Çarşamba, Mart 30, 2016

Mutluluk tohumları.

Geldim blog. Çünkü çok fazla satranç problemi çözdüm. En son baktığımda 660 filan diyordu. Yani bugün değil. Toplamda. Şu an satranç oynamak istemiyorum. Zevkle yaptığım ikinci şey blog yazmak.

Günler sakin geçiyor. Bugün ailevi işlerden önemli bir tanesini bitirdim. Onun ikinci raundu başlayacak şimdi. Ama olsun. Ekstradan yapmam gereken bir şey yok. Bütün kağıtlar hazır. Olursa şahane olacak. Olmazsa çay demleyeceğiz.

O önemli işi bitirdim ya. Sanki sırtımdan yük kalktı. Gittiğim gibi gözlükçüye de uğradım. Yarın vereceklerdi ama belki bugünden teslim etmişlerdir diye. Evet sabırsızlanıyorum. Hayır teslim etmemişlerdi.

Bugünün en kayda değer olaylarından ikisi Dukujumun sihirli iksirinin yeşil içeceğinin etkilerini gözlemlemekti. Yarım kilo eksik tarttı beni tartı bu sabah. Yaaaa... Bir de ayna ayna güzel ayna bana dedi ki "en güzel sen değilsin ama cildini hiç böyle görmemiştim, ne yaptın ki, gençlik aşısı filan mı yaptırdın, bir de rengi çok hoş olmuş?". Kaltak. Neyse. Diyeceğim o ki, yoganın yanına yazacağım bir diğer madde de Dukujunun yeşil içeceği. Eli ayağı tutan her insan hayatında bir kere denemeli. Hani Temel Reis ıspanak yiyince bir haller oluyor ya ona. İşte bu smoothie'de de ıspanak var, ve çizgi filmini yapsalar herhalde Temel Reis'in hallerine benzer içtikten sonra hissedilen. Abartmıyorum. Yalnız benim gibi bir litreyi kafaya dikmek zorunda değilsin bir seferde. Öğlen beşte diktim kafaya, akşam onda hala ağzıma bir lokma dahi, bir karecik olsun çikolata dahi, atamadım. Öyle tok tuttu. Şimdi gene gidip yapardım da, blender dünden kirli. Sular da kesik. Ama ikinci gün cildim nasıl olacak diye deli gibi merak ediyorum.

Sağlıklı beslenmek ve düzenli yogayı hayatıma kattıktan üç ay sonra gör sen beni. He-heyyyt.

Sonbaharla ilgili planlarım biraz gelişiyor. Yayıncılıkla ilgili kursu aldıktan sonra, yayınevi kurmaya karar verirsem eğer, ne tür kitaplar yayınlayacağıma karar verdim. Aslında bunları not almam lazım. Ama çok heyecan verici, asıl anlatmak istediğim bu heyecan. Canımın istediği, ya da değerli bulduğum kitapları diyeyim, Türkçe'ye çevirtme heyecanı bir yana, beni heyecanlandıran şey, çok uzun zamandır aklımda olan girişimcilik heveslerimin olgunlaştığını hissetmek. Mesela, atıyorum, perde rayı işi çok karlı bir iş bile olsa, gene atıyorum, milyon dolar kazandırsa bana bir senede, beni tatmin eder mi? Etmez. Ve bu yeni ve bence son derece önemli bir farkındalık. Bir sene önce sorsan, bu konuda bilinçsizdim. Bir ara şifalı ve aromatik otlar yetiştireyim dedim. O da, gene, perde rayından bir adım daha ileri. Böyle böyle şekillenecek zahir. Demlendikçe. Tortusu dibe çöktükçe. Belki yayınevi kurmaktan vazgeçeceğim. Şu an bilmiyorum. Ama girişimciler grubunda da söyledikleri ile örtüşüyor düşüncelerim: "mutlaka ilgi duyduğunuz bir alanda girişimde bulunun". Öbür türlüsü herhalde sırf parası için bir adamla evlenmek gibi olurdu.

Bilgisayarımda bir fikir dosyası var. Aklıma gelen projeleri oraya yazıyorum. Hepsini gerçekleştirmek zorunda değilim. Hatta hemen gerçekleştirmek zorunda da değilim. Bir tanesi, örneğin, yapay zeka belli bir olgunluğa ulaştığı zaman için. Bende fikrin bini bir para. Ama hep düşünüp sonra unutuyorum. Yazmak o yüzden fark yaratacak.

İşte bunların hepsi mutluluk tohumları. Geleceğe dair bir projesi olmalı insanın. Güzel beklentileri. Hayalleri. Mutluluğun yarısı, bana sorsan güzel bir beklentidir. Ne demiş Çin'liler:

mutluluk,
yapacak bir iş,
sevecek biri, 
umut edecek bir şeydir.











Salı, Mart 29, 2016

Zen (2)

Bugün de dünün devamı gibi geçti blog. Bazı ufak tefek yeni gelişmelerle. Hepsi...az sonra...

Güne sıkı başladım. En önce kahvaltının yumurtası pişerken, göz doktorundan randevu aldım. Akşam altıya verdiler. Çok sevindim. Sonra kahvaltı bittikten hemen sonra, günün en nefret işine koştum. Kapatılmış kredi kartına ekstre filan yolluyorlar hala, bir de borcunuz var sms'i geliyor ama borç filan yok. Müşteri hizmetlerini aramak ve konuşmak. Nefret bir iş. Ama çok kolay halloldu. Kız sistemden düzeltti.
Saat daha öğlen bile olmamış ve ben çok önemli iki iş görmüşüm. Cennet gibi.

Sonra oturdum liste yaptım. Bütün yapılacaklar. Yaklaşık on madde çıktı. Hangi üçü günün sonunda bana en çok doyumu verir? Öncelik sıralamasında bire aldım onları. Kalanlarla da aynı şekilde üç tane seçtim. Onlar da ikiye geçti öncelik sıralamasında. Ve sonra kalanlar da üçüncü.

Birinci sırada yoga+duş+meditasyon vardı. Yeni video baktım. Birinci denediğim uymadı. Beşinci dakikada durdurdum. Yorumlara baktım. Herkes benim gibi fazla hızlı bulmuş. Başka video açtım. Onda da on beşinci dakikasında bitap düştüm. Devam etmek istemedim. Biraz moralim bozuldu. Tam yoga sonrası hissettiğim doyma hissini yaşayamadım. Olmadı bugün dedim. Yoga yapmış gibi hissetmiyorum. Fakat yanılmışım. Boşa gitmemiş yaptıklarım çünkü evin içinde hareket ederken, mesela dolaptan fincanları alırken filan bir hafiflik var vücudumda. Sanki yirmi sene öncenin vücuduyla hareket ediyorum. Daha az efor harcıyorum. Kesin yarın da yapacağım. Yirmi dakika bile bu kadar farkediyorsa...

Sonraki madde romanı çalışmaktı. Uzun zamandır yazmıyorum. Biraz ısınma turu yapmam gerekiyordu. Yazmak için havaya nasıl girilir araştırdım. Dedim acele etme. Neredeyse bir gün hariç, bir aydır romana çalışmıyorsun. Bir dakikadan öbürüne şakır şukur yazmak zorunda değilsin. Bugün havaya girersin. Yarın da çalışırsın. Baskıyı kaldırınca, işler kolaylaştı. Kendime bir yazı ritüeli bulacağım derken bir baktım yazıyorum.

Az da olsa romanı çalıştım yani bugün. Üçüncü bölüm. Hadi bakalım.

Akşam doktor randevusuna gittim. Günün gelişmesi dediğim bu işte. Artık devamlı gözlük takmak durumundayım. Hem yakın hem uzak. Gözüm ilerlemiş. Bir senedir filan yakın için kullanıyordum sadece. Gittim kendime yeni çerçeve beğendim. Perşembe gününden itibaren dünyaya bir çerçevenin ardından bakmaya başlayacağım. Hiçbir çerçeve yüzüme yakışmayacak sanmıştım, artık tipsiz tipsiz dolaşacağım ortalıkta diye üzülmüştüm. Ama içime sinen bir tane buldum. Neyse bari.

Asıl demek istediğim, yoga ve meditasyon sayesinde gene sakin tempoda gitti gün. Sinirlilik azaldı. Farkedildi. Durduruldu. Doyurucu ve bütününde güzel bir gündü.

Yarın sağlık konusunda yeni düzenlemeler getirmek istiyorum hayatıma. Sonbahardan bu yana beş kilo aldım. Onları ve daha fazlasını vermek istiyorum. Ama yavaş yavaş. Kalıcı olarak. Daha sağlıklı yaşayarak.


Pazar, Mart 27, 2016

Zen

Sana bugünümü anlatmak istiyorum. Dünkü gibi başladı ama farklı gelişti. PMS devam ama sadece takvim olarak. Ruh hali bazında gayet zen. İnanmazsın.

Farkı ne yarattı dersen, geçen PMS'teki gibi yoga derim. Her eli ayağı tutan insanın hayatında en az bir defa denemesi lazım diye düşünüyorum. Sonra devam eder, etmez, kendi bileceği iş. Ama bir kere denesin.

Aslında hiç yapasım olmayacaktı bugün. Ama dün stumble upon'da yoga ilgi alanını tıkladım. O sırada çok yorgundum, uykuluydum, yapamadım. Ama canım çekti art arda en güzel yoga sitelerini görünce. O yüzden bugün tekrar bilgisayarı açınca, aynı sayfalar karşıma çıkınca, heves geldi. Hadi dedim, yeni bir yoga videosu deneyeyim. Kısa basit bir tane buldum. Mutluluk vaat ediyordu. Vaadini yerine getirdiğinden emin olamamakla beraber, gene de daha iyi hissediyordum. Sonra başka bir yoga videosu buldum. Onu da yaptım. Yani yaklaşık bir saat yoga yaptım bugün toplamda. Bazı hareketler zorladı. Yarım bıraktım. Kime ne. Ağrının ciddiye alınması gereken bir dur işareti olduğuna inananlardanım.

Sonra zımba gibi sırt kaslarımı aldım, sıcak duşun altına soktum. Kısacık bir duş sonrasında, pambuk gibi çıktım dışarı. Tertemiz, sabun kokulu rahat kıyafetler giydim. Parfümler, kokular sürdüm. Mis gibi oldum. O sırada dolaptaki temiz çamaşırın sonuncu olduğunu farkettim. Gittim kendime, de Kubad'ın mistik çay dediği, büyülü bohçalarımdan birini açtım. Yani kaynar suda demlenmeye bıraktım. O demlenirken çamaşır makinesini doldurdum. Geri geldiğimde çayım hazırdı.

Yayıldım koltuğa böyle zımba gibi fakat yumuşamış kaslarımla, sesli bir sevgi meditasyonu yaptım. Bir yandan da çayımı yudumladım. İyice kıvama geldim. Sonra ne yaptım? Elimdeki minnacık bütçeye uyan kısa bir tatil bakındım. Henüz karar vermedim ama olasılığı bile yeter.

Sonra biraz eski stumble upon beğenilerime baktım. Kişisel gelişim konusunda maddeli mutluluk reçetelerinden birini kendime göre uyarlayıp bilgisayarın liste yapma şeysine kopyaladım. Hep elimin altında dursun diye. Sonra maddelerden biri olan "yemek yaparken mükemmel bir müzik dinleme" maddesini uyguladım. Yemek yaparken favori radyom, Buena Vista Social Club müzikleri. Kıymalı maydanozlu yoğurtlu makarna yaptım kendime çabucak. Karnım da doydu. Çok şükür.

Şimdi de küçük ışığı yaktım geçen akşamki gibi caz dinliyorum. Hala küçük küçük öfkeler acılar yüzeye pörtlüyor arada bir ama, baskın olan gene de şu sakinlik hali.

Youtube beğendiğim videoları saklayabilme imkanı sağlıyor. Çok şahane bir özellik bence. Bütün beğendiğim yoga videolarını orada tutabiliyorum. İki sene kadar aynı iki yogayı yaptım. Ama şimdi yenilerini denemek heyecan veriyor.

Böyle işte. Büyük şeyler değil belki ama benim için fark büyük.




Perşembe, Mart 24, 2016

PMS

Koca bir post yazdım şikayet dolu, sızlanma dolu.
Sevmedim.
Sildim.

Şu an sadece Peter Ustinov'lu kabusumu anlattığım kısmının güme gitmiş olmasından pişmanım. Anla işte sen de. Kabusun ne kadar tuhaf olabileceğini bir canlandır zihninde. En son 80'li yıllarda adını duyduğum, sonra hiçbir şekilde ismi ve cismi hayatımla kesişmemiş bir ünlünün kabusta pof diye adının geçmesini hayal et ve anla ne tuhaf olabileceğini.

Sinirlerim laçka, dolunaydan mı diyor Teoman. Güzel demiş onu. Geçen gece çok görkemliydi dolunay. Dolunaydan değil ama başka bir ay durumundan olması muhtemel. Kusura bakma, seni de böyle gereksiz bilgilerle sıkıyorum. Ama ağır yaşıyorum bunu gerçekten. Dünya kararıyor. Bugün sokakta ağladım ben. Kaldırımda çömelmiş halde ve zırıl zırıl. Tek başıma değildim. Ve kimse durmadı. Bana durmamamaları umurumda değil. Ona durmadılar ya. O koydu. Aslında koymadı. Beklemiyordum orada kimsenin durup, neler oluyor diye ilgilenmesini. Daha iyi oldu boşver.

Bir de anneme kustum sinirimi sabah. Ağır konuştum ama haklıydım. Her zamanki gibi. Konuşma daha da devam etse daha da ağır laflar edebilirdim. Ve gene haklı olurdum. Kendi aranızda yapın kutlamalarınızı bundan böyle, bana ihtiyacınız yok dedim. Pazar günü Paskalya'ymış. Kenardan teyzeme de giydirdim hazır sinirlenmişken. Hiçbir şey diyemedi. Yaşlılık alameti bence. Eskiden olsa illa bir laf bulup kendini aklardı. Kızı da buna çekmiş işte. Ben değil öbürü. Galiba en nefret ettiğim insan tipi. Yapıp edip, en sonunda kendini sütten çıkmış ak kaşık gibi gösteren. Adalet mekanizması kokuşmuş ülkeler gibiler. Asla bir cacık olmaz bunlardan. Asla.

Ruhumun bütün ezikleri acıyor bugün blog.

"Herkes bir şey aldı götürdü benden,
Kimi umutlarımı
Kimi inançlarımı
Kimi en güzel duygularımı
Sen başkalarına benzeme sakın
Hep böyle kal
Hep cana yakın
Sen başkalarına benzeme sakın
Hep böyle kal
Hep böyle kal
Hep bana yakın."



Salı, Mart 22, 2016

Hassas bünyelere uyarı: ağır umutsuzluk içerir.

Geldim gene blog. Çünkü gidecek başka bir yerim yok. Çünkü kimseyle doğru dürüst konuştuğum yok. Eskiden de durum farklı değildi ki. Evet herhalde gündemden ciddi ciddi bunaldım.

Çocukken dönem filmleri izlerdim. Sevmezdim çünkü tarih bilmezdim, anlayamazdım o yüzden. Biraz tarih bildikten sonra, beni en çok şaşırtan, Dünya Savaşları filmlerinde (1. ya da 2. Dünya Savaşı farketmez), savaş daha başlamamışken diyaloglarda: "Avrupa savaşa girecek diyorlar" mealindeki konuşmalardı. Böyle ortalıkta falcılar var, Savaş'ı görüyorlar herhalde kristal kürede, ve herkes bunu konuşuyor gibime gelirdi. Çünkü ben Savaş birden bire kopar sanıyordum. Bir sabah uyanırsın, ve Almanya Fransa'ya savaş ilan eder. Misal.

Ortaokulda filan, 2. Dünya Savaşı'nın üstünde çok durmuştu Tarih derslerimiz. O derslerden en çok aklımda kalan, tüm Avrupa'da yükselen milliyetçilik ve Almanya'nın astronomik enflasyonu ve kötü giden ekonomisinden faydalanan, yol yaptırıp, kamusal başka işler icat edip insanlara iş imkanı sunarak herkesin gözüne giren Hitler'di. Yani birdenbire olmadığını anlamam gerekirdi ama demek ki anlamamışım.

Böyle bir kriz halinde, ilk yaptığım çerçeveden bir adım geriye çıkıp bütüne biraz geriden bakmaktır. Gördüğüm şey, insanın yapısında olan açgözlülük ve savaşma dürtüsü. Ve de kötülük. Acımasızlık. Bencillik. İyiyi suistimal etmek. Bunlar hep var olacak. İnsan varoldukça. Hiçbir sistem bunu ortadan kaldıramaz. Dünyadaki bütün insanları en güzel, en bilinçli ailelerde, mutluluk ve refah içinde baştan büyütsen gene birşey değişmez. Bunu yeni yeni böyle düşünmeye başladım. Eskiden böyle düşünmezdim. Eskiden hep derdim ki, ekonomik refah sağlansa, ve yavaş yavaş aileler çocuk yetiştirme konusunda bilinçlense, her nesil daha bilinçli yetiştirse çocuklarını, o zaman dünyada savaş olmaz, kötülük olmaz. Evet insanlığa olan umudumu yitirdim maalesef. Kırk dört sene inatla inandım ve en sonunda pes ediyorum. Çünkü bu inancı ayakta tutmak ciddi bir enerji gerektiriyor. Çünkü kişisel olarak saf iyiliği yaşatamadım. Çok kötülük gördüm. Çok nankörlük gördüm. Ve ben iyi niyetli olmakta direndikçe, bu iyi niyetim mümkün mertebe suistimal edildi. Merhamet ettim, maraz doğdu. Anladım ki bu iş böyle yürümeyecek.

İnsanların her zamankinden daha fazla umuda ihtiyacı var. Bunun en somut kanıtı, blogumun istatistik kayıtlarında. Bir blog postum var adı: Güzel günler bizi bekler. Keyifli bir günümde yazmışım. Geneli kapsayan bir umut değil. Ama başlığı öyle atmışım. Epey eski. Nasıl olmuş bilmiyorum diğer postlar maksimum 200 kere okunurken, bu post sürekli bir numara ve 3000 kereye yakın okunmuş. Kenarda bir kere gözüktü. Ondan beri tepelerde. Bir tane de kötümser var. O da onun hemen arkasında. O da çok okunmuş ama hep umutlunun gerisinde. Her gün bakıyorum. O sıralama asla değişmiyor. Olumlu bir yazı desen, mutluluklu, keyifli bir sürü yazım var. Ama hayır. Umut bir numara.

İnsanların her zamankinden daha fazla umuda ihtiyacı olsa da yalan konuşamayacağım.  Umutsuzum.




Pazartesi, Mart 21, 2016

Günler bir şekilde geçiyor...

Cumartesi gününden beri nefes almadan satranç problemleri çözüyorum. Sabah ilk yaptığım iş. Gece yatmadan son yaptığım. Artık kusmak üzereyim. Ara verdim o yüzden. Biraz da yazı yazayım dedim.

Dün dolma sarıyordum, yarısında belim yorgunluk sinyalleri vermeye başladı. Etli harcı ortada bırakıp, gidip uzanamadım. Mecburen bitirene kadar devam ettim. Dolma şahane oldu, bir de belim. Demin duş alırken sakat kalıyorum sandım. Bazı hareketlerde korkunç bir sancı. Çığlık atmadım ama ramak kalmıştı. Üstümü zor giyindim. Sonra yamuk yamuk yoga örtüsünü serdim salonun ortasına. Telefondan ilk yogayı açtım. İlk yaptığımda bütün omurgamın üstünden bir silgi geçirmiş hissi yaratıp, beni yogaya ikna edeni. Yaptım bitti. Biraz fark etti. Tamamen geçmedi ama daha iyiyim. Fakirin fizik tedavisi. Yaparken hissediyorsun zaten iyi geldiğini. Sonra da üstüne yaseminli yeşil çay yaptım. Şu büyülü bohçaları aldığım günden beri bunu bekliyorum aslında. Yoganın üstüne içmeyi. Gerçekten tahmin ettiğim gibi çok keyifli.

Demek ki kaç haftadır yoga filan yaptığım yok. Oysa ne güzel bir şey. İnsan pamuk gibi oluyor. Ama keyfin olacak işte. Ya da ağrın.

Problemleri çözerken, satranç konusunda önemli bir şey anladım. Kaybettiğimde aptallığımdan kaybediyorum diye düşünüp sinir basıyordu. Bir kere aptallıktan kaybetmek diye bir şey yok satrançta. Tekniği senden daha iyi olana yeniliyorsun sadece. Kim daha çok tekniğine çalışmışsa o kazanıyor. Bu kadar. Dikkatsizlik bile çalışmayla iyileştirilebiliyor. Şu son üç günde, aylardır öğrendiğimden fazlasını öğrendim.

Bir de neden İngilizce'de, satranç problemlerine "puzzle" dediklerini anladım. Çünkü parçaları birleştiriyorsun tahtayı okurken. Orada bir açmaz görüyorsun, burada bir "şiş", hatlar var açık, hepsi bir araya geliyor, ve sen parçaları birleştirip doğru sıralamayı bulmalısın. Aynı hamleleri yanlış sırayla yapmak, oyunu almakla vermek kadar fark edebiliyor.

Romana da baktım biraz. Üçüncü bölümdeyim. Bölümü henüz yazmaya başlamadım ama biraz şekillendi. Bir kaç güne yazmaya başlarım. Muhtemelen Haziran'a yetişmeyecek. Belki Everest'in ilk roman yarışmasına gönderirim diyordum.

İki tane de kitap aldım. Biri herkesin bahsettiği Birhan Keskin'in Fakir Kene'si. Diğeri de Birgül Özcan'ın Ev Anası. Fakir Kene'den herkes bahsediyor. Ben özellikle Ev Anası'nı tavsiye etmek istiyorum. Ne okusam diye düşünen, blogları takip etmeyi sevenler Ev Anası'nı kesin beğenir. Kendisi de bir blogger zaten.




Cumartesi, Mart 19, 2016

Kasvet.

Dışarıda kasvetli, ağır ve kapalı bir hava var. Yağmur sürekli havada asılı gibi. Yağmasa bile orada. Sabah kahvaltı ederken radyoyu açıyordum bir-iki gündür. Eskiden yapardım hoşuma giderdi. Açık radyo. En sevdiklerimden. Bir şenlikten bahsediyorlardı. Galiba Açık Radyo'nun kuruluş yıldönümü sebebiyle. Bir de İzmit'ten bir konuk çağırmışlardı. Her kutlamaya gelirmiş. Ankara'daki saldırıyı kastederek, "herşeye rağmen şenlik" filan diyorlardı. Hayata tutunmak. Sonra "herşeye rağmen diyorduk, az önce öğrendik...İstanbul'da..." İnsan duyduğuna inanamıyor. Nedense. İnanmayacak ne varsa, inanamıyor öyle hemen. Yok yok değildir, olmamıştır, yanlışlık olmalı. İnkar. Bir savunma mekanizmasıdır. Yas sürecinin ilk başı. Zaten kısa sürdü. Hemen televizyonu açtım. Neyse ki (!) haber kanalları haberi veriyorlardı. Fb'u açtım. Bir iki kişi benden birkaç dakika önce duymuş yazmıştı duvarına.

Sonra bir saate yakın, kanal kanal dolaştım. Bir süre sonra artık yeni birşey söylenmeyeceğini anlayıp sesi kıstım. Görüntülerden de umudumu kesince, toptan kapattım.

Zaten dün geceden beri başım dönüyor, halsizim. Kolumu kaldırmaya dermanım yok. Cumartesi bugün. Haftasonu.

Bu yazıyı gündüzden yazdım. Şimdi akşam oldu. Bütün gün, sadece, satranç problemleri çözdüm. Peşpeşe. Kafa dağıtmak ve zaman geçirmek için ideal. Bir de, dışarı çıkıp mutfak alışverişi yaptım bir-iki sefer. Bir tane makarna pişirdim. O kadar. Canım birşey yapmak istemiyor. Başımın dönmesi geçti. Halsizliğim de geçti sayılır. Üç tane filmim var. Ama canım film izlemek de istemiyor. Hem de ne güzel filmler. Tadımız tuzumuz kalmadı denir ya. Makarna da tıkadı iki lokmalık iştahımı.

Kaç gündür çok tuhaf kabuslar görüyorum. Geçen sabah mesela, rüyamda evleniyordum. Kocayı filan göremedim, ortalıkta yoktu. Kutlamayı da annemlerin evinde yapacaktık. Aile eve doluşmuştu fakat benim hazırlanacak mecalim yoktu. Aynaya bakıyordum, aaa saçlarım şahane olmuş diyordum, iyi bari neyse diyordum, son anda ensemde mandal tokanın plastiğini hissediyordum. Meğer o topuzu kuaför değil ben toplamışım mandal tokayla. Böyle kafasında mandal tokayla gelin mi olur diye telaşlanıyordum, sonra gelinliği de ayarlamadığımı anlıyordum. Bari bir makyaj yapayım yüzüme diyordum ona da halim olmuyordu.

Frödyen bir yorumla, evliliğe hazır değilim anlamı çıkartılabilirdi belki ama tatmin edici değil hissiyat olarak. Ölmüş amcamla, babam da vardı rüyada. Çok tuhaftı.

Gideyim yatayım bari desem, bu sefer de tuhaf tuhaf rüyalar senin anlayacağın.

Televizyon zaten canımı sıkıyor.

Fb ve twitter hala ağır aksak çalışıyor.

Bir bira içesim dahi yok.

Oysa iki gün sonra bahar başlayacaktı.

Bugünlük bu kadar sevgili okurum. Penguen kapağında yazdığı gibi "Bugün de sağ kaldık. Allah allah, ilginç."






Çarşamba, Mart 16, 2016

Gündem.

Salonda beyaz tekli koltukta bağdaş kurdum. Kucağımda bilgisayar. Caz müziği koydum. Hava hem bulutlu hem de güneş yarım saat sonra batacak. Yani salon loş ve biraz kasvetli. Sosyal medyada birbirinden berbat haberler dönüp duruyor kaç gündür. Kişisel hayatımın ne kadar parlak olduğu o yüzden pek fark etmiyor. Ne yaparsam, ne düşünürsem, ne planlarsam planlayayım sanki en ucuna görünmez bir el çarpı sıfır atıyor.

Başkalarının çıkarı için varlığı sonlanan onca insan. Hem de çoğu sessiz sedasız. Dünyada herkesi doyuracak kadar yemek üretilmiyormuş gibi. Fazlası bile üretiliyor. Sanki bir el atsak, herkese barınacak bir yer inşa edemezmişiz gibi. Altı milyar insanız, tüm yeryüzüne yayılmış. Toplaşıp gücümüzü birleştirsek neler yapabilirken, şu hale bak. Normalde çok haber seyretmiyorum. Sadece büyük başlıkları bilecek kadar. Bu saldırıdan sonra, haliyle biraz daha kurcaladım haber sitelerini: Suudi'ler Yemen'i bombalamış, Rusya da birilerini. Suudi'ler Yemen'i niye bombalıyor? Ben orasını kaçırmışım. Bir de Berlin'de bir patlama olmuş. Ama münferit bir araç. Trafikte giderken. Bir de bizim köprüde şüpheli araç vardı dün filan. Onu da aklım almıyor. Araçta bomba şüphesi varsa, niye patlatıyorsun? Hem de köprünün üstünde. Bavullara filan da yaparlar da, sorsam kimse açıklayamaz, eminim. Zaten patlamasından korkmuyor muyuz? Vardır bir bildikleri deyip geçtiklerimizden. Sokakta bir yere kadar aklım alıyor da köprünün üstü bana çok sakat geldi.

Barış çağrısı yapan akademisyenler hapise girmiş. Onları savunan avukatlar da. Bir de milletvekilinden tekmeyi yemiş bir madenci vardı. Onu da hapse atmışlar. On ay. Tekme yemek de suç bu memlekette. İşini yapıp müvekkilini savunmak da. Zaten Gezi'de en son ayakta durup beklemeye de yasak getirmişlerdi. Yürümek ve oturmak zaten yasak. Uçalım o zaman. Başka çare kalmadı.

Toplaşıp gücümüzü birleştirsek...Aslında devletlerin varoluş sebebi tam da bu değil mi? Toplaşıp gücümüzü birleştirmek. Herşeye sıfırdan mı başlasak? Gene bu noktaya mı varırız? Ya ne yapacağız? Kabile sistemiyle mi yaşayacağız?

Bilmiyorum. Hiçbir şey bilmiyorum.

Daha geriden bakınca: insanlık kaç senedir var? Taş devrinin üstünden 12 000 sene geçmiş desek. İnsanlık bunca senede savaşlara çare bulamadı. Böyle bir gerçeğin karşısında kendimi, kişisel olarak pek cılız hissediyorum. Hala içimde salak bir iyimserlik, "yok yok çıkmayacak savaş," diyor. Dinozorları, kaplanları, vahşi hayvanları alt edip kendi türüne yenilen ilk canlı. Belki de olması gereken bu. Benim hissiyatım özetle bu: tüm bu olan bitenler beni gani gani aşıyor.



Cumartesi, Mart 12, 2016

Çevirili güzel günler.

Hiç alışık değilim bu saatlerde blog yazmaya. Aslında tümden böyle yaşamaya alışık değilim. Düşününce, iki olumlu şey üst üste bindi. Biri uyku saatlerinin düzene girmesi. İkincisi, çeviriyle olan ilişkim. Dolayısıyla iş. İkisi de ne kadar önemli kalemler.

Şu an deneme çevirisini yaptığım kitap çok şiirsel. O yüzden ayıla bayıla çeviriyorum. Demlendire demlendire. Ve başardığımı hissettikçe de kendi kendime gururlanıyorum. "Hey yavrum, diyorum kendime, baban da mı çevirmendi?" :D Böyle sırtıma şaplak atasım geliyor. Sabah sokağa poğaça almaya filan çıkarken, kılık kıyafet saç baş dökülüyor ama yürüyüşteki endamı gör sen. Çeviri işini kardeşim, bana soracaksın, bana, diyor adımlarım. Heyyt.

Yani, şaka bir yana, hala içimde bir hırs var. Gene geldi buldu beni şu birinç olma sevdası. Kurtulamıyorum. Bu sefer de "en güzel ben çevirmeliyim" hırsı. Biraz da caka: baaaaak ben işte böyle çeviririm, annadın mı. Ama en azından doymak bilmez bir hırs değil bu. İdare edilebilir. Başa çıkılabilir.

Bir yandan da, bunca sene bu blogu boşuna yazmadığımı hissediyorum. Çünkü sermayem ve kullandığım aletler, sözcükler. Kullandıkça parlıyorlar, parlamışlar, cilalanmış gibi. Ki hiç böyle bana bir gün bir faydası olur diye yazmadım bunca zaman. Ama blog yazmak zincirin bir halkasıysa, bunun ucuna yakın zamanda roman yazma halkası eklendiyse, bunun da ucuna şimdi çeviri halkası eklendi. Böyle doğal bir zincirim var artık. Hem birbirlerini besliyorlar. Yıllarca sorgula dur, o mu, bu mu, yok heykel mi, yok resim mi sonra da karşına kendinden çıksın. Hayat çok acaip. Herşeyin kendi zamanı var. Yanlış kapıdan girdin mi, işin içinden, ne kadar debelenirsen debelen, çıkamıyorsun, oysa geri gidip doğru kapıdan girdin mi, herşey kendinden oluveriyor. Neredeyse. Tabii ki kendinden oluveriyor derken, sen de kıçını kaldırıp, şuradan oraya gideceksin, şunu kaldırıp oraya koyacaksın. Tembel tembel armudun pişip ağzına düşmesini bekle demiyorum. Tutku. Yanlış bir kapı, misal. Benim için en azından.

Bir de çeviri gibi somut bir işin, sorumluluğun oldu mu, onu tamamladığında bir iş görmüş olmanın verdiği bir tatmini yaşayabiliyorsun. Mesela kaç gündür, akşam beş gibi, ya da üç gibi: eeee? bitirdim işte işleri, şimdi ne yapayım diye oturdum, bir cins kukumav kuşu gibi. Ne güzel bir his o? Önceden hiç olmazdı. Hem de o saatte güne daha yeni başlamış olurdum.

İşte böyle geçiyor günler.

Bugün deneme çevirisini bitirsem, altıya kadar, yarın da bir önceki denemenin imla kurallarını düzeltsem. Tanıtım yazım ve fotoğrafım hazır önceden. Galiba önümüzdeki haftaya düzgün bir başlangıç yapmış olacağım. Sadece bu arada romanı gözden kaybetmemek lazım.  Romanı yazıp bitirdikten sonra editörlük atölyesine katılma planlarım var. Dün orayla iletişim kurdum. O da sıraya girdi sayılır.

Hayatım güzel bir şekle şemale mi giriyor nedir?


Perşembe, Mart 10, 2016

Gıcır gıcır (devam)

Dişlerimi fırçaladım. Yüzümdeki makyajı temizledim. Dışarda kalmış pilavla, ayıklanmayı bekleyen nohutu dolaba kaldırdım. Çöpü çıkardım. Kapıları kilitledim. Pijamamı giydim. Ve işte biraz daha zaman kazanmak için buraya yazıyorum. Saat daha akşamın sekizi değil ve ben bitik haldeyim. Kolumu kaldıramıyorum. Dün gece saçma saatlerde iki kerede uyudum. Ama sabah güzel bir saatte kalktım. Herhalde böyle böyle düzene girecek. Bu erken kalkabilme işi bile beni başlı başına mutlu edebiliyor.

Bugün Tünel'deydim. Çeviri ajansı'ndaki kızlarla tanışmaya, hem ajansı gezmeye, hem de anlaşma imzalamaya. Hava da güneşliydi öğlende. Sabahtan bulutluydu da.

Ya ben başka bir insan oldum be blog. Eskiden hayatla bir uyumsuzluğum, uyuşmazlığım vardı. Böyle kan uyuşmazlığı gibi temel bir uyuşmazlık. Birbirimize uyuz olurduk. Şimdi hiç öyle değil. Çalışmak bile zevk veriyor artık. Faal olmak. İş dolayısıyla birileriyle tanışmak. O hareket. Bir renk gibi. Sanki hayatıma renk katıyormuş gibi, evet. İşten işe de fark eder tabii.

Geçen hafta yaptığım deneme çevirisinin yayınevinden onayı hemen gelmeyecek. Belirsiz bir süre bekleyecekmiş. Ama ajans bugün beni taze taze başka bir yayınevi ile tanıştırdı. Yeni bir kitap. Pazartesine deneme çevirisini söz verdim. Diğerinin yarısı kadar. Belki diğerinin onayı gelene kadar bunu aradan çıkartırım diye düşündüm. Hah. Asıl söylemek istediğim şu: heyecan. Basılacak ya en sonunda o çeviri(ler), o bana heyecan veriyor. Dedim ben sana. Başka bir insan oldum ben, dedim. Umurumda bile değildi, basılırmış, yayınlanırmış. Yani. Paradan bahset derdim. Artık öyle demiyorum.

Şu an yağmur damlalarını duyuyorum, cama çarpıyor.

Saati dokuz edebildim.

Akşam yemeği yemedim. Aç değildim. Öğleden sonra dört gibi öğle yemeğini hazırlayabildim. Nohutlu pilav ve turşu. Üstünden bir kase şekerli yoğurt. Bir muz. Yeterince doyurucu ve besleyici bence. Aslında balık pazarından kum midyesi baktım. Televizyonda bir paella tarifi izledim de. Not aldım paellayı. Ama bugün canım istemiyordu. Uğraşmak gerek. Halim yok. Öyle birkaç tarif not aldım. Fıstıklı kadayıf dolması mesela. Neydi bir de? Ekmek aşı. Bir de mısır ekmeği. Sadece isimlerini not aldım ama. Nasılsa tarifler bir şekilde bulunur. Ekmek aşını en kısa zamanda yapacağım. Paella 'yı bol bir zamanımda. Safran almam lazım bir de. Bir de beyaz şarap.

İşte izlediğim paella tarifinin videosu:



Haydi bu gecelik bu kadar sevgili okurum. Sonra gene görüşürüz.





Çarşamba, Mart 09, 2016

Gıcır gıcır.

Vay blog. Şu ruh halimi keşke dondurucuya kaldırıp, zor günler aniden bastırdığında, çıkartıp ısıtabilsem. Hatta mayalayıp, çoğaltıp konuya komşuya dağıtabilsem. Şu an saat daha öğleden sonranın ortaları, ve ben en önemli işleri bir saat filan önce hallettim. Yapacak işim kalmadı! Günün geri kalanını tamamen keyfime göre yaşayabilirim. Tamam tamam, azıcık ev işi var. Ama yapmasam ev batmaz. Sifonu bile yaptırdım dün. Ne büyük bir stres kaynağıymış. Geçen hafta beni ülser eden  iş de tamam. Benden çıktı sayılır. Çeviriyi de gönderdim. Cırlop gibi oldu ayıptır söylemesi. Hele bir yerini öyle güzel kotardım ki.

Ama boşver sen şimdi onu bunu. Ben değiştim, ben. Kafam değişiyor. İşleyiş biçimi. Sanki hayatı kolaylamak gibi. Bir günümde bile fark var. Dünden bugüne. Bütün o boş yere girilen sıkıntılar, gözümün önünde buhar olup uçuyor. Puf diye. Ne çoklarmış. Kum tanesi kadar ama birikince baya bir karartıyor ortalığı.

Ay ne yapsam şimdi?

Hayat bundan sonra hep böyle gider mi sence?

Bundan sonraki büyük olay ne biliyorum. Ve hatta inanıyorum. Günü gelince söyleyeceğim. İkinin iki daha dört ettiğini bildiğim gibi biliyorum.

Şimdi dışarı çıkıp bir boy yürümek istiyorum. Hareket etmek. Hava almak. Yürürken de hayal kurmak. Geleceği hayal etmek istiyorum. Yarın hava serinleyecek sonra da yağmur yağacakmış. Sinemaya mı gitsem? İftarlık gazoz'u kaçırdım.

-----

Yürüdüm, döndüm. Yalnız çok yoruldum. Zor geldim eve kadar. Yoldan meyve aldım. Kendime üç meyvenin suyunu sıktım. Bir de muz soydum. Biraz gözüm açıldı. Ben bundan sonra bu meyve suyu işini her öğleden sonra yapayım. Değiştire değiştire.

Yarın belki biraz roman yazarım. Biraz da ev işi. Çok değil bir buçuk saat mesela. Sonra da kitap okur, satranç filan oynarım.

Bugünlük bu kadar.

İyi geceler dünya.



Salı, Mart 08, 2016

Sessizlik üstüne.

Akşam yemeğini yedim. Tatlımı da. Yarısı sütlü kahvem başucumda. Biraz tezgahlara el attım. Mutfak evyesini çamaşır suyuyla temizledim. Salonun küçük ışıklarını yaktım. Güzel bir caz müziği çalıyor şu an salonda. Dinlendirici. Salondaki bu ortamı çok seviyorum. Tam çocukluk hayallerimdeki yetişkin gibi hissediyorum kendimi.

Neredeyse bütün öğleden sonra çeviri ile geçti. Ama çok değil, toplasan iki kitap sayfası çevirdim. Eskiden çeviriden nefret ederdim. Galiba sevmeye başlıyorum. Diğer yandan, çalışmak, para karşılığında yani, güzel şeymiş. Gerçi bu elimdeki deneme için. Ama olsun. Sonuçta iş. O kadar çok beleşe iş yapıyorum ki. Ev işleri baştan aşağı beleşe işler kategorisine giriyor benim için. Bir de ailevi  angaryalar var. Roman yazmak da beleşe iş kategorisinde örnek vermem gerekirse. Finansal bir getirisi mi olacak sanki? Peh!

Bu sokak gürültüsüne de çare buldum bugün. Gerçekten. Toplam beş dakikamı aldı. Yeter dedim çünkü. Arkadaki hobi odasını çalışma odasına çevirdim. Ütü masasının üstünü kabaca boşalttım. Eski çalışma masasının üstüne ütü kılıfı dikmiştim zaten, geniş ütü alanı elde etmek için. Aldım, arkaya yere koydum masanın üstünde duranları yani senin anlayacağın. Bir de sandalye taşıdım, bitti gitti. Hem daha sessiz bir ortam, hem de gözüm ne mutfaktaki karışıklığı, ne birşeyi görmediği için, önümde sadece duvar olduğu için, kafamın dağılmasını duble engellemiş oldu. Enerjimin yüzde altmışını alıp götürüyormuş gürültü. Ben biraz bahane yapıyorum sanıyordum ama değil.

Geçen akşam Ntv'de Önce Söz Vardı programını izledim. Ahmet Ümit, İskender Pala ve Mario Levi'nin beraber sohbet havasında sundukları bir program. Üçünün de hiçbir romanını okumadım bugüne kadar. Bence üç alakasız insan, dolayısıyla yapay bir sohbet gibi geliyordu hep bana ve bugüne kadar hiç dinlememiştim ama twitter'ıma bir bildirim gelmişti ve konusu ilgimi çekti, özellikle bekledim programı. Yazarlık deneyimi ile ilgiliydi. Nitekim faydalı buldum. Çok şeyler söylediler ama en çok dikkatimi üçünün de yazarken sessiz ortam tercih etmeleri çekti. O zaman anladım benim bahane uydurmadığımı. Gerçi Ahmet Ümit müzik dinliyormuş, ama ofisi Beyoğlu'nda ve kalın duvarları olan eski bir bina olduğunun ve o keşmekeşten o kalın duvarlar sayesinde izole olduğunun altını çizince, tamam dedim kendime. Sessizlik şart.

Şu anda bile hala vıııın vıııın motor geçiyor, üst komşu anlam veremediğim bir enerjiyle tepinip duruyor tepemde. Neyse ki caz ezgileri biraz üstünü örtüyor bunların. Bir sonraki evimi ararken iki temel kriterim olacak: birincisi balkon, ikincisi sessizlik. Üçüncü de manzara olabilir. Ama o kadar zengin olamayabilirim.

Sessizlik ve dolayısıyla zıddı gürültü konusunda beni düşündüren başka bir yazı da yan tarafta bloguna bağlantı verdiğim, Robert Waldinger. Kendisi psikiyatr ve Zen rahibi, Ted talks'ta yaptığı bir konuşması var: 75 senedir süregelen bir araştırmanın 4. yöneticisi olarak "iyi bir hayat nasıl yaşanır?" onu araştırmış. Özetle parayı, pulu, kariyeri boşverin ilişkilerinize yatırım yapın diyor.

İşin gürültü ve sessizlikle ilgili kısmı araştırmayla ilgili değil. Bu konuşması çok kişi tarafından ilgiyle karşılanınca, bir anda ünü artmış ve önünde yeni kapılar açılmış. Fakat kendisi, bu fırsatları değerlendireceği yerde, üç hafta süren bir sessizlik/meditasyon kampına çekilmiş. Ve o kampta, o sessizlikte kendi hayatı için en önemli olan şeyin ne olduğunu sorgulamış. Blogunun son postunda bundan bahsediyor.

Ted Talks'ta çok da bilmediğimiz bir şey söylemiyor bence. Bir kısmına da katılmıyorum. Yani batı toplumları için geçerli olabilir dedikleri ama evrensel bulmuyorum. Herşeye rağmen blogundaki o yazıdaki dinginlik beni çok etkiledi. Dönüp dönüp okuyabilirim.

Bugün de esas olarak, dikkat dağıtan öğelerden uzak durmaya gayret ettim.

Yarın.

Yarın yoga yapmaya niyetliyim. Erken kalkmayı başarırsam, çeviri işini öğlene kadar halledeceğim. Öğleden sonra da ailevi angaryaların peşinden koşarım. Ki en fazla bir saat sürer. Ondan sonra belki çeviriyi teslim etmeye giderim. Dönüşte A.'yı ararım belki. Bir kahve içeriz. Sohbet muhabbet. Ona ilk on sayfamı gösteririm. Onun dürtmesiyle ben adımlarımı sıklaştırdım ne de olsa. Yoksa hala planlıyordum ben. Excel çizelgesi filan çıkartıyordum.

O Japon çocukla ilgili de yazmak istiyordum ama konunun bütünlüğünü bölecek. Başka yazıya kalsın o vakit. Güzel bir şey ama. Bir sonraki yazıda belki. Haydin iyi geceler dünya. Dengen ayarın yerinde olsun. Ayarında çalış, ayarında dinlen. Sevgiyle kal.






Cumartesi, Mart 05, 2016

Gidişat.

Cumartesi öğlen vakti. Üstümde geceliğim, onun üstünde yün hırkam, ayağımda yün çorap. Ayaklarımı sehpaya uzatmışım. Salonun girişinde temizlik kovası, dünden kalma. Mutfak tezgahlarının yarım saatlik işi var. Dışarda kararsız, nazlı bir güneş. Karnım ağrıyor. Bugün hiçbir şeye dokunmayacağım. Tembellik günü ilan ettim. Kova ve tezgahlar yarını bekleyecek. Duşa bile girmeyeceğim. Böyle ayaklarımı uzatıp çay içeceğim bütün gün. Hem de zuladan çikolata bile buldum. Tam da içimden diyordum ki, keşke bir sevgilim olsaydı şu an, dışarı çıkıp bana çikolata alsaydı, ya da beyaz çikolatalı biscolata pim'lerden. Herhalde minnet duyardım. İşte o zaman buldum çekmecedeki çikolatayı.

İki gündür zaten iyi niyet karması adını verdiğim bir tür batıl inancım var.

Birinci gün, sokağa çıkıp hem hava alacaktım hem de ufak tefek alışverişler. Apartman kapısından çıkacakken müthiş bir sağanak bastırdı. Şemsiyem de yok. Uzakdoğulu görünümlü bir kız koşarak benim apartman kapısının altına sığındı. Ben de bir süre orada geri gitmeye üşenerek, ileri de gidemeyerek sıkıştım kaldım. Ta ki tek çözümün geri gitmek olduğuna ikna olana kadar. Yukarı çıktım. Bir yerine iki şemsiye aldım. İkinci eski olanı aşağıdaki kıza veririm diye düşündüm. Ama tekrar apartman kapısına geldiğimde kız artık orada yoktu. Ben de o zaman yoldan geçen şemsiyesiz birine veririm dedim. Bir tane sucuk gibi ıslanmış bir genç vardı. "Şemsiye ister misiniz?" dedim. Yüzüme bile bakmadan, eliyle hayır yapıp, geçti. Herhalde satmak istiyorum sandı, diye düşündüm. Sonra elinde ağır bir bavul çekiştiren çocuklu bir kadın vardı. Saçları yağmurdan yüzüne yapışmıştı. Aynısını ona sordum. O da aynı ifadeyle reddetti. "Satmıyorum, veriyorum" dedim o geçip giderken. Gülümsedi, birşeyler mırıldandı, ama mesafeli duruşunu da bozmadı. Ay canınız isterse o zaman dedim, isteyen alsın diye duvarın oraya dayadım. Kırıldım da biraz. Sonra işime baktım. Geri geldiğimde şemsiye yerinde duruyordu. Pöf.

Karma dediğim de, dün akşam geç vakit, metrodan çıktım, gene yağmura yakalandım, gene şemsiyesiz. Karnım ağrıyor zaten, yürüyecek halim de yok. Keşke şuradan benim evin oraya giden otobüs geçse şu an dedim. Ve yetişebilsem. Der demez otobüs ışıklarda belirdi. Ahah! Salla popoyu küçük Joe dedim kendime. Yetişmeyi dene. Salladım popoyu ve yetişebildim! Mucize. Öbür türlü yağmurun altında şemsiyesiz on dakika yürüyecektim. Bunu işte şemsiye karmasına yordum.

İkincisi de markette kadın pedi alan bir adam vardı. İçimden ona, "madem kadın pedi alıyorsunuz, bir paket de çikolata götürün yanında, ilişkiniz bambaşka bir boyuta geçer" demek geçti. Demedim tabii ki öyle bir şey elin adamına, ama yoğun düşündüm. Ve işte çekmecemde tam lazımken çikolata buldum bugün. Halbuki ben hepsini yedim sanıyordum. İyi niyet karması. Evet sonuna kadar batıl.  Aslında hiç inanmam böyle şeylere. Dahası bir iyilik yaptığında ya da düşündüğünde bunun sana geri dönüşü olacağını düşünüyorsan o iyilik değildir. Genelde de zaten geri dönüşü olmaz. Çoğu zaman kazık olarak dönmüştür bünyeme. Bir tanıdığım: "hayat, al gülüm, ver gülüm bir şey değil ki" demişti. Haklı. Dibine kadar hem de. Ama işte tesadüf.

Dün bir çeviri işi aldım. Yani daha kesin değil. Teklif. İyi oldu, çünkü daha önce dediğim gibi bütçemi göçerten bir masrafa girmiştim. Onun parasını orta vadede dahi olsa çıkarmam lazım. Mesaili iş de bana göre değil halihazırda. Böyle, evden çalışabileceğim. Fransızların deyimiyle, ıspanağa biraz tereyağ katmak için. Romanıma da engel değil. Hem de donanımlı ve tecrübeli olduğum bir alan. Biraz paldır küldür giriştim ama düşündükçe kafama daha da yatıyor.

Bir de bu zihniyet hoşuma gidiyor. Bir tane online kursta edinmiştim. Para idaresiyle ilgili kısacık bir kurstu. Çok eski, bulamam, yoksa buraya bağlantısını hemen koyardım. Böyle X kişisi diye bir sanal karakterin var diyelim, kendine bir kaykay almak istiyor. Fakat öğrenci ve annesi babasıyla yaşıyor. Ne yapmalı?

a-Kaykay almaktan vazgeçmeli.
b-Annesinden babasından kaykay parasını istemeli.
c-Doğum günü için hediye olarak kaykay istemeli.
d-Cep telefonu için harçlığından ayırdığı bütçeyi bir kaç ay kaykay bütçesine aktarmalı.
e-Lokal kitapçıda part time çalışmalı.

Örnek olarak verdim. Tam böyle değildi belki. Anafikir şuydu: yanlış seçenek yok, hepsi de olabilir, ama en çok puanı gene de değer üreterek ekonomiyi döndürme şıkkı alıyordu, yani e. Evet tüketim toplumu mantığı, biliyorum. Ama bence de e şıkkı en şık cevap. Bunun gibi birçok durum senaryosu ve çözüm şıkları sunuyordu. Ve benim refleksler hep kısıntıya gitmekten ya da hazıra konmaktan yana meyilliydi. Benim açımdan çok öğretici, farkındalık kazandırıcı olmuştu.

Aslında ben bir yandan da iş kurmaya niyetliyim. Kendi işimi. Kafamın bir kısmı sürekli oraya gidiyor. Projeleri koyup kaldırıyorum. Şu son aylarda pek değil. Romana odaklandım çünkü ama aklımın bir köşesinde var. Biraz önce Notos'un editörlük ve yayıncılık atölyesi olduğunu gördüm. Yeri de bana yakın, Notos'un ofisini gezerken oradaki kız söylemişti. Pek karlı bir sektör değil benim bildiğim ama...Bir seçenek işte. Bir yol. Gidersin ya da dönersin. Uzun vadeye de onu koysak. İçimi kıpraştırıyor şahsen. Evet. Bak. Yoklayınca...Kıpır kıpır. Bu iyi bir şey. Biraz önce kurs içeriğine baktım. Kapsamlı. Beğendim. Dursun aklımın bir köşesinde. Zaten başlangıcı kaçırdım. Zaten bugün başlamak istemem.

Gideyim kendime bir çay daha koyayım. Bir de kupaya kılıf ördüm. Düğmesi eksikti. Dün aldım. Dikeyim, sana fotoğraf koyacam, söz. Bence beğenirsin. Böyle kaynar suyu kupaya yeni doldurduğunda elin yanmıyor. Böyle sıcak su torbası tutmuşsun gibi hoş bir sıcaklık oluyor. Yün iğnesi bulmaya üşeniyorum şimdi yerimden kalkıp yoksa dikmesi iki dakika.

Mutluyum sanki be blog. Güzel sanki gidişat. Çok şükür. Zaten önümüz de bahar. Mis.









Perşembe, Mart 03, 2016

Şahane bir gün.

Oyh blog. Ne gündü ama...Ve saat daha sadece 18:00. İnanılmaz. Hem günler de uzadı. Hava yeni kararacak. Halbuki gece yarısı filan olması gerekir.

Saat sekiz buçuk değildi, uyandım bu sabah. Hem de uykumu full almış halde. Aylardır, belki de yıllardır, belki de bir ömür boyunca olmayan şey. Sekiz buçukta kalktığım olmuştu ama uykumu almamış oluyordum. Kalktım, sallana sallana çay koydum. Zaten karnım da çok aç değil. Acele etmem için bir sebep yok. Sabahın o köründe hiç alışık değilim ki. Neyse, ne yaptım o ara? Beyazları makineye attım. Bulaşık makinesini çalıştırdım. Sallana sallana kahvaltı ettim. Bloga gelen yorumları yanıtladım. Kahvaltı bitince, günlerdir mideme öküz gibi oturan, biraz daha sürse ülsere dönüşebilecek, bir türlü başlayamadığım zorunlu ve sorumluluklu kağıt işleri vardı, onlara el attım. Normal bir saat olduğu için (başka zaman ben bu aşamaya gelinceye kadar insanların mesai saatleri bitmiş oluyor çünkü (gülme!)), bütün telefonlarımı edebildim, herkese ulaşabildim, yapabildiğim kadar işimi ilerlettim. Önemli kısmı başlamaktı zaten.

Sonra madem en önemli ve en sıkıcı iş halloldu bari romanımın son çalıştığım bölümünü bitireyim dedim. Saat daha öğlen bile olmamış. Oturdum azıcık yazdım. Azıcık ara verdim. Gönderdiğim mimleri yanıtlamışlar. Arada onları okudum yayıla yayıla ve keyifle. Geri geldim romana azıcık daha çalıştım.

Böyle böyle saat oldu 14:00. Azıcık acıkacak gibi olmuştum. Buzdolabında sebze çorbasını buldum. Onu ısıttım. O ısınırken bir enerji geldi. Salon camlarının en görünenine, en ortasındakine el attım. Tek bir cam. Pırıl pırıl oldu. Tülleri araladım görünsün gözüme diye. Çorbadan sonra da kalan camları temizledim. Kaç aydır silmediğim camlar ve hatta çerçeveler de aradan çıktı. Zaten dün akşam kaç çeşit katlama ve kaldırma işlerini halletmiştim zorla. En büyük kalem işler tamamdı. Yanıtlasam iyi olacak, arada kalmış maillerim vardı. O da halloldu, hem de bana sıcacık yüreklendirici sözlerle döndü mü? Ne kaldı geriye halletmediğim? Dünya barışı filan herhalde.

Şimdi dışarı çıkıp böreklik malzeme alacağım. Bir kaç günlük hazır yemeğim olsun. Çok rahat oluyor. Ya da kestirmeden sadece köfte mi yapsam? Hmm mantıklı. Daha da önümde koca bir gece var. Kitap filan bile okuyabilirim.

Hiç bu kadar bereketli bir gün geçirdiğimi hatırlamıyorum. Ve bitik bile değilim.

Yarın A.'in tavsiye ettiği gibi romanın ilk on sayfasını kağıda bastıracağım. Çok güzel motivasyon oluyor onlar birikince demişti. Heyecanla ilk on'u bekliyordum. O da tamam artık. Darısı nice on'lara.

Hayat seni hep kayırsın sevgili okurum, güzel sözler söyleyen, güzel insanlar değsin hayatına. Farkındalıkların hayatına güneş gibi doğsun. Bir de kimyan hep dengede olsun. Sevgiyle kal.






Çarşamba, Mart 02, 2016

Rooibos. (mimli)

(Blogun ikinci yarısına mim soruları ve cevapları eklenmiştir.)

Biraz arayı açmışım. Birkaç post yazdım da yayınlamadım o arada. Bu akşam biraz daha iyiyim. Birkaç gündür sanırım PMS'ten muzdariptim. Barut fıçısından hallice sinirler, keyifsizlik, isteksizlik, mutsuzluk, verimsiz saçma sapan geçen günler, bir kamyon çarpsa da kurtulsam topyekün şu hayat denen karın ağrısından diye düşünüyordum. Belki bir posta ağlasam açılacaktım ama ağlamaya mecalim bile yoktu. Normalde bu hallerden çıkmak için çarelerim vardır ama bu sefer çareleri düşünecek hal de yoktu. Öyle sürüne sürüne geçti günler.

Sonra ne alakası var diyeceksin ama kabak dolması yaptım. İnsan kabak dolması yaparken mutlu olur mu? Hadi kek yaparken olur, pasta yaparken olur, krem karamel yaparken olabilir. Ama kabak dolması? Belki de beynimin mutluluk ayarları sapıttı, bilemeyeceğim. Son gücümle evin eksiklerini tamamladım o gün ve kabak dolması yaptım. Biraz iyi geldi.

Ama asıl olay bundan sonra. Ceren bana sıcacık bir mesajın içinde, rooibos diye bir çay önermiş. Ceren önermiş ya, kesin kere kesin denenecek. Vardır bir bildiği. Dün akşamüstü önce netten araştırdım sonra da fellik fellik arayıp, buldum. Onu ararken iki sene önce arayıp bulamadığım, en sonunda pes edip kendim harmanlamaya kalktığım, gene de benzetemediğim çayları da buldum. Hepsi de Doğadan'ın Büyülü Bohça serisinden. Güllü ve yaseminli olanlar yeşil çaylı, Chai dediği tarçınlı, zencefilli, karabiberli ve az da rooibos içeriyor ama asıl vanilyalı rooibos. Şimdi hemen önemli bir uyarıda bulunmak istiyorum. Nette, kemoterapi gören, özellikle meme kanseri hastalarının TÜKETMEMESİ gerektiği konusunda bir uyarı gördüm bu rooibos çayını. Zannedersem bağışıklık sistemini güçlendirdiği için. Bir de bebekli kadınların sütünü arttırıyor, belki onunla da ilgisi vardır. Onun dışında her derde deva gibi bir şey bu rooibos. 




Ben dün akşam vanilyalısını içtim. Böyle pipo tütünü gibi bir kokusu var. Nasıl gevşedim. Sanki yirmi dakika yoga yapmış gibi. Kafein ya da uyarıcı hiçbir madde içermediği için akşam yemeğin üstüne içildiğinde hiç uyku filan kaçırmıyor, aksine uykuyu düzenliyor. Ben dün gece 11:30'da yataktaydım. Çok geçmeden de uykuya daldım. Uykusuzluk çekenlere şiddetle tavsiye edilir.

Aslında bu yazıya başlarken sevgili Anıl'ın mimini cevaplamaktı amacım. Ama onu yarın ekleyeyim buraya. Şimdi hazır gevşemiş ve uykuluyken gidip yatayım ben.

İyi geceler dünya.

MİM:

Ertesi gün oldu. Buraya ekleme yapayım dedim. Sevgili Anıl beni ve Dukuju'yu mimlemiş. İkisi de yazılarını çok beğendiğim, çok özel bulduğum bloggerlar. İkisini de yeni keşfettim sayılır. Şimdiye kadar okumadıysanız bloglarına bir göz atın derim.

Şimdi blog yazarlığı üstüne olan bu mimin sorularına geçelim:

1- Yakın çevrenizdeki insanlara blogunuzdan söz ediyor musunuz?

Hmmmf. Aslında etmiyorum. En başında hele hiç söz etmiyordum. Çünkü isimsiz yazmak ayrı bir özgürlük veriyordu bana. Ayrıca blog yazmaya başladığım sıralarda, beni okumayı bırak, dinleyecek insan bile yok sayılacak kadar azdı. İçim çok karanlıktı. Ama şimdi işler biraz değişti. Yakın çevrem sayılabilecek kişiler bir blogum olduğunu biliyor. Ama okuduklarını sanmıyorum.


 2- Neden blog yazıyorsunuz?

On puanlık uzman sorusu...

Çünkü düşüncelerimi, keşiflerimi, duygularımı yedi-yirmi dört paylaşabileceğim başka bir imkanım yok.
Çünkü günlük yazmak çok eskiden beri yaptığım bir şey ve blog bunun başka bir boyuttaki devamı gibi.
Çünkü bir çeşit yayın yapmak ve insanlara ulaşmak beni heyecanlandırıyor.
Çünkü çok zevkli.

3- İlk yazınız ile son yazınız arasında ne gibi farklar var?

:))) Dağlar kadar fark var. Üstünden on sene geçti. Olmasın mı? İlk yazmaya başladığımda 34 yaşındaydım. Yukarıda da dediğim gibi ilk zamanlar içim çok karanlıktı. Bir de çok şaşkındım. Ne yazacağımı, elimi kolumu nereye koyacağımı bilmiyordum.
Günde iki kişinin üstünde ziyaret aldığımda, olağanüstü bir olaydı benim için. Dediğim gibi, anlatacaklarımı dinleyen iki kişi bulamazken, yazdıklarımı okuyan beş kişinin olması, hem de kimseye anlatmadığım kadar karanlık şeyleri okumaları, içimde hiç bir ilacın şifa olamayacağı derin yaraları iyileştirdi.  Hele bir de bazen  "ta en baştan okuyorum", "bu son, bugünü de okuyayım sonra gidip yatacağım dedim ama gene kaldım", "çayımı alıp, güne senin yazınla başlıyorum", diye yorum bırakanlar oluyor. Bana dünyaları veriyorlar.

4- Blog yazmak normal yaşantınıza ne kattı?


Birazını bir yukarki soruda yanıtladım. Yukarıda söylemediğim ne var diye düşününce, ilk aklıma romanım geliyor. Blog yazmasam ve bu kadar yüreklendirilmesem, bu kadar zor bir işi şu haline sokamayacaktım. Ama bu sadece çok küçük bir kısmı. Başka türlü asla tanıyamayacağım insanlar kattı hayatıma. Yorumlara bırakılan bir tavsiyeyle hayatımda en çok istediğim şeylerden biri olan şarkı söyleme deneyimini bile kattı şu geçen sonbahar mesela. Blog yazmak hayatımın merkezinde, ruhumu besleyen kocaman ve rengarenk bir evren.


5- Yakın arkadaşlarınıza blog yazmayı önerir misiniz? 

Önermem herhalde. Çünkü şu an kendimi en yakın hissettiğim insanlar bir avuç blog yazarı zaten. Ama onun dışında insanların blog yazacağı varsa yolunu kendileri de buluyor. İnsanın içinden gelmesi gerek diye düşünüyorum. 

6- Hangi kaynaklardan ilham alıyorsunuz?

Çoğunlukla gün içinde bir kenara bir konu birikiyor. Bazen bir yemek, bazen başka birinin yazdığı bir yazı, günlük hayat demeliyim.

7- Diğer blog sahipleriyle iyi iletişim kuruyor musunuz?

Bazen yorum bırakarak, bazen bizzat tanışarak, bazen mesajlaşarak da olsa bir iletişim var evet. Gönül isterdi ki herkes yakın yaşasaydı ve diğer blog sahipleriyle her gün yüzyüze görüşme imkanım olsaydı.

8- Rahatsız olduğunuz konular var mı?

Bazen içtenlikle, mahremiyet arasındaki sınırı aşıp aşmadığım konusunda tereddüde düşüyorum kendi adıma. 

Evet mim buraya kadar. Mim raconuna göre şimdi ben de bu soruları başka birine paslayacağım: Ceren'in günlüğü, Aydan atlayan Kedi, Jardzy, Hayal Kahvem ve mime katılmak isteyen her kim varsa: top sizde efendim.