Çarşamba, Ekim 05, 2016

Salı ve Pazartesi.

Bir Salı bir Pazartesi'den ne kadar farklı olabilir? Pazartesi haftanın tek boş günüydü. Potansiyel olarak içine her şeyi sığdırabilirdim. Tamam her şeyi değil. Ama çok şeyi. Listeler mi yapmadım. Hayaller mi kurmadım. Önceki listeleri mi ortaya sermedim. Ne nazlı, ne şımarık, ne nemrut günmüş.   Ne kadar uğraştıysam bir şekle şemale sokamadım. O mu, bu mu derken gün parmaklarımın arasından kayıp gitti, ben de karşısına geçip seyrettim. Ne doğru dürüst bir iş görebildim, ne bir keyif çatabildim. Bir satır kitap okusaydım bari. Yok.

Salı da onun zıddı çıktı. Sabahtan karşı yakada bir randevum vardı. Erkenden uyandım. Çok zamanım yoktu. Sadece duşa girip giyinip kendimi dışarı attım. Nasıl mis gibiydi hava. Tam pastırma yazı. Köşedeki pastaneden patatesli poğaça sardırdım, aldım yanıma. Doğru vapura. Vapur sakindi. Hemen ikinci kata çıkıp bir çay aldım. Sonra öne çıktım. Açık yere. Çayımı yudumladım, poğaçamdan ısırdım. Kısa bir süre sonra, yanıma bir serçe geldi. Yan yan bana baktı. Hani bana der gibi. Bir parça koparıp attım. O onu didiklerken ikinci bir serçe gelip onun lokmasının kalanını kaptı. Kuşların bu huyunu hiç sevmiyorum. Güvercinler de aynısını yapıyor. Başkasının yemeğini çalıyor. Hemen ilk serçeye bir telafi lokması attım. Sonra kapı açıldı. Dışarı birileri daha çıktı. Serçeler korkup kaçtılar. Ben de manzaranın ve çayın tadını çıkardım doyasıya.

Tamam çok orijinal bir kare değil, ama bu sabahın ve Boğazın o güzelliğini sanki hiçbir fotoğraf hakkıyla yansıtamaz. Yoksa ben mi?

Müzik yerine dalgaların şırıltısını dinledim. Uzun zamandır böyle güzel bir sabah yaşamamıştım. Randevuma tam vaktinde yetiştim. Randevudan sonra, belki Eminönü'ne giderim, Nikon'umu tamire bırakırım diye fotoğraf makinemi yanıma almıştım. Belkisi neymiş ki. Dolmuştan Eminönü iskelesinin önünde indim. Beşiktaş vapuruna bineceğime Eminönü vapuruna bindim. Bitti gitti. Nikon'un yerini de haritadan bakıp buldum kolaycacık. Makineyi teslim ettim. Bir kalem iş halloldu mu? Hem de ta ne zamandır halledilmeyi bekleyen iş. Yalan olmasın dün telefonla görüşmüştüm önden. Nereye teslim ederim, ne kadar beklerim, ne kadara mal olur, telefondan halledemez miyiz. Bak onu yapmışım en azından. Geriye Eminönü tarafında halledilecek tek bir iş kalmıştı: bir metre çuval kumaşı almak, lamba için. Elimdeki kısa geldi. Ve lamba onu bekliyor iki gündür. Tahtakaleyi neden bu kadar seviyorum bilmiyorum. Belki oturduğum yerde hiçbir mağazanın satmadığını satıyor diye. Belki esnafının yol ve dükkân tarif etmeye bu kadar gönüllü olmasından. Belki ben depresyondayken ve canım hiçbir şey yapmaktan zevk almıyorken, beni rengârenk boncukları ve ucuz daha bir sürü malzemesiyle yavaş yavaş tekrar hayata bağladığı ve sayesinde elimden artık türlü türlü iş geldiğinden. Çuvalcıyı buldum. Onu ararken daha önceki gelişlerimde görmediğim çekirdek kahve satan bir dükkâna tav oldum.


Çuval bezimi de aldım mı? İkinci kalem iş de kolaycacık halloldu mu? Mısır Çarşısından lokum da aldım kendime keyif için. Sonra geri döndüm Sirkeci tarafına. Bir turist-esnaf lokantası karışımı bir yerde mükellef bir öğlen yemeği söyledim kendime. Karnımı da çok uğraşmadan doyurdum. Sonra yollandım eve. Yorulmuştum. Bilgisayarla ilgili işi ertesi güne öteledim. Biraz kestirdim. 

Akşam sergiye gidecektim. Hiç gidesim yoktu. Ama hep böyle oluyor diye zorladım kendimi. Gitmesem aklım kalacaktı hem. Hazırlanıp çıktım. Biraz geç çıkmıştım yola ama en kötü ihtimal geri dönerim deyip dert etmemeye çalıştım. Sergi mekânı sandığımdan küçük çıktı. Bir de resim sergisi değilmiş tam olarak. Ben diyeyim güncel sanat, sen de plastik sanat. Fena değildi. Güncel sanat adı altında çok uyduruk işler yapıldığını biliyorum. "Nasılsa kimse anlamıyor", ya da daha beteri, "anlamayan cahilliğinden anlamıyor" dayatması/üçkağıtçılığını çok gördüm. Dolap kapısı üzerine yapılan oyma-yağlıboyalar beni hiç etkilemediyse de beğendiğim çalışmalar da o kadar küçük bir sergi içinde oldukça fazlaydı. 

Istanbullular 13 Kasım'a kadar gezebilir. Mekan: Vis Sanat Galerisi, Esentepe Mh. Ecza Sk. No: 4 / 23 PolCenter AVM (Kanyon AVM yanı)
                            Levent -İstanbul


Bu en etkileyici bulduğum eserdi. Microsoft'un yarattığı sohbet edebilen yapay zeka'dan yola çıkarak yapıldığı için olsa gerek. Özetle, yapay zekayı twitter'a salmışlar, ve insanların tweetlerini taklit edip kendini geliştirmiş (!), ve on saatin sonunda hakaretler küfürler etmeye başlamış, 16. saatte de ağır ırkçı söylemler geliştirince devreden çıkarılmış. Bu portre onun twitter profil resmiymiş az önce araştırırken öğrendim. Kırık avize parçalarını bir plazma ekranın içine yapıştırarak elde etmişler.









Şu şeffaf portreleri de sevdim. Şeffaflığı daha iyi göstrmek için arkasından gözüken insanları da çektim ikincide. Yakından bakınca birçok basılı harften oluşuyor. Gazete ya da kitap sayfası gibi. Bu masum bulduğum portre örneğin insan hakları bildirgesinin bir çok dildeki yazılarından oluşuyor.










Bu son ikisi de ilgimi çekti. Üsttekinin malzemesi stor perde, alttakinin sünger. Üç boyutlu. Ama çok da bayılmadım.





Aslında bunlar serginin neredeyse yarısı. Neyse işte sekiz buçuktu eve geldim. Dopdolu geçmiş bir günün yorgunluğu ve bazı olumsuzluklara rağmen huzuru. 

Nasıl dünü telafi ettim mi sence?

10 yorum :

  1. Ahahahhaha :D Canım Kahvercim.

    YanıtlaSil
  2. Japonca'ya gitmek için 0 enerjim ve moralim vardı şuan bir tık da olsa içim açıldı ^-^

    YanıtlaSil
  3. Merhaba, Blog Atlası'nda blog sayfanızdan kısaca bahsettim. Bilgi vermek istedim. Bu adresten ulaşabilirsiniz: http://blog-atlasi.blogspot.com.tr/2016/10/iyi-geceler-kucuk-joe.html

    Kolay gelsin.

    YanıtlaSil
  4. Ah Anıl'cım sıfır enerji bende de var şu an. Ve bugün artık kendimi zorlayamadım. Oturdum yerime. Ama senin içinin açılmasına çoook sevindim :)

    YanıtlaSil
  5. Fazla fazla telafi etmişsin:) dürtecek biri olmadığı halde hem de..:)) özellikle sergiye üşendiğin halde gitmeni alkışlıyorum, hele de gündüz yaptığın koşturmacaya rağmen:)

    YanıtlaSil
  6. İşte sırf bu yüzden Ankara'da yaşıyor olmaktan hoşlanmıyorum. Ben de artık kendimi kaybettiğim yolların kıyısından da olsa denize dokunmasını istiyorum.
    Sevgiler bu arada, elif ben ;)

    YanıtlaSil
  7. @ Tuna bey: merhabalar. Her şeyden önce çok teşekkür ederim tanıtım ve ilginiz için.

    Garip bir şekilde yorumunuz mail kutuma düşmemiş, tesadüfen denetim bekleyen yorumlar kısmını açtığımda fark ettim yorumunuzu ki, yüzde 99 açmam orayı, açacağım tuttu. Dahası, yorumunuzu yayınladığımda posta kutuma mutlaka uyarı gelir, o da gelmedi. Hiç anlamadım. Neyse ki yayınladı blogspot.

    YanıtlaSil
  8. @ Eren: evet kendi kendini harekete geçirmek konusunda bazen takdire şayan işler görebiliyorum :D bazen de olmuyor işte :)) Sevgiler.

    YanıtlaSil
  9. @ Buzlu Kalem/Elif : merhabalar, demiş ya şair "denizi olmayan şehirde söyle nasıl yaşanır", yaşanıyor bir şekilde ki bunca insan yaşıyor... Ama bana da zor :)

    YanıtlaSil