Perşembe, Şubat 11, 2016

Hayatlar, düşünceler.

İşte geldi blog saati. En sevdiğim etkinliklerden. Yazacak çok şey birikti. Evet sadece bir günde. Nasıl olduğunu ben de anlamadım. Şu an konuları toparlayıp bir bütünlüğe sokabileceğimden çokça şüpheliyim. Deneyelim bakalım. Gelişine...

Ortam yaptım. Işıklar küçük küçük. Gecenin içinden kayarak uzayan saksofon melodileri. Ve bugün de başarabildiğim pambuk ruh. İnternet'in bugüne kadarki en büyük insan icadı olduğunu düşünürdüm. Artık öyle düşünmüyorum. Kesinlikle yoga daha büyük bir icat. İnternet ikinci büyük icat.

Dün gece sabahın üçüne kadar Michel Foucault'nun hayatını okudum fransız Wikipedia'sından. Günün çorbası Esra Erol, Foucault ve edebiyat başlıklı bir yazı yazmış. O yazıda da şöyle bir makaleye bağlantı vermiş. Her iki yazıyı da çok beğenerek okudum. Ve Foucault'yu merak ettim.

Michel Foucault'nun kitapları öğrenciyken kütüphanelerde karşıma çıkardı. Hatırladığım kadarıyla tuğla ebatındaydılar. Okumam gereken onca kitabın arasında merak edip elime aldığımda, sayfalarını karıştırdığımda suyun yağı ittiği gibi iterdi beni. Böyle yazarlarım var yıldızımın barışmadığı. İtici bir unsur vardır. Organik bir bağ kurmama engel. Zorluğundan ayrı. Böyle olunca zorlamam kendimi. Vardır bir sebebi derim. Bilirim bir gün o sebebi anlayacağımı. Ve bırakırım kitabı.

Pazar gününden bu yana hem hayat hem de okumalarım beni bu yazarlardan ikisini incelemeye götürdü. Biri Prévert. Biri de dediğim gibi Foucault. Hayat hikayelerini okudum. Bazı şeyler netleşti kafamda. Neden bir türlü ısınamadığım. Ayrıca,  felsefe diyordum geçenlerde. Structuralisme 'in (Yapısalcılık sanırım türkçesi) Varoluşçu düşünce akımının sonrasında geliştiğini öğrendim örneğin. Ama Yapısalcılıktan tam olarak ne kastedildiği hala net değil kafamda. Lacan'ı saymışlar Yapısalcılarda. O tamam ama yetersiz. Araştıracağım bir ara.

Foucault'nun özellikle ergenlik dönemini okuduğumda ergen psikopatolojisi vakası okuduğumu sandım. En endişe verici olanlardan. Hem de, henüz çok bariz endişe verici işaretlere gelmeden bile (sınıfta yere uzanmış göğsünü jiletlemiş halde bulmuşlar bir kere) endişelendim. Çok açık bir dengesizlik sezdim. Eyvah dedim. Hayat bu değil. Duvara toslayacak. Tosluyor da nitekim. Sınıfın en parlak öğrencisi olmasına rağmen, çok önemli bir sınavı geçemiyor. Jürinin gerekçesi, "sorulan soruya yanıt vereceğine ne kadar bilgili olduğunu göstermeye çalıştı." Sonrasında intihar girişimi. Bu cümle işte önemliydi benim için. Tanıdık geldi. O kitapların bazılarında hissettiğim duygu buna yakın birşeydi. Haddinden fazla zorlama da geliyordu bana. Proust da öyle gelir. Okuldaki arkadaşlarını da dehasıyla ezmeye çalışan bir ergenmiş.  Kısa zamanda herkes nefret etmiş ondan. Anladığım kadarıyla ergenliği eşcinselliğinden utanmasından ve kabullenememesinin çokça etkisinde kalmış. Sanki sonraları biraz daha huzur bulmuş. Ya da hayat hikayesi çok duygusal ayrıntılara girmemesinden de öyle bir izlenim bırakmış olabilir bende. Ama bir insanın kitaplarına yanaşamıyorsam bir türlü, belki de insan olarak da pek yanaşamayacağım olmasından olabilir diye düşünüyorum artık.

En zor ve elit okulları okuyup, en zor sınavları başarıp, çok az insana nasip olan en onurlandırıcı mertebelere gelmiş. Bir çeşit Bobby Fischer bana sorarsan. Felsefenin Bobby Fischer'i. Sadece felsefenin kullanım alanı daha geniş. Sistemin sadece işçileri sömürdüğünü zanneden solcular var. Bence, Fransa için söyleyeyim, Foucault'nun okuduğu Ecole Normale gibi yerlerde okuyan elit aydınların kanını emiyor asıl sistem. Ödül olarak şan veriyor, sosyal başarı veriyor o da bazen. Şansın yaver giderse. Savaştan sağ dönen bazı askerlere madalya takmaları gibi bir şey. Oradaki kanlı rekabetin nasıl bir şey olduğunu, orada "hayatta kalabilmek" için insanların hayatlarının bir dönemini (yarısını?) feda edip dengesiz bir hayat sürmek zorunda kaldıklarından (sakat kalmak diyelim mi korkmadan) kimse bahsetmiyor. Bir de şu denir Fransa'da, "fabrikada işçi olmak istemiyorsan, derslerini iyi çalış." Çalışmış işte. Sonuç? Her şekilde sistemin senin kanını kurutması. Ya kolunu, ya beynini.

Diyeceksin ki, sistem değil Foucault'nun dengesizliğinin sebebi, kişisel sorunları. Bir de kendi iradesiyle okumuş diyenler çıkacak. Geçilmesi gereken sınavlar, başarılı olmak gibi bir ödül varsa işin ucunda, sistem o kişisel sorunları sömürmüş sayılır bana göre.

Çok uzun, çok derin bir konu bu. Düşüncelerim karışık. Tahmin ettiğim gibi toparlayamadım. Aslında saatlerce okuyup, okuduklarım hakkında düşündüğüm binbir şeyi toparlamak ve bir blog postuna sığdırmak zor.

Daha Prévert'e gelemedim bile. Prévert, Foucault'nun zıttı. İlkokul mezunu gibi birşey. Heteroseksüel. Şiirleri fransız okullarında çokça ezberletilir. Kendisinden de şiirden de uzun süre nefret etmemin sebeplerinden biridir. Bir tane şiirini nihayet anladım. Bir kuşun portresi nasıl çizilir onu anlattığı şiir. Orta birde filan ezberletmişlerdi bize. Geçen gün araştırdım. Aslında şiir nasıl yazılır onu anlatmış o kuşlu şiirde, güzel anlatmış. Ama orta bir çocuğunun önüne böyle bir şey koymak düpedüz saçmalık. Şiiri ziyan etmişler. Ama öbür şiirlerini hala beğenmiyorum. Ezberlenecek şiir değil onlar. Okursan hoşuna gidebilir. Ama yetişkinken. Ve kendi rızanla.

Belki de Foucault'yu da artık okuyacak yaşa geldim. Onun bu huysuzluklarını gözönünde bulundurursam, çok kalbime yakın tutmadan okursam, organik bağ kurmadan, sadece fikir bazında, ve mesafemi koruyarak faydalı kavramlar bulabilirim diye düşünüyorum. Yukarda Günün Çorbası'nın bahsettiği makale iştahımı kabarttı çünkü. İzdivaç programlarının tam olarak nesinin dayanılmaz geldiğini anladım mesela. Dayatmaya ve yaymaya çalıştığı değerler.

Düşünürlerin ve sanatçıların ne tür bir hayat sürdüklerini anlatan yazıları seviyorum. Hayatla ilgili çok şey öğreniyor insan oralardan. O düşünürlerin ürettiklerinin ötesinde şeyler. Yere göğe sığdırılmayan insanların gerçek hayatlarının nasıl olduğunu bilmek çokça perspektif katıyor işe. Kimsenin bahsetmediği gerçekleri görüyorsun. Tarih ve şöhret algılarımızı çokça çarpıtıyor bence.















6 yorum :

  1. Yine döktürmüşsün Küçük Joe ama ben ençok bu yazılanlara takıldım. Daha doğrusu arayapıta bulamadığım sözcüklerdi."Sorulan soruya yanıt vereceğine ne kadar bilgili olduğunu göstermeye çalıştı" Ne kadar doğru ya yıllardır bu sözcükleri arıyormuşum meğer :)) Hayatıma böyle insanlar o kadar çok girdi ki ve girmekte benmi deliyim dedim yıllarca. Herhalde ben çok aptalım diye düşünürdüm. Sağolasın Küçük Joe boşuna sevmiyorum seni. Sevgiler

    YanıtlaSil
  2. Ohoo dön dur oku bu yazıyı. Kesfedilecek onemli şeyler var.

    Ben bi google yaparak başlıyorum o zaman : )

    YanıtlaSil
  3. @Sibel, yazıdan kendine faydalı bir şeyler bulman çok sevindirdi beni. Konuyu bir türlü toparlayamadım, ben bunca şeyi niye anlattım şimdi, boş laf filan diye biraz kendime kızıyordum. Öyle ukala insan çok gerçekten de. Sinir bozucu tipler. Bir de onların kitap yazmış azıcık farklı bir versiyonu var ki buldum mu duvara fırlatasım gelir kitabı: "ben çok zekiyim, çok karmaşık şeyler anlatırım, ama siz aptal faniler bunu anlayacak kapasitede değilsiniz." tavrı. Hiçbir laf etmeden karmakarışık cümleler kurar bunlar sayfalar ve kitap boyunca. Üçkağıtçı zepevenkler :)))))
    Velhasılıkelam sevilmek çok güzel şey :) Günüme ışık kattın Sibel'cik. Teşekkürler.

    YanıtlaSil
  4. @ Dukuju: hadi ya??? vay sevindim. Neyi ilk google ettiğini de çok merak ettim. Prévert'in kuşlu şiiri mi acaba? Aslında onu bir kendim çevirip koysam diye düşündüm ve bir yorumlasam onu bir postta.

    YanıtlaSil
  5. Foucault'yu okuyacak yaşa geldim sözün bana kendimi hatırlattı, James Joyce'tan korkardım ben de, dur bir el atayım, belki hazırımdır artık..?
    Sanırım herkesin böyle kült yazarları var çekindiği..

    YanıtlaSil
  6. James Joyce'a ben de girişmedim henüz. Ağır lokma :))))
    Prévert için onbir yaş, hatta sekiz yaş ise kesinlikle fazla erken.

    YanıtlaSil