Perşembe, Şubat 25, 2016

Yazmak üstüne.

Şu uyku saatlerimi biraz geriye çekmeye uğraşıyorum. Bütün derdim bu. O yüzden şu an gidip yorganın altına kıvrılmak istesem de bu saatlerde yatarsam gene saatler sapıtacak diye akşam yedide uyumama direnişinin üçüncü günündeyim. Sevgili Anıl'ın postlarından birinden esinlenip, gene de onun verdiği linklerden açamayıp, alternatif linkler arayıp şunu buldum. Tren yolcuğu sesi. Tren giderken içerden duyduğun ses. Sanki bir tren yolculuğu yapıyormuşsun gibi ama yatağındasın. Dün gece papatya rezene melis çayımın üstünden, dişlerimi fırçalayıp, çok erken olmasa da makul bir saatte yatağa yatıp, kulaklıkla şu tren yolculuğu sesini dinledim. Bunun yağmurlu versiyonu da var. Biraz onu da dinledim. Ama en güzeli bu geldi. Bebek gibi uyudum. Tam dalmadan, gözümü açıp, videoyu durdurdum ama uykum kaçmadı. Gene kaldığım yerden uykuya devam. Böyle yalancı bir ninni gibi. Yalancı bir beşik gibi. Sanki mışıl mışılın eşanlamı gibi. Yıllarca, uyumadan önce bunu dinlemek istiyorum.

Çalışırken de daha önce bahsettiğim ve linkini vermiş olsam da tekrar vermekte bir sakınca görmediğim beyaz gürültü. Günlerdir ortam seslerinin suyunu çıkarıyorum görüldüğü üzere. Anıl'ın verdiği linklerde seçmeli şömine ateşi, gök gürültülü yağmur filan da var.

Dün ve bugün roman üstüne çalışabildim. İkinci bölüm bitmek üzere. Şu an yedi sayfasını yazdım. Kesinlikle kendimi sıkmamaya karar verdim. Kendime bu ilk diye tekrarlayıp duruyorum. Muhtemelen bir şaheser olmayacak. Olmasın. Ne var? Zaten biri çıkıp "bu bir şaheser" dese bile ne değişecek ki şu an benim için? Önemli olan, Yeraz'ın dediği gibi, bu işlerle uğraşmak. Çok kötü olmayacağını biliyorum zaten. Hayatım da buna bağlı değil.

Umberto Eco vefat ettiğinde facebook'ta bir video izledim. Yazar evinin içinde kitaplığından bir kitap alıp geri dönüyor. Ama kitaplığı gör sen. Dört yüz metrekare bir alan gibi, silme kitap. Adam gidiyor gidiyor, sağı solu kitap. Gidiyor gidiyor, sağlı sollu gene kitap. Birisi videonun altına, bu kadar kitap bir yaşam için çok çok fazla demiş. İşte, diye yakaladım kendimi. Gene aynı şeyi yapıyordum. Hep uç örneklerle kıyaslıyordum kendimi. Yorumcu haklıydı. Tamam kitap okumak güzel bir şey. Ama o kadar kitap normal değil.




Batı medeniyeti midir nedir, hep uçlarda dolaşan insanları ön plana çıkartıp şanla ödüllendirmiş. Hayat hikayesini incelediğim kim varsa böyle. Bobby Fischer sendromu diye isim taktım ben ona geçenlerde. Hala o sendromu hazmetmeye çalışıyorum. Bak Paganini'nin keman konçertolarını beğendim ya. Ona da dönüp baktım, kimmiş, özel yaşamı filan. Gene aynı şey. O da kumarbaz ve kadın avcısıymış özel hayatında. Döneminin en başarılı keman virtüözü diğer yandan. En başarılı keman virtüözü olması içimi rahatlattı. Keman konçertolarını bu kadar beğenmem anlam kazandı çünkü. Ama...gene bir dengesizlik var. Tutku adamı. Kumar bir tutkudur çünkü.

Eski sevgililerimden biri doktordu. On altı yaşında askeri tıp fakültesine girmişti. Otuzlu yaşlarında, kariyeri ve maddi durumu mis gibi, artist gibi de yakışıklı bir adamken intihar teşebbüsünde bulunmuştu. Yalnızlıktan. Belki bilmiyorsundur. Tıp fakültesi rekabetin en zor olduğu okullardan biriyse, askeri tıp ondan az daha beter. Öyle bir ortamda başarılı olmak için özel hayatını çokça feda etmek durumundasın. Sosyalleşememişti okuduğu süre boyunca. Bana da saçma sapan ve kötü davranmıştı. Onu son derece çekici bulmama ve sırılsıklam aşık olmama rağmen, en son arkama bakmadan gitmiştim.

O yüzden Ayşe'nin yorumuna bıraktığım cevapta da dediğim gibi, "üst limiti" belirlerken belki daha iyi düşünmek gerek. Belki de o kadar zirvelere göz dikmemek gerek. Her bokta birinç olunca başın göğe ermiyor. Hele edebiyat gibi bir sanat alanında. O kadar farklı faktörler devreye giriyor ki. Birinç olmayı hakkedip de spot ışıklarının senden yana hiç bakmaması da var.

Eninde sonunda ölücez. Birinç de olsak ölücez, sonunç da olsak. Bu bir yolculuk. Ne kadar süreceğini dahi bilmiyoruz. Bu birinç olma koşullanmasını aşmak istiyorum artık. Kim, ne zaman bunu iliklerime işlediyse, bu tutsaklıktan kurtulmak ve yolculuğun keyfini çıkarmak istiyorum. Güzel davranan, güzel insanlar tanımak istiyorum. Varsın edebi değeri az daha düşük kitaplar yazayım. Yazarken mutlu oluyorsam, daha önemli bir şey yok.

Ödüller şan, şöhret...Mutlaka tatlıdır. En basitinden daha çok insana ulaşmak her sanatçının içinden geçer. Ama hergünün gerçeği onlar değil. Hergün deneyimlediğin gerçek, yazı masanın başında geçirdiğin zaman. Düşünerek, yazarak, silerek, baştan yazarak geçirdiğin zaman. Daha iyisini dene. Yazdıkların içine sinsin. Ama kendine zaman tanı. Olmadık hayatlar yaşayan insanlarla kendini kıyaslayıp hayatı kendine zehir etme.





Çarşamba, Şubat 24, 2016

Güzel günün güzel gecesi.

Bugün yoga yaptım gene. Zımba gibi oldum, zımba. Üstünden de benim evden Gümüşsuyu'nun aşağılarına kadar yürüdüm, sonra da Elmadağ'a geri yürüdüm. Nereye gittin diye sor.

Yeraz buluştuğumuzda Notos'un Kasım-Aralık sayısının Ermeni edebiyatı'na ayrıldığını söylemişti. Haberim yoktu ve edinmek istedim. Devir teknoloji-iletişim devri. Hemen telefonlarını, adreslerini buldum. İnternet olmasa eski bir sayılarından bulabilirdim aslında. Neyse aradım Notos'u, dedim böyle böyle. Bana eski sayınız lazım. Nasıl edinebilirim? Dedi, idefix'ten alabilirsiniz. Ya da internet sitemizden, ya da ofisimizden. Elbette ruhsuz bir internet alışverişi yerine ofislerinden almayı tercih ettim. Çok istiyordum bir derginin ofisini görmeyi. Hayatımda bir tane yayınevi içi gördüm. Ama dergi ofisi hiç görmemiştim. Bugün gittim, gördüm. Başım göğe erdi. Yerden tavana kadar kitap kaplıydı bütün odalar. Koltukların, sandalyelerin üstü de. Bir an orada çalışmak istedim. Sonra dedim, sen üçüncü gün, bilemedin üçüncü ay alışır, kanıksar, bunu da yaptım nasılsa deyip ayrılırsın oradan. Maymun iştahlı seni. Bilmiyor muyum ben adamımı.

Ay ama orayı gördüm ya. Sanırsın Moskova'yı gezdim. Ya da Pekin'i. Ya da Nepal'i. Öyle bir hoşuma gitti. Öyle büyük bir yer görmüşlük hissi. Öyle bir renk kattı günüme. Halbuki toplam beş dakika filan sürdü. Gelmişken, gezebilir miyim dedim. Tabii ki dediler. Zaten iki odamız var. Çok sıcak davrandılar. Öyle... Çok güzeldi.

Sonra gerisin geriye Elmadağ'a yürüdüm elimde dergimle. Orhan Kemal'le Attila İlhan bir gün Beyoğlu'nda bir sinemada karşılaşmışlar. Attila İlhan bir belgeselinde anlatıyor. Sinemanın karşısında da Baylan pastanesi. Attila İlhan girip bir şeyler yemek içmek istiyor ama pahalıdır şimdi diye, çekiniyor. Orhan Kemal'le karşılaşınca, sohbet de uzayınca, Orhan Kemal ona "gel seninle şurada burjuvalar gibi bir kahve içelim" diyor. Attila İlhan bunu anlatırken o kadar tatlı parlıyor ki gözleri, "o da benim gibi düşünmüş diyor, pahalı bir yer diye" diyor biraz da çocuksu bir ifadeyle. Ben de bugün Divan pastanesine girdim "burjuvalar gibi" bir çay içtim. Her önünden geçtiğimde aklımdaydı. Attila İlhan'ın masası duruyor mu sormak isterdim. İçeri girip sormaya çekinirdim. Bugün gidiş yolunda aklıma geldi: "akıllım onu içerde müşteriyken soracaksın." Hem dergimi okumak için, hem de o soruyu sormak için dönüşte içeri girdim. Hava da güzeldi ya. Dışarı oturdum.

Notos'un üstünde Ermenice harflerle ve Ermenice dilinde "Ermenice Edebiyat" yazılı sayısı.

Garsona sordum "o eski Divan'daydı" dedi. Şimdi hepsi karmakarışık olmuş. Üzüldüm...Kalsın isterdim. Oof gene "ne kalacak bizden geriye" 'ye bağladım. Zaten yaşadığı sokağa da abuk birisinin adını vermişler. Aa sana onu anlatmadım. Geçenlerde, gene güneşli bir gündü, çantamı sırtıma aldım, ve yürüye yürüye Attila İlhan'ın yaşadığı sokağı ve evi görmeye gittim. Açık adresini o kitaptan bulmuştum. Gittim sokağı buldum. Apartmanı da buldum. Sanırım dairesi manzaralıydı. Sokaktan öyle gözüküyordu. Emin olmak için etrafı kolaçan edeyim başka aynı isimde apartman var mı diye, orada köpeğini dolaştıran bir kadın gördüm. Ona sordum. O da tesadüf otuz senedir orada oturuyormuş. Attila İlhan'ın oturduğu evi arıyorum deyince, yok orasıydı yok burasıydı filan biraz işleri karıştırdı. Ama heyecandı işte benim için. Güzeldi. Ha o anlattı, Attila İlhan öldüğünde çok tartışılmış sokağa ismi verilsin diye, Belediye'de bir türlü kabul ettirememişler. Öyle dedi.

Şu an Paganini'nin keman konçertosu çalıyor salonda. Mendelssohn'dan başladı, sıradan bütün keman konçertolarını çalıyor sanırım kafasına göre. Güzel ama.

Bak bu da yolumun üstündeki iki eski Istanbul evi. 


Bütün fotoğrafçı reflekslerimi kaybetmişim. Eskiden olsa ve makinem yanımda olsa tam karşıdan çekerdim bunu. Neyse. İdare et. Bir de dikkatli bakınca gördüm: sadece mavi olanı eski İstanbul evi, yanındaki tırışkadan bir ev. Sadece boyası güzel. Yanındakiyle aynı anda boyanmış gibi.

Dün gece erkenden yattım ama gene uyuyamadım. Gene sabahın üçünü buldu uyuyakalmam. Bu gece gene denemek istiyorum. Kendime papatya rezene melisa çayı hazırlayayım. 

Bugün romanı yazamadım. Yürüyüş dönüşü çok yorgun hissediyordum, bitkin yani. Üşüdüm de biraz dışarıda. Sanırım soğuk sersemletti. Gözkapaklarım içerden acıyor. Gözpınarlarıma bastırasım var.  Gözlerim ışık hızında bozuluyor hissediyorum bunu. 

Paganini çok güzel yalnız (2 no lu ardından 3 no lu konçertolar). Hele şu günün gecesine o kadar yakıştı ki. Çikolatam da var. Paganini ve çikolata. Ve sakin bir gece. Küçük ışıklar. Hayatın anlamı gibi güzel.

Yarın daha erken kalkabilsem mesela. Kahvaltı-yoga- duş faslı bittiğinde saat daha sadece on olsa. Ya da daha iyisi: dokuz. Otursam romanın başına. Güldür güldür yazsam öğleye kadar. Başım göğe erer. 

Haydin bakalım. Yatak beni çağırıyor. İyi geceler dünya.


Pazartesi, Şubat 22, 2016

Geçiyordum, uğradım.

İşte geldim blog. Kaç gündür yoktum. Özledin mi beni doğru söyle :D. Çok yazasım var şu an. Neyse ki yemek yedim kahvem de yanımda ve kafama takılan başka bir iş yok.

Bugün çok birşey yapmadım ama güzel şeyler yaptım. Bir kere yoga yaptım. Parantez açayım. Yoga'yı da satranç gibi gevşek tutmaya karar verdim. Öbür türlü normalde zevk alarak yaptığım şey, göreve dönüşüp sevimsizleşebiliyor. İnanılmaz iyi geldi. Her seferinde hissiyat şu. Bu hareketlerin ne gibi bir faydası olabilir ki? Kaç tane kas çalıştırıyor ki? Bir iki tanesi hariç sıfır diyesim gelse de, en sonunda kendimi süper hissediyorum.

İkincisi kuaföre gittim. Saçlarımı yeni model kestirdim. Hem de böyle kurbanlık koyun gibi kuaföre bıraktım işi. Ama tamamen değil. Baya bir sancılı ve korkulu oldu aslında. Dedim modern bir kesim olsun. Aslında hangi model yapacağını biliyordum. Arkası kısa önler de asimetrik. Ama arkasını güzel kesti. Sadece fön çeken çocuk biraz abarttı. Hareketli mi düz mü olsun dedi. Hareketli dedim. Hareketli ne muğlak bir laf. Böyle pazarlama tuzağı gibi bir şey. Kanıyorsun. Kandım. Şu an kafam düğüne gidecek gibi. Kokoşlar prensesi.

Öyle kokoş kafaya makyajsız surat olmaz dedim. Fondötenim bitmişti. Yoldan fondötenle pudra aldım. Fondöten biraz açık renk mi oldu ne? Onu yarın anlayacağız. Olmazsa bir koyusunu alırım. Kampanya vardı. Pudra bedavaya geldi zaten.

En sevmediğim şeyse sigara içen kuaförün eline sinmiş izmarit kokusunun saçıma geçmesi. Öf.

Neyse yeter bu kadar saç muhabbeti.

Romanı bu hafta sonu azıcık çalışabildim. Hala ikinci bölümdeyim. Yavaş gidiyorum. Yarından itibaren bir çizelge yapacağım. Hangi saatlerde daha verimli olduğumu anlamak için veri toplaması. Ne de olsa içimde bir bilimkadını var. Bir de asıl Rachel Aaron'un makalesinden esinlendim. İlk başta kızın sayılarına odaklandım ama dediği gibi sayıları boşver önemli olan yöntem. Bir de ne olursa olsun bence o işte bir yanlışlık var. Saatte 1500 sözcük İngilizce'de bile imkansız. Zaten onun hesabına bakılırsa bir romanı 600 000 sözcükten oluşuyor ki: olamaz, fazla uzun. Karakterle kelime sayısını karıştırmış olmalı. Ama işte onun sayılarına takılmamak gerek.

Biliyor musun bunca sene blog yazmanın romana etkisini hissettim geçen gün. Böyle, bildiğin sularda yüzmek gibi bir his. Blogun sana verdiği bir özgürlük de var. Kimse sana hiçbir zaman burasını neden böyle yaptın demiyor. Neden noktadan sonra küçük harf koydun diyen bile yok blog dünyasında, ki ilk zamanlar noktadan başka noktalama işareti kullanmaz ve büyük harfle başlatmazdım cümleleri. Canının istediği gibi yazmışsın yıllarca. Ne zengin bir deneyim.

Son günlerde saat yedi dedin mi kestiresim geliyordu. Sonra da on gibi uyanıp gene sabahın üçüne kadar ayakta durup ertesi güne de öğlende başlıyordum. Bugün dayandım. O yüzden şimdi uyku treni kaçmadan gidip yatacağım. Belki yarın gene gelir, birşeyler anlatırım. Sen hep beni dinliyorsun ya. Cansın, can. Bir de bazen cevap da veriyorsun. O zaman tadından yenmiyor. Galiba küçükken, ilk günlük yazmaya başladığım zamanlardı, on üç yaşımda filan olmalıyım, günlüğüme "keşke sen de bana cevap versen bazen" demiştim. Neler olmuyor ki hayatta.

Cuma, Şubat 19, 2016

Dönemeç.

Kuruldum koltuğa. Kucağıma bilgisayarı aldım. Blog saati. Anlatacaklarım var. Dahası anlatasım var.  

Saat henüz erken sayılır. Çoğunlukla blog postlarımı geceyarısına doğru yazıyorum ne zamandır. Ama bugün böyle.

Bugünün en önemli işi romanın ikinci bölümünü biraz daha ilerletmek. Geçen gece, hem yazdığım postlardan, hem romana aldığım geribildirimlerden bir aydınlanma yaşadım. Şimdi bunu anlatabilecek miyim bakalım. Deneyelim.

Lafı çok dolandırmadan anlatmaya çalışayım. Şu roman için yapmam gerektiğini düşündüğüm herşeyi yaptım. Plan da çıkardım, yazmadan. Yazmaya da başladım. İlk bölümü ıkına sıkına yazdım. Fakat. OLMADI. Çok bozuldum. Ben böyle hayal etmemiştim. Nasıl hayal etmiştim peki? Daha... daha... en... en... İşte bu. Yakaladım.

Ben şimdi buna Bobby Fischer sendromu diyorum artık, ya da mum sendromu. Belki en doğru tanımlama bu değildir. Bu benim kendi içimde adlandırdığım bir şey. Psikolojik ve bilimsel bir tanım hiç değil. Bu aslında bir çeşit tatminsizlik. Bir çeşit dengesizlik. Bir çeşit boktan bir mükemmeliyetçilik. Belki ucunda fransız eğitim sisteminin de suçu vardır. Bence vardır. Kompozisyonlara prensip olarak tam not verilmez fransız sisteminde. Daha önce değinmiş olabilirim. Victor Hugo, Sefiller'i yazsa denmiştir bize, ona da vermeyiz tam notu. Bunu feci halde içselleştirmişim. Buna ek olarak: "ya hep, ya hiç" ilkesini de edinmişim ki, tüm dengesizliklerin kök hücresi bir ilkedir bana sorsan. Yani bu ikisini topla, ortaya çıkan şu: "ya tam not alırsın, ya da yazdıkların bir hiç". Tam not da alamayacağına göre, otomatik olarak yazdıkların bir hiç. Çırpınabileceğin kadar çırpın. Sonuç değişmez. Bunu böyle önüne serince, kendini ne kadar hırpaladığın bir kere daha belli oluyor. Ama bunlar bilincin biraz altında, bilinçaltının biraz üstünde bulunan oluşumlar. Bakmadan göremiyorsun. Deşmedikçe de içten yakıyor insanı. Bir mum gibi. Belki bu kadar zorlamayla çevreyi biraz aydınlatabiliyorsun en sonunda ama sende hal kalmıyor. Bobby Fischer sendromu dememin sebebi bu. Ya da mum. Aydınlatırken tükenmek. Kendinden vermek. Kendine hayrın olacak. Herşeyden önce.

Objektif bir yorum alma ihtiyacı duydum bu ilk bölümden ve iki geribildirim aldım fikrine güvendiğim iki kişiden. Geri bildirimler olumlu. Ben ne kadar kendimi sıkmışsam, geribildirimler olabildiğince rahat. Üslubu rahat herşeyden önce. Zaten beni sarsan da o oldu. Ne yapmaya çalışıyorum ben, dedirtti bana.

Denge herşeyden daha önemli. Başarıdan da önemli. Hem Yeraz'ın da dediği gibi, "böyle işlerle uğraşmak bile kendi başına güzel". O kadar doğru bir tespit ki. Böyle işlerle uğraşmak bile insanın hayatında bir güzellik. Bu birinç olma hırsını taksit taksit de olsa kopartıp atacağım içimden. Çok gereksiz. Çok sağlıksız. Ve çok mutsuz. Bundan böyle, daha ılımlı yaklaşacağım roman yazma işine. Hem eminim böyle daha verimli de çalışırım. En önemlisi de daha keyifle çalışacağım. Kendimi üzmeden.

Sanırım önemli bir dönemeci aldım böylelikle.

Şimdi, önce duşa gireceğim. Sular kesikti iki gündür. Az önce sifon doldu, duydum. Sonra da beyaz gürültü için kulaklıkları takacağım. Bayıldım ben bu beyaz gürültü uygulamasına. Benim gibi ottan boktan dikkati dağılan bir insansan şiddetle tavsiye ederim. İnanılmaz bir enerji tasarrufu. Ne araba geçtiğini duyuyorsun, ne de diğer önemsiz ayrıntıları algılıyor beynin. Varsa yoksa işin.

Bu da çalışma masam ve mor sümbüllerim. Yeraz'ın hediyesi. Dün buluştuk. Blogdan tanıştığım insanlar hiç diğerlerine benzemiyor. Çok daha derin oluyor. Çalışma masasını da biraz toplamam gerek.


Perşembe, Şubat 18, 2016

Gündelik hayat ve gündem.

Şubat'ı yarıladık ve ben 2016 hedeflerimde birkaç değişiklik yapmaya karar verdim. Satranç hedefi örneğin. Kesinlikle çuvallamış durumda. Yılbaşından beri ne bir ders gördüm, ne de puanım ilerledi. Daha beterini söyleyeyim, oynayasım yok. Oysa böyle işi performansa bindirmeden önce doğal olarak yaptığım bir şeydi satranç oynamak. Demek ki yanlış birşeyler yaptım. Kesinlikle puan kaybetme korkusundan. Çünkü yeni bilgisayarın kendi içinde satranç programı var, puan filan kırmıyor, onunla seve seve oynuyorum kısa bir süredir. Ama kaçamak yapar gibi. Hem de beni yerden yere vurmasına rağmen. Diğerine elim gitmiyor. Puan hesabı yapana.

Satrancı bir hedefe bağlamayacağım. Puan kaç olursa olsun. Belki turnuvaya da katılmam. Zaten artık kendimi yeteneksiz buluyorum. Ya da tanıdığım herkes aşırı yetenekli. Kendime diyorum ki böyle yargılara varma. Ama elimde değil. Bilgisayarın programı fena ezdi beni galiba. Hatta ezmek ne demek. Cesedimi çiğneyip geçti. Evet. Kesin karar verdim. Satrancı hedefe bağlamak yok. Kendi haline bırakacağım.

Küçükken ikiz arkadaşlarım vardı bir kız, bir erkek. Birisi bir oyunu kaybettiği zaman, üzüldüğünde, "altı üstü bir oyun bu" diye teselli ederlerdi hemen. "Ciddiye almaya değer mi?" gibisinden. Öyle tatlı söylerlerdi ki bunu. Oyun sözünün üstüne bastırırlardı. Oyunnn ! Şimdi bana lazım bu laf. Koca kadın oldum. Satrançta yeniliyorum diye üzülüyorum. Buradan bakınca ne saçma. Oyun kız bu! Eğlenmek için, oyalanmak için. Hadi. Hafifle azıcık. O kadar ciddiye alma.

Bugün romanın ikinci bölümüne el attım. Kolay olmadı masanın başına geçmek. Yazdım bir şeyler. Benim oturduğum bu sokak aşırı gürültülü. Gürültüyü kesmenin bir yolunu buldum: beyaz gürültü. Kulaklığı taktım, uçakta gidiyormuşsun gibi bir ses. Çok açmayacaksın. Gerçekten seni dışarıdan soyutluyor. Daha kolay odaklanabiliyorsun.

Dün gece bir film seyretmek istiyordum. Elimde Spirited Away (Ruhları Kaçışı) vardı. Ayılıp bayılanı kesin olmuştur, anlarım, ama ben çok sıkıldım. Zaten bitirmedim. Tamam, kabul, çok geniş hayal gücü kullanılmış ama bana göre değil.


Tek beğendiğim tarafı konunun, "kokuşmuş ruhlar hamamı" etrafında geçmesi. Yani kirlenmiş ruhlar temizlenmek için hamama geliyor. Hamamın sahibi de büyüler yapan kötü ruhlu bir çeşit cadı. Yanında çalıştırdığı insanlara isimlerini (yani kimliklerini) unutturuyor. Böyle anlatınca sanki güzelmiş gibi geliyor (bana bile). Ama eksik bir şeysi var. Belki sahneler fazla uzun sürüyor. Genel bir sündürülmüşlük hissi var. Hadi diyorsun içinden, hızlan azıcık. Ne olacaksa olsun. Evet zayıf tarafı bu bence filmin. Kokuşmuş ruh on adımda giremiyor banyoya. Banyo on saatte taşıyor da taşıyor. Bilmiyorum. Sanki "kokuşmuş ruh hamamı" fikri daha güzel işlenebilirdi. Ama ödülleri toplamış mı, toplamış. Yanılmıyorsam bir Oscar'ı var. Bir de sonunu güzel bağlamışsa onu da bilemeyeceğim çünkü sabrım yetmedi sonuna kadar izlemeye.

----------

Ve yukarda bütün yazılanlar bir anda önemini yitirir. Gün içinde normal radyo dinlemediğim için, televizyonu çalıştırmadığım için, beklediğim bir haber, gelmemiştir ama yine de bir bakayım diye facebook'u açmamla Ankara'da oturan bir arkadaşımın Ankara bombalanmasında güvende olduğunu bildirmesi ile endişeli soru işaretleri oluşmaya başlar. Bir yanlışlık olmalı, sonbahardaki bombalamayı neden şimdi gösteriyor ki? Hemen NTV'yi açtım. Haber kanalı diye biliyorum ya. Fakat NTV meclisteki bir anlaşmazlığı anlatıyor, altta bir yazı Ankara...bombalı saldırı...Ne Ankara'nın neresinde olduğu yazılı, ne ne zaman olduğu, ne ölü ne de yaralı sayısı. Varsa yoksa Başbakan onu demiş, Cumhurbaşkanı bunu demiş. Dedikleri de birşey olsa. Diğer haber kanalı olmayan kanalların birinde dizi yayınlanıyor. Alt yazı bile geçmiyor. Normal geliyor artık değil mi? Dünya yansa dizi yayınlamaya devam eder bunlar. Neyse saat başı oldu da NTV'den doğru dürüst bir haber alabildik. Hepimize geçmiş olsun diyeceğim ve karamsar fikirlerimi susacağım.



Pazartesi, Şubat 15, 2016

İvme

Vay blog, bugün kendimle gurur duyuyorum. Yapılacak bir yığın işim vardı, fakat tembellik diz boyu.    Böyle bir saçma hallerdeydim. Fakat daha önce başıma geldiğinden ve bu konu ile ilgili yazmış olduğumdan aklımda kalmış ne yapmam gerektiği. Önemli olan ivme. Listedeki en zahmetsiz, en kolay, en küçük işten başla. Mesela ojeleri çıkarmak olabilir. Harekete geçince bir kere devamı çok da zorlanmadan geliyor.

Öyle yaptım. Sonra aradan bulaşıkları çıkartayım dedim. Bulaşık makinesini boşalttım. Boşalttım madem kirlileri de koyayım dedim. Kirlileri yerleştirdim. Şu ocağın üzerindeki tavalar kirli kirli kalmasın dedim, onları elde yıkadım. Tezgahları sildim. Ocak gözüme battı. Ocağı temizledim (bir aydır filan yapılacak iş listemde). Mutfak tastamam oldu. Beyaz koltuğun üstünde bir haftadır duran bir ambalaj kutusu vardı ortalığı çok dağınık gösteriyordu. Onu da kaldırdım. O arada bankadan telefon geldi. İptal ettirdiğim bir kredi kartının son onay işlemi vardı. O da çıktı bitti aradan.

En son perdeler. Onları beğenmiyordum. Yani beğenmemek değil de bıkmak. Güneşlik alsam onların yerine diye düşündüm. Ama eski perdeler ne olacak. Bir de bu ay (sene?) bütçemi göçerten bir alışveriş yaptım zaten şimdi bir de güneşlik mi alacağım? Ne yapsam acaba. Katlansam mı perdelerin bu haline derken geçen gün, ampul parladı kafamın üstünde. Perdeleri ters çevirip tüllerin arkasından takıp güneşlik gibi kullanmak. Dahi miyim neyim?

Az önce hepsini çıkartıp tüllerin rayına perdeleri, desenli tarafı sokağa bakacak şekilde taktım. Tülleri de makineye attım yıkanıyorlar. Birazdan asacağım temiz temiz. Tül yıkama da çıktı mı aradan?

Hiç bugünden böyle bir performans beklemezdim.

Şimdi dışarı çıkıp, çorbalık sebze alacağım. Bir kaç şişe de bira (dolapta bulunsun). Bu gece mısır patlatıp, film izlemeyi düşünüyorum.

Ve gelsin sebze çorbası tarifim. Öyle çok özel bir çorba değil. Sadece kendime hatırlatma amacıyla. Yapması çok basit ve pişerken çok keyif aldım. Oldukça doyurucu. Asıl tadı sonradan eklenen peynir limon ve nane veriyor.

Bana huzur veren bir görüntü.

Sebze çorbası:

Malzemeler:
1 orta boy patates
2 orta boy havuç
4 dal brokoli
3 diş sarmısak.
3 su bardağı su.
Limon
Kuru nane
Toz zencefil.(isteğe bağlı)
Tuz.
Dil peyniri gibi eriyip uzayabilen bir peynir ( bende çesil vardı onu kullandım).

Yapılışı:
Sebzeleri ayıklayıp yıka ve dilim dilim doğra (brokolileri bütün bıraktım). Su o sırada kaynasın. İçine bol tuz at. Sebzeleri içine at. Sarmısakları ekle. Sebzeler yumuşayana kadar kaynasın. Sebzeler yumuşadıktan sonra dikkatlice blender'a aktar ve döndür.

Üzerine toz nane (2 çorba kaşığı), toz zencefil (isteğe bağlı) serp. Servis yaparken peynirleri ekle.

Afiyet olsun.



Cuma, Şubat 12, 2016

Mahrem mi yoksa tabu mu?

İşte gene çok güzel bir zaman. Dışarısı kapalı ve yağmurlu, karnım tok ve yapacak bütün işlerimi erteledim, yayıldım koltuğa, kucağımda bilgisayar, yeni blog postu gireceğim. Yanıbaşımda sütlü kahvem ve çikolatam.

Sana kaç gündür bahsetmek istediğim birkaç konu var. Aralarından seçim yapmam lazım. Bazılarını erteleyeceğim sanırım başka postlara. Hem belki o zamana kadar biraz daha olgunlaşır.

Bugün anlatmak istediğimi hiç bahsetmesem mi acaba diye çok düşündüm. Çünkü mahrem bir yanı var. Sonra da mahrem mi gerçekten yoksa tabu mu diye düşündüm. İkisi farklı şeyler. Aradaki geçiş ince. Ayrıca bu blogu okuyan az sayıda da olsa erkekler de var ve konu onları zerre ilgilendirmeyecek diye düşündüm ve çekindim. Ama belki onları da ilgilendiriyordur dolaylı olarak. Eş durumundan dolayı. Olmadı ağabey durumundan dolayı. O da olmadı oğul durumundan dolayı. Hem daha önce yazdığım yazılarda böyle bir endişe taşımadım hiç, erkekler şimdi bunu ne yapsın diye. O zaman otosansür devreye giriyor olabilir. Hmm...

Yazmaya karar verdim sonuç olarak. Çünkü tabuları yıkmaya bayılan bir şövalye tarafım var. Çünkü bu konuda yazılmış bir blog yazısına denk geldiğimi hiç hatırlamıyorum. Ve olsa iyi olurdu, bana biraz yol gösterici olurdu.

Yaş grubuyla da alakalı olabilir bu. Ne de olsa bloggerların ezici çoğunluğu yirmi ila kırklı yaşları arasında. Hamileliğini anlatan yüzlerce, binlerce blogger varken, menopozunu anlatan hiç blogger yok. Ya da bana denk gelmedi diyeceğim ama sanmıyorum. Oysa ikisi de üremeyle alakalı. İkisi de sıkıntılı bir dönem. Bir tuhaflık yok mu sence de bu işte? Hani var ya Nasreddin Hoca'nın kazan hikayesi, doğurduğuna inandın da, öldüğüne mi inanmıyorsun diyor. Ben de diyorum ki, doğurduğunda anlatmaya/dinlemeye değer buluyorsun da, doğuramadığında neden sus otur yerine, kendi içinde yaşa ne yaşayacaksan tavrı? Haksızlık. Saygısızlık. Hamile bir kadına gösterilen şefkat, hassasiyet ve ilgiyi menopoza giren bir kadına da gösterilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü başka türlüsü köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek gibi geliyor. Çünkü şefkat ve anlayışa ihtiyacı(m) var.

Aslında bahsetmek istediğim şey az. Adet döngüm çok düzenli ve kısa bir döngü olmasına rağmen (24 gün) geçen sefer tam bir döngü atladı. Ve ben o koca döngü süresini, koca bir PMS (pre menstruation syndrom: adet öncesi sendromu) olarak yaşadım. Sadece sivilcelerim pörtlemedi ama ruhsal olarak tam bir barut fıçısı gibiydim. Ömrümün sonuna kadar böyle PMS'li yaşayacağım diye çok korktum. Sonra işte bir kaç gün önceki postta da anlattığım gibi, dizginleri elime almaya karar verdim. Beslenmeme dikkat ettim. Yoga yaptım. Meditasyon yaptım. Sakinleştim. Hem vücudum, hem ruhum rahatladı. Ve yoga yaptığımın ikinci günü hayretler içinde kaldım çünkü döngüm yeniden başladı. Yani şu an menopoza girmiş sayılmıyorum. Öyle sayılması için, bir sene boyunca adet görmeyecekmişsin. Ama bence sinyal vermeye başladı. Kırk dört yaşındayım, ve bu kadar erken beklemiyordum. Ellili yaşlarımda olur sanıyordum. Ve o zaman da bu menopoz halleri benim ruhsal durumumu çökertecek sanıyordum. Şu an hiç öyle çökmüş veya hüzünlü hissetmiyorum. Sadece beni nelerin beklediğini bilmek istiyorum. İnternetten araştırdığımda sıcak basması dışında bir bilgi edinemedim. Kadın doktorundan da nedense hiç ümitli değilim. Anneme sorduğumda da pek aydınlatıcı bir cevap alamadım. O yüzden buraya yazmaya karar verdim. Kemiklerin zayıfladığını filan onları biliyorum. Ama neye benziyor bu süreç, ruhsal anlamda, nasıl kolaylanır? Pratik bilgiler lazım. Çok mu zor yoksa işte tek sıkıntısı sıcak basması ve kemik erimesi mi? Bilmiyorum. Şu an tek bildiğim, yoganın çok yaradığı. İnsan vücudu çok acaip bir şey. Ruhsal halin fizyolojini, kimyanı doğrudan etkiliyor.

Son birşey söyleyeceğim: "menopozlu kadınlar" sözcüğünü alaycı, hatta aşağılayıcı olarak kullanıldığına şahit oldum. Sakın yapma. İnsan türünün devamının bütün yükünü ve sıkıntısını vücudunda ve ruhunda taşıyan kadına saygı duy, dahası şefkat duy, anlayış göster.

Bu konudaki paylaşımlarımı menopoz etiketiyle devam ettirmeyi düşünüyorum zamanı geldikçe.
Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar. Sevgiyle, saygıyla, huzurla ve sağlıkla kal.

Ekleme: Bu postu yazıp yayınladıktan sonra şöyle bir post buldum İngilizce yazılmış, kendi menopoz deneyimini, nasıl yaşadığını, nelerin değiştiğini, hangi sorunlara nasıl çareler bulduğunu anlatmış sanırım Yeni Zellanda'lı, sanırım diyetisyen ve taş devri diyeti uygulayan bir kadın. Beni en çok gülümseten yanı ise postun ilk cümlesi "bunu yazmadan önce tereddüt ettim, kendim ve menopozumla ilgili yazmaktan" demiş :)






Perşembe, Şubat 11, 2016

Hayatlar, düşünceler.

İşte geldi blog saati. En sevdiğim etkinliklerden. Yazacak çok şey birikti. Evet sadece bir günde. Nasıl olduğunu ben de anlamadım. Şu an konuları toparlayıp bir bütünlüğe sokabileceğimden çokça şüpheliyim. Deneyelim bakalım. Gelişine...

Ortam yaptım. Işıklar küçük küçük. Gecenin içinden kayarak uzayan saksofon melodileri. Ve bugün de başarabildiğim pambuk ruh. İnternet'in bugüne kadarki en büyük insan icadı olduğunu düşünürdüm. Artık öyle düşünmüyorum. Kesinlikle yoga daha büyük bir icat. İnternet ikinci büyük icat.

Dün gece sabahın üçüne kadar Michel Foucault'nun hayatını okudum fransız Wikipedia'sından. Günün çorbası Esra Erol, Foucault ve edebiyat başlıklı bir yazı yazmış. O yazıda da şöyle bir makaleye bağlantı vermiş. Her iki yazıyı da çok beğenerek okudum. Ve Foucault'yu merak ettim.

Michel Foucault'nun kitapları öğrenciyken kütüphanelerde karşıma çıkardı. Hatırladığım kadarıyla tuğla ebatındaydılar. Okumam gereken onca kitabın arasında merak edip elime aldığımda, sayfalarını karıştırdığımda suyun yağı ittiği gibi iterdi beni. Böyle yazarlarım var yıldızımın barışmadığı. İtici bir unsur vardır. Organik bir bağ kurmama engel. Zorluğundan ayrı. Böyle olunca zorlamam kendimi. Vardır bir sebebi derim. Bilirim bir gün o sebebi anlayacağımı. Ve bırakırım kitabı.

Pazar gününden bu yana hem hayat hem de okumalarım beni bu yazarlardan ikisini incelemeye götürdü. Biri Prévert. Biri de dediğim gibi Foucault. Hayat hikayelerini okudum. Bazı şeyler netleşti kafamda. Neden bir türlü ısınamadığım. Ayrıca,  felsefe diyordum geçenlerde. Structuralisme 'in (Yapısalcılık sanırım türkçesi) Varoluşçu düşünce akımının sonrasında geliştiğini öğrendim örneğin. Ama Yapısalcılıktan tam olarak ne kastedildiği hala net değil kafamda. Lacan'ı saymışlar Yapısalcılarda. O tamam ama yetersiz. Araştıracağım bir ara.

Foucault'nun özellikle ergenlik dönemini okuduğumda ergen psikopatolojisi vakası okuduğumu sandım. En endişe verici olanlardan. Hem de, henüz çok bariz endişe verici işaretlere gelmeden bile (sınıfta yere uzanmış göğsünü jiletlemiş halde bulmuşlar bir kere) endişelendim. Çok açık bir dengesizlik sezdim. Eyvah dedim. Hayat bu değil. Duvara toslayacak. Tosluyor da nitekim. Sınıfın en parlak öğrencisi olmasına rağmen, çok önemli bir sınavı geçemiyor. Jürinin gerekçesi, "sorulan soruya yanıt vereceğine ne kadar bilgili olduğunu göstermeye çalıştı." Sonrasında intihar girişimi. Bu cümle işte önemliydi benim için. Tanıdık geldi. O kitapların bazılarında hissettiğim duygu buna yakın birşeydi. Haddinden fazla zorlama da geliyordu bana. Proust da öyle gelir. Okuldaki arkadaşlarını da dehasıyla ezmeye çalışan bir ergenmiş.  Kısa zamanda herkes nefret etmiş ondan. Anladığım kadarıyla ergenliği eşcinselliğinden utanmasından ve kabullenememesinin çokça etkisinde kalmış. Sanki sonraları biraz daha huzur bulmuş. Ya da hayat hikayesi çok duygusal ayrıntılara girmemesinden de öyle bir izlenim bırakmış olabilir bende. Ama bir insanın kitaplarına yanaşamıyorsam bir türlü, belki de insan olarak da pek yanaşamayacağım olmasından olabilir diye düşünüyorum artık.

En zor ve elit okulları okuyup, en zor sınavları başarıp, çok az insana nasip olan en onurlandırıcı mertebelere gelmiş. Bir çeşit Bobby Fischer bana sorarsan. Felsefenin Bobby Fischer'i. Sadece felsefenin kullanım alanı daha geniş. Sistemin sadece işçileri sömürdüğünü zanneden solcular var. Bence, Fransa için söyleyeyim, Foucault'nun okuduğu Ecole Normale gibi yerlerde okuyan elit aydınların kanını emiyor asıl sistem. Ödül olarak şan veriyor, sosyal başarı veriyor o da bazen. Şansın yaver giderse. Savaştan sağ dönen bazı askerlere madalya takmaları gibi bir şey. Oradaki kanlı rekabetin nasıl bir şey olduğunu, orada "hayatta kalabilmek" için insanların hayatlarının bir dönemini (yarısını?) feda edip dengesiz bir hayat sürmek zorunda kaldıklarından (sakat kalmak diyelim mi korkmadan) kimse bahsetmiyor. Bir de şu denir Fransa'da, "fabrikada işçi olmak istemiyorsan, derslerini iyi çalış." Çalışmış işte. Sonuç? Her şekilde sistemin senin kanını kurutması. Ya kolunu, ya beynini.

Diyeceksin ki, sistem değil Foucault'nun dengesizliğinin sebebi, kişisel sorunları. Bir de kendi iradesiyle okumuş diyenler çıkacak. Geçilmesi gereken sınavlar, başarılı olmak gibi bir ödül varsa işin ucunda, sistem o kişisel sorunları sömürmüş sayılır bana göre.

Çok uzun, çok derin bir konu bu. Düşüncelerim karışık. Tahmin ettiğim gibi toparlayamadım. Aslında saatlerce okuyup, okuduklarım hakkında düşündüğüm binbir şeyi toparlamak ve bir blog postuna sığdırmak zor.

Daha Prévert'e gelemedim bile. Prévert, Foucault'nun zıttı. İlkokul mezunu gibi birşey. Heteroseksüel. Şiirleri fransız okullarında çokça ezberletilir. Kendisinden de şiirden de uzun süre nefret etmemin sebeplerinden biridir. Bir tane şiirini nihayet anladım. Bir kuşun portresi nasıl çizilir onu anlattığı şiir. Orta birde filan ezberletmişlerdi bize. Geçen gün araştırdım. Aslında şiir nasıl yazılır onu anlatmış o kuşlu şiirde, güzel anlatmış. Ama orta bir çocuğunun önüne böyle bir şey koymak düpedüz saçmalık. Şiiri ziyan etmişler. Ama öbür şiirlerini hala beğenmiyorum. Ezberlenecek şiir değil onlar. Okursan hoşuna gidebilir. Ama yetişkinken. Ve kendi rızanla.

Belki de Foucault'yu da artık okuyacak yaşa geldim. Onun bu huysuzluklarını gözönünde bulundurursam, çok kalbime yakın tutmadan okursam, organik bağ kurmadan, sadece fikir bazında, ve mesafemi koruyarak faydalı kavramlar bulabilirim diye düşünüyorum. Yukarda Günün Çorbası'nın bahsettiği makale iştahımı kabarttı çünkü. İzdivaç programlarının tam olarak nesinin dayanılmaz geldiğini anladım mesela. Dayatmaya ve yaymaya çalıştığı değerler.

Düşünürlerin ve sanatçıların ne tür bir hayat sürdüklerini anlatan yazıları seviyorum. Hayatla ilgili çok şey öğreniyor insan oralardan. O düşünürlerin ürettiklerinin ötesinde şeyler. Yere göğe sığdırılmayan insanların gerçek hayatlarının nasıl olduğunu bilmek çokça perspektif katıyor işe. Kimsenin bahsetmediği gerçekleri görüyorsun. Tarih ve şöhret algılarımızı çokça çarpıtıyor bence.















Salı, Şubat 09, 2016

Mutluluk bazen bir tercih mi?

Dün dedim ben sana, bugün daha güzel olacak diye. Nitekim... Anlatayım mı neyi farklı yaptığımı?

Geceden başladım. Benim düşüncem bu. Gece uykuya dalarken düşündüklerin, ertesi günün ruh halini etkiliyor. Bence Merkür'ün ters gitmesinden yüzde seksen daha bile çok. Beni sinirlendiren ve vakti zamanında sinirlendirmiş bir sıra insan ve olay vardı. Teker teker karşıma aldım:

 Fi tarihinde olmuş şu X olayını şu an değiştirme imkanım var mı? -Yok. - Düşünmenin bana bir faydası var mı? - Yok. O zaman, arka kapıdan alayım sizi. Sıradaki...

Bu sabah bir telefon gelecekti ve geceden bunun endişesini yaşıyordum. Aynı yukardaki kriteri uyguladım: şu an bunu düşünmem yarınki olaya bir avantaj sağlayacak mı? Herhangi bir etkisi olacak mı - Hayır. O zaman, arka kapı lütfen. Böyle bir resmi geçit oluştu. Hepsi sıraya girmiş canımı sıkmaya. Can benim, sıkmaya mecbur değilim. Hayatta güzel şeyler de var. Onları düşünme tercihini kullanabilirim. Hele ki uykuya dalacakken. Başladım güzel şeyleri düşünmeye. Yatağa daha bir gömüldüm. Sıcacık. Sanki pamuklara sarılmış gibiydim. Dalmışım çok geçmeden.

Bu sabah geldi o meşhur telefon. Hiç endişelendiğim gibi olmadı. Tersi oldu. Hayat işte. Hem ben sinirli sinirli pişmiş aşa soğuk su katacaktım belki, hem de huzursuzluğum yanıma kalacaktı.

Neyse o telefonla ilgili son işleri de yoluna soktuktan sonra, yapılacakları sıraladım. Duşa girdim. Temiz temiz giyindim. Sonra hemen bir yoga yaptım. Anıl'ın blogunda bulduğum bir linkten denedim bu sefer. Onbeşinci dakikada aşırı yorulmuştum, oturdum. Biraz nefes alıştırması yaptım. Sonra da beş dakikalık kısacık bir meditasyon. Yoga'yı videoda olmayan ceset pozisyonuyla bitirdim. Sonra da hayatımdaki olumlu olan herşeye şükrettim. Musluğumdan akan suya, prizin ardındaki elektriğe, başımın üstünde bir dam olmasına, aldığım nefese, aklımın hafızamın çalışmasına, buzdolabında olan yemeklere, kavuştuğum huzuruma, hepsine ve daha birçok şeye şükrettim. Çok iyi geldi. İhtiyacım varmış. İfade edemiyormuşum bu şükretme ihtiyacını epey bir süredir. Olumsuz bir duyguya dönüşüyor öyle olunca, çürüyen bir bitki gibi. Yarın gene şükredeceğim, yoga ve meditasyondan sonra.

İşte bütün günü bunlar kurtardı. Pambuk gibi oldum, pambuk.

Ondan sonra tezgahta duran bulaşıklar bile külfet gibi gözükmedi gözüme. Çünkü yemek yiyebildiğim için çıktı onca bulaşık. Kavga etmeden, sakin sakin topladım. Küçük şeyler, büyük farklar.

Şu an sakin bir müzik çalıyor salonda. Çalışma masasındayım. Bu güzel gün en güzel nasıl biter, onu tasarlıyorum. Yemek yemedim. Yemek önemli. Ama aç değilim. Akşam üstü acıkmıştım, güzel bir tost yaptım. Browni de yapacaktım vişneli. Malzemelerini almıştım. Sonra vazgeçtim.

En güzeli romanın yeni bir bölümünü çalışmak olurdu fakat canım çekmiyor. Belki bir el satranç oynarım. Yeğenimi saymazsak, bir aydır neredeyse satranç oynamıyorum.

Birkaç haftaya bahar müjdecisi günler gelince, termosuma çay doldurup, parka gitmeyi planlıyorum. Geçen gün bir kadın gördüm öyle. Bankın üstünde, termosundan çay içiyordu. Geçen yazı hatırladım. Ne güzeldi...Belki de tüm ömrümün şimdiye kadar en güzeli.

Pambuk demişken, görsellerde aratınca şu çıktı karşıma, adını çok duymuştum da böyle karla kaplı bir ovaya benzediğini bilmezdim. Pamuk tarlası. Dünya gözüyle görsem bir gün keşke.















Bet.

Gün çok verimsiz geçti. Bir kaç önemli iş gördüm elbet ama sanki o içi boş cipslerden birini ısırmışım gibi bir duygu oluşuyor bugünü düşününce. Demek ki o önemli sandığım işler o kadar önemli değildi.

Gün güneşliydi. Ve ben onu mu yapsam, bunu mu yapsam, dur önce bir plan yapsam diyerek saatlerimi harcadım aptal gibi. Ve gün akşam oldu.

Aslında Alkım'a giderdim başka zaman olsa, o manzaralı kafesinde yazardım romanımı, ama onlarla tartıştım dün. Asabımı bozdular.

Genel olarak bozuk bir asapla dolaşıyorum günlerdir. Dış etkenlerin de bunda payı vardır muhakkak. Muhtemelen hormonal bir etken de var.

Yüzümü tek güldüren şey kilolarım. Miktar olarak daha çok yememe rağmen kilolar gitmeye başladı. Bu sabah 66.2. Eylül ayında filan 62 civarıydım. 66 bana çok ama 68'i gördüğüm için gene de halime seviniyorum. Aslında meditasyon'u tekrar hayatıma soksam. Düzenli olarak yaptığım zaman yazdığım yazıları okudum. Gerçekten olumlu bir etkisi varmış. Yani gözle görülür. Ve yoga. Bugün yapacaktım göya. Neyse abur cuburdan uzaklaşmaya başladım, o da bir başlangıçtır. Dört-beş gündür, ıspanak salatası, ciğer, hamsi, tavuk, salataya çiğ şalgam. Sabahları tahin pekmez. Dün ekmek tatlısını çekmedi canım. Bu iyiye işaret.

Deterjan da bitmişti, bugün çıktığımda onu da aldım. Şimdi gidip bir boy çamaşır yıkayayım. Eviyeyi parlattım. Batmış haldeydi. Çamaşır yıkamak bana hep iyi gelir. Fırında birşeylerin pişmesinin beni hissettirdiğine yakın bir kendinden memnun olma hali.

Silkelenmem gerek.

..........

Yok. Çamaşır yıkamadım. Vurdum kafayı yattım. Bir nebze daha iyiyim. İşte o günün, parmakların arasından kum gibi kayıp gitmesine engel olamadığın günlerden biri. Sanki kafanı sudan çıkarabilsen, ne yöne yüzebileceğini kestirebileceksin, ama çıkartamıyorsun: her hareketin saçma bir çırpınış, her hareketin kayıp. Neyse geçer.

Dümeni tekrar ele almam lazım. Yavaş yavaş. Acele etmeden. Sıkılmadan. Darlanmadan. Kademe kademe. Az az. Kıyıya çok yakınım, biliyorum. Dış etkenler, kötü şartlar...Bunları içime almamalıyım. Dışımda kalmalı. Başkalarının davranışının sorumlusu ben değilim. Tekrar et bunu. Ama bazen ayar vermek de gerekebiliyor.  İşte onu yapmak büyük ustalık. Çamuru üstüne sıçratmadan yapabildin mi, kralsın. Bense tepeden tırnağa çamura bulanıyorum.

Yarın daha güzel bir gün olacak, inanıyorum. Ve yarından sonrası da. Biraz düşüneyim ben, nerede kontrolü kaybettiğimi. Yarın da hava güneşli olacakmış. Bu güzel haber.

Ana karakterin ismini bir türlü oturtamıyordum. Ece dedim, olmadı. Şimdi unuttuğum başka isimler de. Işın dedim en son, ama o da olmadı. Bugün aklıma yeni bir isim geldi. Geldi ve cuk diye oturdu karakterin üstüne, bana sorarsan. İsim önemli.







Cuma, Şubat 05, 2016

Bir kış günü ancak bu kadar güzel olabilir.

Akşam yemeği midemde. Karnım çok ayarında tok. Yemek sonrası kahvem yanımda. Ev sessiz. Sadece biraz caddeden taşan, gündüze göre seyrelmiş akşam trafiği sesleri. Bugün güzel bir gün geçirdim. Sana anlatmam lazım. Hadi gel.

Bir kere tartıda ilk defa 66.7'nin altını gördüm, iki aydır filan olmuyordu. Hemi de dün gece ayıptır söylemesi, mükellef bir akşam yemeğinin üstünden kaymaklı ekmek kadayıfını götürmüşken. İnanmıyorsun değil mi şimdi sen bana. Dahasını da söyleyeceğim. Sabahında da tahinli pekmezli kahvaltı yapmıştım. Ben de zor inandım sabah, doğruya doğru.

Dün akşamı söyleyeyim önce. Geceyarısına yakın, fb'ta kardeşimi yakaladım. Okullar Şubat tatilindeymiş ya, bizimkilerin de Bursa'dan döndüğünü annemden öğrenmişim, tatil daha bitmediyse değerlendireyim istedim. Uzun lafın kısası, iki minik beyefendiyi kardeşim bugün bana getirmeye razı oldu. Bir sevinç, bir coşku bende. Konuşmamız bitti, kardeşim ben yatıyorum dedi, gitti.

Hiç zaman kaybetmeden, arkasından çocukluk arkadaşım Z.'yi yakaladım gene fb'tan. Hal hatır sorduk birbirimize, ondan bundan konuştuk. Konuşunca dedim sana bir haberim var. İlk öykümü ilk ona göndermiştim, kızıyla beraber okumuşlar çok beğenmişlerdi. Dedim ki romanı yazmaya başladım. Plan tamam, ve dün ilk bölümü yazdım. Çok sevindi, hemen bana synopsis gönder dedi. Dedim arka kapak yazısı var onu göndereyim. Bir de ilk bölümü. Tamam dedi. Sonra fb'tan çıktı.

Evet ilk bölümü evvelsi gün yazdım. Geriye kaldı yirmi üç bölüm. Fakat ne zormuş kardeşim. Ben sanıyorum ki ohooo yıllardır yazıyorum, su gibi yazar bitiririm. Yok. Öyle olmuyormuş. Bir kere çok kısa oldu, hadi onu geç. Sonra ben belirli bir şey anlatacaktım, öne başka yazılar girdi. Tiksindim mi kendi yazımdan. Sabah bir okuyayım taze kafayla bakalım nasıl geliyor gözüme diye sabahtan medet umdum. Yok yani. Ben böyle sanatsal sanatsal, estetik estetik, oymalı dantelli yazabileceğimi, hatta döktüreceğimi sanırken pöf. Yok. Z. hiç beğenmeyecek, biliyorum. Ayy başladım bu sefer; romancılık senin neyine, sen kendini ne sanmıştın ki, sanatçı mı sanmıştın. Unut bence. Çok vasatsın. Filan böyle bir bet bir ruh halindeydim bu sabah.

Derken, Dukuju'dan sıcacık bir yorum geldi geçmiş yazılarımdan birine. Yazının konusuyla ilgili bir yorum bırakmış, bir de altına not olarak, sabahtan beri blogu en başından okuduğunu ve çok keyif aldığını yazmış. En başından sırayla...Demek ki okunabiliyor. Keyif... Doğru, başkaları da demişti bunu başka zamanlar. Tamamen aklımdan çıkmış. Tamam sanatçı değilim belki, ama keyifli bir roman yazmayı deneyebilirim. Çünkü sanat da sanat diye kendimi tüketme pahasına bir eser çıkacaksa zaten yazık bana yani. Çıkmasın. Eksik olsun.  Bir de şimdi aklıma geldi. Yazdığım belki pek sanatsal olmayabilir. Fakat onu yazarken çok keyif aldım ben o gün. Bu da kayıtlarıma geçsin burada. Keyif demişken. De mi. (Bu arada Z.'ten hala yorum gelmedi birinci bölümle ilgili.) Kısacası Dukuju'nun yorumunu, ve içinde keyif geçen cümlesini sıcak su torbası gibi kalbime bastırdım bütün gün.

Sonra benim beyefendiler geldi. Nasıl özlemişim ya. Küçük ortalığı talan etti biraz ama olsun. Gözümde değil. Büyükle de bir el satranç oynadık. Yendi beni. Güzel yendi. Çok durmadılar. Yolları uzundu. Gitmeden büyükle beş kere filan sarıldık birbirimize. Dur bakayım ne dedi tam kalkmaları gerektiğini anladığında? "Bu ağır oldu" dedi. :)))) Onlar gittikten sonra içime ılık ılık bir şeyler aktı. Galiba sevgiydi. Koltuğa uzanıp, düşüncelere daldım. Özlemeye başladım hemen. Halen de özlüyorum.

Böyle işte blog. Şu yazı işinde bir denge tutturmam şart. Keyif güzel bir kıstas. Hem iddiası da yok. Bir de sonuçta ben ilk taslağı yazmış sayılmam. Sadece bölümleri yazmıştım. Muhtemelen bir tane yazıp bitirip üstünden bir cila geçmek en doğru yöntem olacak. Yoksa hiç durmadan parlat. Olmadı sil. Baştan. Deli işi yani.

Meraklısına not: Scrivener'ı indirdim. Deneme sürümü. Çok memnunum şimdilik. En beğendiğim özelliği, ekranın kenarlarını karartıp sanki daktiloya kağıt takmışsın gibi bembeyaz bir sayfada yazma imkanı sağlaması. Word'deki gibi yukarda menüsüydü düğmesiydi yok. Zor tarafı ise asgari yarım saatlik eğitim süresi. Kesin satın alacağım.

Salı, Şubat 02, 2016

Doğum sancısı.

Vay blog. Geç karşıma. Biraz dertleşeyim senle. Doğum sancılarımı anlatayım sana. Anlattıkça açılayım. Sancılarım dinsin. Sen beni hep dinlersin zaten.

Şu an çalışma masamdan yazıyorum. Görsen ne havalıyım. Gözlüğüm gözümde. Çayım yanımda. Işık soldan aydınlatıyor. Etrafımda roman notlarım. Kalemler elma yeşili eski bir kupanın içinde sağda. Aynı bir yazar gibiyim.

Bugün A. ile buluştuk. Ne güldürdü beni bilsen. Çok komik kız. Seviyorum komik insanları. Yani ayrı bir seviyorum. Zenginlik bence. Bir de dün gece düşünüyordum. Bu ülkede mizaha ayrı bir yatkınlık var. İnsanlar hiç o değilmiş gibi çok kaliteli espriler patlatıyorlar durduk yerde. Fransa'da ben öyle şey görmedim hiç onca sene. Cem Yılmaz da diyordu bir sefer. Bir çiçekçiye girmiş, onun bunun fiyatını soruyormuş, bir tanesi çok pahalıymış, böyle Afrika'dan mı uzak bir yerden gelme çiçekmiş, "bu neden pahalı" demiş C.Y., çiçekçi de "o memleketine gidecek, para topluyor" demiş. C.Y. diyor ki röportajda "ne zaman düşündün ki bu espriyi, önceden mi hazırladın?", mizahtan ekmek yiyen bir insan olarak halkın karşısında ne kadar ezik olduğunu anlatıyordu. Ne diyordum ben? A.. Hah.

A. ile buluşmamızdan sonra bana bir şevk geldi. Eve geldim romanın başına oturdum, çalıştım. Fena gitmedi. Aslında romanın asıl mesajı daha net ortaya çıktı. Felsefi diyordum ya. O yanı. Ama... Hep bir ama var. Hep bir sancı. Doğum sancısına bu yüzden mi benzetiyorlar yazma sürecini. Dön dön gene sancı. Gerçi bitirme tezimdeki sancı gibi olmaz diye tahmin ediyorum. Kırk beş dakika uluslararası telefon konuşmasında anneme ağladığımı bilirim. "Anne yazamıyorum, herşey hazır ama yazamıyorum" diye. Hem o zaman teslim tarihi belliydi. Sayfa sayısı da kısıtlı. Yazmadın mı bir okul yılın gidiyordu. Yok öyle lüks yani. Eşek gibi yazacaksın. Jüri de okuyacak. Kendi kendime diyordum ki o zaman, bunu yaz bitir teslim et, dünyaları yazarsın. Bir nevi romancılığa içsel pasaport, kendime, kendimin çıkardığı. Demek ki o zaman da içimde vardı. Yirmi senedir var. Elbet vardı. Roman yazma isteği bitirme tezinden bile eski.

Bitirme tezi bir, bir de kısa öykü. Bunların çok faydası oluyor şimdi. Ama ağlamak istiyorum şu an. "Anne yazamıyorum" diye ağlamak. Bu son sancı mı bilmiyorum. Nefes alıp vermem lazım. Sakinleşmem. Bebeğime kavuşmama az kaldı. Yolda. Biliyorum.

Felsefe kısmını kafamda hallettim kendimce. Ağır okumalardan zaten vazgeçmiştim. Ha. Şöyle bir şeye baktım elbet. Felsefi roman örneği. Araştırdığım örneklerin içinde çok iyi bildiklerim var. Mesela Voltaire'in Candide'i. Camus'nün Yabancı'sı. Bunları didik didik incelemişliğimiz var lisede.  Hatta sınava bile hazırladık. Bırak okumayı. İliklerime işlemiş. Diğer birkaç tanesini de sadece okumuşluğum var: Kafka'nın Dava'sı, Sartre'ın Bulantı'sı, Kundera'nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği. Hatta felsefi romana örnek olarak Sofi'nin Dünyası'nı da saymış o makale. Bu kadarı bana yeterli geldi. Tekrar okuma gereği duymadım. Ve kendi söylemek istediklerimi yazdım. Sadece tekrara düşmeyeyim yeter dedim kendime. Lise felsefe kitabına baktım. Zamanla ilgili kim ne demiş. Benim söyleyeceklerimle alakalı bir yazara rastlamadım. Sadece St. Augustin benim düşündüğümü başka bir şekilde ifade etmiş, ama o da kısmi. Zaten benim onu romana yedirmeme engel olarak gelmedi bu bana. Tekrar gibi gelmedi. Yani çok önceden ifade edilmiş bir düşünceyi ısıtıp yeniymiş gibi ortaya çıkarmak gibi değil. Ben başka bir şey de söylüyorum onunla beraber. Olması gerekir böyle. Umarım işin kolayına kaçmıyorumdur.

A. diyor ki artık yaz! Yeter planladığın. Olmaz! Neyi nerede söyleyeceğimi olay örgüsünün neresine yedireceğimi önceden bilmem lazım. Yoksa sök baştan dik. Nefret. Ne der annem? Dikilmiş ceketin provası. O lafın argosunu ve sanırım orijinalini büyüdüğümde öğrenip çok güldüm. Eşekli hani. Anladın sen onu.

*******

Bu satırları yazdıktan sonra olay örgüsüne dört bölüm daha ekledim. O bölümler romanın ana felsefesini taşıyacak. Becerebilirsem elbet. Galiba artık işlem tamam. Vay be. Bu kadar yakın olduğumu sanmıyordum yazmaya başlamaya. Bazen durma noktasına öyle bir geliyor ki insan, bir daha bir rüzgar bulman aylar sürecek sanıyorsun. Yolda eklemeler çıkarmalar olabilir. Ama galiba gemi hazır. Direkleri ve yelkenleriyle.

Evet galiba artık başlayabilirim. Kısa öyküde de bu tedirginlik vardı. Ne yazacağımı biliyorum ama gene de becerebilecek miyim tedirginliği. Suya atlamadan yüzmeyi öğrenemezsin. (Bir  bölüm daha ekledim şimdi.)

Başlıyorum blog. Galiba Scrivener'ı indireceğim. Başlıyorum inanabiliyor musun? Heyecan, korku, sevinç içimde harman. An itibariyle yirmi dört bölüm. Haydin ben kaçtım. İşim var. Bana şans dile. Bir de sabır. Sancılanmayayım artık mümkünse.