Cumartesi, Ocak 30, 2016

Sıradan bir Cumartesi günü.

İşte bir Cumartesi öğleden sonrası. Hava kapalı. Ev loş. Salonun içinde sayılabilecek amerikan mutfaktan bulaşık makinesinin mırıltısı geliyor. Ben tekli koltuktayım, ayaklarımı kırmızı koltuğun kolluğuna dayadım. Kucağımda bilgisayar. Evde başka kimse yok.

Az önce kahvaltımı bitirdim. Bugün ne yapacağıma karar vermedim henüz. Sadece şu an biraz blog yazmak istediğimi biliyorum. Aklımda önceden kararlaştırdığım belirli bir konu yok.

Dün sıkıntılı bir gündü. Galiba hala etkisinden kurtulamadım. Bir tanıdığımızı doktora götürdüm. Yüzünde şüpheli bulduğum bir ben vardı. Küçüktü, büyüdü deyince aklım çıktı. Sabah bok gibi uyandım zaten. Hiç gidesim yoktu doktora. Ayaklarım ters ters gittik. Doğru yere gittiğimizden de emin değildim. Telefonda randevu alan kız lekeye peeling uygulamadan filan bahsedince çok pis huylandım. Randevuyu iptal ediyordum, az kalmıştı. Neyse sonra estetikle işimiz olmadığını anladı. Ama işte güven böyle bir şey. Sarsılıveriyor. İstanbul'un boktan trafiğinde iki adımlık yol için bin tane beyin cimnastiği yaparak, nasıl gideriz, taksi alır mı, metro ile pratik olur mu, yürüsek uzak olur mu diyerekten bir şekilde vardık. Muayenemizi olduk. Doktor hanım içime sindi, o ilk güvensizlik kayboldu. Lekeye baktı. Hiç merak etmeyin, endişelenecek bir şey yok ama takip edeceğiz dedi. İçime sular serpildi ama o yüreğimdeki ağırlık öyle bir seferden kalkmadı yine de. İçime sular serptiren başka bir şey de "belki ben kuruntu yaptım" dememe, meali "ne münasebet, çok yerinde bir korku" olan bir şeyler söylemesi ve yüzünün aldığı ifade idi.

Yani canım hala dünden sıkkın. O stresi ve sorumluluk hissini atamadım hala. Bilmiyorum belki de PMS'tir. Bu geç kalkmalardan da sıtkım sıyrıldı. Bir kahvaltı ediyorsun, iki satır yazı yazıyorsun, neredeyse hava kararmaya başlıyor.

Dün biraz da felsefecilere baktım. Benim roman tıkandı kaldı çünkü olay örgüsünü kotardıktan sonra. Konuyu geçen gün buluştuğumuz Kunegond'a açtım. "Felsefi bir tarafı olsun romanın istiyorum" deyince "o zaman felsefeyle ilgili okuma yapman lazım" dedi. Hemen de şıkrak diye hangi felsefeciler zamanla ilgili yazmış diye telefondan buldu. Kunegond işte. İşte dün biraz onlara baktım. Ricoeur'e mesela. Oradan fenomenoloji neymiş diye araştırdım. Ay doğru dürüst bir tanımı yok fenomenolojinin! O yüzden çok duyduğum halde kafamda net bir kavram değil. Ne yapmış bu adamlar, ne demiş hiç anlamadım. Sofinin dünyası'nı açtım okuduklarım ağır gelince. Önce biraz sulandırılmışını alayım diye. Sonra katı gıdaya geçeriz. Kant filan gene daha hazmedilebilir geldi öbürlerine göre. En son youtube videolarına kadar gelip dayandı iş. Henüz izlemedim. Ama işim yaş. Nasıl kalkacağım bunların altından bilmiyorum. Bir de şimdi aylarca okuma yapmak istemiyorum. Boyumdan büyük işlere kalkıştım ben herhalde.

***********************

Şikayet etmek, sızlanmak. Bunlarla bir yere varılmaz. Çözüm üreteceksin. Yapıcı olacaksın. Emek vererek olabilir bu ancak. Düşünerek. Taşınarak.

Mesela: bugüne nasıl keyif katabilirim? Biraz Attila İlhan okuyabilirim. Şöyle çok değil, bir, bilemedin iki bölüm. Çoktandır satranç oynamıyorum. Bir el satranç oynayabilirim. Bir film bulabilirim, mısır patlatıp. Şöyle zamanda yolculuklu bir film. Ya da bilimkurgu. Sonra tezgahlara bir el atabilirim. Çok dolu değil ama boş ve temiz de değil. On dakikalık işle cırlop gibi olabilir. Bu da beni keyiflendirir.

Belki yarın romana yeni bir meta yaparım. Fenomenoloji biraz ağır geldi. Felsefi romandan kastım ne, onu belirlemek adına bir meta sayfası yazarım. Sonuçta felsefe tezi yazmak değil amacım. Hafifletirim. Keyif benim keyfim, kahyası da benim. Ne olacak? Lisedeki felsefe hocam ortaya çıkıp çemkirecek mi, rezillik bu kitap diye. Yapar mı yapar. Sen daha güzelini yaz da okuyalım derim ben de ona. De mi? Bitti bu kadar.

Biliyor musun, konuyla çok alakasız ama, şurada bir manav açtı geçenlerde. Açılışlarını feci yüksek volümden bir müzikle yapmışlardı ve bu gürültü patırdı tüm gün sürmüştü. Tüm çevredeki esnafı da, evlerde oturan insanları da rahatsız ettiler. İlk günden oradan alışveriş yapmamaya karar verdim ben ve yüzlerine bile bakmadım önlerinden geçerken. Her önlerinden geçtiğimde, kulağımın dibine dibine bağırdıklarında da iyice tiksindim adamlardan. Sokakta mı yürüyorum, dayak mı yiyorum anlamıyordum yani o derece. Benim başka bir manavım vardı. Güzel, saygılı insanlardı. Onlardan alıyordum. Geçen gün, bu manyakların önünden geçiyordum gene, ve bakmıyorum bile ya, gene kulağıma patırdı gürültü geldi ama bu sefer farklı. Kafamı bir çevirdim, adamlar keserlerle tezgah tahtalarını söküyor. Dikiş tutturamamışlar. Herkes benim gibi düşündüyse demek. Kapatmışlar dükkanı. Güle güle.

Perşembe, Ocak 28, 2016

Annemin resmi.

Az önce yazdıklarımı sildim. Çokça şikayet, çokça boş laftı. Sonuçta yarın başına oturup halledilecek bir iş. Öyle ya da böyle.

Ben sana annemin resmini anlatacaktım. Misketlerden sonra ikinci yazımdı. Resimleri tarattım. Aslında taratmak istediğim bir taneydi ama sonra dayanamadım albümden bir tane daha tarattım. Onu da koyacağım ama konuyla alakası yok. Sırf çok beğendiğim için.

Bu blog gittikçe anonimlikten çıkıyor. Hele roman yayınlanma aşamasına gelirse bir gün ne olacak onu bilmiyorum.

Hikayeye başlamadan önce, biz çocukken, hala anlamadığım bir sebepten annemin elimizde sadece bir iki gençlik resmi olduğunu söylemem lazım. Dolayısıyla altından daha değerliler. Geçen günkü albüm ortaya yeni çıktı, içinde hiç görmediğim resimler. Yazının en sonuna eklemek istediğim de bunlardan biri.

Ben lisedeyim, kardeşim ortaokulda. Okulun servisinde, öbür öğrencilerin dersten çıkmasını bekliyoruz. Kardeşim süt dökmüş kedi gibi yanıma geliyor.

Kardeşim: -Sana birşey söyleyeceğim ama önce kızmayacağına söz ver.

Ben: -AİDS Mİ KAPTIN YOKSA? diye kükrüyorum bir anda.

K:-Hayır.

B:-EROİN Mİ KULLANDIN? DOĞRU SÖYLE!

K:-Hayır!

Hah. Tamam o zaman. Sakinleşebilirim. O zaman tamam.

B:-Tamam söyle. Kızmayacağım.

Gözümün içine bakıyor.

K:-Söz mü?

B:-Evet! Hadi söyle ne söyleyeceksen.

K:-Cüzdanımı kaybettim.

B:- ???? Cüzdan mı? Aman. Ne olacak ki? Canın sağolsun. İçinde çok mu para vardı? Ben babama söylerim istersen.

Kardeşim gözlerini kaçırıyor. Ama zaten ben anlıyorum bu işte bir bit yeniği olduğunu. Ama cüzdan kaybetmekten en fazla ne olabilir ki?

K:- Hayır içinde pek bir para yoktu.

B:-E o zaman neye üzülüyorsun, aynısından alırız cüzdanın.

K:-İçinde para yoktu ama annemin resmi vardı.

Yerlere filan bakıyor bunu söylerken.

B:-Annemin resmi mi? E gene çekeriz beraber resminizi.

K:-Çekemeyiz.

B:-Neden???

K:-Çünkü gençlik resmi...

B:-Hangi gençlik resmi? O siyah beyaz yanlardan örgülü tek resmi DEME SAKIN?

K:-İşte o.

B:-NE İŞİ VAR O RESMİN SENDE? NEDEN EVDEN DIŞARI ÇIKIYOR VE ÜSTÜNDE GEZİYOR? HEM DE ÜSTÜNE ÜSTLÜK KAYBEDİLİYOR?!!!!

K:- Kızmayacağına söz vermiştin hani?

Kızmak ne demek? Kan gövdeyi götürüyor. Bu sefer servis şoförü de dahil herkes olaya dahil oluyor. Ne resmiymiş? Neden o kadar değerliymiş? anlıyorlar mı bilmiyorum ama herkes seferber olup bütün mahalleyi didik didik arıyoruz cüzdan bir yere atılmış mıdır diye. Çöplerin içine varıncaya kadar arıyoruz, civarda gidebildiğimiz en uzak yere gidiyoruz, hatta bakkala haber veriyoruz, cüzdan kayboldu filan diye. Velhasıl bulamıyoruz. Annemin o zaman elimizdeki tek gençlik resmini kardeşim salakça kaybediyor. Bir tane daha resmi var ama orada kırklarına geliyor. Bu resminde daha yeni ergen.

Aradan kaç zaman geçiyor şimdi tam bilemiyorum. Ama ben hala lisedeyim ve aynı servisle gidip geliyoruz okula. İstiklal o zaman henüz yaya yolu olmamış ve yol boyu orada burada sinema afişleri asılı. Okul servisi İstiklal'den geçerken uzaktan Sevgili filminin afişini görüp gözlerime inanamıyorum. Kardeşime sesleniyorum, ötede oturmuş. Gördüm diyor, o da aynısını düşünmüş ve bakakalmış. "Annemin resmine ne kadar çok benziyor değil mi? Gene başıma kakma lütfen o olayı" diyor. Şoför hala o olayı hatırlıyor. O meşhur resim mi? Evet diyoruz. Aynısı mı??? Hayır diyoruz ama çok benziyor. Şoför bir yandan yola bir yandan afişe bakmaya çalışıyor. O afişi edinmeliyiz diyorum. Evet edinmeliyiz diyor. Nasıl olacak? Bilmiyoruz. Ama istiyoruz.

Galiba kardeşim filmin gösterimi bittiğinde sinemalara gidip soruyor önce, afişi alabilir miyiz diye fakat ya "geri gönderdik" ya da "attık" gibi içimizi burkan bir cevap alıyor her seferinde. Sinemalardan umudumuzu kesiyoruz. O zaman posterciler vardı öğrencilerin yoğun olduğu yerlerde. Hala var mıdır bilmiyorum. Bazısında film afişleri de olurdu. Nadiren olurdu ama olurdu. Her gördüğümüz posterciye soruyoruz ve "yok" dese bile teker teker her postere bakıyoruz belki vardır ümidiyle. Gene aradan seneler geçiyor. Ben Fransa'ya gidiyorum okumaya. Orada bulmak daha kolaydır - fransız filmi çünkü - diye postercilerde aynı ümitsiz arayış. Nafile, bulamıyorum.

Kardeşim liseyi bitiriyor. O da gelecek Fransa'ya okumaya. Bir gün yanıma heyecanla geliyor.

K:- Biliyor musun buldum, diyor.
B:-Neyi? diyorum.
K:-L'amant'ın posterini.


Nasıl içine oturmuşsa, imkansız bir şeyi başarıyor. Film gösterimden çıkalı yıllar sonra buluyor o afişi. Nasıl buluyor, nereden buluyor bilmiyorum. Ama buluyor. Galiba fransız bir arkadaşının bildiği, siparişle poster gönderen bir firmaya yazıp getirttiriyorlar. Internet filan yok elbet ortada sene olsa olsa 1993. Ve Fransa'ya giden bavuluna koyuyoruz binbir itinayla. Onca elzem eşyanın arasına, yuvarlayıp enlemesine sığdırıyoruz bavula hatta, beraber, buruşmasın yırtılmasın diye. Kesinlikle o bavul kaybolmamalı. Neyse ki kaybolmuyor. Ama içimiz titriyor onu bavula koyarken bile.

Ve oradaki evde, çalışma masasının önünde yıllarca asılı kalıyor o poster. Ben kendime bakmaya karar verdiğimde o posterden ilham alarak yapıyorum makyajımı. Posterdeki kızın dudaklarını büyütmüşler mesela. Ben de dudaklarımı dışardan çiziyorum. Sonra kardeşim Türkiye'ye dönüşünde o posteri de alıp götürüyor. Yirmi sene önce. Sonra gündemimizden çıkıyor.

Geçen gün annem albümü ortaya çıkardığında, masasının üstünde küçücük bir çerçevenin içinde o resmi görüyorum. Tek örnek olduğunu ve kaybettiğimizi sandığımız resim. O çerçeveye bin kere bakmışımdır ama nasıl olmuşsa hiç görmemişim. Diğer resimler ortaya dökülünce, büyü gibi o da görünür oluyor. Bak şimdi bakalım. Sence de benziyor mu?



Uzaktan andırıyor diyelim. 
İşte böyle. Şimdi de bir albüm dolusu resim var. Kardeşim gördü mü o albümü bilmiyorum. Artık pek görüşmüyoruz. Muhtemelen hiç sormayacağım ona. Ne kadar çok su akmış köprülerin altından. Hey gidi. Bir tıkla istediğin filmin afişini bulursun şimdi. Git ozalitçide bastır. İstediğin boy. Kim bilebilirdi?

Bu da albümden çok beğendiğim başka bir resim:


Hayır anneme hiç benzemiyorum. Malesef.

Salı, Ocak 26, 2016

İki post bir arada.

Sana güzel sayılabilecek bir haberim var blog. İki gündür yeniden sahalara döndüm ve romanımın üstüne çalıştım. Halihazırda hikayeyi on yedi bölüme ayırdım. Başı ve ortası tamam gibi. Sona eklemeler gerek, son sallantıda. Onu da yarın yapmayı planlıyorum. Ondan sonra artık sanırım gerçek yazı işi başlayacak. Sabırsızlıkla beklediğim kısım.

Yalnız...Olay örgüsü sandığım gibi bir şey değilmiş. Pöf. 

Olay örgüsünü oturtturunca iş çok kolaylaşıyor sanıyordum. Hatta zırt diye roman kendini yazdıracak gibi geliyordu. Öyle olmuyor. Yarın biraz temayı da geliştirmem lazım. Tema gelişmeden sırf olayları anlatırsan hikaye çok cılız kalıyor. Muhtemelen en büyük zorluk bu. Ne gibi biliyor musun. Bir yelkenli yaptın. Direkler var. Ama yelken yok. Onun gibi. Rüzgar almaz ki. Bir yere gitmez. Şu an biraz korkuyorum. Ya direklere göre yelken dikemezsem diye. Gerçi olacak gibi ama.

*************************

Bu yazıyı dün gece yarısından sonra yazdım. Saat ikiye geliyordu. Daha söyleyecek bir sürü şeyim vardı fakat birden bire laptopun solundan, adaptörün kablosunun çıktığı yerden dikey şekilde ince gri bir duman süzülmeye başladı. Alaaddin'in lambasından cin çıkmadan tam önce çıkan duman var ya, öyle düşün. Lan! O ne? Yanıyoru(m)z. Bir anne panter, yavrularını savunmak için nasıl atılırsa aynı o hızda kabloyu laptoptan ayırdım. Ya laptopa zarar verirse? Resimler, yazılar, tarifler, kısacası bütün hayatım. Kablo yere düşene kadar havada cazır cozur sesler ve maytap gibi kıvılcımlar çıkardı. Ardından bir koku. Gene söylüyorum saat sabah ikiye geliyor ve benim aslında gidip uyumam lazım. Ahah! Kıvılcımları görünce gene panter gibi fişin üstüne atıldım, prizden ayırdım. Cazırtılar sustu. Benim yürek güm güm. Zaten sabah ambülans eziyordu. Evet ambülans. Evet fıkra gibi. Hem de kaldırıma çıkıp eziyordu çünkü kaldırımda duruyordum. Abartmıyorum. (Anlatıcam onu dur.) Ne oluyor be? Ben evden dışarı zor çıkan bir insanım. Bu kadar aksiyon beni nerede gelip buluyor. Vay gitti laptopum. Kullanamayacağım bir daha. Kaç aydır belleği yedekleme uyarısı gönderiyor bana programladığım gmail. Ve ben aylardır bunu ihmal ediyorum. Vay kafam. Vay da vay. Derken.

Dedim bir dur. Bir sakin ol. BÜYÜTME. Adaptörün ömrü doldu. Yenisini alacaksın. Aldın mı bu sorun hallolacak. Şimdi git yat. Yarın halledersin. Ama yarın ben romanı çalışacaktım da. Hallolur. Olacak. Git yat. Deyip. Yattım.

Sabah kalktım. Yani öğlene doğru. Hava berbat. Bir yere gidilmez. Ama laptopsuz nasıl dururum. Hem bir kaç güne artık laptopta yazmaya başlayacaktım bu romanı. O zaman gidilecek Yazıcıoğlu'na. Çare yok. Gene astronot gibi kuşandım. Kendimi de şöyle kandırdım: vapura binmek için bahane işte ne güzel. Keyfe odaklan dedim kendime. Keyfe.

Zor olan yola çıkmaktı. Dolmuşun oraya geldiğimde, bir önceki dolmuşun hareket ettiğini gördüm. En nefret şey. İnsana vapur kaçırtır. Sonraki dolmuş şöförüne çemkirdim. Kıl payı kaçırdım öncekini diye. Fark etmez dedi sakin sakin. Sana fark etmez, ben vapura yetişeceğim dedim. Usturuplusunu söyledim. Böyle demedim. O da böyle, sanki az önce masaj yaptırmış da hala kasları gevşekmiş gibi "artık on beş dakikada bir vapur kalkıyor Kadıköy'e" dedi. Ben adamın farklı birşeyler içtiğine kanaat getirmişim tavırlarından, inanmadım, uçuyor sandım. Nasıl yani? Onlar Üsküdar'a gidiyor. Kafasını böyle ağır çekim eğe eğe, "Kadıköy'e de var artık". Hö? Arkadaki yolcu açıklama getirdi. Artık, saat başı ve buçuklarda motor, çeyrek geçe, çeyrek kala da vapur kalkıyormuş. Ay o zaman çok şahane. O zaman acele etmeye gerek yok. Ne güzel. Vapurun kalkmasına beş dakika kala da yetiştim mi ben? Oooh mis.

Vapur isimlerine bakarım ben hep. Bu sefer Barış Manço'ya denk geldim. Sevindim. Herşeyi yamuk olan ülkede vapurlardan birine bir sanatçının adını koydular ya. O da bir şeydir, bir doğrudur nihayetinde. Geçtim içeri oturdum. Geçerken içime vapur kokusunu çektim. İnsan yurtdışındayken bu kokuyu bile arar. Cam kenarı da buldum. Kulaklıkları taktım. Yandan uçan martıları seyrettim buğulu camlardan. Bir tanesi diğerlerinden farklıydı. Kafasının çevresi güzel dumanlı bir griydi. Vücudunun geri kalanı normal. Çok narin bir yüzü vardı. Düşündüm ki kendisi asla bilemeyecek diğerlerinden farklı olduğunu. Belki bir gün bu martıyla ilgili bir hikaye yazarım diye düşündüm (yoksa Jonathan Livingston zaten öyle bir martı mıydı, çok zaman önce okudum hatırlamıyorum). Kendi farklılığını göremeyen martı. Sonra dışardaki insanları farkettim. Açık kısımda üç kişi duruyordu. Bu ayazda ne yapıyorlar acaba orada diye düşündüm. Neden dışardalar? Sorabilsen ne güzel sebepler anlatırlar kimbilir. Çaprazımda kır saçlı gözlüklü bir adam oturuyordu. Benim yaşlarda. Hoştu. Tanışabilseydim keşke. Haydarpaşa'nın oralara gelmiştik sanırım. Kulağıma tanıdık bir ezgi geldi dışardan. Kulaklıkları çıkardım. Vapurda çalgıcılar varmış. Fark etmemişim. Barış Manço'nun Karasevda'sını söylüyorlardı. Vay dedim ne anlamlı. Tam da Barış Manço vapuruna bindim  diye düşünürken. Keşke başını kaçırmasaydım. Varmıştık neredeyse. Tam onlara bakıp ne güzel düşünmüşler diye düşünürken, çaprazımdaki hoş adam, "şapkanız düşmüş" dedi bana. Gülümseyip teşekkür ettim. Tanışmak için mendil düşüren eski kadınlar geldi aklıma. Halbuki ben bilerek yapmamıştım. Utandım. Sonra kalkarken yüzüne bakamadım utangaçlıktan. Salak ben. Hep böyleydim. Hep de böyle olacağım.

Ya. Keyif alacağım dedim ya. Al işte. Daha güzel olur mu bir vapur yolculuğu? Sonra gittim Yazıcıoğlu'na. Beni kırk kere kazıklamış dükkanları es geçtim. Direkt bir üst kata. Bir kerede buldular adaptörümü. İşte şu an çalışıyor. Orijinal dediler üzerinde hırpo yazan şeye, ama olsun. İşimi görüyor mu görüyor. Dönüşte alışveriş yaptım. Mutfak için. Elektrikler kesildi benim peynircinin orada. Komple bütün semtin elektriği gitti. Kıl payı asansörde kalmaktan kurtuldum. Sıradan bir Istanbul'lunun aksiyonlu İstanbul günleri. Üstüne ambülans sürülür kaldırımdayken, asansörde kalır. Kırmızı ışığı ihlal eden arabadan kıl payı canını kurtarır yaya geçidinde. Evet bu da on gün önceydi. Anlatmadım. Benden söylemesi: sokakta kulaklıkla dolaşma. Bazen kırmızı ışığı ihlal eden adama küfürü basan başka bir adamı duyabilmek hayatını kurtarabilir. Kulaklıklar elimdeydi. Ve adam küfür etmese ben durmayan arabayı farketmeyecektim. On günde iki sefer ciddi ezilme tehlikesi geçirdim. Dikkat et. Işığa ve kaldırıma güvenme. Hele yolun yönüne zaten güvenme. Ters tarafa da bak.

Çok uzun oldu bu post farkındayım. Hala okuyan varsa beni çok sevindiren son bir şey söyleyip kaçacağım. Blog istatistikleri. Son iki günde toplam 700 sayfa görünümü almışım. Benim için muhteşem. Eski yazılarım da okunuyor gözüküyor. Ona seviniyorum en çok. Ay hızımı alamadım. Yarın gelir gene yazarım o zaman. Haydin ben kaçayım artık.





Cumartesi, Ocak 23, 2016

Blogspot, facebook, twitter, instagram olmadan nasıl paylaşırdık? Ya da kristaller.

Eveeeet misketler geldi. Görsel çekildi. Herşey tamam. Gel otur şimdi yamacıma, sana eski ve sevdiğim bir hikayeyi anlatacağım.

Senesini hatırlamıyorum, yalan olmasın ama daha ortalıkta ne blogspot var ne de facebook, instagram filan da hak getire. (Tarih öncesi deme bak. Kızarım.) Ne diyordum? Hah. İnternet var ama daha bebeklik çağında. Ne resim paylaşabiliyorsun, ne de yazı. Ancak programlama bileceksin de, kendi siteni tasarlayacaksın da, bir resim koyacaksın, altına da yazı. Ölme eşeğim ölme. İnsanlık daha bir şey paylaşmamış, öyle diyim ben sana. Hele ben, sürünüyorum paylaşamamaktan. Etrafımda beni anlayan, dinleyen, ilgi alanlarımı paylaştığım bir insan evladı yok ve dünyada da yok sanıyorum.

O sırada bir müzede çalışıyorum. Normalde danışmadayım, ama sergi hazırlandığı zaman hamallık dahil her işe koşturuyorlar ve zamanın çoğunda ofis dediğimiz, girişi ve sergi alanını kuşbakışı gören genişçe bir alanı kaplayan yerdeyim. Ortada bir masa öbeği var, bir de arkada ve önde. Orada çalışan diğer insanlar da çoğunlukla benden ya dört beş yaş ya da en fazla sekiz yaş genç insanlar ya yeni mezun ya yüksek lisans öğrencisi. Patronlar hariç. Gelen giden sanatçılar oluyor. Onlar da bizle yaşıt çoğu zaman. Ortam rahat, hatta bana göre eğlenceli sayılır, herkes ayrı bir dünya.

Bir gün, sergi hazırlığı öncesi ama en yoğun zamanlar değil, çok işimiz yokken ortadaki öbekte, internette bir aşağı bir yukarı aylak aylak geziniyorum. Nereden oraya geldim hiç bilmiyorum. Kalakalmışım. Karşımdaki masada oturan çocuk adına A. diyelim:

A: -Küçük Joe, şu an çok ilgini çeken bir şeye bakıyorsun bence, dedi. Por.no mu izliyorsun yoksa?

-Ya, dedim. Po.rno. Gel sen de izle.

A:-Çok merak ettim, gelip bakacağım.

-Gel bak!

Kalktı yerinden, suratında kocaman bir gülümseme. Muzır bir durum yakaladım sanıyor herhalde gerizekalı. Güpegündüz! Ofiste!
Geçti arkama. Ben de onun tepkisine bakıyorum. O gülen surat bir anda oldu sana darmadağın.

A: -Bu ne?????

-Sence ne?

A:-Ne bileyim ben? Buna mı bakıyordun deminden beri?

-Evet!

A:-İnanmıyorum. Değiştirdin ben gelince.

-Hayır! Değiştirsem görürdün.

A:-Nesine bakıyorsun bunun peki?

-Sen ne görüyorsun burda?

A:-Bir şey görmüyorum. Saçma sapan bir fotoğraf.

-Tamam da ne görüyorsun? Yani kör bir insana bu fotoğrafı nasıl anlatırdın?

A: -İşte küreler var.

-Evet.

A: -Bir sürü küre.

-Evet!

A:-Bir tane kabın içindeler.

-Çukur, diye ekliyorum.

A:-Evet.

-Sonra?

A: -O kadar. Küreler renksiz ve saydam. (orijinalinde hepsi renksizdi.)

-Peki, kürelerin hepsi aynı boy ve gelişigüzel kaba konmuşlar diyebilir miyiz?

A:-Evet diyebiliriz de ne var ki bunda?

-Tamam. Bak şimdi. Aynı boy küreleri gelişigüzel bir şekilde biraraya yığmışlar (orijinalinde yüzlerce vardı). Şimdi yığının kenarlarına bak: altıgen şekli oluşmuş. Kaç tane küre olduğunun hiç önemi yok, sıkıştıklarında hep altıgen bir şekil oluşturuyorlar.

A: -!!!!!!!!!!!



- Kürelerin ne boyda olduğu da önemli değil. Ne kadar büyük ya da küçük küreyle yaparsan yap, hep altıgen oluyor kenarlar. Tek önemli olan, kürelerin her birinin birbiriyle eşit boyda olması. Açıklaması da şu: bir kürenin etrafına kendi boyunda sadece altı tane küre sığdırabilirsin. Devamı da çok ilginç: bu kürelerin her boyda bu özelliği korumaları, kristallerin kenarlarının neden düz bir çizgi oluşturduğunu açıklıyor. Elması düşün: sıkıştırılmış karbon atomu. Her bir karbon atomunu bir küre gibi düşün. Sırf karbon olunca ve sıkışınca düz kenarları oluyor.

-!!!!!!!!!

Öbür masadan bir kız bize doğru (D.):

D: -Neden bahsediyorsunuz siz allahaşkına?

A: (bir süre daha dalgın dalgın resme baktıktan sonra) Sana oradan anlatamam. Buraya gelip görmen lazım.

Bu sefer D. kalktı geldi. D'ye anlattık. D. afallamış halde bir sandalye çekip yanıma oturdu, ekrana dalıp gitti. D'nin dalıp gittiğini gören E:

E:- ben de bakıcam, bana da anlatın.

Hadi bu sefer E'ye anlattık. O da bir sandalye çekti, oturdu yanımıza, dalgın dalgın sanki birşeyler oluyormuş gibi ekrandaki küreli fotoğrafı izlemeye başladılar.

Onlar böyle dakikalarca ekrana baktıkça içimde bir şeyler kıpraştı. Amaaan ne varki bunda, küreleri yığmışlar işte altıgen olmuş demediler. Böyle dalıp dalıp gittiler. Her gelen siz neye bakıyorsunuz öyle deyip, yanımıza bir sandalye çekti ve bizim gibi dalıp gitti. En son on kişi filan toplaşmış kürelere bakıyorduk.

Kürelerden öte, kendimi anlaşılmış hissettim. Asla bu kürelerin dizimi kimseyi ilgilendirmeyecek sanıyordum. İlgilendirmek belki doğru sözcük değil, düşüncelere daldırıp götürdü hepimizi. Çünkü dakikalarca baktılar o kareye. Benim görsel aynı etkiyi yaratmıyor malesef. Bir de video çektim o nispeten bu olayı daha güzel anlatıyor. Koysam mı koymasam mı bilemedim. Koyayım bari.


  

Evet gençler, blogspot o şu bu olmadan bu işler böyleydi. Paylaşmak insanın doğasında olsa gerek. Hepimizin ihtiyacı vardı ki, bu imkan bugün var. Bencillik kadar, paylaşmak da var doğamızda. Anlatmak, göstermek, anlaşılmak. İnsanlık varoldukça olacak demek ki.




Cuma, Ocak 22, 2016

Benzerlik sarhoşluğu.

Vay be. Ne günler ama. Edebiyatı, (yoksa hayatı mı demeliyim?) küple içiyor gibiyim. Çarptı çarpacak. Bir küp kaptan, bir küp dostluk, yakınlık. Baudelaire der ya:
"Il faut être ivre,
De vin, de poésie ou de vertu?
A votre guise.
"
Meali: "Sarhoş olmalı. 
           Şarapla mı, şiirle mi ya da erdemle mi? 
           Ona siz karar verin." 

Dün gece yemekten sonra, diyelim en geç, olsun olsun dokuz buçuk olsun, yatma saatine kadar yeni kitabımı okudum. Yani gece yarısını çokça geçene değin. Attila İlhan'ın hayatı ile ilgili olan. Bir de belgesel izledim. Ölesiye merak ettiğim bana göre çok özel soruların cevaplarıyla karşılaştım şaşkınlık içinde. Asla bilemeyeceğimi sanıyordum. Son anlarını, son günlerini mesela. Ya da eşini merak ediyordum örneğin. Onca aşk şiiri yazmış birinin, dahası onca imkansız aşk şiiri yazmış birinin nasıl biriyle evlenmeye karar verdiğini ve ilişkilerinin türünü merak ediyordum. Tutkulu mu, heyecanlı mı, kavgalı mı. Huzur bulabilir miydi öyle biri evlilikte ve bulursa nasıl bulurdu. Ve sonra neden boşanırdı onca sene sonra. O boşanmayı nasıl yaşardı. Çocuğu olsun istemiş miydi? Günlük hayatı neye benzerdi? Dağınık biri miydi yoksa titiz mi. Gece kuşu muydu yoksa erken mi kalkardı? Alışkanlıkları. Hatta tam olarak Maçka'da nerede oturduğunu merak ederdim hep. Onu bile buldum. Neden oturduğu evin sokağına adını vermezler ki.

İşte bunun gibi binlerce ayrıntı. Kitabı her açışımda, sanki evime konuk oluyormuş da onunla sohbet edebilme şansına eriyormuşum gibi bir sevinç, bir heyecan. İki gün oldu mu kitabı satın alalı? Yetmişinci sayfadayım. Benim için olağanüstü bir durum. Bilirsin zor kitap okuyorum. Ama bu kitap gerçekten çok başarılı.

Benzerliklerimizi fark ediyorum bazen. Heyecan basıyor. Bazıları yüzeysel. Mesela o da İkizler burcuymuş. Bazıları çok özel: " Aslını ararsanız, bir tarafımla ben evliliği hiç istemiyordum. 20 ila 40 yaş arasında ben hayatımı yaşayacağım diye bir laf tutturmuştum. O hayatım neyse, öyle bir laf tutturmuştum."  A-ha. Sanki ben. Ve sanki benim ağzımdan anlatılmış. Bir laf tutturmak. Ve şimdi bunu biraz da saçma bulmak. Hayatını yaşamak. Bu işte. Bu. Bütün derdim buydu. Hani sanki daha yaşlı ben diyor ki " buyur, yaşadın mı hayatını? memnun musun şimdi? dangalak."

Başka benzerlikler de var. Örneğin Fransa'da Afrika'lı öğrencilerle tanışıp, konuşup bazı fikirlerinin şekillenmesi. Bende de oldu apaynısı. Sömürge kavramı çok hassastır benim için. Türkiye'de entelektüel geçinen bir sürü insan anlamaz ne dediğimi. Sömürge deyince bildikleri üç beş laftır. Herkesinki de birbirinin aynı. Attila İlhan da örneğin doğu bloğundan gelen insanlarla karşılaşınca toplumculuk üstüne düşündüklerini gözden geçirmiş. Burada da solcu fikirleri masaya yatırdığında karşındaki insanlar hep ezberden konuşur, biraz kazdın mı da kolayca dibe gelirsin zaten. Çıktığı televizyon programında ilk defa ezberden konuşmayan birini duymuştum hayatımda. Çok şaşırmıştım. Varmış diye. Hayır politikadan çok anladığımdan değil. Ama asgari bilgim ezber değil onu söyleyebilirim.

Başka bir insanla benzerlik bulmak. Benim için son derece istisnai bir durum. Hani bir yazım vardı ya: azınlığın azınlığı olmak. Biraz da bunu anlatmaya çalışıyordum. Bu türünün tek örneği hallerini. Ceren'in bir yazısı var: bir vida arttırmak. Günlerdir aklımın bir köşesinde. Bende vidalar hep artmaya mahkum diye düşünüp üzülüyordum. Herhalde beceremiyorum insan ilişkilerini. Uyumsuzum. Ama bugün, uzun zamandır tanıdığım fakat hiç doğru dürüst sohbet etmemiş olduğum biriyle buluştum. Üç saat filan konuştuk. Ve tek bir vida bile artmadı. Ne ara saat yedi oldu hiç bilmiyorum. Normalde suskun bir insanımdır. Çenemi düşüren çok az insan olmuştur hayatımda. Hele laf kesmek. Asla yapmam. Yaptım. Bu kadar mı olur? Aynı ailede yetişmişiz sanki diyeceğim ama kardeşimle hiç anlaşamıyorum. O kadar şaşırdım ki. En basitinden, sohbetin en başı böyle başladı zaten, Tahtakale için "cennet" diyor. Ve benden iyi biliyor defter yapmak için gerekli malzemeleri. Sırf bu bile başlıbaşına yeter. Ama bunun kaç katı şey daha. Zor ayrıldık. Bağrıma basmak istedim giderken.

Vay be. Günlere bak.

Salı, Ocak 19, 2016

Karlı günde kitap alışverişi.

Görseller elimde olsa, hazırda iki tane beğeneceğini umduğum yazım var. Günlük yazılardan biraz farklı. Biraz meraklandırayım mı seni? Bir tanesinin görselini kendim hazırlayacağım galiba sonunda. Nette aynısını bir daha bulamadım. Çok eskiden görmüştüm. Misket almam lazım bunun için. Şeytan diyor git şuradaki oyuncakçı-kırtasiyeciye kesin vardır. Yap düzenlemeni, çek görseli, döşen yazını. Adam da benim için ne düşünüyordur kimbilir. Kırtasiyeci yani. Kadın bir gün gelir, yana yakıla dosya alır. Yana yakıla ama. Başka bir gün gelir. Mıknatıs sorar küçük boy. Fiyatını beğenmez. Çok sayıda alacaktır. Bir gün gelir, beyaz tahta kalemi sorar. Hepsini de heyecanla sorar. Var mı? Halini görsen sanırsın hayat memat meselesi.

Ne diyordum? Misket. Meraklan diye üstüne bastırıyorum. Ehuehehe. Çok kötüyüm. Öbür yazı için de annemin resmini taratmam lazım görsel olarak. Konu zaten o. Annemin resmi. Bak, o kadar da kötü değilim.


Bugünkü görselim de güzel ama. Bak da bak. Dün hava karlıydı ya. Ben de kaç gündür yataklardan kalkamamışım. Akşam saatinde bir boy dışarı çıkıp yürüyesim geldi. Hem almak istediğim kitaplar da vardı. Kaptan'dan yeni bir şiir kitabı, tercihen içinde Üçüncü şahsın şiirinin bulunduğu kitabı, bir de vikipediden gördüğüm Selim İleri'nin derlediği röportajlarının olduğu bir kitap. Bir de işte geçen gün arkadaşımın yeni çıkardığı kitap: İki Ada, Bir kadın.

Astronot gibi kuşanıp, sokağa attım kendimi. İçimden de hesaplar yapıyorum. O kitapları Pandora'dan edinirim, sonra kendimi o en rahat ettiğim, her cepheden karlı caddeyi gören kafeye atarım. Ondan sonra oh, gel keyfim gel. Fakat. Evdeki hesap hiç çarşıya uymadı. Bir kere önünden geçerken gördüm: kafenin en güzel, en geniş koltukları kapılmış. Hıncahınç dolu. Başka zaman böyle olmaz. Unut kafeyi. Peki. Neyse geldim vardım Pandora'ya. Kapısının paspasında bir kedi. İçerde in cin top atıyor. Kasalar boş. Kapalı  mı yoksa. Kediyi korkutmadan içeri süzülmeyi başardım. Dükkan kapıları açık bırakıldıktan sonra terkedilmiş gibi. Yani dükkanı sırtlanıp götüreyim dersen, mümkün. Sanıyordum ki. Değilmiş. Bir tane incecik dal gibi bir kız, solda, yerde, eğilmiş kitaplara bir işlem uyguluyordu. Dışarıdan gözükmüyor. Dedim: " ben, böyle böyle, Attila İlhan'ın, içinde Üçüncü şahsın şiiri'nin olduğu kitabı istiyorum. Ama hangi kitap bilmiyorum". Tam kız koca bir rafı kafama geçirecek diye bekliyordum ki, sakin sakin, kararlı kararlı, hiç kızmadan, gitti, şairin kitaplarını raftan aldı, tekini açtı, hem de kitabın yeniliği bozulmasın diye tam dümdüz açmadı, karton kapakta kat izi bırakmadan nazikçe ilk sayfasını araladı, parmağıyla yukarıdan aşağı içindekiler kısmını taradı. Bulamayınca sayfayı çevirdi. Devam. Ben kıza daha fazla zahmet olmasın diye, bende olanları söyledim. Bunlarda yok dedim. Elindeki diğer kitapları aynı yöntemle taradı, bulamadık sonuçta ama ben bir tane kitap beğendim tarama aşamasında. Ayrılık sevdaya dahil. Onu ayırıp aldım.
Sonra İki ada, bir kadın, yoktu. Getirtelim dedi. Yok dedim. Bekleyemem. D&R'a giderim birazdan. Selim İleri'nin kitabını unuttum ama aklımda başka bir kitap daha var diye biliyorum. Neyse uzatmayayım. Selim İleri'nin derlediği kitap da yokmuş onlar da bana bu aşağıdakini gösterdi: Attilâ İlhan armağanı: Kaptan'a saygı ile...Biraz göz attım. Baktım, çok güzel, çok kapsamlı. Hatta Selim İleri'nin kitabından bile güzel (olması lazım). Fiyatına baktım. Epey tuzlu. Ama çok güzel. Hadi dedim alayım. Alıyorum. Kız barkodları okuttu, "bu iki kitap aynı fiyata geldi" dedi. Nasıl? Olamaz. Arkasındaki fiyat çok farklı. Kız da şaşırdı. Kampanyada ama ben onu bir daha okutayım dedi. Yok okutmayın bence bir daha dedim ( akıllı beni beni) ama dinlemedi (haliyle). Ve gene aynı dörtte bir fiyat çıktı. Oy bir sevinç bende, bir coşku görme. Sanırsın o gün ikramiye çıktı piyangodan. Neyse, sonra ver elini D&R. D&R'da İki ada, bir kadın gene yok. Bitmiş bu sefer. Haydaaa. Neyse sevindim tabii esasında.




Starbucks vardı yolumun üstü ama annemin ışığı yanıyordu. İçimden ona uğramak geldi. Göya beş dakika uğrayacaktım. Laf lafı açtı. Birazcık kitaptan bir iki satır okudum. "Daktilolar zamanı teyelliyor" satırını annem çok beğendi. Ben de beğendim. Yemek ısıttılar. Kahveler içildi. Sonra albümler açıldı, hatıralar saçıldı. Gece onbir buçuktu, ben artık kalkayım dedim. Sıkı sıkı tembihler. Gidince mutlaka ara. Tamam. Hem ben unuttum aramayı. Hem onlar benim arayacağımı. Sonra ne yaptım bilmiyorum. Yattığımda saat sabaha geliyordu ve ben cin gibiydim. Kitabı okumaya başladım yatakta ve elimden zor bıraktım. Tüm Attila İlhan hayranlarına şiddetle tavsiye ederim Kaptan'a saygı'yı. Sadece 1500 adet basılmış. Baskısı tükenmeden alın.

Oh evi de azıcık toparladım. Şimdi dışarı çıkıp yemek için alışveriş yapacağım. Pratik bir şey düşünüyorum bu gece. Fırında kanat ve patates. Yemekten sonra da yeni kitabıma gömülmeyi düşünüyorum. Pandora'ya da telefon mu etsem getirtseler şu kızın kitabını çok merak ediyorum.



Pazar, Ocak 17, 2016

Vesselam.

İstanbul yağmurlu bugün. Camdan sokağa baktığımda asfalt ve kaldırımlarda su birikintileri ve kendi kendine ilerliyormuş gibi gelip geçen yusyuvarlak şemsiyeler. Hava birazdan kararır ama evin içi zaten yağmurlu bir günde hep olduğu gibi loş. O yüzden küçük ışıkları yaktım bile.

Bir haftadır beni esir alan tembellik artık sona gelmiş gibi. Umutluyum. Bütün gün yatmak çok sefil bir yaşam biçimi. Çoktandır olmuyordu. Dışarıda hayat akıp giderken sen görünmeyen bir gücün esirisin. En kıytırığından bir dizi islesen bari. Biraz mısır patlatsan. Yok. Hiçbir şey yapasın yok. Ağzının tadı kaçmış bir kere. O kadar değerli zamanı çarçur ediyorsun göz göre göre. Ortada elle tutulur bir sebep olsa. O da yok. Kafan bozuk bir plak gibi eskileri çalıp duruyor. O çizgiden dışarı adım atamıyorsun. İçinden hayaletlerle konuşuyorsun. Onlar da cevap veriyor. Ve dışarıda gerçek hayat akıp gidiyor. Bir gündüz oluyor, bir gece. Tezgahta uyduruk yemeklerden artan kirli bulaşıklar birikiyor. Yerde tozlar ve dökülmüş saçlar. Yatağın yanındaki sandalyede üstünden çıkardığın kıyafetler, düzü bile dönmemiş. Bütün işlerin seni bekliyor. Ama sen yoksun. Bedenin yatakta. Ruhun geçmişte. Abuk subuk insanlarla beraber. Çivisi çıkmış insanlar. Hayırsız.

Bugün farklı. Mesela kurutucuda duran kazağı katlayıp dolaba kaldırdım. Çiçekleri suladım. Biraz şiir okudum. Ekşiye girdim. Kaptanla ilgili yazılanlara baktım. Daha bugün birisi onunla ilgili birşeyler yazmış. Duygulandım. Mezarına gitmeyi düşündüm. Ama havanın kararmasına çok az kalmıştı. Denemelerini edinmem lazım. Bugün bari kitapçıya kadar gideyim, hem yürümüş de olurum dedim. Sonra onu da istemedim. Ne de olsa özgürlüğün ilk günü. Yavaş yavaş.

Galiba yeni bir şey iyileşecek içimde. Derin ve önemli. Burada anlatmaya kalksam toparlayamam. Bağımlılıkla ilgili. İlişki biçimiyle. Dedim ya. Derin ve önemli.

Diğer yandan, göya irritabl bağırsak sendromum vardı hani. Yok efendim strese bağlıymış da bilmem ne. İlaç bile yazmıştı doktor. Elma ve domatesten uzak duruyordum. Bir de kepekli ekmek yerine beyaz tost ekmeği yemeye başlamıştım. Biraz farketmişti. Ama gene de o eski çocukluğumdaki, gençliğimdeki gibi değildi, ayrıntısına girmeyeyim şimdi. Yılbaşından bu yana kızarmış beyaz tost ekmeği yerine sabahları beyaz somun ekmek yemeye başladım ya taze. Hani fırından hamurunu alıp kendim pişirip keyifle yiyorum sabahları. İlaçtan bile daha iyi geldi. O en eski bildiğim hal. E-sa-me-si kalmadı sendromun. Hani stresti? Hani? Bir de ilaç yutacaktım, ince bağırsağı felç eden. Bir de kendimi strese sokup hasta ediyorum diye üzülecektim. Bak şimdi elma ve domatesi tekrar yemeyi deneyeceğim. Kesin sabah somun ekmekle kahvaltı ettikten sonra canımın istediğini yiyebilirim. Bir şeyciği yok bağırsaklarımın. Sapasağlam. Demek ki o yüzden o kadar iştahla yiyormuşum o ekmeği. Sağlığıma iyi geliyor diye.

Birazdan dışarı çıkar ufak tefek mutfak alışverişi yaparım. Biraz da eve çeki düzen vermeye başlarım ucundan. Statcounter ve blogspotun verdiği rakamların arası gene açıldı. Dün dört misli fark saydım gene. Bir de gürül gürül yazabilsem şu romanı. Neyse içime yeniden hevesler doluyor. Demek ki bir kaç güne herşey şahane olacak. Hem kar da geliyormuş.




Perşembe, Ocak 14, 2016

Amatör.

Bu post istediğim gibi olmayacak biliyorum. Ama gene de yazasım var.

Verimli günlerime nazar değmiş gibi. Lafın gelişi. Nazara inanmam. İnhibisyondur o. İnsanın kendini sabote etmesi gibi bir şey. Aslında stratejiden dem vurmayı planlamıştım. Neden bu kadar kafayı taktığımdan. Benim için ne ifade ettiğinden. Daha turşu suyunu filan da anlatacaktım.

Ama şu an son günlerin tembelliğini yazı yoluyla üstümden atma ihtiyacındayım.

O son postu yazdım. Sabahın üçüydü. Gittim yattım. Sabah dokuz buçuk gibi uyandım ama hiç uykumu alamadan. Altı saat uyku asla dişimin kovuğuna gitmez. Radyoyu açtım. Kahvaltı filan hazırlarken Sultanahmet filan bir şeyler geveledi spiker "...çok üzgünüz...biraz sonra haber saatinde son ayrıntılar...". Lan yeter!!! Gene ne oldu? Her İstanbullunun aklından geçenler. Her an, her yer patlayabilir. Gittiğimiz her yerde, bindiğimiz her araçta. Bitmeyecek bu artık. Böyle devam edecek ara ara. Saçma sapan, o ölen ve yaralanan insanların yeni yılı nasıl kutladıkları, nasıl umutları, yeni yıl kararları olduğu geldi aklıma. Yeni yıldan hemen sonra olan kazalarda ve saldırılarda hep bu gelir aklıma. Sanki işin en can alıcı yeri buymuş gibi. Peh.

Sonra uykusuzluktan bütün gün hiçbir şey yapmadan geçti. Buzdolabının kapı rafları kalmıştı oysa. Bir de tezgahta içi bozulmuş yemek dolu tencereler. Hiçbir şeye dokunmadım. Kendime kızdığımda, kızdığım için ayrıca bir kere daha kızdım. Çok önemli sanki. Bo.ku bo.kuna insanlar öldü bugün dedim. Buzdolabı kapı raflarıymış. Kötü bir gündü.

Ertesi gün. Biraz daha iyiydi. Yani dün. Buzdolabını onbeş dakikada hallettim. Üç gündür sürünen iş. Sonra elime boş torbaları geçirip bozuk yemeklerle savaştım, tencereleri boşalttım. Bulaşık makinesine attım, sudan geçirip. Bulaşık makinesini çalıştırdım. O iş de halloldu. Akşam da buzluktaki yuvalamaları kızartıp yoğurt ve nohutla yedim.

Ve bugün. Artık romanın başına oturmam lazım. İskeletin geri kalanı ile uğraşmam gerek. Ve birkaç Elo puanı kazanmam. Hiçbir şey yapmadan gün akşam oldu. Uyandığımda saat öğleni epey geçmişti zaten. Şimdi de akşam çöktü. Perdeleri çektim. Hala uykuluyum. Enerjim düşük. Koltuğa yapışıp kaldım. Dışarıda hayat akıyor. Ben duruyorum. Donakalmış gibi. Bugün de verimsiz geçecek, belli oldu. Böyle zamanlarda kendimi zorlamamam lazım. Vardır haklı bir sebebi.

Yeğenimi düşünüyorum. Ortancayı. Ona starwars legosu söz verdim. Sevindi. Çıkıp almam lazım. Çok seviyorum onu ben. Biliyorum bin kere filan söyledim. Bir de o gün sözcükleri nasıl yerinde kullandı. Şaşırdım. Kalakaldım. Musiki Cemiyetinin sınavını anlattım onlara. O da dinliyordu. Şaşırmış şaşırmış: mucize gibi bir şey olmuş dedi. Canım ya. Aynen öyleydi. Sonra kardeşime diyordum ki, "orada herkesin seviyesi çok farklı, bir tanesi solist, konserler veriyor, bir tanesi onbeş senedir müziğin içinde, herkes benim gibi şey değil ki" dedim. Benim yeğen oradan yapıştırdı: amatör. Kardeşimle kalakaldık. Zınk diye oturdu o laf. Doğru. Amatör. Ne güzel buldu. Sekiz yaşında.


Umarım yarın farklı bir gün olur. Kazasız belasız. Bombasız patlamasız. Dolu dolu iş gördüğüm. Mutlu huzurlu bir gün.





Salı, Ocak 12, 2016

Tata.

Ay ne güzel gündü. Hem hava günlük güneşlikti, hem ruhum. Dur baştan başlayayım.

Hani ben yıllık sağlık kontrollerini sıraya sokmuştum ya. İyi ki yapmışım. Bugün diş doktorumla randevum vardı. Canım çok tatlıdır dolayısıyla ayaklarım o randevuya zor gidiyordu. Bunu farkedince hemen kontrolü ele aldım. Arkasına keyifli bir etkinlik bul dedim kendime. Hem dikkatini dağıtırsın. Hem gönlünü avutursun. Ne olabilir? Karşıya geçmişken yeğenimi göreyim. Çoktandır görmüyorum. Deli gibi de özlüyorum. Kardeşimi aramam lazım. Tamam bu olur. Bu acımı avutur.

Hazırlanıp evden makul bir saatte çıktım. Hava dediğim gibi pırıl pırıldı. Kış güneşi. Taksim'den dolmuşa bindim. Yolda kardeşimi aradım. Müsaitseniz ziyaret etmek istiyorum. Müsaitlermiş. Geçen sefer iki buçuk saatte gittiğim yolu bu sefer bir saatte katettim. Erkenden vardım mı randevuma? Beni de erkenden aldılar mı içeri? Mis. Ben, en az bir saat sürer sandığım işkence on beş dakikada bitti mi? Bitti. Ya o gözünde iki senedir ihmal ettikçe büyüyen işin hallolması sonrası duygu? Paha biçilemez. Büyük bir vicdan azabından kurtuldum. Hemen attım kendimi dışarı. Dolmuşa. İstikamet minikler.

Kardeşimden önce evlerine vardım. Neyse ki evde yeğenlerime bakan hanım vardı. 15 aylık olan mama sandalyesinde mama yiyordu. Bakıcı hanım "tatası gelmiş, aman da aman" derken (tata bizde teyzelere hitaben söylenir), tata aşağı tata yukarı, üçüncü demesinde bizimki de bana tata dedi mi? Böyle yaptı bak: ta-ta. Amanın! Bana tata dedi. Bir coşku, bir sevinç, görme. Var ya. Çok akıllı bu çocuklar. Hemen anladı tata lafının özel etkisini. Bir daha. Ve bir daha, bu sefer tatlı tatlı, cilveli cilveli. Bak ya. Bak! Yumuldum tabii o poğaça yanaklara. Mecbur. Günün sonunda beni eliyle göstererek tata diyordu. Basbaya diyor ki sen tatasın. Başta sırf etkisi için söylüyordu sonra anlamını çözdü.

Sonra kardeşim geldi. Ve günün geri kalanı çokça büyük yeğenle geçti. Of ya. İyi ki varlar.

Şimdi dişlerimi fırçalamaya gidiyorum. Mutlu mutlu uyuyacağım. İyi geceler dünya.



Pazartesi, Ocak 11, 2016

Roman.

Nasıl bir tembellik var üstümde, nasıl bir ağırlık. Hiçbir şey yapasım yok. Ne film izlemek, ne satranç oynamak ne tezgahta duran bulaşıkları kaldırmak. Belki iki satır blog yazarım diye geldim. Silmezsem o da.

Bugün kahvaltıdan hemen sonra romanın başına oturdum. Dün arka kapak yazısını kotarıp konuyu epey bir derleyip toparlamıştım. Bugün de iskeleti çalıştım. Hangi olay hangi olaydan sonra olacak. Uzun süre hazır bir iskelet aradım ama olmadı. Uymadı hazır olanlar. Ben de kendi işimi kendim görmek zorunda kaldım. Tabii ki de daha bitiremedim. Ama bu iskelet bitsin istiyorum bir an önce. Bitsin ki artık bölüm listesi çıkarayım. Of daha çok iş var. Şöyle gürül gürül yazma aşamasına geçsem. Aylardır bunu bekliyorum.

Bir tane kitap almışım olay örgüsü ve iskelet üstüne. İngilizce (Plot & Structure adı). Böyle eline alıp da roman okur gibi okursan yazdıkları boş geliyor. Ama uygulamaya başladığında ne kadar faydalı ve doğru bilgiler içerdiğini anlıyorsun. Mesela iskeletten önce arka kapak yazısı yazmak, ve arka kapak yazısını kolayca yazmak için gerekli şablonu oradan buldum. Aynı şekilde önerdiği üç bölümlük iskelet önce bana çok basmakalıp geldi. Kaçtıkça kaçtım. Ama sonra ne oldu. Gene onun lafıyla olayları sıraya sokmaya başlayabildim. Ya! Bu da bugünün zaferiydi.

Daha iskeletle birkaç gün daha cebelleşeceğim, belli oldu. Ama eninde sonunda ortaya çıkacak. Bu da belli oldu. Ortaya çıkmayacak da nereye saklanacaktı ki.

Yalnız bugün şöyle birşey sezdim. Hani alkolik yazar tipi vardır ya. Bugün o içme arzusunu sezdim. Çünkü geriliyorsun yazarken. Gerildim. Ve genelde yanımda çayım, kahvem olur. Yetmedi. Gevşetecek bir dış unsur-içecek arandım. Birden dank etti kafama neyi aradığım. Neyse ki içkiyle hiç aram yoktur. Dün de aynısı olmuştu. O gerginliği dün enerji birikimi diye yorumlayıp Tibet yogası üstüne yürüyüş yapmıştım. Çok süper olmuştu. Bugün bölmeyeyim işimi, bir parça daha ilerleyeyim dedim, bak az kalsın ne oluyordu. Olmazdı da. Gene de. Korktum.

Belki de Murakami o yüzden koşuyor. Ya!

Şimdi bir hesap yapsam. Bu hafta iskeleti tamamlasam, bitse, önümüzdeki hafta ya da iki hafta da bölüm listesini. Ocağın üçüncü haftası veya sonu eder. Şimdi Ağustos sonundan bu yana yaklaşık beş ay etti desek. Yazma aşaması da en fazla bu kadar sürse. Toplam on ay eder. İyi. Çok yavaş sayılmaz.




Cuma, Ocak 08, 2016

Tıkır tıkır.

İşte ödülüm: blog postu yazmak. Verimli bir gün, bereketli bir haftaydı. Küçük zaferler, irili ufaklı keyiflerle yaşandı. Sana hepsini anlatacağım.

Hangisinden başlasam?

Celes der ki hedeflerin seni heyecanlandırmalı. Ben bunu şimdiye kadar tam anlamamışım. Hep kendimi zorlama yoluna gitmişim. Hep daha fazlasını, daha hızlısını talep etmişim kendimden.

Mesela ilk ay kendime hedef olarak 1300'den 1400 Elo'ya çıkmayı hedeflemiştim yeni yılda. Bu da her hafta + 25 Elo eder. Oysa artık shredder bana kazandığım her oyun için sadece 3 puan veriyor. Kaybedince de 2'sini geri alıyor. Bazı gün hiç oynamadığımı varsayarsak ve en fazla günde iki oyun oynadığımı, bu hedefi tutturmam için kasmam lazım. Bilinçaltı bunu şıp diye seziyor ve hemen greve gidiyor. Tek hedefim bu bile olsa oyun oynamak keyif olmaktan çıkıyor.

Sonuç ne? Haftada +25 Elo motive edici bir hedef değil, tam tersi.

Ne yaptım? Yarıya indirdim. İlk ay +50 Elo. Haftada yaklaşık +12 puan. Yapabileceğim kadarını hedeflemek. Keyifle.

Genel olarak kendime koyduğum hedefleri ikiye böldüm. Ev işlerini de günde bir ev işine indirdim. Haftalık yemek planlaması en nefret ettiğim ve en çok kaçtığım işti: haftalık yerine üç günlük planladım. Hemen yapıverdim. Her gün yürüyüş hedefini de haftada ikiye indirdim. Bugün, haftanın bitmesine iki gün kala, 4 km yürüdüm.  Ulaşamadığım bütün hedefleri yarıya indirmeyi düşünüyorum.

Hedef konusunda bu sene yaptığım ikinci yenilik kendime bir motivasyon kolajı yapmak oldu. Celes'in deyimiyle: vision board. Şöyle yapıyorsun: varmak istediğin amacı sembolize eden bir resim bulup, onu her gün göreceğin bir yere koymak.

Ben laptopa masaüstü duvar kağıdı yaptım: satrançta en iyi kadın oyuncu olan Polgar'ın satranç turnuvasında çekilmiş bir resmini, Rowling'in elinde Harry Potter'ın kitabını tuttuğu bir resmi, bir tomar para, bir de konforlu bir banyo resmi. (Bunlara fit ve spor yapan bir kadın resmi de ekleyeceğim galiba). Polgar ya da Rowling olmak istediğimden değil. Sadece onları görünce benim de onların yaptığını yapasım geldiğinden.


Bugün bütçe planlaması da yaptım. Böylece çoktandır ihmal ettiğim senelik sağlık kontrollerini bir programa bağladım. Randevular alındı, mailler atıldı.

İşte böyle şeyler.

Yarın haftalık rapor günü. Yarın yeni yılın ilk haftası dolacak. İnce ayar günü.

En önemlisi ne biliyor musun? Yarın varacağım yer için yaşamıyorum. Geçmişin acılarından kendimi sakınmayı da öğrendim. Geçmişte yaşamamaya çalışıyorum ve yarını planlıyorum, evet, ama keyif almaya bakıyorum bugünden. Eskisi gibi, bir hırsla yaşamıyorum. Eskiden uzayın en uzak noktasını hedeflerdim kendime, içten içe, hatta o bile yetmezdi. Şimdi hiç öyle değil. Bu işte, en büyük konforum şu günlerde. Meşgalelerim var, yapılandırdığım. Üretken bir yaşam sürmeye çalışıyorum. Çünkü bana bir şey katıyor. Hepsi bu.







Salı, Ocak 05, 2016

Verimli günler (devam).

İşte verimli geçmiş başka bir günün son saatleri. Salondayım. Bu defa tekli koltukta. Hani kar yağarken camın ve kaloriferin yanına çektiğim. Ayaklarımı televizyon sehpasına uzattım. Kucağımda laptop. Solumda ayaklı ışık. Müzik yok. Sadece bir saatin tiktakları ve arada bir sokaktan geçen motorların sesi.

Bu sabah kalktığımdan beri listelediğim irili ufaklı işlerin çoğunu bitirdim. Bir kaç günlük yemek listem ve onların malzemesinin alışverişi dahil. Ve temizlik. Ruhumu arındırıyor sankim. İçim temizleniyor adeta. İş için hesaplar yaptım sonra. En kötü ihtimale göre. Tutarsa iş kadını oluyorum. Bu çok farklı bir gelişme olacak. Ne de olsa, bir yanım feci halde Kayserili. Bilmiyordun değil mi? Söylememiştim hiç.

Bugün güzel bir haber aldım. Önümüzdeki günlerde, çok eskiden tanıdığım bir arkadaşımın, romanı çıkacak piyasaya. Hem onun adına çok sevindim, hem de kendi adıma sıranın yavaş yavaş bana geldiğini hissediyorum. Dürtüldüm. Bir gün ben de elimde tutacağım kitabımı. Dahası, başkaları ellerinde tutacaklar. Ama daha var.

Sonra Türkiye Satranç Federasyonu'nun sayfasına girdim dün. Sinirlerim bozuldu. Gülmekten karnıma ağrılar girerken bir yandan da ağlamak istiyordum böğüre böğüre. Türkiye kadınlar satranç turnuvasının geçen seneki birincilik ödülü ne bilmek ister misin? Arzum'dan hediye çeki. Erkeklere para, kadınlara bir ev eşyası firmasının hediye çeki! Yani kendine mikser, elektrikli süpürge filan alıyorsun. Koca Türkiye'nin satranç şampiyonu bile olsa, kadının yeri bu. Anladım, sponsor olmuş Arzum ama bari satrançla alakalı bir sektörden sponsor bul, böyle beyinsel bir şey, mesela bilgisayar filan, hani erkeklere verdiğin nakit paranın yarısını kadınlara veremedin. Ama kadın imajıyla örtüşmüyor, değil mi, ne yazık. Oysa bir bak etrafına, bilgisayar kullanıcılarının yarısı kadın. Bence çok büyük rezillik. Üstelik hediye çekinin tutarı erkeklerin nakit olarak kazandığından %50 daha az. Şeytan diyor git oraya, şampiyon ol, sonra da oradaki herkesi bir temiz fırçala. Rezalet çıkar. Gazeteler yazsın. Yaparım, bilirsin. Yani rezalet çıkarma kısmını. Şampiyon olmak biraz kasabilir. Oy oy oy o ödül törenini nasıl bir şenliğe çevirme kapasitesi var bende bilemezsin. Elimden mikrofonları yaka paça kurtardıkları geliyor gözümün önüne, beni de sürükleye sürükleye salondan çıkardıkları. Bakalım bir sonraki sene gene Arzum sponsor oluyor mu. Neyyyyyyse. Kaldı ki ben kadınların satrançta ayrı kategoride yarışmasını da hakaret olarak görüyorum.

İşte böyle blog. Hayatın bir saniye sonrasının garantisi yokken, benim yarınlara inanarak yaptığım planlar bunlar. Salonun duvarına dayadığım kocaman beyaz tahtamda her bir amaç için bir sütün açtım. Gerçekleştirebilirsem, ah bir gerçekleştirebilirsem, o zaman tutma beni. En azından sabah uyandığımda yapmak için sabırsızlandığım işler var. Şimdi yarınki görevleri sıralamaya gidiyorum. Sonra da, babamın bize çocukken söylediği gibi, yatak balosu.




Pazar, Ocak 03, 2016

Ve güzelce devam ediyor...

Dün akşam görüp göreceğim en tuhaf rüyayı gördüm sana anlatmazsam çatlarım.

Öncesini de anlatayım tam olsun. Saat kaçtı tam hatırlamıyorum altı buçuk- yedi diyelim, akşam. Biraz yorgun hissediyordum, gittim uzandım. Uzanış o uzanış. Bir dalmışım, bir uyumuşum, amanın bir uyumuşum. Salonda ışıklar açık kalmış, ben üstümde kıyafetlerle, kombi cayır cayır yanıyor ve saat olmuş sabahın beş buçuğu. Yuh dedim yani. Rüyamsı şeyi işte o uyanış anı ile uyuma hali arasında gördüm. Aslında tam rüya da denmez. Uyku mahmurluğu da denmez. İkisinin ortalamasını al. İşte o. Sıkı dur bak.

Ben, efendim, meğer Fatih Sultan Mehmet'in askeriymişim (!), evet askeri, ve tam İstanbul'u fethedeceği günün sabahı, herkes fetih için ayaklanmış, yola koyulmuş ama benim uykum olduğu için, kimse de beni uyandırmadığı için (emin ol uyandırmazlar), o dünya tarihinin sadece bir defa göreceği hayatımın en büyük, en önemli zaferini kaçırmışım. Mahmurluk dağılmaya başladığında çok fena pişmanlıklar içindeydim. Sonra da aklım başıma geldi.

Sonra kalktım, dişlerimi fırçaladım, kombiyi asgariye ayarladım, ışıkları söndürdüm, pijamalarımı giydim ve yatağa yattım. Tabii ki de uyku tutmadı.

Neyse bu böyle bir sabahtı.

Galiba diyeceğim ama kesin eminim aslında, bu rüya, okumakta olduğum kitabın etkisi. Babil'in en zengin adamı. Mesela şans ile ilgili bir bölüm okumuştum dün. İyi şansı kendine nasıl çekersin? İyi şans, diyor kitapta, mesela piyangoda en büyük ikramiyenin sana çıkması ya da kumarda zarların senin lehine gelmesi değildir. Kumardan kimse zengin olmamış, piyangoda para çıkması çok ender görülen bir durum. Zengin olmak isteyen için iyi şans, karşısına çıkan kazançlı bir yatırım fırsatını tepmemektir. Ve tabii kazançlı bir yatırım ile dolandırıcılığı ya da akılsızca bir planı ya da ortaklığı birbirinden ayırmak.

Bu kitap bana çok iyi geldi. Kendime güvenimi geri kazandırdı para ve iş konusunda. Bazı, eskiden kendimden bildiğim ilkeleri tekrar tazeledi hafızamda. Onları okuyunca kağıtta, tamam ben doğru düşünüyormuşum diyorum.

Geçmişi düşünüyorum çokça. Çok büyük bir fırsata uyanamadım (bkz. rüyada uyuyakaldığım için tarihi bir olayı kaçırmak). Bir yanım köpek gibi pişman ama diğer yanım kararım doğruydu der durur. Çok toydum. On sekiz yaşındaydım. Belki elime yüzüme bulaştıracaktım. Belki de erken yaşta çok zengin bir iş kadını olacaktım. Aile kuracaktım. Evet. Diğer opsiyonu iş işten geçtikten sonra idealize etmesi şimdi kolay. Pişman olmamak için kendimi tutuyorum belki bir yandan. Böyle gitgeller yaşıyorum diğer yandan. O patron benim şansımdı. Teklifine ve ısrarına uyanamadım.

Başka bir yandan kendi potansiyelimi tekrar keşfediyorum. Yapabilirim. Ve yapmak demek en, en, en olmak demek değil. Uçuk değil hayallerim. Tam tersine yere sağlam basıyor. Potansiyelim de sonsuz değil. Olmak zorunda da değil. Bak bu yeni bir kazanım örneğin. Eskiden olsa, imkansızı hedefler ve yola bile çıkamadığım için dövünür dururdum. Bir çeşit doyumsuzluk. Nereden geldiği şu an çok net.

Kolay kazanılan para kolay kaybedilir diyor mesela kitapta. Kalıcı zenginlik yavaş yavaş edinilir. Sonra birisinden bir tavsiye aldığında konuyu bilen birisi olsun diyor. Özellikle internet ortamında, bilen bilmeyen herkes fikrini paylaşırken, bu ilke hep akılda tutulmalı. Mütevazı fakat değerli sözler eden bir kitap. Bir de verdiği örnekler güzel. Hani dersi sınıfta öğreten öğretmenler olurdu ya. Bu kitabı biraz ona benzetebilirim.

Burayı uzun zamandır okuyorsan, kendi içimdeki duvarları keşfettiğim bir yazım vardı. Tek göz odada yaşadığımı sanırken aslında sarayda yaşadığımı anladığım. Sonra kenarına beni her yere götürebilecek bir tren garını bulduğum yazı. Galiba bu sefer tavanı fark ettim. Ya da yaptırmışım. Onun gibi birşey. Vay blog.

Şimdi senin anlayacağın iş ve ticaret amacını öne aldım. Roman ve satranç ile beraber götürmeye çalışacağım. Evet koltuktaki karpuzlar çoğalıyor ama ona bir formül buldum. Her amacı her gün çalışmamak. Bakalım bir ayın sonunda ne kadar yol almış olacağım.

Büyüdüğümü hissediyorum blog. Olgunlaştığımı.

Ah kırmızı dolap. İçine kutu aldım ve alt rafı da düzenledim. Dün. Yer açıldı.

Bunlar da ekmekler. Mutlu Keçi sormuş. Hamur ekmek fırınından aldığım hazır ekmek hamuru.

















Cumartesi, Ocak 02, 2016

Güzel başladı 2016.

Güneş ve karın el ele verdiği senenin ikinci gününden merhaba sevgili okurum. Seneye bomba gibi başladım desem? Umarım bütün sene bu ruh halinde seyrederim. Dün kırmızı dolabı düzenleyecektim ya, yaptım onu. Şimdi açınca karman çorman üst üste atılmış onlarca defterle karşı karşıya kalmıyorum. Alt raf için de kutular almayı tasarladım. Orası başka türlü adam olmaz. Aslında uzun vadede o defterlerin bir kısmını atmak istiyorum. Eski enerji. Ama işte kişisel arşivim diyorum. Sakla samanı gelir zamanı hesabı. Dönüp de bir bilgi arayıp bulacağımdan değil fakat daha çok fotoğraf gibi. Eski bu fotoğraf diye tutup atabilir misin? Tam tersine eski olduğu için değerlidir. Onun gibi.

Bu sabah da dün sabahla aynı kahvaltıyı yaptım. Sonunda aklım başıma geldi. Tek kişi olduğum için çok sevdiğim halde somun ekmek alamıyorum. Ziyan etmektense hiç almam diyorum o kadar içim cız ediyor o ekmek kuruyup işe yaramaz hale geldiğinde. Lezzetsiz tost ekmeğine kalıyorum kuru kuru. Yılbaşı sabahı yerim diye yılın son günü aklıma geldi. Ekmek hamuru aldım. Kendim yoğurunca aynı tadı tutturamıyorum, doğruya doğru. Aldım ihtiyacım kadarını koparıp yılın ilk sabahı fırına attım. Kalanı buzdolabına. Oldu mu tazecik sıcacık enfes ekmek. Reçel de almıştım yanına. Bu sabah da kalmış taze keçi peyniri, zeytin ezmesi ve reçellerle kahvaltı ettim. Ve ekmeğin dünden kalan hamurunu pişirip, gene taze ekmekle kahvaltı etmiş oldum. Hem de ne yapıyorum biliyor musun, sabah kalkıyorum, çayı hazırlıyorum, ekmekleri fırına atıyorum, o sırada yüzümü yıkıyorum, duşa giriyorum, temizlik faslı da aradan çıkıyor, odayı havalandırıyorum, ve sonra temiz temiz kahvaltının başına oturup ziyafet çekiyorum.

Dün kırmızı dolabı düzenlerken elime bir kağıt geçti. Üzerinde para kazanmakla ilgili kitapların isimleri, yazarları. Birincisini arattım bulamadım. İkincisini arattım ve buldum. Çok farklı yerlerde ismini duymuştum ama hiç edinememiştim: The Richest Man in Babylon. Babil'in en zengin adamı. Anthony Robbins ve Celestine Chua'da tavsiye ediyorlardı diye kalmış aklımda. Üç tane piyango biletime bir amorti bile çıkmamasının acısını böyle çıkardım. (Ne diyordu Pucca: hayaller Paris, gerçekler Muş). Bir oturuşta elli sayfaya yakın okumuşum. Şimdilik güzel gidiyor. Bir de hem Robbins'in hem Chua'nın tavsiyelerinin orijinaline ulaşmış gibi hissediyorum kendimi. Ekşiyi açtım aslında en önce; okumuş bir kişi bulabildim Türkiye'den: "bugün dördüncü gün ve ben elimde çeyrek altın tutuyorum" diyordu. O zaman dedim ki tamaaaaam, bu kitap illa ki okunacak. Hikaye gibi anlatılmış, okuması zevkli. Ve benim uygulayabileceğim prensipler. Tavsiye eder misin dersen; ederim. Herkes yapabilir mi? Kazancının onda birini herkes arttırabilir, kabul; ama zor ve herkesin yapamayacağını düşündüğüm kısmı birikimi kar getirecek şekilde işletmek. Bazı insanların yapısında var, bazılarında hiç yok diye düşünüyorum. Ama böyle bir kitap okumaya heves ediyorsan, o zaman içinde bir nebze girişimcilik vardır, yapmayı denemelisin en azından, gerekirse bata çıka. Aslında önerdikleri o kadar basit ki, e bu mu yani şimdi diyorsun, ama ben okumuş ve başarıyla uygulamış o kadar çok kişinin makalesini, kitabını okudum ki, uygulandığında kesin sonuç getireceğinden hiç şüphem yok. Ve kafamdaki bazı eksik parçaları tamamladı şimdiden.

Herşey yavaş yavaş sıraya giriyor. Hayaller, hevesler. Bir spor kaldı sıraya sokamadığım. Aç karnıma yapmak istemiyorum. Kahvaltıdan hemen sonra da. Kahvaltı geçtikten sonra da kaynıyor. Bir çare bulmam gerek.

Kar nasıl güzel yağıyor. Kahvaltıdan artan çayım yanımda. Ayağım çıplak. Gidip çorap giyeceğim. Sonra da koltuğu camın ve kaloriferin yanına çekip, kitaptan bir otuz- kırk sayfa daha okuyacağım. Biraz defterime planlarımı yazacağım. Sonra biraz ev işi yaparım. Sonra belki romanı çalışırım. Sonra belki dışarı çıkar plastik kutu bakarım.  Heyecanlıyım.








Cuma, Ocak 01, 2016

Yeni yılın ilk yazısı.

İşte yepyeni bir yılın ilk gününden selamlar. Yepyeni ne beyaz, ne parlak, ne iyimser bir söz. Oysa, geçmiş onca yılbaşını düşündüğümde bu yıla büyük umutlarla, beklentilerle girmek gözüme çocukça bir saflık gibi göründü doğrusu. O zaman boynumuz bükük mu oturalım, ne yapalım? Hem yıllar hiç mi güzel şeyler getirmedi? İyiye güzele inanmak çok fark eder, bunu iyi bilirim. Defalarca deneyimledim.

Habertürk'ün programını izledim dün. Bütün senenin en önemli olaylarını verir ya hani. Ne berbatmış dünya ve ülke gündemi. Nefes aldırmamış bizlere.

Kişisel gündemim neyse ki daha parlaktı. Başköşeye yazı gelip oturdu, Temmuz'du aylardan. Ben diyeyim yirmi, sen de otuz senelik heves. Tam pes ettiğim senenin ertesinde. Küllerinden doğmak diye buna denir.

Müzik de sene başında aldığım kararlardan biriydi. Yıl bitmeden somut adımlar attım. Kısa sürdü ama o benim kararımdı. Büyük heyecanlar, büyük mutluluklar yaşattı bana.

Satranç yıl boyu, en istikrarlı ilgi alanım.

Bir aksilik olmazsa 2016, ilk romanımı yazıp bitirdiğim yıl olacak. Şu an beni en heyecanlandıran şeylerin başını çekiyor. Gittikçe daha ustaca  kurgulanmış, daha doğru seçilmiş sözcüklerle ifade edilmiş, daha zengin anlamlar içeren hikayeler yazabilmek hayatımın en önemli amaçlarından biri.

Romanı yazmayı bitirdikten sonra biraz yazıya ara verip, müzik ya da ticaret konularına el atmayı planlıyorum. Belki de yeni bir roman konusu gelinceye kadar. Muhtemelen her ikisi. Müzik şu an en kaygan zeminde duranı. En az emin olduğum. Bakalım.

Bu yıl işi sıkı tutacağım. Amaçlarımı ve sonuçlarını haftalık bazda gözden geçireceğim. Daha düzenli öğünler ve spor diğer amaçlardan bazısı. Kültürel anlamda daha çok roman okumak, ve konsere gitmek. Bu sene ilk olarak turnuvalara katılmayı düşünüyorum satranç konusunda.

Elimde olan amaçları bir programa sokmayı biliyorum. Elimde olmayanları da yürekten dilemek dışında bir şey gelmiyor elimden.

Evet şimdi fonda Viyana Filarmonu Orkestrası eşliğinde on iki yaşımdan beri doldurduğum defterlerin olduğu dolabı düzenlemeye gidiyorum.

Mutlu yıllar sana okurum. Sana elinde olan amaçlar için, doğru bir düşünce biçimi, olmayanlar için bol şans diliyorum.