gündür inişte grafik. Cuma günü üç hafta olacak. Gene de daha fazla fark etmesi gerekirdi. Ben her akşam abur cubur birşeyler yiyordum, çikolata alıyordum, hatta jelibon bile aldığım oluyordu. Tatlı yiyordum en basitinden. Çikolatalı puding ya da sütlaç. Ya meyveli maden suyu? Şimdi onun doğalını yapıyorum kendim. Sade maden suyunun içine meyve parçaları atıyorum. Biraz tat veriyor, yoğun değil ama bana yetiyor. Ne kadar çok pisboğazlıktan yiyormuşum. Açlıktan değil de sırf keyif için. En azından bu diyette bunu anladım. Eskiden böyle değildim ben hiç. Yemek saati dışında ağzıma hiçbir şey atmazdım. Yaz zamanı hariç.

Koşturmak. Bir varoluş biçimi olmuş bende. İşim yoğun değilken, acelem yokken bile koşturmak. Ne kadar gereksiz, ne sefil bir yaşama biçimi.

Günler kısalacak şimdi. Ağustos'a kadar pek hissetmeyiz de sonrası fena. Haydin ben kaçayım artık, öğleden sonra kaçmasın.


Pazartesi, Haziran 20, 2016

Sakin.

Sakin bir gündü. Denize gidebilirdim. Gitmedim. Ama iyi oldu. Çünkü acil bir mail geldi onu denizden yanıtlayamazdım. Temizlik yaptım, ortalığı topladım. Fena dağılmıştı ama kolay dağınıklıktı. Çerçeveleri asmayı başardım. Raf geldiğinde, rafla beraber çekmek istiyorum o köşeyi. Bileklik yaptım. Bir tane. Taşları daha boyamadım ama böyle arkamdan koşturan varmış gibi yapmak istemiyorum o işleri. Keyfim için yaptığım işler ne de olsa. Kitap okuyabilecek gibi oldum bir an. Heyecanlandım. Ama okumadım. O iştahımı istiyorum geri. O benim bir parçamdı.

Raf hakkında fikrimi değiştirdim. Açık ahşap rengi olsun istemiştim, ve iki kat istemiştim. Şimdi beyaz istiyorum ve tek raf. Koltuğun arkasında. Boydan boya. Yetecek bana bir süre. 

Asıl günün hezimeti tartının üstüne çıkınca yaşandı. Neredeyse başlangıç kiloma döndüm. Hem de dün normal diyet uygulamama rağmen. Pöf. Nasıl olacak bu iş? Ne kadar moral bozucu. 

Sana bir smoothie tarifiyle veda edeyim bu akşam. Bu özellikle Sibel için. İyileşmesi şerefine. Aslında pratik dondurma tarifine çok yakın sadece bu daha sulu, ve ferah ferah ve sağlıklı, şekersiz. Bir nektarin ya da soyulmuş şeftaliyi, bir lokmalık ebatlarda kesip akşamdan poşete koyup, derin dondurucuya atıyorsun. Ertesi gün, dört beş lokmasını bırakıp, kalanını buz kırma özelliği olan blendera (diğerlerine zarar verebilir), iki kaşık yoğurt, yarım bardak portakal suyu (ben hazır portakal suyu kullandım), bir de isteğe bağlı olarak keten tohumu tozuyla (daha besleyici oluyor fakat Sibel'in dediğine göre meme kanseri hastaları için keten tohumu zararlıymış), blendırda hepsi sıvı hale gelene kadar yaklaşık bir dakika çekiyorsun. Bu kadar. Sonra bardağa doldurup afiyetle içiyorsun. Doğal meyve tadı ve serinletici olması ile bu yaz bol bol yapacağım. Tabii ki nektarin yerine istediğin meyveyi koyabilirsin. Çilek, yeşil elma, kayısı, hatta kavun veya karpuzla da denemeyi düşünüyorum. Biraz sulu bir meyve olsa daha iyi olur tabii. 

Bugünlük bu kadar. Haydin. İyi geceler dünya.



Pazar, Haziran 19, 2016

Yeni oyuncaklarım.

Özledim seni be blog. Valla. Biraz seyrek yazıyorum şu sıralar farkındayım. Ama günlerim güzel geçiyor. İki gündür rutin dışına çıktım. Dün bir arkadaşımla adaya gittik, denize girdik. Daha doğrusu havuza. Deniz pisti. Ama denize karşı oturduk. Çok az insan vardı. O adanın sakinliğini, vapurdan inerken insanı karşılayan o tanıdık yosun kokusunu içime çektim. Adayı özleyebileceğim hiç aklıma gelmezdi. Ne güzel yermiş dedim kendime. İnsan burada uzun zaman geçirmek isteyebilir. Halbuki yıllarımı geçirmişim ve sıkıntıdan patlama noktasına gelmişim çoğu zaman.

Bir de biz nasıl eskiden saatlerce güneşin altına yatabiliyormuşuz? Bütün gün gölgedeydik havuza girdiğimiz zamanlar hariç, gene de yandım. Ben bu renge gelene kadar eskiden bir hafta güneşin altında kalırdım gene de zor renk alırdım. Muhabbet muhteşemdi, üstelik kıyının çok yakınında yunuslar gördük. Normalde denizde çok açılmam, o açıldığım kadar mesafede diyeyim ben sana. Başka zaman yüzdüğüm yerde iki yunus...İnsanın batıl inanca kapılıp uğura inanası geliyor.

Bugün sabahtan, yani saat daha 13:00 olmadan, sipariş çerçevelerimi gittim kargo şubesinden aldım. Planım oradan gidip listelediğim diğer alışverişlerimi almak öyle gelmekti. Ama üç tane çerçeveyi koymuşlar koca bir koliye, onunla ancak eve gidebilirim diye eve yollandım doğrudan. Geldiğimde kollarım kopmuştu. Neyse. Sonra dinlendim. Sonra gittim, posterlerimi bastırdım ozalitçide. Oradan boncukçuya gittim, bileklik yapmak için malzeme aldım. O da bitince kırtasiyeciye uğradım, posca kalem aldım. Daha tutkalla mısır nişastası da alacaktım ama yeter dedim. Önce şu projeleri yap, sonra  fimo projelerini yaparsın. Kalktım eve geldim. Saat daha üç bile değildi. Rafları yapacak ustayı aradım. Ses seda çıkmamıştı. Senin rafların malzemesi bende yok dedi. Bravo. Ve bunu bana ben seni arayınca söylüyorsun. Neyse halledicem ben onu bir şekilde. Herhalde koca memlekette istediğim ebatta raf bulurum.

Yeni oyuncaklarımı yoga örtümün üstüne yaydım: çerçeveler, film posterleri, kalemler taşlar, tespih, bileklik ve telefon kılıfı için malzemeler.



Önce çerçeveleri anlatayım. Henüz ambalajını açmadım. Kenarları beyaz olacak. Huş rengi istiyordum ama bulamadım. Posterleri iki boy bastırdım çünkü karar veremedim. Paspartulu koyarsam küçük, tüm çerçeveyi kaplayacak kadar koyarsam daha büyük poster bastırdım. Galiba tüm çerçeveyi kaplayacak şekilde koyacağım. Yarın duvara asarım.


Bileklik malzemesi ve telefon kılıfı için keçe, ahşap boncuklar tespih için: 


Bu da söz konusu tespihin yarım kalmış hali. Tespih ne alaka dersen, aslında adı japa mala. Ama bence bildiğin tespih. Meditasyon yapmak için, japa meditasyonu. Kendine bir amaç belirleyip, 108 kere tekrarlıyorsun, ve sadece o amacına odaklanıyorsun, o odaklanma sırasında sayıya takılmamak için tespihte her söylediğinde bir tane çekiyorsun. Böylece "imame"ye geldiğinde durman gerektiğini biliyorsun. Meditasyon bitiyor. Şart mı? Değil. Ama hoşuma gitti. Yaparım ki ben bunu dedim. Bence islam ve budizm bazı konularda çok benzeşiyor. Ne birine aitim ne öbürüne ama kime ne. İp kısa geldi, ve mavi boncukları da fazla küçük buldum. Hepsini ahşap yapacağım.



Posca kalemlerim ve adadan topladığım taşlar. Boyamak istiyorum, posca kalemin yoksa akrilik boyayla da boyanabiliyor, şöyle de güzel bir öğretici site var, pinterestte zibilyon tane örneği var, ama benim en çok beğendiklerimi merak ediyorsan panom şurada (tık):





Bunları dün gece yazdım sonra çok uykum geldi, yattım. Yazmak istediğim başka konular da vardı. 

Biri kilolarım. Tam çok güzel tıkır tıkır veriyordum kiloları (yani gramları), birden bir rehavet geldi. Sanki kendi kendilerine gidiyorlarmış gibi, sanki zaten bunlar gidici gibi yanlış bir inanca kapıldım ve gelsin yemeğin üstünden kahve ve tatlı. Aman bir lokma tatlısından ne olacak ki düşüncesi. Ne olacakmış söyleyeyim şimdi sana. Kilo olacak. Hele ki yaptığımın yanlış olduğunu idrak edip çark etmem tam dört gün sürdü. Verdiğim kiloların büyük kısmını geri aldım bu dört günde üst üste. Neyse bugün durakladı en azından. Yarın umarım inişe geçer tekrar.

Sonra podcast'ler. Kör istemiş bir göz allah vermiş iki göz misali, podcast cennetine düştüm. Bir kere Anıl çok haklıymış, Spotify'ın müzik yanında podcast seçeneği de var. Ama hemen gözükmüyor, ya da ben dikkat etmediğim için görmüyordum. Biraz kurcaladım ve şimdi artık podcast'lere ulaşabiliyorum. iTunes'un da var, ve bir de Stitcher diye bir uygulama indirdim. Orda da çok seçenek var. Bunların çoğu İngilizce. Bununla beraber, Stitcher'da İnternational kısmında Türkçe iki kategori var: haber siyaset ve kültür & lifestyle. Özellikle Muhabbet Teorisi çok ilgimi çekti. Astronomi ile ilgili bilimsel bir yayın ama sadece astronomi değil galiba, üç boyutlu yazıcılar filan da diyor mesela. Yoksa çok güzel bulduğum, yoga ve budizm üstüne yayınlar var İngilizce. Bir tane de girişimcilik üstüne nitelikli bir yayın bulmuştum Türkçe ama şimdi nerede bulduğumu hatırlamıyorum. Finans sektöründe çalışmış sonra kendi girişim şirketlerini kurmuş gençler yapıyordu yayını. Biraz plaza türkçesiyle konuşmaları rahatsız ediciydi ama ona takılmazsan fena değil. Benim ilk dinlediğim sabrı anlatan yoga/budizm yayınlarından biriydi. Meditasyon için de zibilyon çeşit yayın var. İşte cennet diyorum ya.

Çevirdiğim Louise'in not defteri sanırım yarın matbaaya gidiyor. Dün son düzeltmelerini yaptım. Sayfa düzenlemesini gördüm muhteşem olmuş. Orijinalinden hiç farkı yok. 13 yaş üstü için yazacağız kapağa. Bence kaliteli bir kitap olacak, ben çevirdim diye demiyorum bak, bir de metin çok eğlenceli ve güzel kurgulanmıştı zaten baştan. Yaptığı işi beğenmek, güzel şeymiş be blog. Bir de ben liseden beri grup çalışmasından zevk alan bir insanım. Bu da bir grup çalışması. Haydi girsin ve,  çıksın artık matbaadan, raflarda görmek istiyorum.

Şimdi gidip oyuncaklarımla oynayacağım bir süre. Sonra belki romanın başına otururum.



Çarşamba, Haziran 15, 2016

Normal evin sakini.

Şu anı kayıt altına almak istiyorum. Bu eve taşındığımdan bu yana, ilk kez yapılacak ev işlerini tükettim. Bugün son ütüleri yapıp dolaba astım. Çok tuhaf bir boşluk duyuyorum. Elbet birazdan yemek yapacağım ama onun da malzemelerini demin aldım geldim. Bahtiyarım. Hatta başım göğe erdi desem yeridir. Mümkün değil sanıyordum. İlk defa ev, normal bir ev gibi.

Bugün usta geldi raflar için. Kargo şirketinden de mesaj. Yarından itibaren çerçevelerim geliyor. İçine koyacağım film afişlerini bugün internetten seçtim. Bak bir:




Seksenler, doksanlar ve ikibinler olarak beni en çok etkilemiş filmler olarak bunları seçtim. Hepsi başka bir hayat. Başka bir ben. İlki ergenliğim. İkincisi gençlik yıllarım. Üçüncüsü olgunluk zamanım. Bu çerçeveler ve raflar da benim ödülüm olsun.

Şimdi aklımda birkaç elişi projesi var. Şu balıklı kolyeyi yapmak istiyorum, pinterestte buldum. Hatta onun bileziğini yapabilirim. Minik minik balıklarla.



Yemek konusunda da bir aydınlanma yaşadım. Turta, cheese cake gibi şeyleri çok sevmeme rağmen hiç yapmıyorum. Sebebi, tek kişiye koca turtanın fazla gelmesi, artanın hep zorla yenmesi filan. Oysa güveç kaplarına iki porsiyonluk yapabilirim. Tadında kalır. Yapması da daha kolay ve ekonomik.

Bugünün başka bir "buluş"u ise podcast'lardı. Hayır podcast'ların varlığını çoktandır biliyorum ama bugün beni ütü yapmaya motive etti. Açtım bir tane, bir yandan dinledim bir yandan ütümü yaptım. Dün gece de dişlerimi firçalarken üç dakikalık bir tane bulmuştum. Her ikisinden de randıman alamadım çünkü alelacele bulmuştum. Ama bundan sonra elimin altında bulunsun diye araştırıp bir kenara zulalamayı düşünüyorum. Sonuç olarak, doğru bir düşünme biçimi. Diş fırçalamaktan sıkılmıyorum böylece.

Var mı beğenerek takip ettiğin podcast'lar? Yorum kısmına bırakırsan, sevinirim.


Pazartesi, Haziran 13, 2016

Tepsi devrimi.

Oyh. Galiba kişisel tarihimde yeni bir sayfa açıldı. Bir kere ev, ev olalı, böyle şey görmedi. Böyle bir tertip, böyle bir düzen. Onca işten geriye dört beş parça ütü kaldı hepi topu. Yani, başka zamanlar diğer işlerden asla sıra gelmeyen ütü. Mutfak konusunda kendimi külkedisinden prensesliğe terfi etmiş gibi hissediyorum. Dekorasyon dersen, onu da sıraya soktum. Bir abajur ve lambalar kaldı. Çerçeveleri ısmarladım, raflar için de ustayla randevulaştım. Ev işleri ne kadar çok enerjimi emiyormuş. 

Tezgahlarım artık hemencecik toplanıyor. Bütün olay tepsiymiş. Bir tane tenekeden kıçı kırık bir tepsi. Çünkü buzdolabım mutfaktan uzakta. Çünkü şimdiye kadar bir seferde elime sığdırabildiğim kadar malzeme alıyordum. Sonra git-gel. Git-gel. Git-gel. Git-gel. Toplarken de aynı tertip, git-gel. Git-gel. Git-gel. Git-gel. Bitmez elbet. Şimdi ne yapıyorum. Buzdolabı yolunda tepsiyi kapıyorum, bir seferde ne gerekiyorsa hepsini dolduruyorum tepsiye. Sonra tepsi olduğu gibi tezgaha. İndirmiyorum içindekileri. İçinden kullanıyorum. Toplarken bir seferde tepsiyi alıp götürüyorum. Bitti gitti. Bu kadar. Bütün kalabalığı gürültüyü o buzdolabına girmesi gerekenler yapıyormuş zaten.  Onlar gidince geriye de toplanacak hiç bir şey kalmıyor. Bir tabak. Bir çatal bıçak. Belki bir kase. Bir bardak. Nedir ki? Durulayıp makineye. Bitti gitti. Bir buçuk dakikada tezgah toplanıyor yemekten sonra. Oyh. Dünya varmış.

Daha bir hafta bile olmadı, evi tertiplemeye başlayalı. Ve işte bitti sayılır. Yemek masasının üstü toplandı. Camlar silindi. Buzdolabı temizlendi. Yerler silindi. Kaç parti çamaşır, hatta bulaşık bezleri bile yıkandı. Hurçtan yazlıkları çıkardım diye ütü işi çıktı. Onu da iki parti yaptım. Şimdi son parti kaldı. Kışlıklar da kaldırıldı. Bana bir aylık iş görmüşüm hissi veriyor. 

Genelde hep yapacak bir iş vardır bekleyen. Artık yok. Yani yarından itibaren olmayacak. Anca yemek. Garip. Nasıl olacak merak ediyorum. Zincirlerinden kurtulmuş bir esir gibi sanki. 

Geçenlerde Rowling twitter hesabında söylüyordu, "hem anneliği hem yazarlığı beraber nasıl yürütebildiniz?" diye soruyorlardı, "ev işlerini feda ettim" diyordu. Nereye kadar feda ediyorsun? Nasıl feda ediyorsun? Ayrı konu. Ama ev işi, yemek, kadına çok büyük yük. Orası kesin.

Kilolara gelince, umduğum kadar hızlı gitmeselerde iniş yolundalar. Ben sanıyordum ki bunca gün ağzıma tatlı koymasam, ohoo, 2 kilo su içinde gider. Yok. Ancak bir kilosu gitti, o da bugün. Düşününce fena sayılmaz aslında. On yedi kilo verdiğim zaman, üç haftada bir kilo gidiyordu. Yarı yarıya fark ediyor şimdilik. Ama belki bu ilk kilo diyedir. Belki sonrakiler daha yerleşik olduklarından bünyeden kopmaları daha uzun sürecek. Sabah uyandığımda ilk aklıma gelen o: acaba bugün eksik mi tartacak. Akşam atıştırmalarının ne kadar gereksiz olduğunu anladım böylece. Tok bile olsam sırf iş olsun diye yiyormuşum. Bu çizelge beni iyi motive ediyor. Bakalım neler olacak. Gönül ister ki...kaç?...on iki kilo gitsin. Ama bence beş kilo sonra stop edecek. Evet. Göreceğiz.

Evet şimdi satranç saati. İyi geceler dünya.






Cuma, Haziran 10, 2016

Yaz başı telaşları.

Hazır karnım tok ve akşam çökmüşken iki satır yazayım şuraya.

Nedense iki gündür bugün Cumartesi sanıyorum. Hayret. Haftanın tam ortası oysa ki.

Bir hafta bitti bugün, diyet yapmaya karar vereli. Hiç sektirmeden her akşam dengeli bir öğün, sıfır kahve ve sıfır tatlı yedim. Bugün ara öğün olarak sadece sağlıklı dondurmamsıdan yedim (yan tarafta tarifi var, pratik dondurma adı altında). Ona tek kesme şeker attım. Biraz da bal. Ama bir tatlı kaşığı filan. Devede kulak derler ona. Excel tablosu gibi tablo tutmak, öğünleri yazmak, giden kiloları gramları grafikte görselleştirmek, kilo azalmışsa yeşille, artmışsa kırmızıyla, aynıysa sarıyla boyamak, küçük ama etkili bir yöntem benim için. Beni doğru bildiğimi yapmaya motive ediyor herşey kayıt altına girince. Bir hafta sonunda sonuç: eksi yediyüz gram. Fena sayılmaz. Hedefim ilk hafta 67'nin altına inmek ve orada kalmaktı. Onu başardım. Şimdi sırada 66 kilo eşiği var. Bir hafta sonra inmiş olur muyum acaba onun altına? Hmmf. Göreceğiz.

Bugün gene püre yaptım. Bu sefer, baharat olarak, bir tatlı kaşığı paprika ve bir o kadar da nane attım. Paprika rengi pembeleştirdi ve nane inanılmaz hafifletti. Daha önceki postları okumayanlar için hatırlatma: tek orta boy patates (tek kişi için), soyulup sekize bölünür, buharda çabucak pişirilir, çeyrek soğan, ve yaklaşık dört beş tepeleme çorba kaşığı kadar kaşar peynir az tereyağı (bu akşam sızma zeytinyağı kullandım) ile rondoda çekilir. Çok bereketli oluyor. O orta boy patates yetecek mi diye tereddütte kalıyorum, sonra o neredeyse bir buçuk katı püre oluyor. Yanına güzel rokkalı, turplu, salatalıklı yeşil bir salata ve bir et yemeği ile çok doyurucu ve dengeli bir menü oluyor.

Diyet dışında evi sıraya sokma niyetindeyim. Yemek masasının üstü ne zamandır silme kağıt fiş evrak doluydu. Bugün onları ayıkladım, dosyaladım, ve temizledim. Günün en önemli icraatı oydu. Ama tek onu yapmadım. Çamaşır yıkadım ve katladım ve kaldırdım. Mutfakta da işler vardı. Arı gibiydim. Atom karınca modu hatta. Yarın ve öbür gün de böyle devam edecek. Yazlık hurçları açmam lazım. Ve camları silmem. Çarşaflar tamam. Değişti, yıkandı, kurudu ve katlanıp yerine kaldırıldı. Arada bir böyle yoğun evişi moduna girmek iyi oluyor. Rutin işler dışında birikmiş işleri halletmek için. Çamaşır sepetinin astarı bile yıkandı.

Sonra son hız roman. Umuyorum. Olmayacak diye korka korka.

Bir ara da, ortalığı çok dağıtmazsam, biraz elişi yapasım var.  Beyaz üstleri renklendirecek kolyeler yapmak istiyorum. Şöyle bir şey kestirdim gözüme ne zamandır. Kağıtla yapmışlar ortasını. Bunun mavisini turkuazını mı yapsam ne yapsam? Diğer kolye ilham panom için: tık tık.




Çarşamba, Haziran 08, 2016

Rahatlamak.

Tamamdır, mesele anlaşıldı. Huysuzluk tatsızlık ve dün gece yarısı yazdığım ve yorumlara kapattığım o garip ve içinden çıkılmaz sandığım halin sebebi tam yatmadan önce belli oldu. Hiç aklıma gelmedi desem. Kadınsal ve hormonal desem. Anladın sen onu. Ben de anlamalıydım. Anlasaydım farklı olurdu. Neyse oldu artık. Ama rahatladım epeyce. Bugün çok başka bir gündü.

O olayı gene düşünmek istemiyorum, ama en azından düşündüğümde cenderelere giriyormuş hissiyatı geçti. Yavaş yavaş hallolacak, belli oldu. Büyüme sancısı bir nevi. Bir nevi. Hormonlarla üst üste bindi.

Bugün hakkında hiç olumlu şeyler yazasım olmasa da, güzel gelişmeler oldu kişisel bazda. Aklıma bir iş fikri geldi, ve kendi kendine serpildi kafamda. Şurasını şöyle yaparım, şu ürünü geliştiririm filan gibi. Sonra dedim ki kendime: yaz bunları bir köşeye. Hani bir fikir dosyam vardı benim. Oraya not aldım. Fikirleri sıraya sokmadan, süslü cümleler kurmadan, geldikleri gibi alt alta not aldım. Galiba bir iş planının kabası çıktı. Ha yapar mıyım onu bilmiyorum. Ama fikir sağlam bir fikir. Gayet yapılabilir. Kendimden bunu beklemezdim. Günün en önemli işlerinden biri oldu bu iş planı. Yapabilmek meselesi. İş konusunda aslında ne çok bilgi biriktirdiğimi anlamak açısından önemliydi.

Sonra, romanın başına oturdum. Bölümleri yazdığım postitleri duvara sıraladım. Olay örgüsü inanılmaz sıkıcı ve boş geldi. Altına düzeltmek üzere ikinci bir versiyon yaptım. Yani olmazsa olmazlara indirgedim. Gene olmadı. Neden bunca aydır yazasım gelmediği böylece net olarak ortaya çıktı. Yarın gene bakacağım. Ama en azından üstüne çalıştım. Bu da bir ilerlemedir. Korkarım olay örgüsünü baştan kurmam gerekecek. Neyse ki daha sadece iki bölüm yazdım. Birinci bölüm çöpü boylasa da ikinci ve daha uzunu kurtarmayı planlıyorum. Bakalım.

Bakmışsın beslenme adına tekrar roman okumaya başlamışım. Ve herşey yavaş yavaş istediğim yola girmiş.

Bu da günün ikinci önemli işiydi.

Üçüncü işi elbet yemek ve onun için gerekli alışverişlerdi. Sağlam gidiyorum şimdilik. İşin garip tarafı bu diyete başladığımdan bu yana, daha değişik yemekler yemeye başladım. Bu akşam mesela yapamadım, ama niyetim tavuklu paella pişirmekti. Safran ve beyaz şarap yoktu, paellayı pişiremedim. Ama gene de güzel ve değişik bir yemek oldu.

Dördüncü iş de blog yazmaktı. İki gündür statcounter çıldırmış durumda. Bütün zamanların rekorunu kırdı sanırım. İki günde bin sayfa görünümünden fazla saymış. Bence hata var. Baktım kafadan üçle çarpmış çoğu ziyaretleri. Arada bir tane ziyaretçi var, kendi başına 60 sayfa gezmiş tek girişte. Hadi o tamam olsun. Blogspot istatistikleri desen, hiç öyle demiyor. Her zamanki gibi diyor.

Öyleyken böyle. Haber vermek istedim. Daha iyiyim demek istedim.







Salı, Haziran 07, 2016

Biliyor musun hiç böyle olmamıştım. Canım yandığında, en güçlü savunma silahım kalemim, kağıdımdı. Hiçbir acı buna karşı koyamazdı. Hiçbir şart buna engel olamazdı. Delirmeden, kendi kendine konuşmanın yoluydu, çünkü genelde anlatacak kimsem olmazdı. Ya da çok ender. Yanlış anlaşılmadan, derdimi paylaşmanın ve akıllı bir çözüm bulmanın en garantili, en sağlam yolu yazmaktı. Yıllardır hayata böyle tutundum ben. En sert virajları böyle aldım. En büyük kazıkları böyle sindirdim. Patlamadan, havamı böyle dışarı çıkardım. Harfleri boncuk gibi sıraya dizerek. Tek tek. Sabırla. Sonunda selamete çıkacağımı bilmenin güveniyle.

Fakat şu an konuyu yazmayı bırak üstüne düşünmeye başlayınca...vücudum acıyla karşı koyuyor. Hani birisi sana ağır bir film, bir haber anlatmaya kalkar da "allahaşkına anlatma" dersin, "kaldıramayacağım". Sanki bugün vücudum bana öyle diyor. Allahaşkına sus. Ama sustukça halledemiyorum. Sustukça öyle ilk günkü gibi işlenmeden ham şekliyle kalıyor. Beni en çok üzenin ne olduğunu, neden bu kadar üzüldüğümü bulup, iltihabı yaramıyorum.

Belki de adet sivilcesi gibidir. Günü geçince kendinden sönecek, kurcalarsan iz bırakacak. Bilemiyorum ki. Göremediğim yaraya nasıl teşhis koyayım? Şimdilik susuyorum. Bakalım. Biraz üstünden zaman geçsin.

Bir de Andrea çok güzel yazmış. "Güvendeyim, çünkü sonsuzum". Belki de kendi "güvendeyim, çünkü..." boşluklarını doldurmalıyım. Ama şimdi değil.

Pazartesi, Haziran 06, 2016

Huysuz ve tatsız kadın.

Şu son yazıyı Çarşamba günü yazmışım gibi gelmiyor bana. Sanki iki sene önce yazılmış gibi. Hiç o enerji yok şu an bende, sürünüyorum. Ki bugün düne göre biraz daha iyiyim. En azından başım ağrımıyor, iki de iş gördüm.

Mesela çamaşırları yıkadım. Mesela romanın başına oturdum. Bir de düzgün şeyler yedim. Haziran ayında en az iki kilo vermek gibi bir niyetim var. Aslında daha fazla da. İki kilosu en şart olanı. Çünkü şu an doktorun obez dediği kiloya teğet gidiyorum. Neyse işte. Yemeğin üstüne kahve, kahvenin yanında çikolata, kurabiye, tatlı alışkanlığını bir kenara bırakmaya karar verdim çünkü şişmanlamaya öyle başladım. Her yemeğin üstüne tatlı yemezdim ben. Şekerden uzak dururdum. Sonra sinsi sinsi şeker geri geldi hayatıma. Ben de tekrar renkli çizelgeler, forma girme günlükleri tutmaya başladım. Bugün üçüncü gün. Gene ara sıra yerim belki ama önce kiloları vermem lazım. Ve ilelebet ayrı kalamayacağım tatlıların bir ölçüsünü bulmam. Bugün 67'nin altına inebildim çok şükür. Zaten sabah kalktığımda elim karnımın üstüne geldiğinde anladım. Karnım daha geride duruyordu. Ellerimi de belime koyduğumda daha içeri gidiyordu. Yarın da kilom inmiş olur mu acaba?

Pilav ve makarnaya alternatif arıyordum. Patatesi de kızartma dışında yiyesim gelmiyordu etin yanında. Ama kızartmaya da üşeniyordum. Sonunda aklım başıma geldi ve rondoda pratik patates püresi hazırlamayı akıl edebildim. Tek kişi için tek orta boy patates yeterli geliyor. Onu ayıklayıp sekize bölüp buharda hemen pişiriyorum. Sonra rondoya, çeyrek küçük kuru soğan, yaklaşık dört çorba kaşığı kadar peynir (eski ya da taze kaşar çok yakışıyor) bir tatlı kaşığı tereyağla rondoda çekiyorum. İsteyen kekik ve pul biber de ekleyebilir. Normalde püreye çok az süt de eklenir ama ben katı halini seviyorum. Et yemeğinin yanına çok yakışıyor. Bir de cacık yaptım yanına. Çok güzel bir öğün oldu. Bu akşam da değişiklik olsun diye konserve mısır koydum pilav niyetine. Küçük bir tencerede, tereyağını erittim, yaklaşık 300 gr mısır konservesinin suyunu süzdükten sonra tencereye boşalttım, bir de sarmısak pürem vardı. Çok az ondan koydum çeşni olsun diye. Bir kaç dakika tencerede hiç durmadan karıştırdım. Tuz. Hani o sokakta hazırlananlar gibi. Ama sarmısağı herkes yakıştırmayabilir. Peynirle karıştırılabilir. Ya da sade tereyağ ve tuz, peynir ağır gelirse etin yanında.

Şimdi sıra sporu eklemekte. Tekrar düzenli yürüyüş. Ona da bir hal çaresi bulmalıyım.

Yoksa mis gibi kitaplar var elimde. Hiçbirine kendimi veremiyorum. Buna da bir hal çaresi bulsam. Bir ara yatmadan önce kitap okuma saati ayarlamıştım kendime ne güzel. Sonra...yalan oldu. Başka bir yol denemeli.

Bilmiyorum. Keyifsizim. Huysuzum. Mutsuzum.


Çarşamba, Haziran 01, 2016

Aktif hayat

Vay blog. Bugün Louise'in not defterinin ilk yarısının düzeltmelerini bitirdik. Güle oynaya. Bir çeviri bundan daha eğlenceli olamaz herhalde. Ve bugün başka bir yayınevinden, başka bir kitap için yeni bir teklif geldi. O kadar sevindim ki. Bu seferki Psikoloji'yle alakalı. Piaget'yi psikoloji veya pedagoji okuyanlar bilir. Anlaşırsak ben çevireceğim. Ben! Ben! Muehehehe.(yani bir kitabını).

Asıl demek istediğim, eskiden böyle bir şeye sevinmezdim ben. Şimdi sanırsın beni şahane insanların geleceği bir partiye davet ediyorlar. Alt tarafı kıçımı sandalyeye koyacam, ve evin içinde kendi başıma şunun türkçesi neydi, şu cümle dengeli oldu mu, anlaşılıyor mu, kırk saat kafa patlatacağım. Ama işte güzel geliyor şu an bana. Çünkü bir proje. Çünkü yeni insanlarla tanışacağım. Çünkü işin ucunda başarılı olma ihtimali var. Bir de elime para geçiyor. Bir de, eğer Piaget'yi çevirecek olursam, okuduğum onca sene heba olmaktan biraz kurtulacak. Çünkü yayınevinin beni tercih etmesinin sebebi, benim alanım olması.

Çalışmaya neden aktif hayat dendiğini anlıyorum şimdi. Asıl sevdiğim galiba bu. Bu aktif olma hali. Bir işe yarama, bir işin ucundan tutma durumu. Hayata katkıda bulunmak. Yoksa akşama kadar evi topla, yemek yap, çamaşırları katla, yok tezgahlar, ohooo...

Ne kadar onarmışsam yaralarımı. Benim gibi tembeller tembelinin edeceği laflar değildi bunlar. Şundan onbeş sene önce, nasıl zul gelirdi çalışmak. Nasıl angarya. Nasıl ağır. Şimdi enerjim var, kendime güvenim, başarılı olma arzum. Yaptığım işte bir farkım olsun istiyorum.

Ben bunları yazarken yayıncım ikinci yarıyı da okuyup işaretlemiş. Ve ne güzel sözler söylemiş, tebrikler etmiş. "Bu yaşımda bayıla bayıla okudum" demiş mesela.

Şimdi: ayın onbeşine kadar çeviri tatili. O arada romanı bir silkelemem lazım. O ara ele aldım, aldım. Yoksa gene kaynayıp gider, sonbahar gelir ben hala üçüncü bölümü yazmamış olurum. Biraz eve çeki düzen. Biraz dinlenme. Ve yeni kitap için enerji toplamaca.