Pazar, Ocak 17, 2016

Vesselam.

İstanbul yağmurlu bugün. Camdan sokağa baktığımda asfalt ve kaldırımlarda su birikintileri ve kendi kendine ilerliyormuş gibi gelip geçen yusyuvarlak şemsiyeler. Hava birazdan kararır ama evin içi zaten yağmurlu bir günde hep olduğu gibi loş. O yüzden küçük ışıkları yaktım bile.

Bir haftadır beni esir alan tembellik artık sona gelmiş gibi. Umutluyum. Bütün gün yatmak çok sefil bir yaşam biçimi. Çoktandır olmuyordu. Dışarıda hayat akıp giderken sen görünmeyen bir gücün esirisin. En kıytırığından bir dizi islesen bari. Biraz mısır patlatsan. Yok. Hiçbir şey yapasın yok. Ağzının tadı kaçmış bir kere. O kadar değerli zamanı çarçur ediyorsun göz göre göre. Ortada elle tutulur bir sebep olsa. O da yok. Kafan bozuk bir plak gibi eskileri çalıp duruyor. O çizgiden dışarı adım atamıyorsun. İçinden hayaletlerle konuşuyorsun. Onlar da cevap veriyor. Ve dışarıda gerçek hayat akıp gidiyor. Bir gündüz oluyor, bir gece. Tezgahta uyduruk yemeklerden artan kirli bulaşıklar birikiyor. Yerde tozlar ve dökülmüş saçlar. Yatağın yanındaki sandalyede üstünden çıkardığın kıyafetler, düzü bile dönmemiş. Bütün işlerin seni bekliyor. Ama sen yoksun. Bedenin yatakta. Ruhun geçmişte. Abuk subuk insanlarla beraber. Çivisi çıkmış insanlar. Hayırsız.

Bugün farklı. Mesela kurutucuda duran kazağı katlayıp dolaba kaldırdım. Çiçekleri suladım. Biraz şiir okudum. Ekşiye girdim. Kaptanla ilgili yazılanlara baktım. Daha bugün birisi onunla ilgili birşeyler yazmış. Duygulandım. Mezarına gitmeyi düşündüm. Ama havanın kararmasına çok az kalmıştı. Denemelerini edinmem lazım. Bugün bari kitapçıya kadar gideyim, hem yürümüş de olurum dedim. Sonra onu da istemedim. Ne de olsa özgürlüğün ilk günü. Yavaş yavaş.

Galiba yeni bir şey iyileşecek içimde. Derin ve önemli. Burada anlatmaya kalksam toparlayamam. Bağımlılıkla ilgili. İlişki biçimiyle. Dedim ya. Derin ve önemli.

Diğer yandan, göya irritabl bağırsak sendromum vardı hani. Yok efendim strese bağlıymış da bilmem ne. İlaç bile yazmıştı doktor. Elma ve domatesten uzak duruyordum. Bir de kepekli ekmek yerine beyaz tost ekmeği yemeye başlamıştım. Biraz farketmişti. Ama gene de o eski çocukluğumdaki, gençliğimdeki gibi değildi, ayrıntısına girmeyeyim şimdi. Yılbaşından bu yana kızarmış beyaz tost ekmeği yerine sabahları beyaz somun ekmek yemeye başladım ya taze. Hani fırından hamurunu alıp kendim pişirip keyifle yiyorum sabahları. İlaçtan bile daha iyi geldi. O en eski bildiğim hal. E-sa-me-si kalmadı sendromun. Hani stresti? Hani? Bir de ilaç yutacaktım, ince bağırsağı felç eden. Bir de kendimi strese sokup hasta ediyorum diye üzülecektim. Bak şimdi elma ve domatesi tekrar yemeyi deneyeceğim. Kesin sabah somun ekmekle kahvaltı ettikten sonra canımın istediğini yiyebilirim. Bir şeyciği yok bağırsaklarımın. Sapasağlam. Demek ki o yüzden o kadar iştahla yiyormuşum o ekmeği. Sağlığıma iyi geliyor diye.

Birazdan dışarı çıkar ufak tefek mutfak alışverişi yaparım. Biraz da eve çeki düzen vermeye başlarım ucundan. Statcounter ve blogspotun verdiği rakamların arası gene açıldı. Dün dört misli fark saydım gene. Bir de gürül gürül yazabilsem şu romanı. Neyse içime yeniden hevesler doluyor. Demek ki bir kaç güne herşey şahane olacak. Hem kar da geliyormuş.




2 yorum :

  1. Bende bir süredir öyleyim ya bu hafta başı düzelecek diye umudum var. En çok da havalardan galiba bu hisler. Neyse bir ara şu statcounter olayının nasıl yapıldığını yazsan keşke ben pek çözemedim de. :)

    YanıtlaSil
  2. Evet bir kaç kişi böyle galiba bloglardan okuduğum kadarıyla. Bilmiyorum havalardan mı, gündemden mi, yoksa astrolojik sebeplerden mi.
    Statcounter'ı buradan anlatmam biraz zor. Kod filan yerleştirmen lazım, doğru yeri bulman lazım. Yalnız az gösteren ve güvenilmez olan da statcounter zaten. Onu bir söyleyeyim de peşin peşin.

    YanıtlaSil