Pazar, Eylül 25, 2016

Sinema ve battaniye.

Yazasım var gene blog. Ama çok bir konum yok. Günler pek istediğim gibi geçmiyor. Bitkinim. Bilmiyorum mevsim geçişinden mi, yoksa birkaç gündür beslenmemin düzensizliğinden mi, yoksa başka bir sebep mi. Bugün öğleden sonra koltukta içim geçmiş mesela. Sızmışım. Kahvaltıdan birkaç saat sonra. Normal değil. Uyandığımda karnım açtı. Yemek yaptım. Yedim. Sonra canım deli gibi çikolata çekti yemeğin üstüne. Dışarı çıktım marketin bütün abur cuburunu alıp eve doldurdum. Beslenmede bir sorun olduğunun en birinci belirtisi: abur cubur çekmesi canın. Neyse ki aldıklarımın hepsini yemedim. Sanırım yarın daha iyi olurum. Bir öğün et yemezsem günde, böyle sapıtıyor bünyem. Bu akşam yedim.

Bu hafta biraz evin dışında zaman geçirmek için çaba harcadım. Bir gün dışarıda yemek yedim. O gün sinemaya gidip film izledim: Hayat Işığım. Fena bir film değildi, ama illa gidin görün, sakın kaçırmayın diyeceğim bir film de değil. Duygusal bir filmdi. Ağlamak istedim. Tuttum kendimi. Film bu, böyle ota boka herşeye üzülüp ağlama diye durdurdum kendimi. Sonra yanımda oturan kızın mendiliyle burnunu sildiğini fark ettim. Bu sefer de, bak insanlar duygularını ne rahat yaşıyor, sen de ağlasaydın madem içinden geçiyordu ne vardı sanki dedim. Böyle saçma sapan çelişkiler.



Ertesi gün editörlük kursum vardı. Hoca gözüme yaşını almış biri gibi gözüktü. Yeni bir hocaydı. Her zamanki hocamız değil. Yaşını almasında bir sorun yoktu. Sorun, o yaşını almış gözüken kişinin benden topu topu bir yaş ( sayı ile 1) büyük olduğunu öğrendiğimde başladı. Yaaa...yaa...

Sonra nasıl alaylı olduğunu anlattı. Bir öyküsünü bastırmak için bir edebiyat dergisine gitmiş, neredeyse çocuk denecek yaşta, ve onu orada hazır bulmuşken, şuraya şunu götürür müsün, bunu buraya teslim eder misin diye bu çocuğa ricalarda bulunmuşlar, o da yapmış. O yaptıkça, daha çok iş vermişler, arada bir de ceplerinden çıkarıp para vermişler. Bu velet kendini orada kadrosuz çalışan olarak çalışırken bulmuş. Bir kaç sene sonra da kadrolu olmuş. Şimdi öyle bir sistem yok diyorlar. Ben işlerin öyle yürütüldüğü zamanları hatırlıyorum mesela. Düşündüm. Bana öyle iş verseler, tepkim ne olurdu? Kesinlikle çok tersime giderdi. Aaaa bu ne ya, beni çocuk gördüler, bütün angarya işleri bana yaptırıyorlar derdim. Kullanılmış hissederdim. Hiç hoşuma gitmezdi. Herkesin huyu merakı farklı işte.

Cuma akşamı da sinema gösterimine katılacaktım. Katıldım nitekim. Fatih Akın'ın Solino isimli 2002 yapımı bir filmini izledik topluca. İşte bu filmi gerçekten beğendim. Kaçırsaymışım, izlemeseymişim yazık olacakmış. Filmde İtalyan bir ailenin Almanya'ya göç edişini, ailenin sinemaya fotoğrafa meraklı küçük oğlunun gözünden anlatıyor. Altmışlı yıllarda başlıyor film seksenlere kadar devam ediyor. İçinde çok konular işlenmiş, kardeşler arası ilişki, karı koca ilişkisi, anne-çocuk ilişkisi, göç etmenin zorlukları, sinema ve genel anlamda hayat. Başkalarıyla beraber izlemek ve filmin sonunda başkalarının yorumlarını dinlemek de güzeldi. Akşam eve geldim, ve ilk iş domatesli bir spaghetti pişirmek oldu kendime.



Arada bir battaniye örmeye başladım. Yatak örtüsü de olabilir. Henüz kararımı vermedim. Modeli ve açıklamalı videosu şurda. Bir de salon yer lambası yapımı için çoktandır alışveriş listemde olan teneke makasını satın aldım nalburdan. Ben aslında yan keski almak istiyordum, ama nalbur neye kullanacağımı sorunca, sana teneke makası lazım, yan keski ile çok zorlanırsın, o kablo filan kesmek için dedi. Nitekim zorlanmıştım bundan önce. Bununla kağıt gibi kesersin kafesi şimdi dedi. Biraz gücümü toparlayayım o işe girişeceğim. Ama yapı market yerine biraz daha para verip böyle şeyleri nalburdan almak daha iyi. Hem yeri bana daha yakın, hem de yapı markette konudan anlayan adamı gidip bulmak, konuya hakimse o da tabii, daha zahmetli.

Dün akşam spaghetti den sonra Böyle şeyler olabilir blogunda okuyup gözüme kestirdiğim elmalı "abart tatlısı" tarifini denedim. Sonuç gayet başarılıydı. Tek yumurta, tek elma, dört beş hurma ve üç tepeleme kaşık unla, iki ufak güveç kabında pişirdim.

Sanırım, evin dışında vakit geçirmek için harcanan çabaya değer. Sonra evin keyfi daha çok çıkıyor. Ekim ayı için bir konser buldum mesela. Lena Chamamyan İstanbul'da konser veriyormuş. Zamanında haberim olmasına mı sevineyim, konser mekanının ulaşımının kolay oluşuna mı, hangisine. Daha önce bir şarkısının videosunu paylaşmıştım buradan. Mardin'i gezerken rehberimiz dinletmişti bana jest olarak. Ermeni olduğum için. Çok makbule geçmişti jesti, hiç beklemiyordum, çok duygulanmıştım, evimden onca kilometre uzakta anadilimde bir şarkı dinliyordum, üstelik şarkı da yorumu da olağanüstüydü, ve değişik aidiyetteki insanların hoşgörü içinde beraber yaşadığı kenti gezmeye başlamadan. Ben de karşılık olarak, gezinin en sonunda doldurulan anket formuna rehber ve hizmeti hakkında alabildiğine döktürmüştüm. Özellikle tur şirketinin en çok dikkat ettiği yer diye belirttiği yere. Ama ona çaktırmadım. Sanırım formları okudu. Çünkü Istanbul'a geldiğimizde gözlerinin içi parlıyordu.

Gece ve gündüz eşitlendi. Artık günler kısalacak, sonbahara girdik. Melankoli mevsimi. Kırtasiye mevsimi. Tütsü yakma mevsimi. Ve battaniyenin altına girip, sıcak bir içecek eşliğinde kitap okuma mevsimi.




10 yorum :

  1. Şarkıyla beraber son paragrafı okumak duygusal bir bitişe sebep oldu :'D

    YanıtlaSil
  2. Şarkı çok çok hoş, bu dile böyle kederli sesler,şarkılar nasıl yakışıyor. Anlayabildiğim iki kelime oldu,keder ve yar... Aynı kelimeleri kullanıyor olmak hissi de bambaşka.

    YanıtlaSil
  3. Sayende yeni bir blog keşfettim,onun için de teşekkür ederim.
    Yazını okumak keyif vericiydi,o kadar güzel yazıyorsun ki her seferinde yazılarını sonuna kadar okuyabiliyorum sıkılmadan.Daha önce neden yorum yazmak aklıma gelmedi bilmiyorum da bu sefer kendimi tutamadım.
    Filme gitmeyi düşünüyordum umarım internete kısa zamanda düşer de yakın zamanda internetten odamda rahat rahat izleyebilirim
    Oyun (Nerve) adlı filmi izledin mi ? Şu aralar merak ettiklerim arasında da.Fikrini duymak hoşuma giderdi.

    YanıtlaSil
  4. @ Anıl: kıyamam ben senin duygulanmana ama... :) Şarkı sevdiğini uzun zamandır göremeyen ve artık ondan haber alamadığı için, sevdiğinin kalbinin soğumuş olmasından korkan birini anlatıyor...

    YanıtlaSil
  5. @Bitli turist: şarkıyı beğenmene çok sevindim. Benim için çok özel. Aslında keder sözü geçiyor şarkıda ama nehir anlamında kullanılmış. Nehirler su taşımıyor artık, sevgiliden haber taşımıyor artık diye gidiyor şarkı. Yar, türkçedeki yar gibi ama sanırım doğrudan türkçesi kullanılmış, bir de boy lafı geçiyor, o da türkçeden alınmış, yarimin boyuna öleyim diyor. :)

    YanıtlaSil
  6. @ Vera: merhabalar, yorum yazmadım diyorsun da sanki ismin bana tanıdık geldi, belki bir ara blogu kapatacaktım, ona yazmış olabilirsin. On senedir blog yazıyorum, hala aynı coşkuyla seviniyorum böyle yorumlar aldığımda. Çok teşekkür ederim.
    Oyun filminin görmedim maalesef, yorum yapamayacağım. Sevgiler.

    YanıtlaSil
  7. Yorum yapmak için de blog yazmak için de tembelim,dayanamadım. Yazdıkların hep güzel de bu seferki beni tetikledi sanki. Lena'yı ilk defa duydum. Anlamasam da sözlerini duru sesi yeter. Üçüncü parçayı dinliyorum. Benim için bu mevsim nasıl geçer bilmem. Hayatımda değişiklikler oluyor. Yeni bir ev,yeni düzen... Bir yanımda heves diğer yanımda hüzün. Umarım heveslerim hüznümü bastırır,hayallerime odaklanırım. Neyse fazla düşünmemek lazım.

    YanıtlaSil
  8. Melankoliye- kırtasiyeye- tütsüye bayılırım. Battaniye, sıcak içecek eşliğinde kitap/filme ? Ona da bayılırım.

    Ben sonbahara bayılırım, özetle.
    Sonbaharda bu bloğa da bayılırım.

    YanıtlaSil
  9. @ Sevgili Euphony: teşekkür ederim güzel sözlerine. Ben de bu eve bu zamanlar taşınmıştım. Umarım herşey umduğundan güzel geçer. Sevgiler.

    YanıtlaSil
  10. @ Kahvecim: ben de sana komple bayılıyorum, tesadüf olabilir mi? :)) Anneliğine, dostluğuna, yazılarına, yazılarındaki mizaha, tariflerine bir de elbette.

    YanıtlaSil