Cumartesi, Nisan 30, 2016

Verimli günün ardından.

İşte verimli geçen bir günün ardından gene karşındayım blog. Şu an yemeğin üstüne tatlımı kaşıklıyorum, kremalı neskafemle. Birazdan filmimi izleyeceğim.

Bugün temizlik yapmam gerekiyordu. Ve başka işler de. Tek sorun temizlikten sonra hiç başka şey yapmaya hal kalmamasından korkmamdı. Bir de canım istemiyordu be blog. Sonradan kendimi çok iyi hissedeceğimi bilsem de. Topu topu bir saat ama tüm günümü yiyecekti enerji vampiri gibi. Ne yaptım? İki liste. Yapılması gerekenler ve gerçekten yapmak istediklerim. Sonra karşıdan durup baktım. Veee. Evreka. Böl. İkiye. Temizliği diyorum. İki postada yap. Birinci posta makine geçmek. Toplam 20 dakika olmadı 25. Hemen arkasına asıl yapmak istediğimi koydum. Satranç oynamak. Sadece 20 dakika süreceğini öğrenen bünyem, inanmazsın, fırladı gitti süpürgeyi kaptı. Nasıl olduğunu anlamadan bütün evi makine yaptım.

Sonra yorgunluk atmak için gönül rahatlığıyla koltuğa kurulup, satranç taktikleri çözdüm. Ve de tatlının üstüne kaymak gibi 1350'lere kadar geldi puanım. Hatta bana artık 1400'lük sorular sormaya başladı. Ve hatta ikinci sorduğunu çözebildim bile. Sonra günlük bilmece hakkım bitince, kalktım, yerleri silmeye. Dinlendiğim için belki, bilmiyorum, on dakikada bütün evi sildim. Cırlop gibi oldu. Silmeden önce de bir yandan çalışsın diye, makineye bir parti çamaşır attım. Sandalyenin üstündekileri topladım. Makineye atılacaklar makineye, katlanacaklar dolaba. Bir dolu iş halloldu. Ve bitik değildim.

Şimdi çok geçmeden filmimi izleyeyim. Güzelse yarın gelir burada anlatırım. Sana geçen günkü termoslu, çaylı park keyfimden bir kare ile veda edeyim. İçim gene umut dolu. Güzel şeyler olacak sanki.


Konser ve meze.

Garip bir durumdan muzdaribim. Mutsuz değilim ama enerjim düşük. Dün yüzünden olmalı. Akşam olunca ne yedim ben bugün diye düşündüm. Hatırlayınca dehşete kapıldım. Sabah bir dilim tost ekmeğinden kaç ısırık aldım bilmiyorum. Galiba iki. Üçüncüyü çöp torbasına tükürdüm çünkü deterjan tadı alıyorum iki gündür. Birinci gün, yok ya, bana öyle geliyor, hem fena değil bu tat diye hapur hupur yedim. Biliyorum bazen çok iğrenç olabiliyorum. İkinci gün aklım başıma geldi. Kızım deterjanı silinmemiş tezgahta yoğurmuşlar resmen bunu. Yeme daha. Dedim kendime. Sonra iştahım kaçmış olmalı başka şey yemedim. Sadece çayı içtim. Zaten çok geç uyanmıştım. Öğleden sonra. Sonra ne yaptım tam hatırlamıyorum ama gece Mehmet Erdem konseri vardı. O arada birşey yemedim. Saat dokuza geldiğinde konsere gittim. Konser çıkışında canım kazandibi çekti. Muhallebiciden aldım. Hepsi bu. Bütün gün bir kazandibi iki ısırık da deterjanlı tost ekmeği ve labne.

Konser mekanına ulaşımla beraber dört saat kadar ayakta durmuşum. Belim çıktı. Bir daha oturmasız konser monser izlemem. İsterse kim olsun mesela? Kim olursa olsun. Kırkıncı dakikadan sonra ciddi ızdıraba dönüşüyor. Hatta yirmi. Neyse ki ortasında ara verdiler. Ona da kaç dakika ara vereceklerini söylemediler. Bir de boş boş aranın bitmesini bekledik ayakta. Ondan önce azıcık oturabildim dışarda.

Konser öyle, şahane, aman da ne muhteşem, olağanüstü filan değildi. En önden izledim ilk yarıda. Bak aşağıdaki resmi bizzat ben çektim. Ne kadar sahneye yakın olduğum orada belli. Enstrümanların sesi Mehmet Erdem'in sesini tamamen boğuyordu durduğum yerden. İkinci yarıda biraz daha iyiydi. Ben de gerilerde durdum, ondan da olabilir. Duvar dibinde. Duvara yaslanarak izleyebildim ancak. Ama, işte nedir, değişiklik. Değişik bir geceydi. Evde caz dinlemekten daha güzeldi, orası kesin. Çok seviyorum ben konser izlemeyi. Hayatıma çok büyük renk katıyor. Yolculuk sevincine yakın bir heyecan duyuyorum. Klasik müzik konseri dahi olsa bu böyle. Keşke ses düzeni daha iyi olsaydı ama. O küçük mekana daha samimi bir hava katabilirlerdi. Rock konseri gibi bangır bangır çalacaklarına. Mehmet Erdem'in o kendine has tınısını canlı dinlemeye gitmiştim ben şahsen. Pek duyamadım. Çıktığımda kulaklarım uğulduyordu.

Bir de seyircilerin arasında Hüsnü Şenlendirici de varmış. Bir ara Mehmet Erdem onu da sahneye davet etti. Biraz çaldı. Sonra yanımızda konseri dinledi bizimle.

Yaş ortalaması tam istediğim gibiydi. Oranın teyzesi gibi durmak istemiyordum. Değildim. Benim yaşlarda çok kişi vardı.



Satrançta artık gittikçe daha az duygusal tepki veriyorum. O sinirler, atarlar, kahrolmalar filan geçti gibi bir şey. Daha soğukkanlıyım kaybedince. Puan değil öğrenme odaklı olmak da fark etti. Mesela dün 3 oyun aldım Paula'dan. Paula, Quinn'in bir üstü. Hatta birinde 8 hamlede mat ettim. Neredeyse çoban matı kadar kısa. Ama bugün de 3 oyun verdim. Enerjim düşük, diyorum ya.

Bu yazıyı bir tarifle kapatacağım. Gene çiriş otlu. Çok güzel bir meze yaptım ben onunla geçen gün. Resmini de çektim.  Resim çok başarısız ama idare et. Tadı nefis oldu. Hem de besleyici. Cevizli avokadolu filan. Tam rakılık meze bana sorarsan. Bu tarifi mesela, sevgilini evine yemeğe davet ettiğinde sofraya çeşit olarak koyabilirsin. Güzel bir servis tabağında.






Malzemeler:

Çiriş otu
Yarım avokado
Bir avuç ceviz içi
Sarmısak
Yoğurt.

Çiriş otunun zarlarını soyup, yıkayıp doğra. Sonra bir tavada biraz zeytinyağıyla kavur. Sonra avokadoyu ufak ufak doğra, zardan irice mesela. Ceviz içini ufala. Bir iki diş sarmısaklı yoğurt. Biraz tuz. Bütün malzemeleri karıştır. Tavadaki bütün yağı sıvıyı da. Hepsi bu kadar. Afiyet olsun.



Pazartesi, Nisan 25, 2016

Mutlu.

Vay blog çok mutluyum. Çok: çünkü mutlu olmak için birden fazla sebebim var. Bir sürü gelişme oldu peşpeşe. Üstelik tertemiz yıkandım, kıyafetlerim ve ben sabun ve parfüm kokuyoruz ferah ferah. Birazdan dışarı çıkıp peynirli mantarlı omlet malzemesi alacağım kendime. Akşam yemeğim olacak.

Gelişmelere geliyorum. En sevdiğim çocukluk arkadaşlarımla tatil yapacağım bu yaz. On-on iki gün. Birden bire gelişti. Hayatımın en güzel tatili olacak gibime geliyor. Benim için çok değerli iki insanla. Onların da bana değer verdiğini bildiğim, hissettiğim. Şahane de bir ev bulmuşlar, deniz kıyısında. Sessiz sakin. Ev kısmı henüz kesinleşmedi ama sayılır. Uçak biletleri alındı bile. Sadece dönüş kaldı.

Sonra bu kadar değil. Çeviriden haber geldi bugün. Sözleşme imzalaması kaldı. Prensipte anlaştık. Kısacık, kolaycık bir kitap. Hem de zevkli. Devamı gelmesi ihtimali de var güzel satılırsa. Bu hafta başlarım.

Mutlu gelişmeler bu kadar sanıyorsan, yanılıyorsun. Dahası var. Ben bu ay PMS yaşamadım. Hem de hemen hemen hiç. Sanırım yarısı yediklerimden. Ama diğer yarısı da duygularımla kurabildiğim yeni ilişkimden. İnside out'u izlediğimden beri olumlu ve olumsuz duygularımın daha farkındayım. Çocuk animasyonu diye izlediğim filmin yaptığına bak.

Geçen akşam mesela, geçmiş bir olay için yoğun bir öfke duyarken yakaladım kendimi. Hemen duruma el koydum. Aldım karşıma öfkeyi. Gözlerinin içine baktım adeta. Ne işsin oğlum sen? dedim. Kim aldı seni içeri? Nerden girdin? Hangi kapıdan? Geçmiş bitmiş olay. Ne işin var senin burda şu saat? dedim. Konuş, dinliyorum. Beklemiyordu. Gafil avlandı. Hemen söküldü zaten. Ya gene başına gelirse? dedi cılız bir sesle. Haaaa...Şimmmdi anladım ben senin derdini. İhtimaller kapısından girmiş. O kapıyı yaptırmam lazım. Yol geçen hanı gibi, gelen geçen oradan girebiliyor. Ya şöyle olursa, ya böyle olursa diye günümü yiyor. Çok sakat. Daha önce de başıma geldi. Yani öfke öylece içimde cirit atamadan şutlandı senin anlayacağın. Nasıl bir konfor, sana anlatamam. Bir kere daha anladım. Dünyanın en güçlü insanı kendine hükmedebilenmiş. Demokratik yoldan ama. Despotlaşmadan. Kendine, hislerine söz hakkı ve ifade özgürlüğü verip, onları dinleyerek, sana söylemeye çalıştıklarını anlamaya çalışarak. Yasaklarla değil ama yasalarla, ilkelerle. Az şey mi şimdi bu? Ha? Söyle.

Ay. Ölecem galiba keyiften. Maşallah de. Mantarlı omlet acaip birşey oldu. Çiriş otu buldum manavımda. Çiriş otu nedir dersen, şu sıralar tam mevsimi. Semt pazarlarında bulunuyormuş. Yabani bir ot. Dağlarda karlar eridikten sonra toplanıyormuş. Hiç hormonu koruyucusu filan yok. Bin derde de deva diyorlar. Denk gelirsen kaçırma sakın. Ömrü az zaten. Omlete bundan bol bol doğrayıp, mantar, peynir ve çok az pul biberle pişirdim.



Yumurtaları atmadan önce çektim. Mantarların altı silme çiriş. Az çıkmış. Çiriş bulamadım, canımı çektirdin, ne olacak şimdi dersen, gene sana alternatif olarak en yakın pırasa derim. Taze soğan da olabilir bak biraz maydanozla. Yumurtalardan önce yukarda görüldüğü gibi temizleyip, doğrayıp tavada biraz kavuruyorsun az yağla. Hafif bir öğün. Pratik. Besleyici. Lezzetli.

Tütsü yaktım. Aylardır yakmıyordum. Gece cazını açtım spotify'dan: Late Night Jazz. Gayfe kupamı de aldım yanıma.

Bir de Facebook'ta Çin asıllı bir arkadaşım var benim. Kaliforniya'da yaşıyor kendisi. Çok uzun yıllar önce, uzak diyarlarda yollarımız kesişmişti. Son görüşmemizin üstünden yirmi beş sene geçtikten sonra bir gün facebook'tan, artık, facebook deyimiyle ebemi bile bulduktan sonra, ortaya çıktı. Neyse bu adam, duvarına Tai Chi ile ilgili bir video koymuş. Yoga'nın üstüne gül koklamam dedim önce. Sonra merak ettim. Ucundan izlemeye başladım. Aslında video Çin tıbbıyla ilgili. Tai Chi bir kısmı sadece videonun. Chi Çincede hayat enerjisi demekmiş ve Tai Chi de bu enerjiyi yükseltiyormuş uzun vadede. Çin'de, sanırım Mao'nun da etkisiyle, her sabah gün doğumunda iki yüz milyon Çinli parklarda, su kenarlarında, topluca bu hareketleri yapıyorlar sağlıklı yaşamak adına. Başka videolara da baktım eğitici. Bir tanesi kafama yattı. Biraz izledim. Isınmayı ve ilk hareketi yaptım sonra bıraktım. Dört saatlik video. Gevşedim. Uykum geldi. Vurdum kafayı yattım. İhtiyacım var demek ki dedim. Daha tam sarmadı ama bir kaç kere daha deneyeceğim. Yavaşlık ve gevşeme prensibini sevdim. Toplam yirmi dört hareketlik bir seri var benim anladığım. Çin tıbbının prensibi şuymuş: merkezi bulma. Hastaysan, merkezin kaymış. Bir de...ben geçen sefer ne diyordum. Kimse tam ak değil, ne de tam kara. En berbat adamda bile bir doğru var diyordum. Tüm bu videolarda karşıma tam bunu anlatan bir sembol çıktı. Yin ve Yang döngüsü. Tüm evrenin bu iki gücün birbirine dönüşmesinden oluştuğuna inanıyorlar. Bak bir: karada bir nokta ak, akta bir nokta kara. Saf iyiliği bünyemden atmaya çalışıyorum. Böyle daha iyi. Bir nokta karam olsun. Korusun beni.




İşte böyle blog. Bahar diye ben buna derim. Haydi kal sağlıcakla. Merkezin hiç kaymasın. Dengen hiç şaşmasın.


Cumartesi, Nisan 23, 2016

Rüya.

Şu anki ruh halimi kayıt altına almam lazım blog. Böyle konserveleyip kışın ortasında kaşıklamak için. Bunun da bildiğim en basit yöntemi buraya yazmak.

Geçen gece bir rüya gördüm. Değişik, güzel bir rüya. Rüyamda ben bir deniz kıyısındaydım. Ayaklarım suyun içindeydi. Hava güneşliydi. Su sürahideki kadar temiz ve berraktı. Dahası içilebilir suydu. Denizdeydim ama bütün denizin suyu içilebilecek kadar temiz ve tatlıydı. Pet şişeye doldurmaya çalışıyordum içmek için. Sonra içimden diyordum ki, şansa bak ekmek yapmasını da biliyorum, buğday tarlam yok ama un zaten çok ucuz bir şey. Satın alabilirim. Rüya bu kadar. Sonra uyandım. Oysa bir gün öncesinde cenazeye katılmıştım. Sıkıntılı sayılabilecek bir gündü cenazenin yanı sıra ve ben sıkıntılı üzüntülü rüyalar göreceğimden emindim.

Rüyalardan fal çıkarmak hiç tarzım değildir. Ben Freud'e inanırım. Bilinçaltına. Ömrümün önemli kısmı rüya üstüne bilimsel olarak düşünmekle ve okuyup öğrenmekle geçti. Rüyaların geçmişten beslendiğine inanırım. Geçmişi anlattıklarını. Gene de bu rüyanın geleceğe dair güzel haberler verdiğini sanıyorum. Şöyle ki:

Su benim rüyalarımda hep ruh halimdir. Çamurluysa sıkıntılıyımdır o dönem. Dertliyimdir. Sorunluyumdur. Sıkıntılı, ölümlü gün geçirip de üstüne tertemiz su görmek. İşte buydu bu rüyayı ilginç kılan. Rüyanın ana fikrinde şöyle bir cümle var "ekmek elden, su gölden yaşamak". Ama bunun Türkçe'deki anlamıyla değil, bendeki anlamıyla. Türkçe'de ekmek elden su gölden, azla yetinip idare etmek demek. Ucu ucuna yaşamak demek biraz da. Bendeki anlamı hep farklı oldu bu deyimin. Kendime yetmek demekti ekmek elden su gölden. Bütün ihtiyaçlarımın, doğal yoldan ve biraz da emekle, kimseye bağlı kalmadan karşılanması. Ve o suyun berraklığı da günün sıkıntısının geçici olduğunu ve genel tablonun aslında çok iç açıcı olduğunu anlatıyor. Herşeyim var. Ve kararlarım doğru. Ruhuma iyi gelen şeyler yaptım. Meyvesini de gani gani toplayacağım.

Sıkıntılıyım ama ve çünkü, uzun vadede ruhumu arındıracak ve beni düze çıkaracak şeyler yaptım. Buydu rüyanın anlamı. Güzelliği ve özelliği buydu. Gelecekle ilişkisi ve onunla ilgili söylediği de buydu. Bilincim sıkıntıyı deneyimliyor, fakat beynimin bilinçten bağımsız çalışan tarafı genel tabloyu  görüyor ve doğru yolda olduğumu biliyor.

İstersem daha da derin analizlere girebilirim rüyada. Mesela deniz suyunun tatlı su olması var. Çok bol kaynak. İç iç bitiremezsin. Gibi. Ama gerek yok. Bu kadarı bana yeter.

Dün gece ilk defa olarak 60'lı yaşlarımı düşündüm. Eskiden sorsan 60 bana yaşlı gelirdi. Şimdi değil. Görüyorum 60'ına yaklaşan insanları. Sağlıklı beslenip yoga yaparak o yaşlara sağlıklı gelmek gibi niyetlerim var. Üretken olmak istiyorum. 80 yaşımdan sonra bile çalışmak istiyorum. Böyle düşünmek güzel. Önümü açıyor. Zaten sigarayı bırakalı da dört buçuk sene oldu.

Aslında rüya bu yazının girizgahı olacaktı ama kendini öne atıp bütün sahneyi kapladı. Şu sabahki ruh halimle ilgili yazmak istiyordum. Umut dolu. Kendine güvenli. Ama kaçtı onlar şimdi. Olsun. Ucu bende nasılsa.

Bugünün işlerine gelirsek: buzdolabını temizlemek, çeviriye fiyat ve süre teklifi vermek, yoga yapmak ve yapabilirsem romana biraz çeki düzen vermek. Bir de hayal kurmak. İdeal hayat tarzım üstüne. Bu hayat tarzı meselesini ilerleyen postlarda da işlemek istiyorum. Hmm çok işim varmış.






Çarşamba, Nisan 20, 2016

Yenilenme.

Her gün yaşamayı sil baştan öğreniyorum sanki. Ne zamana kadar bu böyle gidecek bilmiyorum. Çok yorucu. Günün birinde bunca birikimin meyvelerini yemem gerekmiyor mu artık? Hem kazık kadar olmadım mı ben?

İnsan ilişkilerinde gene tüm taşların yerinden oynadığı günlerdeyim. En zoru bence ne, söyleyeyim mi? Kimse sütten çıkmış ak kaşık değil. İnsanları sevdiğim zaman onlardan ak kaşık olmaları gibi çok sakat bir beklentim var. Herşey mesafe. Kırılabilme mesafesi diye isim koydum hem ben buna geçen sene. Bak ta geçen sene diyorum sana. Ama bilmek başka, yapabilmek başka. Sürekli kendime hatırlatma yapmam gerekiyor ve illa ki birkaç kişi arada kaynıyor. Sonra sistemi güncelle işin yoksa.

Kimse sütten çıkmış ak kaşık değil diyordum. Eyvallah. Ama ondan daha zorunu tespit ettim şimdi. En yanlış, en yamuk dediğin insanın bile bir kaç doğrusu var. Böyle doyasıya, köklemesine nefret edemiyorsun gözünü kapatıp. Kimse ne tam ak ne tam kara. Ama işte ağırlıklı bir eğilim var. Belki de benim derdim bu. Gözümü kapatıp sevmek, gözümü kapatıp nefret etmek istiyorum. Hurraaa diye. Böyle çitin kapısını açıp koçları doğaya salar gibi. Evet ruhumun burası ilkel kalmış sanki. Biraz tadilat ister. Ayarlı sevmek gerek. Ayarlı nefret etmek. Tutku insanının ayarla sınavı bu işte. Şu an tabii zor geliyor, çünkü yeni, çünkü alışmak gerek. Ama bunu anlamak önemliydi.

Dün Z. ile sohbet ettik. Bana "racquet" diye bir kavram öğretti. Onun dediği, bizi öfkelendiren ve üzen şeyler bazen birer "racquet". "Racquet" ne diye sordum ona. Önü şekerci dükkanı, arka tarafı uyuşturucu-mafya işlerinin döndüğü yer dedi bana. O zaman dedim, öfkelenmek ve hatta üzülmek işin tatlı kandırıkçı yanı, halbuki arkada bizi içten içe mahvediyor. Aynen dedi. Dünden beri düşünüyorum. Her şeye uymuyor ya da her sorunu çözmüyor ama gene de ilginç bir metafor. Bence bütün duyguları yaşamak gerek, olumsuzları da, hepsinin bir olgunlaşma süresi var ama meyve gibi. Olgunlaştıktan sonra düşmesi, daldan ayrılması gerek. Düşmüyorsa, zamanı geldiğinde, belki de onu orada tutmak için bizi mahvetse de gizli bir sebebimiz, çıkarımız vardır.

Böyle işte. Bu bahar da böyle. Challenge'ta ipin ucunu kaçırdım. Sevmiştim topluca bir etkinliğe katılmayı oysa. Ama başka şeyler yazasım vardı. Devam etmek istiyorum sanki ama üşeniyorum da biraz. Dur bakalım.

Satrançla ilgili de yazasım var aslında. Orada da bir kıpırdanmalar var. 1300 eşiğini geçtim nihayet. Hem bir sitede, hem öbüründe. Yılbaşından beri ilk defa. Ki abim 1300'e, beni çok da bozmak istemiyor ama, zayıf diyor. Önce biraz bozuluyordum. Hırslanıyordum deli gibi. Ama şimdi pek değil. Çözdüğüm problem sayısı 1000'i aştı. Artık çözemeyince hırs dolmuyor içime. 1300 zayıf olabilir ona göre. Ama adamın milli derecesi var. Tabii ki 1300'e zayıf diyecek. Anthony Robbins derdi, başarının kıstası nedir size göre diye. Yeterlilik ne zaman? Dans ederken kendinize kıstas olarak Michael Jackson'u mu alıyorsunuz? Koşuda, atıyorum, olimpiyat şampiyonunu mu? Yapmayın. Kitapta okudum, kendini eğiterek varacağın en yüksek puan 1500-1600 dür ondan ötesi özel yeteneğe girer. Onun özel yeteneği var. Ama bende neden yok diye ağlayayım mı? Hem daha dur bakalım. Yani daha dur bakalım bile değil. Artık hedefim belirli bir puan değil. Biliyorum ki gün gelecek, ne kadar yetenek var ya da yok, eninde sonunda öğrenme eğrim bir eşikte stop edecek. Mecbur. Belki canım daha ileri götürmek istemeyecek. Belki de ben götüremeyeceğim. Ama bir sınır illa ki olacak. O sayının kaç olduğunun ne gibi bir önemi olabilir ki? İşte. Asıl ilerleme bu. Bu düşünce biçimi. Hem oyunum olgunlaştı, hem benim satranca yaklaşımım.


Pazartesi, Nisan 18, 2016

Yeni bir gün.

İşte sevdiğim gibi bir gün. Kayıtlara geçsin istedim. Dünden sonra toparlayabildiğime çok seviniyorum. Dün yaklaşık öğlen dörtten sonra filan yorganın altına girdim daha da çıkmadım. Bunalım takıldım durdum. Sonra beklemediğim bir telefon geldi. Ve ben telefondan sonra sanki bunu bekliyormuş gibi ve fakat konuyla alakasız şekilde ayaklandım. Uyduruk bir makarna filan pişirdim. Hayata döndüm bir kaç saat. Sonra yatarken o sihirli cümleyi kurdum. Geçen sefer süper işi yaramıştı ya hani. O. "Yarın yeni bir gün". Buna inanmak herşeyi değiştiriyor.

Sabah oysa dünün devamı gibiydi. Kırk kere maillerimi kontrol ettikten sonra, dedim dur. Bugün kendi dikkatini dağıtan öğelerden uzaklaş. En az bir tane faydalı iş gör. Hemen şimdi. Aldım kağıdı kalemi elime. On gündür filan taburenin üstünde duran yorganı hurca kaldırmak. Süre beş dakika. Yapabilir miyim? Evet. Dikkat dağıtıcı bir öğe mi? Hayır faydalı. Haydin o vakit. Beş dakika sonra hurca koymuştum yorganı. Tabureyi yerine koydum. Taburenin yerine koyduğum sandalyeyi de kendi  yerine. Fark etti mi? Etti. Güzel. Devam. İkinci iş. Çamaşır katlamak. Süre onbeş dakika. Yapabilir miyim? Güzel bir müzikle evet. Faydalı mı? Kesinlikle. Haydin. O da tamamlandı. Yatak odası, sen bir rahatla, bir rahatla. Sanırsın altı aylık geceden sonra ilk kez güneş doğmuş. Ondan sonra yogadan öğrendiğimi uyguladım. Yani çalıştıktan sonra biraz da dur. Herşeyi peş peşe yapma. Az durup dinlendikten sonra, beni oldukça strese sokan çamaşır yıkama mevzusunu hallettim. Kolay da iş. Hepsinin en kolayı. Sadece sonradan katlanacaklara eklenecek diye içimi darlıyordu. Çamaşırlar yıkanırken günün tipi değişmişti zaten. Akşama bir belgesel ya da film izlemeyi sabitledim. Bir de menü hazırladım. En pratik ve beni tatmin eden menülerden biri: fırında kanat ve elma dilimi patates yanında da rokkalı salatalıklı yeşil bir salata. Bunun için dışarı çıkmam lazımdı. Malzemeleri almam. Listemi yaptım. Bir de Pandora'dan değiştirilse iyi olacak bir kitap vardı. Onu da yanıma aldım. Hava günlük güneşlik. Haydi biraz D vitamini depolayalım. Kitabı değiştirirken mesele çıkarmadılar. Hatta fiş bile sormadılar. Bu bile tek başına günü güzelleştirmeye yeter. Oradan kasaba uğradım. Oradan manava. Oradan markete. Sonra ev. Karnım da acıkacak gibi olmuştu. Dinlendim azıcık. Sonra yemek hazırladım ufaktan. Fırından yemek kokuları gelirken akşam izleyeceğim filme karar verdim. 

İnside out. İzlemediysen mutlaka izle derim. İmdb puanı 8.3 filan. Yani yüksek. Benden de puanları aldı. Çocuk filmi sanıyordum tanıtım yazıları hiç çekici değil ne yazık ki. Gene beklettiğime yandığım filmlerden biri çıktı. Tanıtım yazısı kabaca, yeni bir şehre taşınan 11 yaşındaki bir çocuğun yeni okuluna filan alışırken duygularının karışması diyor. Bence bu film böyle anlatılmaz. Bak. Bir de benden dinle. İnsanın iç dünyasında olan bitenleri, neşeyi, üzüntüyü, korkuyu, tiksinmeyi, öfkeyi ve bu duyguların birbiriyle çatışmalarını anlatıyor. Bu duyguların her biri filmde bir animasyon karakteri. Başkarakter Neşe mesela pozitif ve cool bir tip. Mücadeleci. Korku, panik bir tip. Duygular hatıralara renk veriyor, hatıraların bir kısmı da kişiliği şekillendiriyor. Özetle bir insanın iç dünyasını animasyonla simgeleştirmişler, anlatmışlar. Daha önce benzer bir konu izlediğimi hatırlamıyorum. Olay 11 yaşındaki bir çocuğun iç dünyasında gelişiyor (ama o ikinci planda) ve başkarakter "neşe" diğer tüm duyguları, korkuyu, tiksintiyi, öfkeyi filan elinden geldiği kadar idare ediyor. Korku, çocuğu tehlikelerden koruyor diyor Neşe, bir de Üzüntü var. Sürekli depresif. Hangi hatıraya elini atsa onu hüzünlendiriyor. Neşe onu herşeyden uzak tutmaya çalışıyor filan. Onun ne işe yaradığını tam olarak bilmiyorum diyor gözlerini yuvarlayıp. Konuyu güzel bağlıyorlar. Bu kadarını söyleyip çekileyim.



Yemek muhteşem olmuştu. Üstünden çıkıp profiterol aldım geldim eve. Kahvemi de hazırlayıp, filmimi izledim. Daha ne isterim ki diyordum ki...Quinn'i tam 19 hamlede mat ettim. Niohahahaha. Çok zevkliydi. 

İşte böyle bir gündü. En kötü günün böyle olsun sevgili okurum. Neşe tüm hayatının dizginlerini elinde tutsun.


Cumartesi, Nisan 16, 2016

Challenge # 4 Olmazsa olamadıklarım.

İlk başta, bu soruyu gördüğümde yok öyle bir şey dedim. Vazgeçilmez diye bir şey yok. İnsan en beklemediği şeylerden en ummadığı zamanlarda yoksun kalabiliyor ve gene de tutunuyor yaşama. Uyum sağlıyor. Alışıyor. Bunun çok uç örneklerini deneyimledim maalesef. Ama bir de şu var: bu soruyu uçlara taşımak, biraz anlamını saptırmak demek. O zaman sorunun hakkını verelim. Şöyle diyelim, en çok önemsediklerim, en büyük yer tutanlar nedir hayatımda?

Öğrenmek sanırım birinci sırayı alırdı. Çok seviyorum yeni şeyler öğrenmeyi. Ruhumu besliyor. Dolayısıyla okumak. Ama illa kitap değil. Son 15 senede diyeyim, internet vazgeçilmezlerim arasına girdi. Ve sadece okumak da değil. İzlemek, dinlemek ve düşünmek de öğrenmek için çok önemli araçlar benim için. Ve evet Anıl'ın dediği gibi yazmak da. Çünkü yazarken de kendinden öğrenebiliyor insan. Bir sorunla karşılaştığımda yazarak çözdüğüm çok olmuştur.

İkinci sıraya illa bir şey koymak gerekiyorsa, huzur ve keyif demek istiyorum. Huzurum ve keyfim yoksa ben eksik oluyorum. Huzur ve keyif beni tamamlıyor. Bu bir film keyfi olabilir, güzel bir şeyler üretmenin keyfi olabilir, yeni denenmiş ve başarılmış bir tarif ya da sadece bir bardak demli çay. Yaşama sebebim.

*   *   *



Dün akşam The theory of everything'i izledim. 2014 yapımıymış. Fizik kuramcısı Stephen Hawking'in hayatını konu alıyordu. Bu film bende çoktandır vardı. Ama ben bunu, bu adamın teorilerini anlatan bir belgesel sanarak izlemeyi kafamın bu konuyu alabileceği bir zamana ertelemiştim. Halbuki hiç öyle değilmiş. Normal biografik bir filmmiş. The beautiful mind gibi. Keyifle izledim. Yer yer zırıl zırıl ağladım. Ama sanırım benim sinirlerimin laçkalığından. Başkası o sahnede ağlamamıştır tahminimce. Güzel filmdi. Bu kadar beklettiğime yandım.

Bugün de bir arkadaşımla buluşup Alper Canıgüz'le söyleşi etkinliğine gittik. Mimar Sinan Üniversite'sinde düzenlenen bir etkinlikti. Keyifliydi. Tatlı Rüyalar'ı edindim. Bir ara okumayı umuyorum. Yazar buluşmalarını seviyorum açıkçası. Her zaman yazıyla ilgili bir iki tüyo veriyorlar, hem de benim hayallerimi gerçekleştirmiş kanlı canlı insanlar görmek bana iyi geliyor. Yoksa çok ulaşılmaz sanıp yarı yoldan dönmek var.

Kendi yazdığım romanla ilgili son günlerde bazı farkındalıklar yaşadım. Dürtüldüm. Zaten bazı ayrı tasarladığım bölümleri birleştirme kararı almıştım. Şimdi tekrar başına oturmadan önce, bazı konuları kendimle görüşüp halletmem lazım. Herşeyi belirsiz ileri bir zamana ertelemek gibi pis bir huyum var. Ama bu kadar düşük enerjiyle nasıl yapacağım tüm bunları bilmiyorum. Yemek işini bir kere daha halletmeyi denemem lazım. Başka yol yok. Yarın buzdolabından başlayayım.

Perşembe, Nisan 14, 2016

Challenge: göbek adı ve cüzdan.

Challenge'ın ikinci ve üçüncü sorusunu beraber yanıtlıyorum. Göbek adım, ikinci adım yok. Küçükken beni "büyük cadı" diye çağıran biri vardı yalnız, aileden sayılan biri. Kardeşime de "küçük cadı" derdi. Hiç de bile cadı filan değildim. Lokum gibi, şerbet gibi bir çocuktum. Sonra, çok sonra kardeşim ve ondan duyan arkadaşları ismimin sonuna -şka ekini ekleme alışkanlığı edindiler. Sonra bir gün ben onu bir şekilde Facebook'ta ağzımdan kaçırdım, şimdi bir tane çok sevdiğim arkadaşım beni öyle çağırıyor. Hoşuma da gidiyor. Gitmiyor değil. Bir tane tanıştığım blogger da buluşmada bana küçük Joe diye hitap etti. O da hoştu. Böyle işte.

Cüzdanıma gelince: pek bir numara yok içinde. Düz bir cüzdan işte, kağıt para, bozuk para, para kartları, nüfus cüzdanı, istanbul kart, gereksiz mağaza kartları, bir sürü atılması gereken fiş. O kadar.

Çantamda ise her zaman olanlar: anahtar, cüzdan, telefon, yakın gözlüğüm, kalem, bir dolu gereksiz kağıt, bazen mendil, pet şişe, not defteri. Çok seneler evvel küçük ama kullanışlı bir şemsiye de bulundururdum. Fransa'dayken. Orada aniden feci bir sağanak bastırabiliyordu o zaman hayat kurtarıcı oluyordu. Ah! Bir de yakın zamana kadar kulaklık.

*   *   *

Onun dışında mıymıntı sevimsiz hallerdeyim. Enerjim düşük. Yemek işini yapamadım sanırım onun etkisi çok. Kilolar gidip, gidip, lastik gibi geri geliyor. 7/24 uyumak istiyorum. Şöyle beş on sene filan.

Sürekli kendimi online oyalamaktan şikayetçiyim. O neymiş, bu neymiş. Bir de facebook'a bakayım. Bir de instagram'ı açayım derken bomboş geçiyor günler. Bugün biraz berbat haldeki tezgahları topladım. Neyse ki. Bu akşam da dondurma ya da krem karamel yapmak istiyordum ama galiba halim yok. Galiba pırasalı böreğin tembel işi olanını yapacağım. Yani omlet halini. Biraz da yulaf atabilirim içine, Dukuju'dan öğrendim onu da. Omlete bir avuç yulaf atmayı. Ama dolapta ikinci bir yumurta bile olmayabilir. Sonra da bir belgesel mi bulsam? Ya son kalan filmimi? Aaa galiba Stephen  Hawking'li bir filmim vardı. Beni harekete geçirebilecek yegane şey bu galiba. Bir film vaadi. Yemeğin üstünden bir kahveyle. Haydin o vakit bir müzik açalım. Kirli tavaya iki sünger atalım, hiç yapasım yok ama sonrasında kahve ve film! Oh yeah!

Çarşamba, Nisan 13, 2016

Çelınç

İyi oldu. Yazasım var fakat enerjim azdı. Dukujum beni çelınçta mimlemiş. Yani hadi sen de katıl demiş.  Çelınçın orijinali Sonik Hanım'da (edit: dün gece uykulu uykulu yanlış anlamışım, çelıncın orijinali Sonik hanım'da değilmiş, gene yanlış anlamadıysam Saçaklı'daymış). Onu mu kıracağım. İşte telefonumda kayıtlı on tane müziklerim ve bana hissettirdikleri.

Başlamadan önce bu listenin Nuh'tan kalma olduğunu belirtmek istiyorum. Artık sokakta kulaklık takmıyorum, ezilme tehlikesi atlattığımdan beri. Taktığımda da spotify'ı açıyordum. Bu müzik listesine çoğu zaman gece dişlerimi fırçalarken başvuruyorum. Ya da spotify'ın reklamlarından sıkıldığımda.

Zor ya da yorucu bir günün ardından diş fırçalama şarkısı: Norah Jones: The long day is over. Tavsiye ederim. İnsan kendini bir filmin başrolündeymiş gibi hissediyor. Hatta bazen, hadi günüm yorucu olsun da şu şarkının hakkını vereyim akşam dediğim bile oldu.
   
 Listeye ikinci sıradan girmeyi hak eden bir parça var burada. Çünkü bugün o şarkıyla ilgili koca bir post girdim. Daha doğrusu bu parçayı dinledim, çelınçtan bağımsız, bana eski blogumdaki bir postu hatırlattı, tekrar yayınlayayım dedim, postu kopyaladım, önizleme yaptım, fontlar uymadı, fontlarını ayarladım, bağlantılarına, görsellerine varıncaya dek hazırladım velhasıl uğraştım uğraştım sonra... sonra...ben posta baktım, post bana baktı, çok gereksiz gözüktü gözüme bütün o laflar, geçmişte ne hissetmişsem etmişim, inkar etmiyorum, ama o lafların bugün ortaya çıkması çok gereksiz, çok anlamsız geldi, uçurdum. Sildim. Çünkü bitmişti. Duygularım... hükümsüzdü. Onu bugün yayınlamak yalan söylemek gibiydi. Eski tarihi başa koyarak bile olsa. İnsanlara vakit kaybıydı. Hani koca bir ağacı baltayla keser keser, en son bir parmak yeri kalır ya, onu da tek parmağınla ittirsen, koca ağaç yan devrilir. İşte öyle bir şey oldu. Tek parmakla sil tuşuna basarken vhhhhhuuuuuum diye ses çıktı sanki. Yedi senelik postu gömdüm senin anlayacağın. Şarkı: Divane aşık gibi, Doğa için çal'ın versiyonu. Sen yağmur ol ben bulut, kafamıza göre takılalım diyorum artık canımcım. Bundan sonra böyle. İşine gelirse.(sana demedim ha okurum, yanlış anlama, ona diyorum)

Geçelim mi üçüncü parçamıza? Haydi neşelenelim biraz. Kalenin bedelleri yar yar yar yandım. Koyverin gidenleri şınanay yavrum şınanaynay. Cuk oturdu sanki? Evin içinde özellikle sabahları açıp mutlaka kendi uydurduğum göbek atma figürleri eşliğinde dinlenir ve söylenir efendim. Hüzün savmakta üstüne bilmem. Tavsiye ederim.

Dördüncü parça olarak Lena Chamamyan'ın enstrümansız söylediği Ermenice bir parçayı koymak istiyorum. Sareri hovin mernem. Türkçe anlamı: dağlarının rüzgarına öleyim. Bunu bana iki sene önce, hayatımın en güzel gezilerinden biri olan Güneydoğu Anadolu gezisi sırasında, Mardin yolunda  tur rehberi jest olarak dinletti. Ondan önce hiç duymamıştım. Hem rehberin jestine duygulandım, hem o an içimdeki duyguların ifadesi olmasından etkilendim, hem bu duyguların, duygularıma en yakın olan anadilimde duymaktan etkilendim, hem de ardından o inanılmaz şehri gezmek bu şarkıyı benim için çok ayrı bir yere koydu. Diyor ki:

 dağlarının rüzgarına öleyim,
 benim yarimin boyuna öleyim, 
bir senedir yarimi görmüyorum, 
görenin iki gözüne öleyim. 
Gitmişim, dönemiyorum, 
dolmuşum ağlayamıyorum, 

Bir senedir yarimi görmüyorum
Görenin iki gözüne öleyim.

Dereler su getirmiyor,
Yarimden haber getirmiyor,
Sakın kalbi soğumuş olmasın,
Sevgi ateşini getirmiyor.

Aşk bitti ama şarkı hala bam telime dokunuyor ve beni o  hepi topu beş gün süren geziye ışınlıyor.

Beşinci şarkımıza geçelim şimdi: bir tane chanson gelsin mi? Eva Trio versiyonuyla, L'auvergnat. Bunu dinlediğimde ilkokuldaydım. Çok meşhur bir fransızca parçadır. Adeta klasikleşmiştir. Çok acımasız bir öğretmenin bu merhamet dolu şarkı ile gözlerinin sulandığını görmüş ve çok şaşırmıştım. Aç bir adama bir lokma ekmek, ısınsın diye bir dal odun verdiğini anlattığı ve duacı olduğu şarkıdır. Hüzünlüdür.

Madem uluslararası gidiyoruz, bir şarkı da Joan'ım Baez'imin olsun. Bununla ilgili geçen yaz konser verdiğinde yazdım ama, olsun, yirmi senedir dinlediğim, No Nos Moveran gelsin altıncı sırada. Bir yere de gitmiyorum, ahan da sabbaha kadar buradayım der. Bıkmadım dinlemekten.

Yediye bakalım şimdi, Luciano Pavarotti ve Bryan Adams, O sole mio. İlla Bryan Adams'lı versiyonu ama. Bryan Adams'ın diğer şarkılarına pek bayılmasam da bunu bence çok güzel söylüyor düette o aksanıyla filan.

Sekize bir Ortaçgil yakışır. Mavi Kuş diyelim illa bir tane seçmek gerekliyse. Klasiktir benim için. En az O sole mio kadar. Bıkmam dinlemekten. Bana bu eve ilk taşındığım, kendimi iyi hissetmeye başladığım zamanları hatırlatır. Oysa daha önceden de dinlerdim.

Dokuza bir sanat müziği koymazsam ayıp ederim. Bir tane söyle deseler, Sevmekten kim usanır. Aynı zamanda Musiki Sınavına hazırladığım parçam. En sevdiğim.

On numaraya da ilk öğrendiğim değil ama ilk hatırladığım şarkıyı koyayım bari. Bütün ruhumu saran arabeskliğin tek sorumlusudur kendisi. Üç yaşındaki çocuğa dinletilecek şarkı değil ama çalıyordu işte radyoda: Neden saçların beyazlamış arkadaş. Işın Karaca çok güzel okur şimdilerde. 

Budur efendim listemiz.










Salı, Nisan 12, 2016

Günler günlerin ardından.

Kötü bir haftasonunun lanetini bozmaya çabaladığım bir gündü.

Kahvaltıda radyoyu açtım. Fazıl Say'ın Hezarfen Ahmet Çelebi için bestelediği parçayı yayınladılar. Sonrası o kadar sarmadı ama başına bayıldım. En başı. Hezarfen'in çılgın projesini hayata geçirmek için Galata kulesine doğru yürüdüğü zaman. Kalp atışları ve 1600'lerin Istanbul'una cuk oturan bir ney ezgisi. Dahiyaneydi bence. Bütün hayatımın gidişatını değiştirecek çok önemli bir sınav öncesi, evden çıkmadan tam önce hissettiklerimi notalara dökebilsem, böyle bir şey olurdu. Ama sonrası sarmadı. Benim anlayışım da kıt kalmış olabilir, yüksek ihtimal öyle. Bir de Hezarfen'in hikayesini tam olarak bilmediğimi anlayıp yerin dibine geçtim. Galiba mitolojik başka bir hikayeyle karışıyor aklımda ve çamur oluyor. Son bölümde de, uçmayı başardığı bölümde, hislerini çok az kullanılan enstrümanlarla anlatmaya çalışmış. Radyoda konuşan kadın bir bir saydı o enstrümanların isimlerini ama zor isimler, aklımda kalmadı. O uçma kısmını da beğenmedim şahsen. Ben daha farklı bestelerdim. Rüzgarın sesini, hafifliği, başarma duygusunu, gökyüzünün sessizliğini, altımda uzanan denizi görmenin heyecanını vermeye çalışırdım herhalde. Sadece bir yerde Hezarfen'e eşlik eden martıların sesi güzeldi. Onu beğendim. Yani fena başlamadı gün aslında. Diyeceğim o.

Kahvaltıdan sonra, günlerdir bir türlü yapamadığım nevresim değiştirme işine giriştim. Kirlileri camdan silkeleyip, çamaşır makinesine attım. Yıkandılar, paklandılar. Yarın da artık katlarım diye umuyorum. Önemli bir işti. Halledilmesi şarttı.

Sonra işte biraz satranç problemleri çözdüm. O işte de istikrarlı olarak ilerlediğimi hissediyorum. Problem çözmek çok öğretici oldu. Sekiz kitap okusam bu kadar öğrenemezdim. Hala 1350 Elo'lu Quinn'i zor yeniyorum ama olsun. Eski düşünce biçimim artık yok. Hissediyorum ustalaştığımı. Güzel bir his.

Sonrasında güne verim katmak açısından yoga. Ah yoga, canım yoga. Bugün ilk defa deve hareketini başardım. Çok duramadım öyle ama başardım yine de. Beş saniye kadar durabildim mesela. O da bir ilerlemedir. Biliyor musun, ben çocukken bilmeden yoga yapıyormuşum. Bazı hareketleri çocukken kendi kendime yapardım. Ve şimdi yaparken de sanki vücudum hatırlıyor ve seviniyor. Yaşasın o günler geri geldi gibi. Gene de şu yağ katmanlarını hissetmesem daha iyi olacak.

Akşam için bir filmim vardı. Nadide Hayat. Onu bir kutlamaya dönüştüreyim dedim. Guacamole yapmaya kalkıştım dolaptaki avokado'yla. Sonra çıktım mısır cipsi ve mısır ekmeği aldım. Sanırım daha yumuşak avokadoyla yapılan bir dip. Olmadı. Beceremedim. Akşam yemeği böyle uyduruk bir şey oldu senin anlayacağın. Film için de kararsız kaldım. Beğendim mi beğenmedim mi bilmiyorum. Tavsiye edilecek bir film değil. Ama daha kötüsünü izledim, hem de çok.

Romanı biraz ilerletmeyi planlamıştım ama olmadı. Yarın artık. Dün biraz çalıştım. Üçle dördü birleştirdim mesela. Aynı bölüme alıyorum ikisini. Biraz da yazdım. Ama çok değil. Sanırım ilk bölüm ciddi şekilde elden geçmek ister. Sanki arkamdan at koşturuyormuş gibi yazmışım acele acele. Onu bin kere filan baştan yazacağım gibi gözüküyor. Dur bakalım.

Dün bir de ne oldu biliyor musun. Birisi vardı aklımda. İdeal erkek, evimde beraber yaşamak isteyeceğim erkek deyince gözümün önüne o gelirdi mesela. Ama görüştüğüm birisi değil. Hiçbir şekilde yolumun kesişeceği birisi de değil. Yani hayatımda değil ve olacağı da yok. At bunu burdan dedim kendime. Gerek yok saklamaya. Giymeyeceğin bir elbiseyi dolapta tutmak gibi. At ki yenisine yer açılsın. Bu da bir ilerlemedir sonuçta. Küçük sapmalar, büyük farklar.

Böyle işte. Haftasonundan bir nebze daha iyi geçti günüm özetle söylemem gerekirse. Umarım yarına biraz daha enerjik olurum. Şimdilik sana iyi geceler dünya.



Not: Sesimi merak edip beni dinleyen 80 kişiye binlerce teşekkür. Bana çok güzel duygular yaşattınız, bilemezsiniz.




Cuma, Nisan 08, 2016

Bekle dedi gitti*

Salona geçen gün yaydığım resimleri topladım ama hala etkisini üstümden tam olarak atamadım. Zaman, hayatın en manyak numarası bence. O resimler geçmişe beni nasıl götürmüşse, geri geldiğimde bugünüme yabancılaştım bir süre, evime, hayatıma. Yemek masasına, örtüsüne bile bu ne diye baktım. Çok tuhaftı. Kendimi çok fazla eve kapanmış buldum o zamanlara göre. O yüzden havanın da ılıklığından faydalanıp park sezonunu açtım dün. Muhteşemdi.

Yirmili yaşlarım çok renkli geçmiş. Özellikle ilk yarısı. Otuzların da sonu fena sayılmazdı. Şimdiki hayatımdan da memnundum ben genel hatlarına bakınca ama eskiyle kıyaslayınca bir boşluk gördüm sanki. Bir sönüklük. Durağanlık. Ve en zor ve bence heba olmuş otuzlu yaşlarımın başında bile en çok heves ettiğim işleri denedim. Gazetecilik, sinema yönetmenliği. Ballandırdım gene. Gazetede çalıştım. Doğru. Çok kısa bir süre. Sinema yönetmenliği derken biraz abartı var sayılır. Ama asıl amaç oydu. Yönetmen asistanı olarak işe girdim. Alındım yani işe. Hangi filmi çektiniz diye sor. Bir tane fantastik film projesi vardı. Onun için işe alınmıştım. Fakat sonra, herkesin bildiği bir kadın şarkıcının dandik bir şarkısına klip çekerken buldum kendimi. Klip berbat oldu. Kadın bu beni işe alan yönetmen adamı topa tuttu. Adam ekibi dağıttı. Zaten doğru dürüst paramızı da vermedi. Ama ne oldu? Sette yönetmen yardımcısı sıfatıyla bulundum mu? Bulundum. Bitti. Sonra da bu sinema yönetmenliği benim sandığım şey değilmiş dedim ve Oscar hayallerimle beraber yönetmenlik sevdamı da çöpe attım. 

Yaşarken farketmiyor mu insan? Şimdi farkettim çünkü. Durağanlık dediğim kırklı yaşlarımda da Musiki Cemiyetine katılmadım mı ben? Demek hala var içimde o renk ateşi. Bir de ne diyeceğim sana. Ben kırklı yaşlarımı hiç hayal etmemiştim çocukken ya da gençken. O yüzden biraz şaşkınlık var üstümde. Ama henüz bu yaşa gelmemişler için biraz yolu aydınlatmam gerekirse: eğer hayatın karşına çıkardığı derslere iyi çalışırsan, olgunluk da hoş bir şey. Tadı güzel yani. Sakın korka korka gelme buralara diye söylüyorum. Çünkü ben isteksizdim şahsen. Gerek yok öyle çekingenliklere. 

Bu kadar hayat muhasebesi yeter. 

Ben sana başka şey diyeceğim. Şu günlerde çok dinlediğim bir şarkı var. Kaan Tangöze'nin *Bekle dedi gitti'si. Belki duymuşsundur. Gitar çalmasını hala beceremediğim için a capella söyledim ben onu. Yani enstrümansız. Tamamen amatör ses. Amatör kayıt. Dinlemek ister misin? Toplam üç buçuk dakika sürüyor. Burada, küçük Joe'nun kendi sesinden. Evde kendi kendine söyler gibi. Ortalığı toplarken filan. Evet yavaş yavaş anonimlik pul pul dökülüyor. Beğenirsen yenilerini de kaydedebilirim arada bir. Belki gitar ya da başka enstrüman çalan birini de bulursam. O da eşlik etse, fena mı olur?






Pazartesi, Nisan 04, 2016

İmaj.

Yaydım fotoğrafları salonun ortasına. Bir tanesi rahat yirmi beş senelik. Kimi yirmi. Kimi on. En yakışıklılarını seçtim. Bir tanesi, çok meşhur bir müzik grubunun kızlar tarafından paylaşılamayan solistine benziyor. İlk başlarda herhalde ben benzetiyorum diyordum. Bir gün kardeşim de dedi. Hem de hiç aramızda konuşmamıştık. Yani benim lafımla demedi. Kendi, kendi kendine benzetmiş. Çok önceleri dedi bunu tabii. Onunla bozuşmadan. "Kızlar bayılıyor şimdi ona, bence aynı R." dedi. R. ile yıllarca yazıştık gittikten sonra. Telefonlar ettik birbirimize. Lyon'da beni görmeye bile gelmişti bir sefer.

Başka biri var, o kadar yakışmışız ki birbirimize. Bunlar hep böyle dursun dersin. Ama duramadık işte.

Başka biri daha var, nasıl çapkın bakmış, nasıl bir köpoğluköpek bakışıdır o, böyle kaşlarını kaldırmış alttan alttan bakmış, çapkın çapkın gülümsemiş. Aynısı başka bir resminde, erimiş gitmiş kameraya bakarken, kamerada ben elbette. Bana öyle baktığını unutmuşum. Öyle yakışıklı ki. Jude Law'la kapışır. İnanmazsın, abartıyorum sanırsın diye buraya resmi koyayım dedim demin. Ama olmaz ki. Olmaz şimdi. Ayıp.

Bakış demişken, bir tane daha vardı. Onu bulamadım. Çok hoşlanmıştım ondan. Ayılıp bayılmıştım. Bir kaç tane resmini çekmiştim. Bir seri siyah beyaz çekmiştim. Analog makineyle. Fotoşop, instagram filtresi filan hak getire o zaman. Evin kapısına yaslanmış bana bakarken çekmiştim. Kardeşim o zaman resmi gördüğünde: "bana da böyle baksa, ben de aşık olurum" demişti.

Demek bana da güzel bakmışlar. Özledim galiba. Demek ki çok zaman olmuş.

Kendi resimlerimi de yaydım. Bazısının yüzüne bakmazdım. Beğendim. Bazılarını hala beğenmiyorum. Bazıları da çok şaşırttı beni. Böyle miydim ben yani dedim. Demek böyle görünüyordum. Tepkiler olumluydu o dönem, ama sebebini göremiyordum. Sadece etkisini gözlemliyordum. Nihayet gördüm.

Bir tane de yakın dönem çekilmiş var. Bir düğünde. Tamam bakımlı filan ama bildiğin tombul teyzelere benzemişim. Tombul bir teyzecik. Fena.

Forma girmem şart. Kendime bakmam. Neyse ki sıraya girdi. Asıl onu diyeceğim. Çarşamba'dan beri toplam bir kilo vermişim. Ki çok da kasmıyorum. İşte tesadüfen Dukuju'nun yeşil içeceğine denk geldim forma girmeye karar verdiğim gün. Dün de ıspanaklı nefis bir salata yaptım kendime. Narlı cevizli mısırlı. Salatalık da vardı. Demek ki gidecek bu kilolar. Henüz görüntüde bir fark yok. Tahminim iki kilo daha verirsem fark gözükmeye başlar.

Bu sabah çok güzel bir kahvaltı yaptım. Yumurtalı ekmek. Çörek otu filan da koydum. Nefis ve doyurucuydu. Sadece beyaz peynir maydanoz ve vardı diye mısır koydum. Olsa biber ve mantar da çok yakışır. Ha bir de baharat olarak az kekik ve pul biber. Ve işte tek yumurta. Gene öyle filinta gibi olmak istiyorum. Ama en önemlisi dinç, enerjik ve sağlıklı. Çok fıstık olacağım diye içimden kendime söylediğimde sağ kulağımdaki delmek için takılan küpeyi çeviriyorum bir tur. Rahat bir topuklu da ayarladım mı bu bahar, kimse beni tutmasın.






Cuma, Nisan 01, 2016

İnişli çıkışlı ruhsal haller.


Bilsen blog ne fenaydım dünden beri. Halimi görsen dünya başına yıkılmış şu kızın dersin. Kendi kendime ne telkinler, ne telkinler. Ama şimdi daha iyiyim. Çok şükür.

Mesele gözlüktü. Taktım ve çıplak gözle gördüğüm kadar bile göremedim. Bu camlar özel, alışmanız lazım dediler. Tamam anladım her "protez"in bir alışma süresi olabilir. Ama bu alışılabilecek gibi değil. Sadece karşıyı net gösteriyor. Az sağı az solu çıplak gözle gördüğümden daha kötü gösteriyor. Yakını da çok şahane değil. Epey kaldım. Orayı düzelttiler, burayı çekiştirdiler. Gene olmadı. Gene olmadı. Eski gözlük bile yakını daha iyi gösteriyor. Kontrol ediyorlar. Herşeyi tamam. Ama benim bütün gün bununla yaşamam imkansız. En son, artık eski gözlüğünüze yeni numaranıza göre normal cam takalım dediler. Teyit etmiş oluruz, belki sorun numaradandır. Bunu da firmaya kontrole göndeririz. Tamam dedim. Ne diyeyim. Ne diyebilirim. Elim kolum bağlı.

Zaten hadi bir güzellik yapayım kendime demişim öncesinde, imajım tam olsun, bir küpe beğenmişim. Taktım kulağıma ki, takamadım. Birini taktım. Biri kapanmış. İyi mi? Buyur burdan yak.

Çıktım oradan. Yok yani. Hadi ferahlarım diye ökaliptüs şekeri atayım dedim ağzıma bir tane. Her zaman aldığım yer. Abla o şekerden bitti, karşıdaki Koska'ya sor onlarda var. Koska'ya girdim. Bizde yok. Önceden vardı da şimdi yok. Hı hı. Bugün benim günüm zaten.

Akşam moral yerlerde.

Beni ancak bir film paklar.

Hafifinden bir romantik komedi. The Holiday (2006). Pakladı. Güzel pakladı. Jude Law'ı kadınlar niye beğenir anlamazdım. Şimdi anlıyorum.

 Jude Laaaaaaaaaaaw. İstiyoruuuuuuuuum. Bir taneeeeeeeee. Evimeeeeeee. Sadece bir taneciiik????

Ama beş tane çocuğu varmış. Baktım hemen Wikipedia'dan. Evli mi bekar mı, ne yer, ne içer. Hayır, bekar olsa bana kalacak çünkü. Hı hı. Evet. Ama en azından yaşı tutuyor. 72'li. Benle ilgilenen son iki erkeğin yaşları epey küçüktü çünkü. Yani biri 79'lu, biri de ...84'lüydü. Dolayısıyla onlar bana ilgili de olsa ben onlara pek bir ilgi besleyemedim. Zaten tek uyumsuzluk yaşta değildi. Daha derin uçurumlar vardı. Siyasi görüş. Kültürel görüş. Filan ve falan. Nitekim başlamadı.

Ne diyordum. The Holiday. Moralin bozukken, böyle hafif, dertsiz, tasasız, kasmayan ama çok da derinlere inmeyen, çok beklendik bir senaryo, fakat gene de izlenebilir kalitede bir film arıyorsan, bu bence. Bu şartlarda tavsiye edebilirim.

Hah. Film diyordum. Birazzzzcık ruh halime etki etti. Kendimi Cameron Diaz'ın yerine koydum. Yakın zamanda karşıma bana Jude Law gibi bakan biri çıksa hayalleri kurdum mesela dişlerimi fırçalarken. İyi oldu. Bir nefes oksijen gibi geldi. Kafayı dağıttı. Etrafımda kırmızı kalpler filan uçuştu.

Sonra yattım. Yatarken kendime sıkı sıkı tembihledim. Bak. Yarın yeni bir gün tamam mı. Yeni bir gün. Dünden bağımsız. Zarların yeniden atıldığı bir gün.

Bugün, yakın gözlüğü vereceklerdi yeni camlarla. Öğlende. Ya olmazsa? Ya doktor yanlış ölçtüyse? Kesin yanlış ölçtü doktor. Kim verecek onun hesabını? Yanlış kesilen camların dünya kadar parasını?

Bir türlü gidemedim. Yok, gidemedim. Uzandım kaldım yatağa. Bir yandan duygularımı adlandırmaya çalışıyorum. Bir yandan pozitif düşünmeye çalışıyorum. Bir yandan çözüm odaklı olmaya çalışıyorum. Ama olmuyor. Oldu akşam beş. Bu arada günün tek olumlu gelişmesi, tartıda eksi 200 gram daha zayıf çıkmak, bir de feci durumdaki mutfak tezgahlarının, kahvaltı ekmeğinin pişmesini beklerken, toplanması. Fena sayılmaz yani.

Saatin beş olduğunu görünce, dedim kalk. Kalk! Bu böyle olmaz. Eninde sonunda gideceksin nasılsa. Hadi. Şimdi.

Velhasılı-kelam gittim. Suratsız suratsız girdim içeri. Hoşgeldiniz. Benim yakın gözlüğünü hemen çıkardılar. Taktım gözüme. Ortam benden dolayı gergin. Bir de dünkü okuma şeysini verdiler elime. Inınınııııın. Karar anı. Amanın. O da ne. Cam gibi gösteriyor.

"Bu...bu...mükemmel...Bu tastamam..."

Bir anda o havada asılı duran cam çatlatan gerginlik çözüldü. Onlar da rahatladı. Ben de. "Biz öbür gözlüğü firmaya gönderdik, onun kanalları kusurlu, şimdi numarasını da teyit ederiz madem bu gözlük tamam." Abicim desene bana başından kusurlu olduğunu. Bakıyorsun bakıyorsun bir de böyle dene diyorsun, kafanı çevireceksin, yok olmadı kaldıracaksın diyorsun. Saçma sapan şeyler.

Neyse. En azından yakın gözlüğü tamam şimdilik. Diğerinin de kusurunu düzeltecekler diye umuyorum.

Çıktım oradan. Eve. Yoldan bir kuruyemişçiye uğradım. Ökaliptus buldum. Aldım. Oradan çıktım. Benim eczaneye. Kapanmış kulağımı deldirmeye. Tak diye o da halloldu mu sana. Tezgahları da toplanmış bir eve girdim mi?

Ayh. Ne diyordum dün? Yarın yeni bir gün diyordum. De mi? Haklı mıymışım? Hadi bakalım.

Şimdi bu akşam Cuma. Kalan iki filmimden birini koyarım. Galiba Mustang'ı izleyeceğim bu gece. Keşke Jude Law'lı şahane bir aşk filmi olsaydı. Böyle efsanevi bir film ama. Titanic filan gibi mesela. Ya da Ghost. Önümüzdeki hafta da çeviriden haber gelse...Güzel olurdu.

Haydi mutlu günler, geri gelin.