Salı, Haziran 07, 2016

Biliyor musun hiç böyle olmamıştım. Canım yandığında, en güçlü savunma silahım kalemim, kağıdımdı. Hiçbir acı buna karşı koyamazdı. Hiçbir şart buna engel olamazdı. Delirmeden, kendi kendine konuşmanın yoluydu, çünkü genelde anlatacak kimsem olmazdı. Ya da çok ender. Yanlış anlaşılmadan, derdimi paylaşmanın ve akıllı bir çözüm bulmanın en garantili, en sağlam yolu yazmaktı. Yıllardır hayata böyle tutundum ben. En sert virajları böyle aldım. En büyük kazıkları böyle sindirdim. Patlamadan, havamı böyle dışarı çıkardım. Harfleri boncuk gibi sıraya dizerek. Tek tek. Sabırla. Sonunda selamete çıkacağımı bilmenin güveniyle.

Fakat şu an konuyu yazmayı bırak üstüne düşünmeye başlayınca...vücudum acıyla karşı koyuyor. Hani birisi sana ağır bir film, bir haber anlatmaya kalkar da "allahaşkına anlatma" dersin, "kaldıramayacağım". Sanki bugün vücudum bana öyle diyor. Allahaşkına sus. Ama sustukça halledemiyorum. Sustukça öyle ilk günkü gibi işlenmeden ham şekliyle kalıyor. Beni en çok üzenin ne olduğunu, neden bu kadar üzüldüğümü bulup, iltihabı yaramıyorum.

Belki de adet sivilcesi gibidir. Günü geçince kendinden sönecek, kurcalarsan iz bırakacak. Bilemiyorum ki. Göremediğim yaraya nasıl teşhis koyayım? Şimdilik susuyorum. Bakalım. Biraz üstünden zaman geçsin.

Bir de Andrea çok güzel yazmış. "Güvendeyim, çünkü sonsuzum". Belki de kendi "güvendeyim, çünkü..." boşluklarını doldurmalıyım. Ama şimdi değil.