Cumartesi, Mayıs 28, 2016

Bitti.

Yemek masasına konuşlandım bu gece. Salonda sakin bir müzik çalıyor. Çeviri bitimi için geri sayıma başladım. Son beş sayfa. Yarın metni bitiririm. Sıra düzeltmelere gelir. O yüzden buraya geldim. Artık bitti gibi birşey. Çeviri boyunca hobi odasını çalışma odasına çevirmiştim. Odaklanmak için daha iyiydi. Ama bu akşam salona terfi ettim, son sayfalar şerefine. Son beş. Zorlasam iki sayfa daha çeviririm bu gece ama gerek yok.

*******

Bunu Perşembe akşamı yazdım. Sonra kim bilir gidip neler yaptım. Bu sabah bitirdiğim bölümü gözden geçirdim ve yolladım yayıncıma. Dün akşam son sayfalar bitmişti. Bitti yani kitap. Yayıncım bazı yerleri işaretledi ben ona gönderdikçe. Şimdi onlara bakacağız ama maksimum iki saatlik iş.

Dışarı çıkıp yemeklik alışveriş yaptım. Ve kitabın sonunu kutlamak için baklava aldım. Tartıdaki son üç haftada çöreklenmiş artı iki kiloya aldırmadan. Kırk yılın başında yediğin baklavadan ne çıkar. En son ne zaman yediğimi hatırlamıyorum bile. Nitekim, öncesinde dengeli bir yemek yediğim için vücut o baklavaları "affetmiş" ve artı iki kilo düşmüş artı bire. Hiç yoga yapamadım. Bir de ara sıra hazır yemek söyledim. Artık yoga yapabilirim. Artık kitap da okuyabilirim. Satranç da oynayabilirim.   Bir tane romantik komedi bulayım akşama. Yakışır.

Şimdi bir sürü boş zamanım var. Çalışmanın bu tarafını çok seviyorum. Zamanın daha kıymetleniyor. Aslında çalışmakla olan ilişkim bile evrim geçiriyor şu son zamanlarda. Kendimi daha iyi anladığımdan ve tanıdığımdan beri.

Oh. Şu anı çok beklemiştim doğrusu.

Şimdi bir süre yeni çeviri almam. Yani en az iki hafta. Sonra da bakarız.

********

Ben bu blog yazma işini işten saymıyorum ya. Önemsemiyorum demiyorum ama. Önemli çünkü yapmayım desem acı çekerim. Duramam. Sadece iş gibi değil. Nefes almak gibi daha çok. Ya da su içmek. Neyse. Geçen facebook'a edebiyat festivalinin fotoğraflarını koymuştum. Bir baktım. Like'layanların çok büyük çoğunluğu, neredeyse tamamı yazı aracılığıyla tanıştığım insanlar. O kadar çoktular ki. Ya blogdan tanıştığım arkadaş olduğum, ya yazı kursundan tanıştığım arkadaş olduğum, biri gazetede çalışırken tanıştığım, o da yazı sayılır, ya eski okul arkadaşlarım ama öykümü göndermişim, biliyorlar yazıyla ilişkimi, ya da kendi kitap yazmış bu sayede yakınlaşmışız.

Yazı kadar yalnızlıktan ortaya çıkmış bir etkinliğin bu kadar insanla tanışmama ya da yakınlaşmama vesile olması ne tuhaf bir çelişki. Hem de listemdeki o kişiler geri kalanlarına göre beni daha yakından tanıyor.

*********
Akşam oldu. Bu yazı içime sinmedi. Ama göndermek istiyorum yine de.

İyi akşamlar Dünya.




Çarşamba, Mayıs 25, 2016

Kısa kısa.

Yatmadan kısa bir post atayım buraya dedim. Günler yoğun olarak çeviri yaparak geçiyor. Son elli sayfa kaldı. Bugün yirmi sayfa çevirmişimdir. Gözlerim bitik halde. Hala ekrana bakıyorum. Özleyeceğim Louise'i ve Ricky'sini. Kapağı tasarlansın, buraya koyacağım anı sabırsızlıkla bekliyorum. Onbir yaş üstü için. Ve bence kızlar için. Komik baya. Ben çevirirken çok güldüm, çok eğlendim. Bir de dediğim gibi çok alıştım Louise'e. Yayıncıma da alıştım. Hem çabuk dönüyor maillerime, hem de güzel güzel sözlerle dönüyor. Moralim bir anda tavan yapıyor. Günler de zaten güzel geçiyor genel anlamda. Tam cila oluyor. Çok akıcı olmuş çeviri diyor mesela, bir solukta okudum diyor, çok beğendim diyor...Bir anda dünyalar benim oluyor.

Fırsat bulunca maden suyumu alıp balkondaki koltuğuma kuruluyorum. Günlüğümü, kalemimi alıyorum. Bazen bilgisayarı da. Yazıyorum. Kendimle ilgili yeni şeyler keşfediyorum. Dallanıp budaklandığımı hissediyorum bir ağaç gibi. Gelişiyorum. Özgürleşiyorum. Daha cesur olabiliyorum örneğin. Ve sanırım daha güçlü. Cesaret, umarım birgün bu sözcük üstüne bir kitap yazarım. Roman mı olur, deneme mi, onu kestiremiyorum.

Yeni bir blogger keşfettim. Bir kadın. İngilizce yazıyor. İsmi Andrea. Kurslar satıyor aynı zamanda internette. Postları beni çok etkiliyor. Bazı zaman ağlayacak gibi oluyorum.

******

Bunu dün gece yazdım. Çok uykum vardı ve yorgundum, yattım. Bugün de çeviri yaptım. Kırk sayfadan az kaldı. Bitti bitecek. Komik Louise. Yazıp gönderdim yayıncıma. Gene hemen döndü, gene bana iltifat etmiş. O sırada telefonum bildirim verdi. Baktım. N. Bizim yazın tutmayı planladığımız o güzel evin rezervasyonunu yapmış. Haber veriyor. Yarına kadar onay gelir.

Pazar günü doğumgünüm ve benim hayatım daha yeni başlıyormuş gibi. Bu iyi birşey mi kötü birşey mi karar veremiyorum. Biraz geç kalmışlığın verdiği bir eziklik var. Heba oldu onca yıl gibi. Ama hem elimden gelen birşey yok bu konuda, hem de başka türlü olamazdı. Böyle olması gerekiyordu demek ki.

Şu sıralar loto oynamam lazım. Çıkarsa şimdi çıkar. Ama çıkmayacak. Ama lotonun büyüğü çıkmış zaten boşver. Huzurdan büyük servet var mı? Ve umut?

Bu akşam çeviriye biraz erken ara vermek çok iyi geldi. Biraz coursera'nın bir dersini aldım. Oyunlaştırma (gamification) diye. Daha önce kayıt yaptırmıştım ama kimbilir araya ne girmişti. Tekrar kayıt yaptırdım. Başladı. Bir de satranç problemi çözdüm. Aboneliğimi küçülttüm oraya. O da günlük problem çözme sayımı sınırladı. Daha bile iyi. Duracağını bilmek iyi. Yoksa kaptırırım kendimi gider.

Çeviri bittikten sonra yapacaklarımı düşünüyorum. Herhalde bol bol kitap okurum. Şu 100 dollar startup ve Thinking like Bill Gates'leri. Ve bir yandan iş kurma planları yaparım uzun vadeli. Biraz elişi yaparım. Yazın kızlar için bileklik yaparım belki. Ya da pinterest'ten bulduğum başka bir proje. Mesela şöyle bir şey gördüm: müzik portesi çizen kalem. Hakkındaki yorumlar çok olumsuz. Silik çiziyormuş filan. Bunun aynısını ben yaparım ki. Çok kolay. Beş tane ucu güzel yazan tükenmez kalem alırım. Sert bir mukavvaya tutturum. Filan. Üstünü de neden olmasın fimo filan kaplarım. Ergonomik. Aslında ben yapacak olsam buna bir de düz çizsin diye bir yerine ince bir cetvelimsi monte ederim. Belki bir çeşit ince plastikten. Takıp çıkarılabilen. Bir de beste yapmasını öğrendim mi tamamdır :D




Aslında salona çerçeve asmak istiyorum. Bir de raf monte ettirmek. Bir de abajurlarım var. Ve belki ayaklı yer lambası.  Birini bile yapsam büyük iş görmüş olurum. Gazeteliğin astarı daha dikilmedi. Of. Özledim ama elişi yapmasını. Çoktandır bir şey yaptığım yok.

Biraz boş bir post oldu kusura bakma. Arada gittim dolandım pintereste, hayal kurdum. Şöyle bir balkonum olur mu bir gün?








Perşembe, Mayıs 19, 2016

Geçen Bill Gates'le çay içiyoruz...

Kişisel gelişim makalelerinde ya da kitaplarında çok dönen bir cümle vardır:"zamanını beraber geçirdiğin beş kişinin ortalamasısın" diye. Kimlerle zaman geçirdiğin önemli bence de. Fakat şöyle bir durum var. Çocukken, hatta ergenken, hatta yirmili yaşlarında bile çoğunlukla zamanını (vermek diyorum ben ona artık) kiminle geçirdiğine sen karar vermiyorsun. Evde ailenle berabersin, okulda oraya çeşitli yollardan gelmiş rastgele yaşıtlarınla ve öğretmenlerle zaman geçiriyorsun. Ben çocukken şimdiki gibi çocuklar keman kursundan, aikido kursuna taşınmıyorlardı. Dolayısıyla yazın hariç, çevrem ev halkı ve okuldaki çocuklardan ibaretti. Yazın adada mahallemdeki çocuklar eklenirdi bunlara. Büyüdüğünde, iş hayatına girdiğinde, okuldaki insanların yerini iş arkadaşların alıyor. Onları da tam olarak seçtiğin söylenemez. En kötü ihtimalle, şartlar dayanılmaz durumdaysa, istifa etme seçeneğin var (tabii kendine yeni bir iş bulduktan sonra).

Okuldayken de seçici davranabilirsin elbet. Herkesle arkadaşlık etmeye mecbur değilsin. Ama, gene de bu seçim kısıtlı bence.

Celes* der ki, bir konuda başarılı olmak istiyorsan, doğru insanlarla çevrelemelisin kendini. Ve işte Celes farkı geliyor şimdi: çevrelemek derken, der Celes, o insanları bizzat tanımak zorunda değilsin. Buluşup arada bir, bir kahve içmek, ya da her gün telefon açıp, bir saat muhabbet etmek değil olay. Onların fikirlerini okuyup, hayat felsefelerini  inceleyip, entelektüel olarak tanımaya çalışmak da onlarla çevrelenmektir. Bu şekilde çevrelenmek içinse çoğumuzun imkanları çok geniş. Çünkü bunu kitaplar yoluyla yapabiliriz, biyografiler ve o kişilerin bizzat kendi yazdıkları kitaplar var, youtube'da belgeseller var, filmler var. Var da var. Hem şu an hayatta olmayan insanlarla da çevrelenebiliriz bu şekilde. Mozart, Pasteur, Darwin.

Sana desem ki, geçen akşam Kasparov'la yemek yedim, dün sırf başarılı girişimcilerin davet edildiği bir partideydim, bir sürü insanla tanıştım, muhabbet ettim, bugün öğleden sonra da Bill Gates'le çay içtik... Kulağa nasıl geliyor? Muhteşem değil mi? Halbuki gerçekler bundan çok da farklı değil.  Geçen akşam yemekten sonra Kasparov belgeselleri izledim. Dün başarılı girişimcilerin hikayelerinin derlendiği bir kitaptan 40 sayfa okudum. Demin de Bill Gates'in kitabını karıştırdım. Kanka olsak onların dehasının özüne bir yemekte, bir partide, bir çay sohbetinde ulaşamam. Sürekli ders verir gibi konuşacak halleri yok adamların. Kanka olsak, kanka muhabbeti edecekler. Temizlemeciden ceketi almam lazım, çocuk matematikten çakmış, filan. Günlük şeyler.

Ve fark ediyor inan ki. Onların hayatına bakmak, onların düşünce biçimini anlamaya çalışmak, nereden gelmişler, niye gelmişler, nasıl gelmişler, ne zorluklardan geçmişler, nasıl hala oradalar, şimdiki amaçları ne, bunları görmek çok fark ediyor.

Sıra sende. Mümkün olsa, kimlerin ortalaması olmak isterdin? Bu akşam kimle yemek yemek isterdin? Kimlerin davet edildiği bir partiye katılmak isterdin? Kimle bir kahve içmek isterdin? Geniş düşün. Bildiğin tüm özel isimler davetli listesinde yer alabilir. Listeyi hazırla ve arkasından harekete geç.

Sakıncası yoksa yorumlara da yazabilirsen çok güzel olur. Karşılaştırırız.



* celes: personalexcellence.co kurucusu ve yazarı.

Salı, Mayıs 17, 2016

Havalı hayat - muhteşem hayat.

İşte günün sakin saatlerindeyim gene. Çeviriye ara verdim. Yemek yedim. Dünden kalma sebzeli tavuk ve bulgur pilavını ısıttım. O sebzeli tavuğun da tarifini yazayım bir gün. Aslında çok özel bir tarif değil ama güzel oluyor yine de. Kuru kuru tavuğu tavada ızgara yapıp yemektense.

Blog yazacağım diye müziğimi koydum. Ben ne ara caz müziğini bu kadar arar oldum? Bu eve çok yakışıyor. Lyon'daki öğrenci evim olsa...ııh. Loş ışık bile olsa, gene olmaz. Orada sorun evin konforu değildi ama. Daha temel bir sorundu. Benim göçebe statümdü. O toprak senin değil. Üstüne basarken bile tereddüttesin. Ben öyleydim.

Çeviri. Günün büyük kısmını kaplıyor. Şu sıralar biraz yavaşlamış gibiyim. Geçen gün bir buçuk saatte çevirdiğimi bugün tüm gün yapamadım. Ama gene de çok keyifli. Hiç bitmesin istiyorum. Bir de şu maden suyuna dadandım. Vişnelisinden altı şişe aldım mesela. Ara verince onu dolaptan alıp bardağa koyuyorum. Üstüne buz. Neden bilmiyorum, bana başka türlü bir keyif veriyor. Böyle sanki çok havalı bir hayatım varmış gibi. Maden suyu. Evet. Bak bir de beyaz tekli koltuğu balkona taşıdım. Balkon dediğime bakma. Kapalı. Yarısını çamaşır makinesi işgal ediyor. Ama koltuğu da yanına sığdırabildim. Geçen gün hava güneşliyken kuruldum oraya. O kadar hoşuma gitti ki. Kitabını, içeceğini al, ayaklarını da camdan çıkar, birkaç saat geçirirsin keyifle. Sanki tatildeymiş gibi. Bir de yandan hafif bir müzik aç.


Herşey yolunda gidiyor. Büyük bir sorunum yok, çok şükür. Sadece keşke kendimi daha önce tanısaydım, ne istediğimi daha önce bilebilseydim diyorum. Mesela yirmi yirmi beş sene önce. Keşke o zaman biri bana deseydi, "kendine meslek arama, yaşam biçimi ara" deseydi. Bu cümle dengemi bulmamda anahtar cümle oldu. Hala daha bulmuş değilim tastamam ama bazı şıkları çok net eledi, o da bir çeşit ağırlık merkezi oluşturdu. Çok değil, daha bir buçuk sene önce Datça diyordum örneğin. Belki orada da olurdu ama arayışım devam edecekti. Oysa ben orayı bir varış noktası gibi düşünmüştüm. Olmuyor işte. Yaşamadan öğrenilmiyor.

Hani yatmadan kendime, bugün muhteşem bir gün olsun diyordum ya ben. Genişlettim ben onu. Şöyle. Bundan sonra hayatım muhteşem olsun dedim geçen gece. Neden olmasın ki? Olumlu beklentileri beslemek gerek. Olumsuzlara kafa tutmak. Biraz da çaba. Akıllıca atılmış hesaplı adımlar. O zaman muhteşem bir hayat yaşama ihtimalini arttırmış olmaz mıyız? Ne diyor Kasparov? Sen yapmazsan kim yapacak?

Haydi ben az daha çeviri yapayım şimdi. İyi geceler Dünya.


Pazartesi, Mayıs 16, 2016

Kurabiye Fener*

Bahar gecesi. Pencere açık. Çalışma odasındayım bu sefer. Sadece çalışma ışığı açık. Evin geri kalanı karanlık. Çeviri başındaydım. Bilgisayardan klasik müzik dinliyordum. Az önce müthiş bir yağmur yağdı, gökgürültülü, şimşekli. Klasik müziği yolculuğa çok yakıştırırdım önceden. Gökgürültülü yağmura da çok yakışıyormuş. Adeta limonun zeytinyağlı yaprak sarmaya yakıştığı gibi. Limon demişken, yanımda limonlu buzlu maden suyum var. Çevirdiğim kitaptan imrendim. Hayran olduğu şarkıcıya ikram ediyor kız.

Aksiyonlu günler bitti galiba. Kaç gündür günler normal geçiyor. Öyle de olsun zaten. Bugün Musiki Sınıfımın sene sonu konseri vardı. Arkadaşlarımı dinlemeye gittim. Solistler muhteşemdi. Grup olarak da hiç fena değildiler. İçinden sadece bir şarkıyı biliyordum, ben oradayken çalışmıştık. Çok kazık parçaydı. Gençten bir kız okudu. Çok da rahat okudu. Sesleri acayip oturmuş hepsinin. Zaten güzel söylüyorlardı. İyice pişmişler.

Beşiktaş şampiyon olmuş. Evde otururken pek anlaşılmıyor. Sadece dışardaki satıcının Beşiktaş bayrakları satarken bağırmasını duyup anlam veremiyordum. Neden durup dururken Beşiktaş bayrağı almak isteyeyim ki? Sonra kendimi bir taksiye attım. Konser mekanına varmak için.  Taksiciye dedim ki buradan dönmüyor muyuz? Stadın oradan geçelim. Stadın oradan diye tekrarladı lafımı. Evet. Efendi bir adama benziyordu. Kazık potansiyeli sezmedim. Şimdi oralarda Beşiktaş Şampiyonluk kutluyor dedi. Neaaaa? Beşiktaş-şampiyonluk-bayrak. Bir anda ampuller. Barbaros bulvarının başında taksiden inmek ve yürüyerek devam etmek durumunda kaldım. Trafik kilitlenmişti.

Konserden döndüğümde Beşiktaş hala şampiyonluk kutluyordu. Dolmabahçe ve Barbaros Bulvarının üstüne yer yer sis inmiş gibiydi  meşalelerin dumanından. Resim çekmeye çalıştım. Bir bakayım çıkmış mı? Pek güzel çıkmamış. Biraz bir yerde duman yoğunluğu gözüküyor yine de.



Evet yazıyı yeni bir tarifle bitirmek istiyorum: yeni bir avokadolu salata tarifi. 


Yedikten sonra aklıma geldi resim çekmek. Bir de ilk lokmadan sonra durduramadım kendimi. Yarısını yemişim. Basit ve lezzetli ve besleyici bir tarif. 

Malzemeler: (bir kase salata için)

İki orta boy havuç.
Yarım avokado
Taze fesleğen.
Çisil ya da dil peyniri. Kaşar da olur.

Yapımı:

Havuçlar ayıklanıp halka biçiminde kesilir. Yağlı bir tavada yumuşayana kadar kavrulur. O sırada yarım avokado zar biçiminde doğranır. Peynirler de aynı biçimde doğranır. Taze fesleğenler ince kıyılır. Hepsi karıştırılır.

Ben limon eklemedim peynirin tadına yakışmaz diye. Havucun yağı yetti. Sos yok. Havucun tatlılığı avokadoya çok yakışıyor, peynirin tuzu da ve fesleğenini tazeliği de tatları tamamlıyor. Biraz tuz serptim hepsinin üstüne. Afiyet olsun.

*Kurabiye Fener: Beşiktaş taraftarlarının motorda söyledikleri maç tezahüratıydı. Anlamış değilim. Kurabiye gibi yedik sizi demek olduğunu sanıyorum, zannımca, kendimce.

Perşembe, Mayıs 12, 2016

Oh happy days.

Son günlerin büyülü atmosferinden sıyrılıp normal hayata dönememek. Ruh gibi oradan oraya salınmak. Daha neler olacak kim bilir diye düşünmek. Hala da çok ilginç ve sürpriz gelişmelerin yolda olduğundan emin olmak. Diğer yandan, çevirilerin başına geçememek. Neyse ki hızlı gittim çeviride de bu kadar aksamayı programım kaldırabiliyor. Ve roman! Yazmaya devam etmem gerek onu. İki ay filan oldu. Tamam geçenlerde bir sayfa filan birşey yazdım ama. Yok yani. Bu kafayla romana konsantre olmama imkan yok. Haziran'da en geç bitecekti göya. Peh.

Dün akşam Kasparov'lu iki video daha izledim. Burada ve burada. Birincisi İngilizce ikincisi Fransızca. Çok şeyler söylemiş içinde. Üstüne düşünülesi çok sözler. Benim hepsinden anladığım şeylerden biri, belki daha önce söyledim, şimdi hatırlamıyorum ama, benim verdiğim duygusal tepkilerin, benim acemiliğimden kaynaklanmadığı. Oysa ben öyle sanıyordum. Satranç insanın duygularıyla da oynadığı bir oyun bütün teknik tarafının yanı sıra. Bir yerde rakibin kendine güvenini kırmaktan bahsediyor mesela. Oyun için gerekli olan kısmı elbet. Yani mücadele satranç tahtası üstünde ama aynı zamanda ruhsal. Karşı tarafa, ben bunu yenemem diye düşündürmek, belki de o seviyede, oyunun amaçlarından biri. Bir yerde birisi soruyor, "satranca başlamak için ideal yaş kaçtır". Cevap olarak Kasparov diyor ki "hangi amaçla başladığınıza göre değişir" diyor. "Dünya Şampiyonu olmak için mi, yoksa sadece iyi bir insan olmak için mi?" Ne güzel bir düşünce biçimi, değil mi? Şart değil yani illa dünya şampiyonu olmak. Satranç sırf daha iyi bir insan olmak için de oynanabilir. Dünya şampiyonu olmak içinse diyor sonra, birçok şampiyonun 4-5-6 yaşlarında başladığını görüyoruz, ama 12 yaşında başlayıp şampiyon olan da var diyor. Bilgisayar ve internet çağında öğrenme koşullarının da değiştiğini söylüyor. 1995'ten sonra. Bir de bütün ihtimalleri hesaplamak imkansız diyor o yüzden sezgilerinizle oynamak zorundasınız.

Sezgiler. Duygular. Mantığın ve hesapların bu kadar önde olduğu bir oyunda ön safları tutmaları beni şaşırtıyor.

Hava kapalı. Birazdan da kararacak. İştahımı aburcuburla tıkadım maalesef. Çok güzel günler gelecek. Biliyorum. Çok inanılmaz gelişmeler yaşanacak. Gör bak. Nereden geleceğini şu an hiç bilmiyorum. Her yerden gelebilir. Ama olacak. Unuttum söylemeyi, yayınevinden haber geldi bugün, çevirinin bir kısmını göndermiştim. Çok beğenmiş. Çok akıcı gidiyor demiş. Seviniyor insan haliyle. Sevinmez mi? Ne de olsa yazı sayılır ucundan. Ne de olsa çokça ilgi alanım.

Böyle işte blog. Güzel ve heyecanlı günler senin anlayacağın.





Çarşamba, Mayıs 11, 2016

Sürprizli günler.

Yolculuk yapmanın en güzel yanlarından biri evine dönmektir derler ya. Şu an hissettiğim duygu o. Sığınağımdayım. Müzik koydum sakin, The İnnocence Mission, Mutlu Keçi'den öğrendim, küçük ışıkları yaktım. Yolculuğa çıkmadım. Sadece bu son beş günde katıldığım üçüncü sosyal etkinlik. Evin dışına çıkmak, üst üste, iyi geldi. Yolculuğa gidip gelmiş gibi. Özellikle akşam saatlerinde. Galiba daha çok sosyal etkinliğe katılacağım bundan böyle. Sevdim ben bu işi. Sabahtan çevirimi de yapmıştım. Oh mis. Çeviri epey ilerledi. Kolay gidiyor. 250 sayfanın 60 sayfası bitti bile. Neredeyse çeyreği gibi bir şey. Bir kaç günde.

Şimdi de biramı aldım ve yemişimi. Birazdan ya bir satranç maçı oynarım ya da yeni bir satranç belgeseli izlerim. Kasparov'lu belgesel hoşuma gitti geçen gece. Kasparov'un bu kadar karizmatik ve hoş bir adam olduğunu bilmiyordum. Kan mı çekiyor nedir. Annesi Ermeni. Evet çok kişi bilmez bunu.

Dün Tanpınar Edebiyat Festivali'nin açılışına davetliydim. Çok gidesim yoktu. Sonra içimde onu hallettim. O gidesi olmama halini. Gitmeye karar verdim. İyi ki gitmişim. Orada sap gibi ortada daha ne kadar dolanacağım diye düşünürken arkamdan bir el omuzuma dokundu. Döndüğümde Fransa'dan tanıdığım arkadaşımı gördüm. Vay E! burda senin ne işin var diye sevinirken, beni buraya H. getirdi dedi. Kalabalığın içinden bir el uzandı bana doğru. Bir de kafamı kaldırdım ki, az kaldı kalp krizi geçiriyordum. Yerlere göklere sığdıramadığım, en en en beğendiğim yazar bana tanışmak için elini uzatıyordu. O şaşkınlıkla "sizin en büyük fanınızın" dedim. Tabii ki ne dediğimi anlamadı. Ne? Der gibi baktı suratıma. Hayır açıklıyorum şimdi bir dur: bütün gün çeviri yapmaktan beyin devrelerim haşat olmuş. Çeviri yaptığım kitapta ergen kız bir şarkıcıya hayrandır, böyle çılgın hayranlığa fransızca "fan" denir. Türkçede fan serinletici pervaneye denir elbet o ayrı. Neyse ben H.'a öyle dedim. Gerçi biliyordum, E. nin H. nın kitaplarının kapaklarını çizdiğini. O işe de zaten ayrıca dumur olmuştum vakti zamanında, nasıl yani, yuh, nasıl olur, tesadüfe bak diye. Ama gene de çok şaşırdım işte. Hem E. nin Istanbul'da oluşuna hem de onu görmenin şaşkınlığını atamadan, tam bir saniye sonra beni H. 'la kişisel olarak tanıştırmasına. Rüya gibi bir şey. Tabii H. bütün akşam ordan oraya gitti. Sadece gece bitince kadehleri aldılar bunlar, kapının yanına çıktık, sokağa, bir tane elektrik trafosu gibi bir şeyi masa niyetine kullandılar, sigara içtiler. E., en en en beğendiğim yazar ve ben. Üçümüz. Ya. Böyle bir geceydi. Sonra eve geldiğimde kendime gelmem zor oldu. Vay anasını, vay anasını nereden nereye deyip durdum kendi kendime.

Tanpınar Edebiyat Festivali açılışı


Bu gece de başka çok sevdiğim bir yazarın bir paneline katıldım. Burada çok kere adından bahsettiğim, adına etiket açtığım, hatta bazen bu bloga yorum bırakıp beni sevinçten zıplatan biri: Hikmet Hükümenoğlu. Gene Tanpınar Edebiyat Festivali kapsamında Gürültü üzerine bir konuşmaydı. Diğer konuşmacılar Norveç'ten festivale katılan, Erlend Loe, Macaristan'dan Tibor Fischer ve Türkiye'den Tarık Tufan. 




İşte böyle blog. Günler inanılmaz sürprizlerle beraber geliyor. Yani çok güzel şeyler olacak diyordum. Ama böylesini hiç beklemiyordum. 

Satranç maçı ve belgeseli yalan oldu bu arada. Olsun. İyi geceler dünya.




Cumartesi, Mayıs 07, 2016

Huzur şelaleleri.

Yazmayayım yazmayayım dedim duramadım. Bu akşam biriyle tanıştım ben. Öyle artist gibi yakışıklı değil ama hiç de fena değil. Yani çok hoş ama asıl hoşlandığım tipi değil. Yaydığı frekans. Huzur şelaleleri akıyormuş gibi ruhunun dışına. Hakkında çok bir şey bilmiyorum. Burnumun dibinde çalışıyor ama tekrar görmem epey zaman alabilir hatta denk bile gelmeyebiliriz. Üstelik ondan hoşlanan biri daha vardı bu akşam. Bilmiyorum blog. Bazen biriyle tanışırsın, hakkında birşey bilmeden kilitlenirsin ya, sanki sabaha kadar konuşabilirmişsin gibi. Sanki o da benden hoşlanacak gibiydi. Ama belki de sadece insan gibi konuşuyor olduğu içindir, yakınlıktan değil. Belki sevgilisi vardır. Ya da evlidir.  Yüzüğüne bakmayı akıl edemedim. Böyle, ağzını açıp konuştuğu zaman, ne derse desin, sanki güzellikler, pamuklar sarmalıyormuş gibi dört yanını. Hep konuşsun istiyorsun o yüzden. Gerekirse sana kayıp ilanlarını gazeteden okusun yüksek sesle. Bence adımı bile unutmuştur. Sokakta tesadüfen karşılaşsak beni tanır mı? Uzun zamandır böyle biriyle konuşmamıştım. Çok kaygan olabilecek bir konuyu bile o kadar bayağılıktan uzak bir şekilde anlattı ki.

Evet şu an yapabileceğim hiçbir şey yok. Hayata sırtımı yaslamaktan başka.

Önümüzdeki günlerde peşpeşe başka sosyal etkinlikler var programımda. Yarın da çevirinin başına oturmam gerekiyor. Artıkın. Hatta çeviriyi günlük işlerime entegre etmem gerek. İyi ki evi biraz toparladım öncesinde.


Cuma, Mayıs 06, 2016

Muhteşem günler.

Anlatacaklarım çok. Fakat üçte birini bile anlatamayacağım, biliyorum. Çok konular çözdüm kendi kendime son 48 saatte. Büyük günlerin şafağında gibi hissediyorum kendimi. Keşke hepsini anlatabilsem. Keşke sana da aktarabilsem bu ateşin alevini.

Şöyle söyleyebilirim mesela. Sürekli bir arayışım vardı benim. Onu mu yapsam, bunu mu yapsam. Datça'da mı yaşasam. Çiftlikte mi yaşasam. Yok Istanbul fena değil. İşkadını mı olsam. Yazar mı olsam. Geçenlerde, nerde okudum hatırlamıyorum, gene bir kişisel gelişim şeysi olmalı. Kendine bir amaç seçme, bir yaşam biçimi seç diyordu. Bu farklı ve önemli bir bakış açısıydı ama ampuller nedense hemen yanmadı. Bugün düşündüm üstüne.

Düşündüm ve tüm bu alternatiflerin neden beni tatmin etmediğini sonunda anladım. Her biri pek istemediğim bir yaşam biçimine açılıyordu. İstemediğim o yaşam biçimleriydi. Şimdi bunu kısa yoldan anlatmayı deneyeceğim. Bildiğim tüm yaşam biçimlerini yazdım bir kağıda. Mesela hali vakti yerinde bol ya da kendine yetecek kadar paralı ve çalışmaya ihtiyacı olmayan bir kadın/ Çok meşgul sürekli zamanı kovalayan bir işkadını/ Bütün gününü masa başında geçiren bir yazar/ Ya da başkasının hesabına çalışan biri. Bunların hiçbiri bana uymuyordu.

Bunlar böyle gözümün önüne serilince bana en çok zevk veren iki şey belirdi:

-biri sorun çözmek,

- ikincisi insanlarla bağlantı ya da iletişim ve etkileşim halinde olmak.

Bunları yaparken sürekli zamanı kovalayan meşgul bir işkadını olmamak. Bütün iş şu ikisini şu anki yaşamıma entegre etmek, çünkü geri kalan herşeye zaten sahibim ya da kolayca sahip olabilirim. Beni en çok şaşırtan şeylerden biri de bu oldu. İdeal hayatıma bu kadar yakın olduğumu anlamak. Bir başka şey de bu blogun hayatımdaki gerçek önemini kavramak (bağlantı, etkileşim). Başka bir açıdan, istediğim an Datça'da bir ev tutabilirim. Burada verdiğim kiradan daha az parayla bahçeli bir evde oturabilirim orada. Ama mesele bahçeli evde oturmak değil. Yani bahçeli ev yapbozun bir parçasıymış ve büyük resimdeki yerini görmedikçe o yapbozun parçası oraya bir türlü uymuyormuş.

Şu an herşey bir sinema perdesi gibi net duruyor karşımda. Artık yolumu bulmak daha kolay olacak gibi. Ki aslında zaten yüzde seksen bulmuşum ben yolumu.

Dün Elon Musk'ın hayatına baktım kısaca. Artık kimse bana fikirlerin çok uçuk diyemez. Dedirtmem.   Adam işe arka bahçesinde amatör uzay roketi yaparak başlamış kendi parasıyla ve kitaplardan öğrendikleriyle. Dört sene sonra başarmış, ama şöyle: fırlattığı roket havada patlamış. Ben olsam kendime demediğimi bırakmam, ama o, roket infilak ettikten dört ay sonra NASA ile sözleşme imzalamış. NASA ile sözleşme diyorum sana. Rüyamda bile göremem. Hem de roketi infilak etmişken. Bir de etmese ne yapacaktı.  Devamı var, içinde NASA nın dört uydusunun bulunduğu 3. roketi de patlat sen (arada bir tane patlamış roket daha var, sanki adam uçurtma yapıyor) ve NASA sana güvenip o patlamadan dört ay sonra 1.6 Milyar dolarlık yeni bir sözleşme yapsın. Ve amaç Mars'a adam göndermek. Ha, fizik okumuş yalnız. Ekonomi'yle beraber. Ve bu adam benden tam 30 gün küçük. Yaşıtım yani. Uçuk dedirtmem bu saatten sonra hiçbir fikrime. Asla. Sen de dedirtme.

Dün bir de Susan Polgar'ın National Geographic yapımı belgeselini izledim. Çıplak Yazar bağlantısını vermişti bir önceki yazımın yorumunda. Çok beğendim. Çok teşekkürler Çıplak Yazar. Sen söylemesen Susan Polgar'ın belgeseli olduğunu bilemezdim. Kadının ve babasının en büyük tezi dehanın doğuştan gelen bir özellik olmadığı. Yeterince çalışırsan ve bir konuya odaklanırsan her konuda büyük başarı elde edebilirsin diyor.

Şu Elon Musk ve Susan Polgar'ın gazıyla geldim bugüne ve yukarıda yazdıklarıma. Düşün halimi.

Dün gece, bir de, daha erken yatma programı dahilinde, yatmadan önce kitap okudum ben. Çok mutluyum o yüzden. Bundan sonra gece yatmadan bu programı yinelemek istiyorum. Yeni ve şahane bir yazarla tanıştım böylece. Murat Menteş. Muhteşem yazıyor. Dublörün Dilemma'sını okuyorum şimdi.

Bugün de sözleşmem geldi yayınevinden. Yarından itibaren kitabın başına oturacağım çeviri için. Çok mutluyum o yüzden. Yani birçok açıdan. Hayatım değişiyor. Ve zaten güzelmiş.

Anlatamayacağım sanmıştım ama en azından değinebildim.

Evet şimdi bilgisayarı kapatma saati. Kitabımı alacağım elime. Yavaşlayacağım. Yarını planlayacağım biraz. İyi geceler dünya.





Çarşamba, Mayıs 04, 2016

Mayıs başı durumları.

İşte gene yazma hevesim tatlı tatlı kaşınıyor. Gece çayımı aldım. Müziği, bir kaç arayıştan sonra, hafif dinlendirici bir istasyona bağladım. Büyük ışıkları kapattım. Küçükleri yaktım. Mutfakta, dipte, bulaşık makinesi, sığdırabilmeyi başardığım yüzlerce tabağı yıkıyor şırıl şırıl.

Günün en öne çıkan heyecanlandırıcı gelişmesi, yeni bilgisayarıma aktarmayı şıp diye başardığım elektronik kitaplarımdı. Hepsi eski ve hantal bilgisayardaydı ve açıp okumaya çok üşeniyordum o yüzden kalıyordu hep. Ne güzel kitaplarım varmış. En çok girişimcilik üstüne, sonra satranç, sonra yazı. Bir tane de kişisel gelişim.

100 Dollar startup'tan yaklaşık doksan sayfa okudum bugün. Güzel. Eski zaman performansıma yakın. Onu okudukça yapabileceklerime olan inancım perçinleniyor. Hevesleniyorum. İçinde basit ve akla yatkın formüller de var ama asıl en çok başarı hikayelerini derlemiş. Tam istediğim. Örnek lazımdı bana. Gerçek hayattan alınma örnekler.

Hani biriyle röportaj yaptıklarında "neden şiir?" diye basmakalıp bir soru sorarlardı ya eskiden. İşte, olur da biri bana "neden satranç?" derse şu an, cevabı hazır. Geçen gün, günlük yapılacaklar listelerimi yazarken aklıma geldi. Bir kaç madde vardı. Ev işleri, yoga, satranç filan diye. Birden aklıma geldi. Şu sıralar aklım biraz farklı çalışıyor nitekim. Satranç, çünkü bana güçlü olma duygusu yaşatıyor. Chess.com 'un taktik bilmeceleri bir pedagoji harikası. Soruların zorluğunu öyle bir ayarlıyor ki, eğer çok sık üst üste başarısız olursan, seviyeyi düşürüyor, daha kolay soruyor, eğer üst üste başarılı olursan bu sefer, bunlar sana kolay geldi, biraz daha zor sorayım diyor ve hiç bıktırmıyor. Başarı seviyesini %60'a sabitlemiş. Ve o arada öğreniyorsun. Kendini aşıyorsun. Bu da sana güçlü olma duygusu yaşatıyor. Şimdi artık iyice öğrendim. Kendime kızmadan önce bakıyorum, ohooo zaten bana 1400'lük soru sormuş, benim etim ne ki budum ne olsun diyorum. Eskiden her soruyu doğru çözmem lazımmış gibi kızıyordum kendime başaramadığımda. Ve bundan on gün filan önce bana zor gelen sorular artık kolay çözdüklerim. 1400'lükler de öyle olacak mı on gün sonra bakalım.

Güçlü hissediyorum kendimi satranç öğrendiğimde. Yoga yaptığımda da fiziksel olarak iyi hissediyorum kendimi. Ev işlerini bitirdiğimde de. Yani listenin çoğunluğu beni iyi hissettirdiği için yaptığım şeylerdi.

Galiba artık kendime öyle ezberden zırt diye kızmıyorum. En büyük değişiklik bu. Kızmak yerine anlamaya çalışıyorum, etkenleri, sebep-sonuç ilişkisini. Mesela eskisi gibi kitap okumuyorum diye kızardım kendime. Kızmak çok ilkel bir strateji artık benim için. Daha akıllıca ve etkili çözümler üretebilir beynim. Satrancın belki de kişisel anlamdaki en büyük getirisi bu. Duygularımı daha iyi kontrol edebiliyorum.

Geçmişin acı deneyimleri mesela. Onlar da belli bir olgunluğa ulaştı. O günleri atlatabildim diyorum kendime artık, oturup üzülmek yerine. Şartlar ne kötüymüş ama atlatabilmişim bir şekilde.

Böyle işte kısa yoldan anlatınca.

Bulaşık makinesi durdu artık. Biraz daha oyalanır sonra yatarım. İyi geceler dünya.


Salı, Mayıs 03, 2016

Hala mutlu.

Mutluyum gene blog. Gene ve hala. Üstelik blog bugün rekora gidiyor. Daha iki saat var hesapları kapatmasına ama 450 kişi ziyaret etmiş bugün şu ana kadar. En iyi günde 350 olurdu. Hem bırakılan yorumlar da çok mutlu ediyor beni. Kendimi çok şanslı ve sevgiyle sarılıp sarmalanmış hissediyorum.

Ayrıca bugün yayıneviyle görüştüm. Yarın gönderiyor sözleşmeyi. Sonra da başlıyorum çalışmaya. Bir ay sonra da çevirdiğim kitap raflarda yerini alır. Çok heyecanlı. Hem de yayıncı ciddi anlamda seriye devam etme düşüncesinde. Bakalım.

Diğer yandan bir kitap okumaya başladım: 100 Dollar Startup. Girişimciler için. Yüz dolar yatırımla yapılabilecek işlerle ilgili bir kitap. Mikrogirişim deniyormuş bu tarz işlere. Beş kişinin altında çalışanı olup, özel bir yetenek gerektirmeyen filan. Mesela atıyorum köpek gezdirme işi gibi. Şimdilik ilginç gidiyor.



Buzdolabının kalan kısımlarını da temizledim bugün. Aslında on dakika bile sürmedi. Sebze ve meyve çekmecesi kalmıştı sadece. Ama dün yapamadım işte. Neyse. Kurtuldum o işten. Bitti. Şükürler olsun. Ama çok süper oldu şimdi. Kapısını açtığımda buzdolabının, içim de açılıyor.

Birinden duysam ne saçma derdim ama gerçekten işe yarıyor. Gece yatmadan yarın muhteşem bir gün olacak demek. Sabah uyandığında bugün muhteşem bir gün olacak demek gene. Ve o günün muhteşem olması için ne gerek, elimden ne gelir diye düşünmek ve yapmak. Yoga vardı bugünkü programda ama sıra gelmedi bir türlü. Olsun. Yarın.

İyi geceler Dünya.

Pazartesi, Mayıs 02, 2016

En güzel yaşım.

Tam yazma havasındayım blog. Gecenin geç bir saati. Müziğimi açtım. Loş ışıklarımı. Günüm verimli geçmiş sayılır. Memnunum. Buzdolabını çokça temizledim. Posta kutumu da. Bütçe hesaplarımı yaptım. Hayaller kurdum. Biraz daha param olsa şunu alırım. Belki şöyle bir yazlık filan tutarım. Mesela yaz akşamında bahçesinde oturup, kafamı kaldırıp yıldızları seyredebileceğim. Galiba en güzel yaşımdayım. Hayatın kullanma kılavuzunu yarı yarıya çözmüş gibiyim. Kendimi de.

Günlük etkinliklerde şöyle bir öncelik sırası kurdum: birinci sırada yemek, ikinci sırada temizlik, üçüncü sırada kalan diğer şeyler. Yemek derken, yemeği garantiye alan şeyler. Mesela mutfak alışverişi. İlk ikisi sıraya girince iyi oluyor.

Diğer ev işlerini de haftaya yaydım. Perşembe günü ev epey sıraya girmiş olacak. Program sarksa bile en geç Pazar gününe biter işler.

Perşembe akşamı konsere gitmek iyi geldi ruhuma. Cuma akşamı da başka bir sosyal etkinliğim var. Yarın yogamı da yaparım. Oh. Benden iyisi yok. Hem de dolabımda ne var biliyor musun? Nane şurubu. İlk naneli limonatamı yaptım bile. Her buzdolabında mutlaka bulunması lazım bence.

Bu arada burada hiç bahsetmediğim bir şey var. Benim asıl yabancı dilim Fransızca. İngilizceyi de Fransızlardan öğrendim. Liseyi bitirdiğimde İngilizcem pek şahane değildi. Üniversite'de biraz daha okuduk. Ama Türkiye'ye döndüğümde CNN'den filan hiçbir haber takip edemiyordum. İnternet sayesinde mecburen İngilizce makaleler okumak zorunda kaldım. Çünkü en güzel kaynaklar o dildeydi. Şu an artık İngilizceyi çok rahat okuyorum. Ama filmleri dizileri Türkçe altyazıyla izleyebiliyordum. Son beş-on filmi İngilizce altyazıyla izledim. İzleyebildim. Birkaç bir şey kaçırsam da, oluyor sanki. Şu an tekerleklerden biri çıkarılmış bisiklet sürüyor hissiyatındayım. CNN dinlemem lazım bak. TRT world'ü, NHK world ü filan rahat anlıyorum. Şarkılarda fark ediyorum bir de. Eskiden beri bildiğim şarkıların bazı sözleri sanki kilit dönmüş gibi açılıyor kulağıma. Çok hoş.

Film demişken. Contact'tı dün geceki filmim. 1997 yapımı. İzlememiştim. Carl Sagan'ın kitabından uyarlamışlar. Hollywood kokuyor buram buram ama gene de fena değil. Jodie Foster oynamış başrolde. Ama bazı bazı çok kötü oynamış bence. Bir de Jodie Foster hangi filmde oyarsa oynasın bir sertlik var kadında. Rahatsız edici. Böyle sürekli bir öfke, bir atar var kadının ifadesinde. Sanki küt diye dişlerine yumruğu yapıştıracak birazdan gibi. Sadece çocuklarla olan sahnede yok mesela o ifade. Güzel film ama. İzlenebilir. Hoş vakit geçirmelik. En sevdiğim fakat katılmadığım sözü: "Bu evrende tek canlı bizlersek, ne büyük bir yer ısrafı."


Bu arada kendime izlenecek güzel bir film ararken, Pulp Fiction da karşıma çıkanlar arasındaydı. Hiç çekmedi o film beni. Aşırı şiddet içeriğinden hep rahatsızlık duydum fakat söyleyeceğim o değil. Pulp Fiction'ın üstünden yirmi seneden fazla geçmiş!!! Yuh değil mi sence? Daha dünün filmi sanki. Fight Club da mı öyle yoksa? Oyh. Yok onun daha yirmi senesi dolmamış. 

Bu gece, kafamı yastığa koyduğumda, en güzelini hayal edeceğim yine. Şu an beni en çok ne mutlu ederdi. Herşey ama herşey mümkün olsaydı...