Pazar, Ekim 09, 2016

Fener. Deniz. Kaptan. Ve Aşiyan.

Dün akşam sana yazdım ben aslında. Sonra beğenmedim. Yayınlamadım. Bence iyi de yaptım. Sanki kıvamını tutturamadığın bir muhallebiyi misafire sunmak gibi olacaktı. Ayıp olacaktı. Sen gene sesini çıkarmazdın, biliyorum. Gene beni, her zaman olduğu gibi bağrına basardın. Senin karşına yataktan çıkmış halimle çıksam, ya da kırk derece ateşle günlerce yatmış, perişan ve bakımsız halde çıksam, ev, kardeşimin bile görmemesi gerektiği kadar batmış olsa da, sen bütün bunların içinde sadece beni görürsün, ve bir de bunun için sevinirsin.

Geçen haftayı düşünüyorum. Tanımlamaya çalışıyorum. Zorlanıyorum. En son Salı akşamı yazmışım. Sergiden sonra. Galiba buldum. Dengesiz. Dengesiz ve tuhaf bir haftaydı. Bir gün boş, bir gün alabildiğine yoğun geçti.

Ayrıca bütün hafta PMS'in gölgesinde, pis bir enerjisizlik, kendimde olamama halindeydim. Dün gece Adriene'in PMS yogasını yapmasam muhtemelen şu an bu yazıyı yazabilecek durumda gene olamayacaktım. Bu yoga denen şey çok acayip. Hiç o değilmiş gibi insanın kimyasını değiştiriyor. Ama hiç o değilmiş gibi. Yaparken, "ne bu şimdi yoga mı" diyorum aklımın bir yanıyla, yaparken mayışıyorum, uykum geliyor, ama gene de çok bir beklenti yüklemiyorum, sadece gevşetti diyorum. Olsun, diyorum. Gevşemek iyidir diyorum. Sonra yoga bitiyor. Hepsi bu kadardı sanıyorum. Örtüsünü filan topluyorum. Yastıkları da. Sonra bir bakmışım sabahtan beri elimi süremediğim mutfağı toplamışım, ama kaşla göz arası. Bulaşık makinesi çalıştırmışım. Allah allah diyorum. Ben kolumu zor kıpırdatıyordum yogadan önce. Sonra akşam, yatmadan, domates peynir doğruyorum, ekmek kızartıyorum. Allah allah diyorum. İştahım değişti. Ben bunu yiyemezdim. Yatıyorum. Sekiz saat sonunda uyanıyorum. Allah allah diyorum, ben daha çok uyuyordum. Ve sonra, tabii ki PMS sonlanıyor. Ama artık ona şaşırmıyorum. Tamam papatya çayı da içtim. Doğru. Ama papatya çayını gün içinde de içmiştim. Hiç bu değişimleri gözlemlemedim o zaman.

*  *  *  *
Bu hafta Yaratıcı Yazarlık grubumla tanışmaya gidemedim. Çok halsizdim. Salı'nın koşturmacasından sonra Çarşamba günü karşı yakaya gidip gelmeyi göze alamadım bu PMS'li halimle. İçimde kaldı kalmasına ama yapabileceğim bir şey yok.

Cuma günü, haftanın en özel günüydü. Mezarlığa gitmeyi kafaya koymuştum. Aşiyan'a. Sabah kahvaltımı dışarda yaptım, yayıla yayıla. Köşedeki pastahanede, çay ve poğaça ile. Sonra telefona yüklediğim MOBİETT ile kendime rota çıkardım. Fakat hesap tutmadı. Otobüs gelmedi. Geç gelen otobüs başka durakta indirdi. O durakta aktarma yapacağım otobüsten, benle beraber bekleyen çocuğun tavsiyesiyle vazgeçip ilk gelen otobüsle Beşiktaş'a geçtim. Beşiktaş'ta akbilimin yetmeyeceğini anladım. Bir de gittim büfeden akbil doldurdum. Gene MOBİETT açtım. Gene olmadı. Baktım durakta Aşiyan yazan bir otobüs var, yola çıkmak üzere, kapısı hala açık. Hop diye ona atladım. Bunca program değişimi ve bunca tesadüfen bindiğim otobüste giderken, tam karşımda,  benimle yolculuk eden N.'yi gördüm. N. benim eski sevgilim. Ama baya eski. İkibinli yılların başları. En son 2009'da, gene ondan uzun yıllar haber alamadıktan sonra bir geceyarısı beni arayıp, özlediğini söyleyip sonra gene sırra kadem basmıştı. O gün bugündür hiç haber almamıştım. Yüzüne vurdum. Hatırlamıyordu bile o gece beni aradığını. Sadece "yapmışımdır" dedi. Kızmadım bile. Çünkü N. o. Yapar. Telefonumu kaybetmiş. "Sen de benimkini kaybetmişsindir" dedi. "Hayır sanmıyorum" dedim. Hayır. Kaybetmedim. Duruyor. Yine de aramıyorum. Daha kötü değil mi? Zınk diye kalakaldı. Ama neye o kadar tepki verdi tam anlamış değilim. Telefonunun onca sene ve değişim sonucu hala rehberimde durmasına mı, durup da aramama mı, yoksa telefonunun durduğunu bilmeme mi. Belki de onca yaptığı eşeklikten sonra ona kızıp silmemiş oluşuma. Bak en makulu bu. Vedalaşırken, yanağımdan uzun öptü. Sıkı sıkı. Ve otobüsten indiğimde arkama baktığımda çok hüzünlü bakıyordu arkamdan. El sallaştık.

Sonra Aşiyan mezarlığına geldim. Üç aşağı beş yukarı yerini biliyordum. Sağda bir kulübe vardı. Oraya yönlenince içerden biri çıktı. Dedim "Attilâ İlhan'ın mezarına gelmiştim". "Sadece ona mı?" diye posta koydu bana bekçi. "Ya öbür yazarlar?". Yurdum mezarlık bekçisi. SANA NE? "Yeri şu tarafta galiba" dedim. "Nasıl gideceğim?". "Yerini biliyorsan, daha ne soruyorsun?" diye bir posta daha koydu. "Yerini biliyorum sadece, yolunu bilmiyorum" dedim. Sustu. Gözlerini kısıp, ruhumu süzdü şöyle bir. Sonra ne sonuca vardıysa, ses tonunu bir perde alçaltıp bana yolu tarif etti güzelce. Bir fener var dedi. O feneri geçer geçmez. Yakışır kaptanıma diye düşündüm. Fener. Deniz. Kaptan. Ve Aşiyan. Salı günü ölüm yıldönümü. Aynı zamanda ölümü, ilk blogumun, ilk yazısı. Ekim 2005. Unutamam.






Bugün gene salyangoz modunda geçecek. Yavaş hareketlerle, bol bol kabuğa çekilmeli. Bu haftaki programa bakınca: Nikon'um bir ara tamirden dönecek bir ihtimal, Salı günü karşı tarafa geçeceğim, Çarşamba boş, Perşembe editörlük kursu, Cuma günü de Ankara yolcusuyum. Kitabın çıkışını kutlayacağız yayıneviyle: yayınevi sahibi, editör, kitap kapağının tasarımcısı ve ben.



12 yorum :

  1. İyi ki bu güzel bloğu açtın ve iyi ki seni tanıdım küçük joe! Sanki yıllardır okuyormuş gibi hissediyorum,sen hep yaz biz hep okuyalım? ♥ xoxox

    Kitap?!Hangi kitap? Yoksa yazarı sen olan kitap mıııı o.O Heycanlandım şuan!

    YanıtlaSil
  2. Anıl'cım!!!! İyi ki açtım bu bloğu ve senin gibi -ve bu bloğu okuyan diğerleri gibi- güzel insanlar var hayatımda, hiç hesapta olmayan hayatın bir güzelliği bu benim için. Bütün hayatımı değiştirdi.

    Ah. Kitap maalesef henüz benim yazdığım değil. Bu yazın başından beri çevirdiğim Kaddafi'nin son gecesi, artık matbaadan çıkacak, diğerine vakit kalmadı diyeceğim ama ben mi kaytarıp başıma başka iş alıyorum ondan tam emin olamıyorum.

    YanıtlaSil
  3. Darısı artık senin kitabın başına olsun!Resmen okuyacağım günü hayal ediyorum,hatta senin yerine ben yazacağım artık ahahahaha :'DDDDDDD

    YanıtlaSil
  4. Bence sen hiç bekleme o kitabı Anıl, kırk yıl sonra bile çıkabilir. :((((((((((((

    YanıtlaSil
  5. Ne güzel bir anı, eski sevgilinle karşılaşman gerçekten çok dramatik olmuş, konuşmadınız mı "nereye gidiyorsun?" falan diye, belki mezarlık ziyaretine eşlik etmek isterdi, film gibi:)) ah ah... Mezarlık bekçisi ne kadar tatlıymış, "sadece ona mı?" diye sorması, demek ki ruhunu da katıyor işin içine, sfenks gibi soru sorsaydı bi de tam olacaktı:) şu PMS yogasını ben de denemeliyim, papatya çayıyla beraber belki..:)) ah bu arada 11 yıl mı olmuş?? vaay diyorum, tebrikler, hem de çok tebrikler, nice bloglu güzel yıllara:)

    YanıtlaSil
  6. Konuştuk, konuştuk. Yüzüne vurdum dedim ya en son 2009'da "özledim" diye arayıp sonra ortalıktan kaybolmasını. Sordu nereye gidiyorsun diye. Söyledim. Biraz rahatsızdı, grip, eve o yüzden erken gidiyordu işten çıkıp yoksa onun da normalde o otobüste olması muhtemel değil.
    Mezarlık bekçisi ve sonra rastladığım ama burada anlatmadığım görevli efsaneydiler. Orhan Veli'yi biliyordum ben Aşiyan'da başka da bilmiyordum. Başka kim var ki zaten dedim bekçiye. Hepsini saydı. Var da var diye de ekledi sonra gururla. Hepsi ona emanet sonuçta :). Asıl ruhunu katan görevliydi. Sonradan geldi yakına, ben ona bulaşmayınca bu sefer kendinden "bana sormak istediğiniz bir şey var mı" dedi bir de. Sonra çok pişman oldum, "sizin anlatmak istedikleriniz vardır belki" demek gelmedi aklıma. Sfenks :))))))))))))))....!!!!
    Evet ya 11 yıl oldu...Çok teşekkürler.

    YanıtlaSil
  7. Pek bir şey hissetmedin galiba, görünce? Hakikaten eskimiş.
    Bekçiye çok güldüm.
    Ankara'da kutlama <3

    Çok hoş yazıydı.

    YanıtlaSil
  8. heyo müjdemi isterim, pinterest geri gelmiş:))

    YanıtlaSil
  9. @ Kahvecim: valla hissetmedim aşk meşk kusura bakmasın. Ortada hiçbir sorun yokken, ortalıktan kaybolarak ilişkiyi bozan, kafasına esince ortaya çıkan sonra gene kaybolan, böyle abuk subuk dengesiz hareketlerde bulunan birine daha fazla duygusal yatırım yapamayacağım. Arkamdan melûl melûl bakacağına telefonumu alsaydı, buluşalım deseydi, bir şey yani. Gene de kabul eder miydim bilmiyorum. Yok geçmiş olsun. Kapattım ben o sayfayı.

    Bekçi :))))

    YanıtlaSil
  10. @Eren: ya evet birkaç gün oldu. İki posttur aşağıya not düşeceğim hep unutuyorum. Hadi bakalım gözümüz aydın :)))))

    YanıtlaSil
  11. Bekciyi sevdim, Atilla Ilhan'a yarasir biri gibi..

    YanıtlaSil
  12. @ Ceren: diğer görevliden de bahsetmeliydim, onu da severdin, mezarlığın bakımını yapan, sanki bir mezarlıkta değil Türkiye'nin en prestijli edebiyat müzesinde çalışıyor gibi gururluydular her ikisi de, bekçi ve görevli. Sanki ziyaretçi geldikçe seviniyorlardı, gururları artıyordu. Belli ki seviyorlardı oradaki yazarları.

    YanıtlaSil