Salı, Ocak 26, 2016

İki post bir arada.

Sana güzel sayılabilecek bir haberim var blog. İki gündür yeniden sahalara döndüm ve romanımın üstüne çalıştım. Halihazırda hikayeyi on yedi bölüme ayırdım. Başı ve ortası tamam gibi. Sona eklemeler gerek, son sallantıda. Onu da yarın yapmayı planlıyorum. Ondan sonra artık sanırım gerçek yazı işi başlayacak. Sabırsızlıkla beklediğim kısım.

Yalnız...Olay örgüsü sandığım gibi bir şey değilmiş. Pöf. 

Olay örgüsünü oturtturunca iş çok kolaylaşıyor sanıyordum. Hatta zırt diye roman kendini yazdıracak gibi geliyordu. Öyle olmuyor. Yarın biraz temayı da geliştirmem lazım. Tema gelişmeden sırf olayları anlatırsan hikaye çok cılız kalıyor. Muhtemelen en büyük zorluk bu. Ne gibi biliyor musun. Bir yelkenli yaptın. Direkler var. Ama yelken yok. Onun gibi. Rüzgar almaz ki. Bir yere gitmez. Şu an biraz korkuyorum. Ya direklere göre yelken dikemezsem diye. Gerçi olacak gibi ama.

*************************

Bu yazıyı dün gece yarısından sonra yazdım. Saat ikiye geliyordu. Daha söyleyecek bir sürü şeyim vardı fakat birden bire laptopun solundan, adaptörün kablosunun çıktığı yerden dikey şekilde ince gri bir duman süzülmeye başladı. Alaaddin'in lambasından cin çıkmadan tam önce çıkan duman var ya, öyle düşün. Lan! O ne? Yanıyoru(m)z. Bir anne panter, yavrularını savunmak için nasıl atılırsa aynı o hızda kabloyu laptoptan ayırdım. Ya laptopa zarar verirse? Resimler, yazılar, tarifler, kısacası bütün hayatım. Kablo yere düşene kadar havada cazır cozur sesler ve maytap gibi kıvılcımlar çıkardı. Ardından bir koku. Gene söylüyorum saat sabah ikiye geliyor ve benim aslında gidip uyumam lazım. Ahah! Kıvılcımları görünce gene panter gibi fişin üstüne atıldım, prizden ayırdım. Cazırtılar sustu. Benim yürek güm güm. Zaten sabah ambülans eziyordu. Evet ambülans. Evet fıkra gibi. Hem de kaldırıma çıkıp eziyordu çünkü kaldırımda duruyordum. Abartmıyorum. (Anlatıcam onu dur.) Ne oluyor be? Ben evden dışarı zor çıkan bir insanım. Bu kadar aksiyon beni nerede gelip buluyor. Vay gitti laptopum. Kullanamayacağım bir daha. Kaç aydır belleği yedekleme uyarısı gönderiyor bana programladığım gmail. Ve ben aylardır bunu ihmal ediyorum. Vay kafam. Vay da vay. Derken.

Dedim bir dur. Bir sakin ol. BÜYÜTME. Adaptörün ömrü doldu. Yenisini alacaksın. Aldın mı bu sorun hallolacak. Şimdi git yat. Yarın halledersin. Ama yarın ben romanı çalışacaktım da. Hallolur. Olacak. Git yat. Deyip. Yattım.

Sabah kalktım. Yani öğlene doğru. Hava berbat. Bir yere gidilmez. Ama laptopsuz nasıl dururum. Hem bir kaç güne artık laptopta yazmaya başlayacaktım bu romanı. O zaman gidilecek Yazıcıoğlu'na. Çare yok. Gene astronot gibi kuşandım. Kendimi de şöyle kandırdım: vapura binmek için bahane işte ne güzel. Keyfe odaklan dedim kendime. Keyfe.

Zor olan yola çıkmaktı. Dolmuşun oraya geldiğimde, bir önceki dolmuşun hareket ettiğini gördüm. En nefret şey. İnsana vapur kaçırtır. Sonraki dolmuş şöförüne çemkirdim. Kıl payı kaçırdım öncekini diye. Fark etmez dedi sakin sakin. Sana fark etmez, ben vapura yetişeceğim dedim. Usturuplusunu söyledim. Böyle demedim. O da böyle, sanki az önce masaj yaptırmış da hala kasları gevşekmiş gibi "artık on beş dakikada bir vapur kalkıyor Kadıköy'e" dedi. Ben adamın farklı birşeyler içtiğine kanaat getirmişim tavırlarından, inanmadım, uçuyor sandım. Nasıl yani? Onlar Üsküdar'a gidiyor. Kafasını böyle ağır çekim eğe eğe, "Kadıköy'e de var artık". Hö? Arkadaki yolcu açıklama getirdi. Artık, saat başı ve buçuklarda motor, çeyrek geçe, çeyrek kala da vapur kalkıyormuş. Ay o zaman çok şahane. O zaman acele etmeye gerek yok. Ne güzel. Vapurun kalkmasına beş dakika kala da yetiştim mi ben? Oooh mis.

Vapur isimlerine bakarım ben hep. Bu sefer Barış Manço'ya denk geldim. Sevindim. Herşeyi yamuk olan ülkede vapurlardan birine bir sanatçının adını koydular ya. O da bir şeydir, bir doğrudur nihayetinde. Geçtim içeri oturdum. Geçerken içime vapur kokusunu çektim. İnsan yurtdışındayken bu kokuyu bile arar. Cam kenarı da buldum. Kulaklıkları taktım. Yandan uçan martıları seyrettim buğulu camlardan. Bir tanesi diğerlerinden farklıydı. Kafasının çevresi güzel dumanlı bir griydi. Vücudunun geri kalanı normal. Çok narin bir yüzü vardı. Düşündüm ki kendisi asla bilemeyecek diğerlerinden farklı olduğunu. Belki bir gün bu martıyla ilgili bir hikaye yazarım diye düşündüm (yoksa Jonathan Livingston zaten öyle bir martı mıydı, çok zaman önce okudum hatırlamıyorum). Kendi farklılığını göremeyen martı. Sonra dışardaki insanları farkettim. Açık kısımda üç kişi duruyordu. Bu ayazda ne yapıyorlar acaba orada diye düşündüm. Neden dışardalar? Sorabilsen ne güzel sebepler anlatırlar kimbilir. Çaprazımda kır saçlı gözlüklü bir adam oturuyordu. Benim yaşlarda. Hoştu. Tanışabilseydim keşke. Haydarpaşa'nın oralara gelmiştik sanırım. Kulağıma tanıdık bir ezgi geldi dışardan. Kulaklıkları çıkardım. Vapurda çalgıcılar varmış. Fark etmemişim. Barış Manço'nun Karasevda'sını söylüyorlardı. Vay dedim ne anlamlı. Tam da Barış Manço vapuruna bindim  diye düşünürken. Keşke başını kaçırmasaydım. Varmıştık neredeyse. Tam onlara bakıp ne güzel düşünmüşler diye düşünürken, çaprazımdaki hoş adam, "şapkanız düşmüş" dedi bana. Gülümseyip teşekkür ettim. Tanışmak için mendil düşüren eski kadınlar geldi aklıma. Halbuki ben bilerek yapmamıştım. Utandım. Sonra kalkarken yüzüne bakamadım utangaçlıktan. Salak ben. Hep böyleydim. Hep de böyle olacağım.

Ya. Keyif alacağım dedim ya. Al işte. Daha güzel olur mu bir vapur yolculuğu? Sonra gittim Yazıcıoğlu'na. Beni kırk kere kazıklamış dükkanları es geçtim. Direkt bir üst kata. Bir kerede buldular adaptörümü. İşte şu an çalışıyor. Orijinal dediler üzerinde hırpo yazan şeye, ama olsun. İşimi görüyor mu görüyor. Dönüşte alışveriş yaptım. Mutfak için. Elektrikler kesildi benim peynircinin orada. Komple bütün semtin elektriği gitti. Kıl payı asansörde kalmaktan kurtuldum. Sıradan bir Istanbul'lunun aksiyonlu İstanbul günleri. Üstüne ambülans sürülür kaldırımdayken, asansörde kalır. Kırmızı ışığı ihlal eden arabadan kıl payı canını kurtarır yaya geçidinde. Evet bu da on gün önceydi. Anlatmadım. Benden söylemesi: sokakta kulaklıkla dolaşma. Bazen kırmızı ışığı ihlal eden adama küfürü basan başka bir adamı duyabilmek hayatını kurtarabilir. Kulaklıklar elimdeydi. Ve adam küfür etmese ben durmayan arabayı farketmeyecektim. On günde iki sefer ciddi ezilme tehlikesi geçirdim. Dikkat et. Işığa ve kaldırıma güvenme. Hele yolun yönüne zaten güvenme. Ters tarafa da bak.

Çok uzun oldu bu post farkındayım. Hala okuyan varsa beni çok sevindiren son bir şey söyleyip kaçacağım. Blog istatistikleri. Son iki günde toplam 700 sayfa görünümü almışım. Benim için muhteşem. Eski yazılarım da okunuyor gözüküyor. Ona seviniyorum en çok. Ay hızımı alamadım. Yarın gelir gene yazarım o zaman. Haydin ben kaçayım artık.





10 yorum :

  1. Aman yorumum uçtu, bir daha yazayım..
    Joe'm amanmanamanaman diyeyim lütfen yedekleme yap uçmasın hatıraların işlerin, bu işler artık dijital ortamda yapılıyormuş aman bunu yapılacaklar listenin en başına ekle.
    Bir sorum olacak, yazarken laptopta hangi programı kullanacaksın, sürümü nedir, memnun musun?
    Bir de yakışıklı erkekler demiştim, onlara "aman hoşlanıyorum sanmasın" diye yüz vermeen hatta ters davranan kadınlarla dolu kaderleri. Hatta erkekler de uzak duruyor onlardan, yalnızlar çoğu...

    YanıtlaSil
  2. Keyifle okudum yazınızı; siz uzun demişsiniz ama nasıl bitti anlamadım ben :)) Sevgiler

    YanıtlaSil
  3. Ya bir yedeğim var aslında da, ben aybaşı yedekleme programladım gmail'ime hatırlatma geliyor. Kaybedeceğim veri en fazla bir aylık olsun diye. Ama altı aydır filan onu görmezden geliyorum. Galiba belli başlı dosyaları yedekleyeceğim. Filmler ve müzikler yedeklenmese hiç bir şey olmaz. Resimleri ayıklamam gerek. Çok çift dosya var. Neyse bir gün girişeceğim o işlere elbet.

    Valla ben Openoffice kullanıyorum Ceren'cim. Bedava olmasından dolayı. Yani çevirileri onunla yapmıştım. Romanın notlarını hep elde aldım, "gerçek yazı" aşamasında openoffice kullanırım herhalde. İstediğin zaman word olarak da kaydettiriyor, word istediklerinde iki saniyede word'e çeviriyorsun uyum sorunu olmuyor. Word'den bir farkı yok. Ama şimdi sen sorunca Scrivener geldi aklıma. Yabancı bloglarda çok övülen bir program. İlk ay bedava deneme süresi var. Belki denerim bilemedim. Yoksa openoffice.
    Bu vapurdaki aman ne yakışıklı adam diyeceğin biri değildi. Hoştu ama gene de. Benim bu sıkılganlığım çok fena. Aşmam lazım. Ne var sanki adama gülümseyerek geçsen önünden, sana şapkanı söylemiş. :D :P :D

    YanıtlaSil
  4. @ Devrim: :)))) çok teşekkürler, benden de sevgiler.

    YanıtlaSil
  5. O eskilere bakanlardan biri de benim. Pırasalı böreği yaptım, deli yedik evdekilerle. 2 yaşındaki bebe onu pizza zannederek yedi üstelik.

    Narin yüzlü martıya ben de bakayım bir vapur keyfimde.

    YanıtlaSil
  6. Ne kadar sevindim anlatamam. Afiyet şeker bal olsun sizlere hem de miniğe. :)))) Evde yufka yoksa ben o aynı içten omlet yapıyorum pratik ve lezzetli oluyor. Hatta pırasa yoksa, yerine kuru soğan koyuyorum azıcık. Biber ve varsa başka bir sebze daha ekliyorum kabak gibi mesela. Onu da tarif olarak koyayım bir ara. Bazen kurtarıcı oluyor.

    Ben de senin bloğu gezdim, bayıldım. Tarzını ve komikliğini Stupid Little Things'i yazan Fermina'ya benzettim. Dövünerek güldüğüm ikinci bloggersın Fermina'dan sonra. Yan tarafa ekleyeceğim, komşular kısmına.

    YanıtlaSil
  7. Dikkat edin kendinize ben sizi daha uzun yıllar okumak istiyorum ^^

    YanıtlaSil
  8. Olur Anıl'cım, dikkat ederim :))))

    YanıtlaSil
  9. Teşekkürler, Scrivener'i de biraz önce okuduğum son yazında denediğini, hoşuna gittiğini belirtmişsin, tek sorunu biraz eğitim almakmış galiba ama o da uzun değilmiş, buraya da not atayım belki okuyan merak eden olur dedim..
    Bir de ben bu tip küçük unutkanlıkları hatırlatan yabancı insanlara güzel olmasalar bile sempati duyarım hep :) Hani bazen sanki bir sırrı paylaşır gibi göz kırpar şşşt çaktırma der gibi bakar gülümsersin ya.. Yani "yavşama" türü değil, "şu hayatta aynı noktada duruyoruz" gibi.. Severim o tip yabancı insanları.. Ortak masum suçu paylaşmayı falan..

    YanıtlaSil
  10. Teşekkür ederim Ceren'cim çok incesin :) Seni de özledim. Her gün görüştüğüm biri gibi.

    YanıtlaSil