Pazartesi, Ekim 24, 2016

Günlük hayat.

Saat dokuza geliyor. Perdeleri çektim. Salonun küçük ışıklarını yaktım. Bu sefer müzik koymadım. Verimli diyemem ama tatmin ediciydi günüm.

Yemek konusunu öncelik yapmayı lâfta bırakmadım. Uygulamaya geçirdim. Ve elbette dünya kadar fark etti. Kaba bir düzen çizdim, saat değil ama saat aralıkları belirledim, o düzene uymaya çalıştım: meyveyi, sebzeyi, proteini, nişastayı öğünlere yerleştirdim. Hâlen öğle yemeği saat dörde kayıyor ama bu hafta geri çekmeyi düşünüyorum yavaş yavaş. Ara öğünler çok şahane oldu: meselâ kahvaltıdan iki saat sonra, bir avuç fındık/ veya ceviz/ veya badem ve bir taze meyve. Markette gözüme antep karası diye bir şey ilişti alışveriş yaparken. Onu da attım sepete. Fındığın yanına onu da koyuyorum. Bol mineralli bir şeymiş. Paketinde öyle yazıyor. Kurutulmuş çekirdekli üzüm. Bence asıl farkı bir sonraki PMS'te anlayacağım. Gör bak. PMS'siz geçecek bir sonraki.

Yoga yaptım bugün. Hafif bir yoga. Bir haftadan fazla ara verdiğimde hafifinden başlıyorum. Gece yatma yogasını saymıyorum elbet. O iki dakika sürüyor çünkü. Onu da akşamları yapmaya devam ediyorum. Yoga yaptığım günler, günüm güzel geçiyor.

Ev epeyce derlenip toplandı. Yatak odasının kaosunu hemen hemen toparladım. Şu an en karışık yer hobi malzemelerini depoladığım oda. Oraya bir ara el atmam gerek. Fakat yeni bir motivasyon şeysi buldum kendime, ertelediğim ufak tefek işler için: "şimdi kaldırmazsan daha bu burada kimbilir ne kadar sürünecek". Sürünür yani yalan değil. Halbuki kaldırdın mıydı bitti gitti. Son iki günde en büyük farkı bu motivasyon şeysi yarattı.

Bugün işle ilgili okuma yaptım. Günümü tatmin edici kılan unsurlardan biri de buna zaman ayırabilmekti. Ev işi dışında bir konuda yayıla yayıla ilgilenebilmek. The business book diye bir kitap var elimde. Ne zamandır elimde. Bugün elime ders kitabı gibi aldım. Yeni bir defter açtım. Notlar aldım önemli bölümlerini. Çok çalışmam lâzım çoook. İşletme ile ilgili elimdeki diğer kitapları da rafa dizdim, yeni rafa, yakınıma. Çok acayip sayılar var orada, meselâ Twitter'ın 2013 senesi için reklâmdan kazandığı para, ne kadar dersin? 582 milyon dolar. Mış. Ama, işte, Twitter olmaya çalışan da, 500 milyon girişim batmıştır ona bakarsan. Eskiden olsa gözüm çok yükseklerde olurdu. En yükseklerde belki. Yapardım, yapamazdım, konu o değil. Şu an hayata bakışım farklı. Birinç olmak dışında tatmin edici şeyler var hayatta. Ve bu başlıbaşına bir zenginlik. Şükürler olsun. En iyisini hayâl edeceğim. En iyisi için çalışacağım. Her gün azar azar. Bakalım. Önümdeki şu birkaç haftada çok şeyler şekillenecek, takvimler çıkacak.

Cumartesi gecesi konsere gittim. Lena Chamamyan konserine. Sanırım bugüne kadar dinlediğim en güzel ses. Canlı dinleyince insan daha da iyi anlıyor. Ama şarkıların Arapça olması bir süre sonra sıktı, yalan yok. Ermenice de söyledi, hatta bir şarkısı opera aryası gibiydi, Arap ezgisi değildi yani, ama gene de kurtarmadı. Göksel Baktagir kanunda eşlik etti Chamamyan'a. Orkestra genel olarak çok başarılıydı. İlk başta çok keyif aldım, ne de olsa Arap ezgileri kulağıma o kadar da yabancı değil, ama sonlara doğru sıkıldım biraz. Sareri Hovin Mernem'i yarım söyledi, Al Rozena da programında yoktu, seyirciden istek gelince a capella söyledi, yarısını da seyirciye söyletti. Zaten o iki şarkıyı dinlemek istiyordum ben. Peh. Tahmin etmiştim böyle olacağını o yüzden hayâl kırıkılığına uğramadım. Sadece sıkıldım. Gene de o sesi canlı dinlemek için oraya gitmeye değerdi.

Ya bir de şu "Ortadoğu'lular" konserdeki sanatçıya yüksek sesle istek parça bildiriyor iki şarkı arası. İran'lı bir müzisyenin konserinde de böyle olmuştu çok yadırgamıştım, hatta sinirlenmiştim. Sanki adap bilmiyorlar. Saygısızlık bence. Mesela şarkı bitiyor, şarkıcı iki lâf kelam ediyorken bir sonraki şarkıyla ilgili, önden, arkadan, sağdan, soldan laf atar gibi sesleniyorlar bağıra bağıra. Sanırsın ilk defa konser dinleyen ilkokul birinci sınıf öğrencilerinin arasındasın. Bazen de "seni seviyoruz" filan diyorlar. Seviyorsan kalbinden sev, konserin ortasında yüksek sesle sevme kardeşim. Biz de seviyoruz ki geldik oraya, değil mi? Sıcakkanlılık da bir yere kadar.

Konsere daha sık gitmeliyim. Herşeye rağmen çok hoşuma giden bir etkinlik.

Bu gecelik bu kadar sevgili okurum. Başka bir yazıda tekrar görüşmek üzere. Afiyetle ve keyifle kal.

7 yorum :

  1. Yogadaki en zor duruş nedir biliyor musun, ceset duruşu.. Yani en son yapılan, o 3-4dk'lık dümdüz yatıp hiç bir şey düşünmemeye çalışma (ve uyuya kalmamaya uğraşma) duruşu ;) Sevgiler..

    YanıtlaSil
  2. Her zamanki gibi harika bir yazı, pek de keyifli değildim bugün ama yazın beni keyiflendirdi yine:) bence mutlu olma yolunda çok güzel bir yerdesin, olaylar her zaman istediğin gibi gelişmese de sen bir şekilde iyi ve mutlu olmanın yolunu bulursun, ki en önemlisi de bu bence:)

    YanıtlaSil
  3. Oy Ceren'im onca uğraşın arasında zaman ayırıp blogumu okuyorsun ya, üstüne bir de yorum yazıyorsun, çok mutlu oluyorum, yani bir başka mutlu oluyorum. Benden de kocaman sevgiler.

    YanıtlaSil
  4. Eren'cim şu yorumun o kadar sevindirdi ki beni. Sebebi, yazıyı binbir güçlükle yazmış olmam, insanların vaktini mi tüketiyorum, boş mu yazıyorum, kim ne yapsın tereddütleri gırla gitmişken keyif verdiğini okumak çok iyi geldi. Bütün günümü kurtardın :) Sevgiler.

    YanıtlaSil
  5. Olur mu hiç öyle şey..:) Küçük bir itiraf, günlük hayat bloglarını okumayı pek sevmem ama senin blogun müthiş bir istisna, her yazını zevkle okuyorum, sevindirdiğini duymak güzel:) sevgiler:)

    YanıtlaSil
  6. Eren'e fanatik bir şekilde katılıyorum.

    YanıtlaSil
  7. Çok tatlısınız!!!! <3 <3 <3

    YanıtlaSil