Cumartesi, Aralık 31, 2016

Ağır ve aksak.

Yıl bitiyor şu saatlerde. Fakat bu bir yılbaşı ya da yılsonu yazısı olmayacak. Sadece beni merak edenler için. Çokça da kendim için bir yazı yazmak istiyorum.

Son yazıdan sonra hayat tıpkı ters çevirince içinde karlar yağan küreler gibi oldu. Sadece daha az romantik. Bir anda altüst. Bir anda fırtına. Bir anda aksiyon.

Pazartesi sabahı bir telefonla uyandım. "Annen hiç iyi değil". Kahvaltı etmeden fırladım evden. Bu ancak çok özel durumlarda olur. Mesela evde yangın çıkmışsa. Annemin yanına vardığımda bir şey anlamadım. Sadece şiddetli bir grip geçirdiğini düşünüyordum ama bir tuhaflık vardı konuşmasında, gripten daha farklı bir şeyler olduğunun sessiz işaretleri. Okuyamadım. Sadece acilen eve doktor çağırmanın derdine düştüm. Sabah evden çıkana kadar tek bir satır bir alıntı okuyabilmiştim bir yerlerde Steve Jobs'tan: "bulamıyorsan aramaya devam et". O günün düsturu oldu. Civardaki klinikler, hastaneler eve doktor gönderemiyordu ve nereden bulabileceğimi hem bilmiyorlardı hem de umursamıyorlardı. Bir tanesi Eczacıbaşı Ev Hizmetlerini aramamı onların her türlü tıbbi hizmeti evlere gönderdiğini söyledi neyse ki. Gözlüksüz cep telefonundan onların iletişim numarasını bulmayı başardım. En zor işlerden biri oydu. Telaştan gözlük filan almak aklıma gelmemişti. Doktoru beklerken, evdeki yardımcı, annemi bir koltuğa oturtmuş. Annemin halini gördüğümde beynime sanki beton bir blok düştü. Yüzünün yarısı aşağı sarkıyordu, aynı tarafının kolu da çok zayıftı. İnme. Felç. Ben anladım anlamasına ama dövünmenin üzülmenin hiç yeri yoktu. Çözüm bulmak gerekiyordu. Neyse ki doktor yoldaydı. Annem daha fazla heyecanlanmasın diye ona inmeden filan bahsetmedim. Yardımcı kadına da bir şey demedim.

Sonuçta apar topar hastaneye gittik. Gidebilmeyi başardık. Eve gelen doktor acile götürmemizi söyledi. Öyle yaptık. Sonra kardeşime haber verdim. Sonra yanında iki gece hemen hemen hiç uyumadan refakatçi olarak kaldım. Hastanede gene olaylar oldu. Bilinci kapandı ve ben bunu kıl payı fark edebildim. Zaten böyle olabileceği için bizi hastanede tutmuşlardı. Sonra beni eve yolladılar dinlenmem için. Ama dün geceye kadar hep bölük pörçüktü uykularım. Hiç deliksiz bir iki saatten fazla dalamadım. Sinirlerim altüst oldu. Hala da normale dönmüş sayılmam. Ama annemin yüzü de kolu da bacağı da düzeldi çok şükür. Ben hep umutluydum. Gene de bir kaç ay sürer sanıyordum. Şükür ki hemen düzeldi.

Şimdi düzelme sırası bende. Yavaş yavaş atlatmak niyetindeyim bu olayların bende bıraktığı arızaları. Bakalım. Evi kendi haline bıraktım. Belki on sene önce, belki de daha eskiden satın aldığım sulu boyalarım vardı. Bazen örgü örüyorum, bazen o suluboyalar ve keçeli kalemlerle mandala boyuyorum. Her yemeğin üstüne çay demliyorum. Günler böyle geçiyor. Ağır ve aksak. Fakat kurguyla ve sözcüklerle olan bağım her zamankinden daha da güçlü. Öyküm de yarım kalmıştı. Onu ve diğerlerini yazmayı umuyorum önümüzdeki zamanda. Keşke bir de eskisi gibi okuyabilsem. O zaman tam olacak.

Beni merak eden, yorumlarla özel mesajlarla, mail yoluyla soran herkese çok teşekkür ederim, kendimi daha güçlü hissettim sayenizde.


Sulu boyalarım, keçeli kalemlerim, mandalalarım.





Pazar, Aralık 11, 2016

Şimdilik.

Çay demledim. Bir de hediye etmek için uçlarını erimiş çikolataya batırdığım kurabiyelerden pişirdim. Tarifi biraz değiştirdim. Esmer şeker kullandım. Portakal ve limon kabuğu rendesi ekledim. Bir de toz badem. Zencefil ve tarçının miktarını azıcık arttırdım. Gene de hiç istediğim gibi olmadı. Efsane olmasını bekliyordum açıkçası. Son derece sıradan bir ev kurabiyesi oldu. Un miktarını da tamamen göz kararı ayarlamıştım. Belki bir sonraki istediğim gibi olur. Daha çok badem, daha çok limon ve portakal kabuğu, daha da çok zencefil ve tarçın, ve daha çok un. Belki biraz limon ve portakal suyu.

TRT fm'i açtım. Sertab söylüyor şu anda. "Tanrı unutmuş olsa" da diyor.

Çayı artık french press'te demliyorum iki gündür. Sanki daha pratik oluyor. Sadece kaynayan suyun üstünde durmadığı için biraz hızlı soğuyor. Kupa kılıfına ördüğüm gibi yün kılıf örmeyi düşünüyorum sıcaklığı koruması açısından, şöyle rengârenk, bakınca içini ısıtan cinsten.

Sonra çarşafları makineden çıkarıp serdim. Kurutmaya yer açılır açılmaz çalıştırılacak çamaşır makinesine son kalan kirlileri yükledim. Biraz kitap okudum. Satranç problemi çözdüm. Evden dışarı çıkmadım. Edebiyat söyleşisi vardı. İptal edilmiş. Gitmedim...

Dün gece de evdeydim. Satranç oynadım. Kaybettim diye canım sıkıldı biraz. Sonra can sıkıntısının dizginlerini hemen ele geçirdim ve kendime çektim. Kitap okudum. Sonra telefonuma ardı ardına gelen twitter bildirimlerine gözüm gitti. Hiç sevmem twitter bildirimlerini. Dalgın dalgın baktım. Patlama anı videosu diyordu. Hangi patlama anı? Bu sene Istanbul'da yedi kere patlama olmuş, sonradan bir yerde okudum. İzledim, geçmiş bir olay sanarak. Deniz kenarında gitar çalıp şarkı söyleyen iki gencin arasında kocaman bir ateş topu yükseliyordu karşıdaki kıyıda. Istanbul'a benziyordu. Ama ben hiç öyle deniz kıyısında koca bir patlama hatırlamıyordum Istanbul'da. Bir iki tweet'e daha göz attım. Hain saldırı. Terör. Ahah! Ne zaman? Nerede? Maçka. Maçka?????? Maçka şurası, burnumun dibi. Hiç duymadım. Ya da duydum ve gök gürültüsü olarak algılayıp önemsemedim, bilemiyorum. Ve sonrası televizyonu açıp kanal kanal dolaşmalar.

Cumartesi akşamı neden evdeyim diye kızmıştım kendime halbuki. Bir çıkıp hava alayım desem muhtemelen gideceğim yer Dolmabahçe'nin oralar olurdu... Ya da şu hep gittiğim kafe. Ama canım istememişti. Evlerimize kapandık diyordum...Evlerde toplanan insanları düşünüyordum...Öyle şeyler işte...

Videolarda dikkatimi çeken ne oldu biliyor musun? Tanık olanların sakinliği. Acı bir sakinlik. Belki çaresizlik. Kabullenmişlik. İçimi acıtıyor. Birileri yaşıyor, birileri ölüyor. Birileri öldürüyor, kimin öldüğünün hiç önemi yok. Can olsun yeter. Nefes alsın.

Bir gün daha geceye vardı benim için. Çok önemli bir şey yapmadım. Dışarı çıkasım yok. Salı günü stadın oradan nasıl geçeceğim bilmiyorum. Belki kapatırlar. Ama orasını nasıl kapatırsın ki? Taksim meydanından bile daha işlek, daha kavşak. Taksim'i de kapattılar ya...peh.

Böyle işte, şimdilik yaşıyoruz.


Çarşamba, Aralık 07, 2016

Edebiyat buluşmaları ve günlük hayat.

NOT: Etkinlik Istanbul'daki terör saldırısı sebebiyle ertelenmiş. 

Bugünkü blog postuna bir duyuruyla başlamak istiyorum. Sevilen yazarımız Hikmet Hükümenoğlu'nun bu Pazar günü Kuzguncuk'ta Nail kitabevi'nde söyleşi ve imza günü var. Körburun okurlarından söyleşiye katılmak isteyenler ve kitaplarını imzalatmak isteyenler buyursunlar efendim.

Bugün normalde öykünün başına geçecektim. Fakat kurmacada karakter yaratmayla ilgili bir seviye atlamak üzereyim. Şimdi şöyle bir durum var genel olarak. Bu dikkat ettiğim beslenme, kilomu az da olsa geri çekti. Fakat daha önemlisi zihnimi şöyle bir genişçe açtı. Satranç problemlerine yaklaşımım bile değişti. Kurmacadaki karakter yaratma da benzer bir durumda. Üstüne bir saat eğilsem bu konuyu kökten çözecekmişim gibi. İşte bugün onu yapacaktım. Fakat onun yerine geçmişte yaşadığım ilişkilerdeki birçok çatışmayı "dosyalayıp" rafa kaldırdım kolayca. Bu uzun süreli bir etki mi bilmiyorum. Eskiden karşıma yeni bir konu çıktığında bana anlatılanı dinler sonra, anlatılanın ardında duran, konunun başka yerlere uygulanabileceği daha geniş ilkeyi anlamaya çalışırdım. Bu özelliğimi bir ara kaybetmişim. Aklım körelmiş. Bu şey gibi. Gözünün önünde bir elma var. Sana anlatılan konu bir elma. Fakat sen bir adım geriye çekiliyorsun ve görüş alanına bir elma daha giriyor. Sen diyorsun ki: çok ilginç geri gidince elmalar birken iki oldu. Bu ikinci elma nereden çıktı peki diye etrafına bakınıyorsun, bu elma neden diğerinin yanında diye sorguluyorsun, bu iki elma arasında bir bağlantı olabilir mi diyorsun ve aslında elmaların dallarına asılı olduğu bir elma ağacı ve tüm diğer elmaları farkediyorsun. Herkes elmayı görürken sen elma ağacını görüyorsun. Bunun gibi.

Kurmacada en zayıf olduğum konulardan biri karakter yaratmak. Eksik bir şey var. Karakterin hamuru istediğim gibi tutmuyor. Halbuki biliyorum, o kadar çeşitli insan tanıdım, o kadar çok gözlem yaptım ve ayrıca yeni bir fikir üretirken o kadar rahatım ki, karakterleri yaratmayı bırak elimde üç top gibi havada çevirebilmeliyim. Ama olmuyor. Karakter yerine bir dizi birbirinden bağımsız özellikleri olan bir liste yaratıyorum. Yani tamam. Birkaç tane yarattım ve öyküler de içime sindi ama sürece hakim değilim. Daha farklı olabilir ve çok yakın olduğum hissi hakim.

Bakalım. Belki de sonradan ne yersiz beklentilerim varmış diyeceğim satrançta bazen olduğu gibi.


Pazartesi, Aralık 05, 2016

Temel Reis.

Bu günü kayıt altına almak istedim, sonradan hatırlamak isteyeceğim günlerdendi. Öyle büyük şeyler bekleme. Ne dünyayı kurtardım, ne kansere çare buldum. Ama öykümü saplandığı yerden kurtardım. Bir de adını koysam koysam Temel Reis kahvaltısı koyabileceğim bir kahvaltı ettim. Tamam bir de kömüre dönüştürmeden bir parti kurabiye pişirebildim. Sonra hızımı alamadım, bir de uçlarını erimiş çikolataya batırdım. Hah. Bir de nevresim değiştirdim hıphızlı.

Küçük ışıkları yaktım şimdi. Youtube'da Pazar sabahları için hazırladığım türkçe bir çalma listesini dinliyorum. Mutluyum.

Günün büyük kısmı öykü için uğraşarak geçti. Şu an da devam edebilirdim ama bazen taze kafayla çalışmak daha iyi sonuçlar veriyor. O yüzden yarına bıraktım. Önemli olan kördüğümü çözmekti. Herşeyi silip baştan başlamadan öyküye devam edebilmekti. Onu başardım. Bir iki cümleyi değiştirdim, devamını yeniden kurguladım ve öykünün fikrinden ve niteliğinden ödün vermeden devam edilebilir duruma getirdim. Şu anki hali içime sindi. Tüm süreç biraz uzadı yalnız o canımı sıkacak gibi oluyor ama kendimi frenliyorum: ne kadar gerekiyorsa o kadar sürecek. Normalde bir haftada yazarım kafamda iskeleti hazır olan bir öyküyü. Bu sefer üç haftayı doldurdum. Daha da yarısına ya geldim ya gelmedim. Ama önemli olan yerinde saymamak. İlerliyorsan tamamdır. Bunu yazdıktan sonra mutlaka yayınlatmak üzere bir dergiye göndermek istiyorum. Aslında en büyük motivasyon kaynağım bu. Kendimi çalışmaya isteksiz bulduğumda "hadi, yaz, bitsin de gönder, yayınlasınlar" diyorum kendime. Kim yayınlayacak bilmiyorum. Edebiyat dergilerini pek takip etmiyorum. Belki de yanlış yapıyorum. Notos'u biliyorum ama oraya göndermeye çekinirim. Editörlük kursunu Notos düzenlemişti. Şimdi sanki tanışıklıktan dolayı iltimas bekliyormuş gibi olmasın. Öyle sevimsiz bir duruma düşmek istemem.

Temel Reis kahvaltısına gelince: iki dilim ruşeymli tost ekmeğini kızarttım. Ufak bir diş sarmısağı boylamasına ikiye kesip sıcak ekmeğin tüm yüzeyine bastıra bastıra sürdüm, kokusu geçti ekmeğe. Sarmısağın artanını kenara ayır. Onunla işimiz bu kadar. Üzerine olabildiğince ince bir tabaka tereyağ. Üzerine az krem peynir. Üzerine bir çorba kaşığı öğütülmüş keten tohumu. Bu kahvaltıyı Temel Reis yapan en önemli malzemelerden biri bu. Ve son olarak çeyrek avokadoyu küçük küçük kesip iki dilimin hepsinin üstüne. Aslında avokado henüz olgunlaşmamıştı yoksa ezmesini sürmek isterdim. Sarmısak nefis bir tat katıyor. Keten tohumu inanılmaz bir güç, zindelik veriyor, hem bedensel hem zihinsel ve bence dolayısıyla da ruhsal. Avokado da tokluk veriyor. Bunu aynen dediğim gibi uygula (ruşeymli ekmek bulamazsan bulabildiğin ekmekle). Sonra gel konuşalım.

Aklımda Facebook'ta izlediğim kısa video: Finlandiya'daki eğitim sistemi ile ilgili. Finli öğrenciler, bilmem hangi sınavla dünyanın en başarılı öğrencileri ilan edilmiş. Ben öğretmen ve okul müdürleriyle yapılan röportajı izledim: ilkokullar en çok iki üç saat ders yapıyor, ev ödevi yok. Matematik öğretmenine soruyorlar, sizin derste amacınız ne? Çocukların mutlu olmaları diyor. Mutlu çocuklar yetiştirmek istiyoruz. Müdüre soruyorlar, siz çocukların eğitimi için en çok neye önem veriyorsunuz? Oyun oynamaları, sosyalleşmeleri ve çocukluklarının tadını çıkarmalarını istiyorum. Peki ya çocuk gidip bütün gün ağaca tırmanmak isterse? O zaman tırmanır ve sonra gelir bana ağaca tırmanırken gördüğü böceği anlatır. Buyur. Buradan yak.

Bunu yazarken aklıma başka bir şey geldi Finlandiya ile ilgili. Bir şehir var ismini unuttum, psikiyatri hastanesi boş. Yani var birkaç hasta ama onlar yetmişli senelerden kalma hastalar. Yeni dönemde, yani seksenli yıllardan itibaren, insanların rahatsızlıklarını (ya da sorunlarını mı demem lazım?) kronik bir hastalığa dönüşmeden iyileştirebiliyorlar. Hepsini. Bununla ilgili Amerika'lılar gene bir belgesel yapmış, oradan izlemiştim üç sene kadar önce.

Adamlar sanki insanlığın en önemli sorunlarını çözmüş.

Bizde ise durum çok farklı. Fakat bugün kafasının başka türlü çalıştığını düşündüğüm bir arkadaşım Facebook'tan Özgür Demirtaş'ın videosunu paylaşmış. Beş dakikalık bir video. Türkiye ve dış mihraklar konusuna yaklaşımı çok hoşuma gitti. Amerika kadar şu dünyada nefret edilen bir ülke daha yok yine de adamlar oturup kendilerine acıyacaklarına güçlenmenin çarelerini arıyorlar, Mars'a gönderdiğimiz robot dikey mi yatay mı bilmem ne filan diye Mars'a gönderdikleri robotu tartışıyorlar diyor özetle. Dış mihrak mı senin adalet sistemini çürütüyor diyor. Tabii konu çok uzun ve tartışmaya açık ama gene de böyle akıllıca bir yaklaşım duymak bana çok iyi geldi.

Ve evet. Saat gene geç oldu. Ama olsun. Tek sorunum bu olsun. Bunu da elbet gün gelir hallederim. Son bir maç. Haydi.










Cuma, Aralık 02, 2016

Ve kurabiye günü kurtarır.

Başlangıçta biraz nemrut bir gündü. Zaten erken yatmama rağmen geç uyandım. Bir kere ona sinirim bozuldu. Sonra geceden kaloriferi en aza getirdiğim için uyandığımda ev soğuktu ve bir süre yorganın altından çıkamadım, çıkamadığım için kendime kızdım. Sonra bugün ne yapsam, nasıl değerlendirsem günümü diye düşündüm. Zorunluluklarım yoktu. Sadece keyifli fakat yine de faydalı geçmiş bir günüm olsun istedim.

Öyküm tıkandı mesela. Sebebini biliyorum. İstemediğim bir yere öyle bir saplandı ki geri adım atamıyorum. İleri gitsem belki sonradan ilk fikrime geri döneceğim ve onca "şahane" malzeme çöpü boylayacak. Yoksa kaç gün önce bugün öykü yazacağım diye yataktan fırlamışlığım var. Şükür öyle bir günüm oldu şu hayatta. En çok istediğim şeylerden biriydi.

Böyle yatakta o mu, bu mu, şu mu diye sıkıntı içinde debelenirken birden bir farkındalık kıvılcımı çaktı beynimde. İki uç model vardı bilincimde: biri aşırı aktif, biri aşırı pasif. Bunlar geçmişte tandığım insanlar. Pasif olandan nefret ediyordum (ona X diyelim) ve ona benzemekten ödüm kopuyordu. Fakat diğeri de sanki bir anı boş geçse ölecekti (ona da Y diyelim). Ve nedense onun bu davranışını kendime örnek almışım. Aslında tam olarak böyle değil. Daha beter. Sanki ne yaparsam yapayım Y kadar aktif olamayacaktım. Ki onu tanısan belki "yoo, Y hiç de o kadar aktif biri değil" bile dersin. Ve böyle ortası olmayan iki ucun arasında salınıyordum ve hiçbir zaman yeterince aktif olamadığım için hep o nefret ettiğim o boş insan oluyordum. Fark edince durdum. Zaten yataktaydım ama zihnen durdum. Biliyor musun bütün günün etkinlikli geçmek zorunda değil dedim kendime. Tek bir şey bile yapsan, etkinliktir dedim. Ayrıca sen X değilsin. X'in yaşadığı ülkede bile yaşamıyorsun. Yaşasan bile daha farklı geçer günün. Zamanını daha farklı değerlendirirsin.

Sonra kalktım yataktan. Kaloriferi açtım. Yatağı düzelttim sakin sakin. Ama bilmiyorum. Böyle bir düşünme biçiminden bu kadar rahat sıyrılabilir mi insan.

Neyse sonra kahvaltı filan ettim. Yulaf lapalı filan. Keten tohumu da koydum içine. Sonra satranç açtım. Dün eski rekorumun on puan üstüne çıkabilmiştim ama dün çok formdaydım. Bu arada şampiyonluk maçları bitti. Carlsen kazanmış. Ben sonuna kadar izleyemedim Çarşamba gecesi. Uykum geldi. Kesin olan bir şey varsa seneye gene izlemek istiyorum. Ne diyordum? Satranç. Oynadım. Çözdüm problemleri ama çok formda değildim. Gene de çok fazla düşmedi puanım. O yükseklikte tutabildim.

Sonra canım kaç gündür zencefilli tarçınlı kurabiyeden istiyordu. Baktım hazırlaması on dakika diyor. Hemen güzel bir müzik açıp hamuru hazırladım. On iki saat buzlukta bekleme süresini atlamak için elimle bastıra bastıra inceltebildiğim kadar incelttim. Kalanı rulo yapıp sarıp buzluğa attım. Yeterince ince olmamış ve belli ki o incelikte çok başka olacak. Yoksa benim her zaman yaptığım zencefilli tarçınlı kurabiye. Fakat yine de eve yayılan o koku bütün havamı değiştirdi. Keyfim azıcık yerine geldi. Hadi dedim. Bir posta daha pişireyim. Nasılsa on dakikada pişiyor. Buzluktakini çıkardım. Sertleşmişti. Tarifteki kadar ince dilimlemeyi başardım. Attım fırına. Yarısında baktım. Arkalar olmuş gibi önler biraz daha ister. Tepsiyi çıkarıp önünü arkaya çevirdim. Az daha pişsin şimdi olacak derken. Bloglara daldım ve az sonra kokular yayıldı eve. Ah dedim. Pişti bu. Fakat yanına gittiğimde dumanlar tütüyordu fırından. Kömür olmuşlar. İlk önce moralim diplere düştü. Sonra dedim, hayır. Bak. Carlsen gibi düşün. Bir önceki oyunda Karjakin'i yenme fırsatını değerlendirememişti. Ama "yapamıyorum, olmayacak" diye dövüneceğine, "bir sonrakinde olacak çok yaklaştım" diye düşünmüş ki zıpkın gibi geri geldi ve yendi. Artık ince dilimlemeyi öğrendin, bu kurabiyenin püf noktası bu. Bir sonrakinde hiç başından ayrılmazsın ve nefis kurabiyelerin olur. Bir daha bu hamurdan hazırladığımda içine portakal kabuğu rendesi de eklemeyi düşünüyorum. Artık bundan buzlukta bulundurup, canım her kurabiye çektiğinde dilimleyip on dakikada hazır kurabiyelerim olacak. Yarım ölçü yaptım. Ortalık da çok batmadı en çok galiba ona seviniyorum.

Bir de asıl ne oldu biliyor musun? Asıl bunu yazmak için gelmiştim bugün. Birisine bu blogu ve okurlarını anlattım. En son postlarda "kariyer de yapamadım yuva da kuramadım" yazdım diye beni hemen nasıl da pamuklara sarmalayan insanlar olduğunu. Tesadüfen gördüğüm bir postta, mutluluk sebeplerini sayan birinin benim blogu ikinci sırada yazmasını. Evet mutluluk sebebi. Daha ne isterim ki...Sabah işe gidip, bilgisayarı açıp ilk iş küçük Joe yeni post girmiş mi diye kontrol eden insanlar olduğunu. Ağzımın suları akarak okuduğum (defalarca) yayınlanmış bir roman yazarının benim blogumu düzenli olarak okuduğunu söylediğini. Tüm bunları ardı ardına saydıktan sonra ne kadar şanslı olduğumu bir kez daha anladım.

Böyle işte. Çok şahane bir gün değildi. Fena da değildi. Şimdi gidip bir maç yapayım ben. Maç puanlarım hala pek parlak değil. Geriye düştü.


Pazar, Kasım 27, 2016

Hissiyat ve düşünceler.

Ben gene geldim blog. Bugünle ilgili yazmak istedim. Bugün değişik bir hisle başladım güne. Sanki bir ödül almışım, ya da başarı kazanmışım, fakat ortada ne ödül var ne başarı sadece onun mutlu beklentisi. Olsun dedim. Ve öykünün başına oturdum. İki paragraf daha ekleyebildim öyküye, yeni fikirler geldi aklıma, not aldım.

Belki de dünkü yürüyüşten sonra ve kremalı makarnaya rağmen tartı yarım kilo eksik gösteriyordu, o sebepsiz başarı hissi belki oydu. Nitekim dedim ki kendime dün ne yaptıysan bugün aynısını yap. Yürüyüşe çıktım gene. Kremalı makarna yedim. Ve cacık. Bakalım yarın tartı ne karar verecek. Hiç sanmıyorum yarım kilo daha eksik tartacağını. Ama biliyor musun yürüyüş hiç yoganın yerini tutmuyor. Yoga çok başka. Haftada üç yürüyüş dört yoga ideal belki de. Yapabilirsem.

Böyle yuvarlana yuvarlana gidiyor günler. Yani günler yuvarlanıyor. Ben değil. Yani henüz değil.  Şu satranç şampiyonası bana hiç beklenmedik şeyler kazandırdı. Hiç hesapta olmayan. Hayatımın gidişatını seviyormuşum ben. Olaylar benim kontrolümde gelişmedi ama kazandığım becerilerden memnunmuşum. Mesela ellerimle bir şeyler üretebilmek: beni çok mutlu eden bir beceri. Mesela kurmaca bir metin yazabilmek. Çok sık yapabildiğim bir şey değil ama olsun, başına oturduğumda oluyor. Mesela iyi bir şiiri görünce tanımak. Çok çantada keklik saydığım fakat önemsemem gereken bir beceri. Olmasaydı eksikliğini çok hissederdim, çok hayıflanırdım, keşke öyle bir becerim olsaydı şu hayatta diye. Mesela bir çekirdekten bir ağaç çıkarabilmek.

Geçen gün Harvard'da ekonomi profesörü bir büyük ustayı konuk olarak çağırdılar yayına. En son 1978'de turnuvalara katılmış, sonra bırakmış. Sonrasında, "kimseye saygısızlık etmek istemem ama", diye söze devam etti, "(1978'de) hayatta satrançtan daha önemli şeyler olduğunu düşündüm". Ohh. Aynı benim birkaç gün önce demeye çalıştığım. Hani uzmanlık alanım olsun istemezdim dedim ya. İşte bunu demek istiyordum. Eskiden olsa bodoslama imrenecektim ben bu adamlara. Vay diyecektim. Keşkeler gırla gidecekti. Ama değil işte. Ve bu ilk defa başıma geliyor.

Bazen kendimi çok geri kalmış hissettiğim oluyor: ne kariyer yaptım, ne yuva kurdum. Evet şartlarım farklıydı. Tercihlerim farklıydı. Ama önemli olan en sonunda nasıl bir insan olduğun ve olduğum insandan memnunum. Mesela Judit Polgar. Satranç bilgisini, analizini, zekasını çok takdir ettim şu son birkaç haftada. Ama en çok olgunluğunu, insanlığını sevdim. En yukarıda olmasına rağmen kimseyi küçümsememesini sevdim. Kibirli kibirli gergin tavırlar yerine gayet rahat hatta neredeyse müşfik diyebileceğim açıklamalarını sevdim. Sanırım bütün hayatı satranca indirgememeyi başarabilmiş. Satranç dışında bir hayat kurabilmiş kendine. Büyük ustalık diye ben buna derim işte. Denge. Sık sık dilinde olan bir sözcük zaten.

Kendimi Carlsen'in yerine koydum yani. Belki diyorum, belki benim de belli bir yeteneğim vardı, belki de yoktu, ama diyelim vardı. Ve diyelim hayatımı satranca adadım küçük yaştan. Sadece kazanınca eğlendiğin bir oyun. İşte neyse. Gözümde canlandırdım. Ve şimdiki beni tercih ettim, az önce saydığım ve satrançsız büyürken geliştirebildiğim becerilerim yüzünden. Bu satranç şampiyonasının bana en büyük getirisi bu. Ve bir de şunu da anladım: dünya şampiyonu bile en doğru hamleyi bulana kadar kırk saat kafa patlatıyor. Dünya şampiyonu diye kolaycacık vahiy inmiyor kimseye. Hesaplayarak buluyor. Herkes gibi. Gerektiği kadar düşün. Gerekiyorsa otuz dakika düşün bir hamleyi. Vahiylerden medet umma. Daha başka şeyler de öğrendim, daha teknik. Mesela büyük ustaların oyunlarını incelerken, amacın bir sonraki hamleyi doğru tahmin edebilmek olduğunu sanıyordum, ve bunu yapamadığın sürece başarısız sayılıyorsun sanıyordum. Oysa bunu yapabilen kimse yokmuş. Polgar bile sadece gidişatı anlayabiliyordu. Ama bir sonraki hamleyi doğru tahmin etmek diye bir şey yok. Bu tıpkı Mozart'ın eserini incelerken bir sonraki notasını tahmin etmeye çalışmak gibi bir şey.

Saat çok geç oldu. Artık maçlardan sonra şu saatleri de biraz geri çekebilmeyi umuyorum. İyi geceler dünya.




Bu da geçen Salı gününden bir kare.





Cuma, Kasım 25, 2016

Hafta biterken.

Galiba güzel bir gündü bugün. Önemli olarak nitelendirebileceğim üç kalem iş gördüm: yazı, spor ve yemek. Hem de bonus olarak yüncüye uğradım ve bitmek üzere olduğu için yenisini örmeye girişemediğim battaniye karesi için beyaz ve lavanta rengi yün bile aldım.

Her kalem ayrı güzeldi ama en güzeli sanırım sabah kahvaltıdan sonra yazmak için ilhamlı bir gün olmasıydı. Kaç gündür gizemli gizemli ayrıntı vermekten kaçındığım iş buydu işte. Yeni öykü var tezgahta. Artık altyapısını tamamladığım için ve başını yazmayı başardığım için açıklayabilirim. Bu ilham şahane bir şey dostum. Garip şekilde satranç için de geliyor. Ve geldiğinde ve oynadığımda kesin ama kesin olarak kazanıyorum. Öykü, benim ölçütlerime göre çok da şahane olmayacak. Bilmiyorum. Belki de kimse tam istediği gibi yazamıyordur. Sonunu iyi kotarmam lazım, fikir hazır ama sonundaki etki böyle giyotin gibi inmeli. Bir de yazarken biraz daha gelişir palazlanır diye umuyorum. Bakalım. Ne olur yarın da ilhamlı bir gün olsun. İkinci kısmını yazayım ya da giriş kısmını biraz daha geliştireyim.

Saat öğleden sonra beş gibi yürüyüşe çıkmaya karar verdim. Çoktandır yürümüyordum. Hem hava da alırım diye düşündüm. Dönüşte de işte üç beş yere uğrar evin eksiklerini tamamlardım. Yürüyüş güzergâhında garip sesler duyunca kafamı çevirdim ve bir süre algılayamadım: kuyruğuyla beraber neredeyse boyumun yarısı kadar papağan, şehrin orta yerinde.



Yakın çekim yaptığım için net çıkmamış. Bir de ışık azdı, hava kararmak üzereydi. Aslında ilk gördüğümde iki taneydiler. Resimlerini çekmek için yaklaştığımda sahibi olduğunu sandığım kişi yanaşıp papağanı koluma kondurmak istedi, neredeyse zorla. Ben sadece resim çekmek istiyorum dedim. Beraber resminizi çekeyim dedi. Hoşuma gitmedi. Çektim gittim. Dönüşte papağanın teki yoktu. Sahibini de ortalıkta göremedim. Ben de böyle çarçabuk bir resim çektim. Aslında gene yürürken, papağanlardan az evvel, papağanlarla neredeyse aynı renklerde giyinmiş bir palyaço yolda gelene geçene el sallayıp bir kağıt uzatıp konuşmaya girmeye çalışıyordu. İlk önce komiğime gitti. Sakallı bıyıklı böyle mahalle esnafı tipli koca koca adamlar palyaçonun el sallamasına el sallayarak karşılık veriyorlardı. Bir gülme tuttu. Bazıları da gözlerini kaçırıp palyaçodan uzaklaşıyorlardı. Biz mi çok kuşkucu olduk, insanlar mı çok çakal hala kararsızım.

Sonra işte eve geldim. Karnım çok acıkmıştı. Köfte ve makarna yaptım kendime. Ama makarna çok kral bir şey oldu. Bak şimdi çok basit bir tarif vereyim sana, ama tek bir malzeme bile eksilmeyecek: yüksük ya da fiyonk makarnayla da olur ben pastavillanın renkli junior salyangoz biçimli makarnasıyla yaptım. Makarnayı bol tuzlu suda haşlayıp süzüyorsun. Aynı tencereye makarnaları geri koyuyorsun, tencerenin altını en hafife getirip, üstüne iki yemek kaşık krema, karıştır. Bir yemek kaşık eritme peynir, karıştır. Bir tatlı kaşıktan az sarmısak püresi, ya da iri bir diş sarmısak ezilmiş. Bir iki çimdik tuz. Karıştır. İki yemek kaşığı kadar beyaz şarap ve son olarak bol karabiber. Karıştır. Şarap biraz uçsun. İşte bu kadar. Ölçüler tek kişi için ama kaç kişiysen o kadarla arttırabilirsin ölçüleri. Tabii sırf bu tarif için koca bir şişe şarap açmayacağın için beyaz şarap alıp da arttırdığında yapılacak bir tarif bu. Buzdolabına bunu yazıp as bence bir magnetle filan. Dursun. Beyaz şarap açıldığında diye not iliştir üstüne. Biraz kıyılmış maydanoz hatta varsa fesleğen de dehşet yakışabilir. Ben yapmadım ama bir daha sefere.

Dünkü oyunu Carlsen kazanmış. Tam izlemekten yorulduğumda. Belki de Karjakin de oynamaktan yorulmuştur. Fakat şampiyonlar yorulmaz demek ki almış oyunu yakışıklı Carlsen. Berabere oldu gene puanlar. Bir sonraki oyun da birinin galibiyetiyle biterse çok fena kıran kırana geçecek demektir bu. Bak Karjakin şu:



Carlsen kadar seksi olmadığı gerçek, üstelik garibim kekeme, ama daha sempatik, basın konferanslarında hep güleryüzlü. Carlsen kaybettiği oyun sonrasında basın konferansında iki dakika beklettiler diye konferansı terk etti. Ayyyy. Tam mızıkçı çocuklar gibi. Zaten her basın konferansında öfleye pöfleye cevap veriyordu sorulara. Fakat neymiş. Öfkeyle kalkan zararla otururmuş. O hareketinin anlaşmalarına aykırı olması sebebiyle satranç federasyonu Carlsen'in şampiyonluk ödülü olan bir milyon yüz bin dolarlık ödülün yüz bin dolarını çat diye gömdü. Yaaa. Beyefendi. Yok öyle beni bekletemezsiniz, ben dünya şampiyonuyum halen havaları.

Diğer yandan kilolar aldı başını gitti. Çok fena haldeyim. Görüntüde değilse de tıbben obez sayılan kilodayım artık. Acilen bir eylem planı geliştirmem lazım. Ama hala kremalı makarnalar yiyorsun diyeceksin bana. Ne olur deme.

Hafta başında başladığım ve beni strese sokan kıyafet alışverişinin önemli kısmını bugüne kadar hallettim. Geriye en kolay ve aciliyeti olmayan parçalar kaldı. Onları da önümüzdeki hafta alırım belki. Bu "en önemli iş" düzeni şimdilik iyi gidiyor. Bütün gün az ama öz iş görüyorum. Ve günün/haftanın sonunda işler ilerlemiş oluyor. İyi oluyor.

Son havadisler bunlar. Fena değil sanki. Haftaya da güzel haberler bekliyorum. Bakalım.



Perşembe, Kasım 24, 2016

Ondan bundan.

Onuncu maç az önce başladı bir göz atıp sonra hemen kapattım. Benden hiçbir şekilde dünya satranç şampiyonu olmayacağı böylelikle kesinleşti. Sıkılıyorum bu kadar uzun süre. Dün akşam da iki buçuk saatin sonunda kapattım. Yeter dedim. İki buçuk saat satranç tahtasında, yok fildi yok attı yok kaleydi yok vezirdi. Eöööf. Kafadır bu. Kaldırmıyor annecim. Bir de, parayı da ünvanı da bana vermeyecekler en sonunda. De mi? Arada bir açar bakarım belki.

Aslında az sonra yatmayı planlıyorum. Karnımı da püre ve cacıkla doyurdum. Vallahi güzel oldu. Artmış tatlı patatesim vardı az. Normal patatesle buharda pişirdim yumuşayana kadar. Sonra biraz krema, biraz taze kaşar, bir iri dış sarımsak, hooop hepsi robota. Vız vız. Tamamdır. Normal patates tatlı patatesin tatlılığını aldı biraz dengeledi. Üstüne de dolapta var diye kapari turşusu serptim. Misafire bile çıkar. Daha şık olsun diye biberiye koyarsın bir kaşık. Oldu sana etin yanında en gurmesinden garnitür. Sadece robot tam kapasiteyle çalıştığında bile benim aletlerle maksimum iki kişilik çıkıyor. Belki iki seferde yapılabilir. Dört kişiye.

Bugün sırf o yoga artı duş sonrası o mis gibi duyguyu tatmak için duşa girmeden hafif bir yoga yaptım. Yeni duş jeli de almıştım: vanilyalı. Böyle duştan çıkıp temiz temiz giyiniyorsun, parfümleri sıkıyorsun, bütün kasların gevşek gevşek ama sırtın filan yenilenmiş gibi, zımba. Oyh.

Bugün en çok o geçen günkü işe çalıştım. Biraz ilerletebildim. Sanıyorum yarından itibaren artık final  koşusu başlar.

Bugünlük hepsi bu kadar. İyi geceler dünya.










Salı, Kasım 22, 2016

Koltuklar hala beyaz yazlık kılıfla. Belki böyle bırakırım kimbilir. Güzel oldu bu köşe, raf, tablolar ve ışıkla. Geceyarısı, dışarısı nispeten sessiz, ve hafif hoş bir caz. Geceleyin bu salona bayılıyorum.

Bu akşam gene koltuğa yayılıp, satranç şampiyonası izledim. Maç hala devam ediyor ama biraz sıkıldım. Polgar her zamanki gibi muhteşem. Yine de iki saat derin satranç bana yetti. Günlere yayılması da güzel. En son çocukken dünya çapında bir spor karşılaşması izlerken bu kadar zevk almıştım. Sanki çocukken her şey daha zevkli. Seneye de izlemeye niyetliyim.

Bugünün en önemli işlerinden biri alışverişti. Benim için sevimsiz bir iş. Ama yaptım. Sonra mağazadan çıktığımda canım kahve çekti ama bir dükkana gidip içmek istemedim. Eve gitmek istiyordu canım. Dedim, kim mecbur ediyor? Canın eve gitmek istiyorsa git. Devamını başka gün alırsın. Diğer alacaklarımı başka güne attım. Zaten eve gelene kadar çok yorulmuştum. Geldim kahvemi içtim. Sonra uzun uzun yoga yaptım. Bazı hareketleri kendi kendime uydurdum. Sırtım berbat haldeydi. Rahatlatacak hareketleri insan bir süre sonra tahmin edebiliyor. Galiba toplamda bir saat sürdü. Sonra buharı tüten sıcacık bir duş. Tertemiz çamaşırlar. Pambuk gibi bir vücut. Sonra canım hafif bir yemek istiyordu. Maydanozun neredeyse sapları kalmıştı. Buzdolabında taze biber. Selofana sarılmış yarım soğan. Biraz beyaz peynir. İki yumurta. Omlet yaptım. Kızarmış ekmekle.

Yemekten sonra ne yaptım hatırlamıyorum. Ah. Tamam. Satranç oynadım. Son yazıdan sonra oyunuma nazar değdi. Kayıplar verdim. Ama Polgar bunun sebebini açıkladı: eğer "bu oyun cepte" dersen, bu hiç iyi bir şey değilmiş. Ve ben artık Olivia'yı rahat yenerim demeye başladığım noktada yenilmelere başladım nitekim. Bugün iki oyundan ilkini verdim, ikinciyi neyse ki aldım.

Sonra da maç başladı.

İşte bir günüm böyle geçti. Tatmin ediciydi.

Yarın erken kalkacağım. Karşıya geçeceğim. Karşıda biraz alışveriş yaparım belki. Akşam maç yok. Belki sinemaya giderim.

Şimdi yatma vakti. İyi geceler dünya.


Bu yakışıklı dünya satranç şampiyonu Magnus Carlsen. Liv Tyler'ın yanında Hollywood yıldızı gibi durmuyor mu sence de? Kızlar bundan sonra satranca daha çok ilgi duyacak sanki, içime öööööyle bir his doğdu. Ama genelde somurtkan onu da söyleyeyim. Suratsız yani maç sırasında. Çekilmez bir adam havası var. Ben söyleyeyim de sonra yok şöyle yok böyle diye şikayet dinleyemem.









Cuma, Kasım 18, 2016

Satranç şampiyonası.

Wuhuuuuu... Biliyor musun ne oldu? Ezdim geçtim benden 100 puan üstün Olivia'yı. Hem de kaç kere. İnanamıyorum. Hem de son iki oyunda neredeyse oyunun başında, biri 13 biri 17 hamlede. Vay anasını... Hepi topu kaç tane şampiyonluk maçı izledim ki ben? Onların da başını kaçırdım, sonuna kadar da bekleyemedim.  Kaç tane ama? Saysan maksimum üç tane. Çok inanılmaz olan bu işte. Hani ben diyordum ya Polgar çok acayip güzel yorumluyor ders gibi dinliyorum diyordum. Ay işte o dinlediklerim gerçekten dersmiş yani. Öğrenmişim bir şeyler gerçekten de. Dahası da var. Polgar dün akşam yoktu. Yerine salak bir herif getirmişler. Nasıl ukala. Nasıl bilmiş. Göya büyük usta, ama maçı anlamıyor. Ne yaptığı tahminler tutuyor, ne de yorumları aydınlatıcı. En komiği neydi biliyor musun? Herkes, ama dünyadaki herkes, benimle aynı şeyi düşünmüş, ekşi sözlükten başla, dünya şampiyona sitesinin chat penceresine varıncaya kadar herkes "Polgar nerede" diyor (ekşi sözlükte biri tam olarak "Polgar nerede Allahsızlar" yazmış :)))))) ), "onsuz izlenmiyor" diyor, "ben sırf Polgar için para verdim bu siteye" diyor, "Polgar yoksa geri istiyoruz paramızı" diyor. Sanki maçı Polgar oynuyor. Bir buçuk saat sonra chat penceresine göz attığımda hala Polgar'ı soruyorlardı. Yedinci maçta geri gelecekmiş. Yani Pazartesi galiba. O daha önce linkini verdiğim bedava siteyi kapatmışlar. Dün akşam ikilemde kaldım. Versem mi para? Polgar'ın olmadığını biliyordum neyse ki, yoksa içime otururdu. Ona rağmen baktım çok merak ediyorum. Dedim, atla deve değil neden böyle hesaplara giriyorsun, cimrilik yani bu tavrın. Parası neyse ver izle işte sonuna kadar rahat rahat. Aldım şarabımı. Yumurtalı ekmeklerimi. Kuruldum ekranın karşısına. Az sonra ağbim mesaj attı. O da izliyormuş, yorum yapıyor. Laf aramızda, ağbimin yorumları o dangalak büyük ustadan daha güzel. Ama ertesi gün işe gidecek diye gidip yattı az sonra. Bana gönderilen üyelik mailinden sorularınız olursa şuraya yazın diyordu. Hemen mail attım, dedim "ben o Polgarlı yayınları tekrar (ve tekrar ve tekrar) izleyebilmek istiyorum, mümkün mü?" dakikasında linkli bir cevap geldi. Helal olsun adamlara. Evet verdiğim parayı helal ettim. Polgarsız da kalmış olsak.

Hep söylerlerdi. Açılış öğrenmenin en garantili yolu çok iyi açıklanmış üst düzey bir karşılaşmayı çalışmak. Ama bütün mesele o açılışı yapan karşılaşmanın açıklanmışını bulmak. Bulabilirsen bul. Gene de bu kadar kısa sürede bu kadar fark edeceğini asla tahmin edemezdim. Bir de kitaptan takip etmek zor be. Halbuki o yayında öyle mi? Canlı izlediğin için, ne kadar süre düşünüyorlar, ne kadar sıkıntılara girip çıkıyorlar, o sırada akıllarından geçenler ne hepsine şahit oluyorsun. Halbuki kitaptan okuduğun zaman, sanki tereyağından kıl çeker gibi oynuyorlar yanılgısına kapılıyorsun. Hatırlıyorum ben küçükken lafı geçmişti, Karpov şampiyonluk maçlarından birinde karşılaşma sırasında harcadığı zihinsel çaba sonunda on kilo kaybedip hastaneye kaldırılmıştı. Ama kitapta o bilgiyi verir mi sana bakalım? Bence vermez.

Bu arada bütün dünyada sadece 33 kadın büyük usta varmış. Geri kalan 1500 küsur hep erkek. Türkiye'den 5 tane büyük usta sayabildim. Hepsi erkek.

Ama zevkli ya. İlk defa bir dünya şampiyonluk karşılaşması izliyorum hayatımda. Güzelmiş.

Bir maç daha oynayacağım şimdi Olivia'ya karşı. Bakalım altı oyun boyunca namağlup olabilecek miyim. Haydin kaçtım ben.

Çarşamba, Kasım 16, 2016

Misafir.

Şu an hava aydınlık. Saat göreceli olarak erken. Tütsümü yaktım. Müzik hafif hafif salınıyor salonda. Yetiştirmek zorunda olduğum bir işim yok. Bulaşıkları dün akşam yatmadan topladım. Dört gün sürünür bunlar şimdi diyordum halbuki. Öyle olmadı. Koltuğa yayıldım. Bilgisayar kucağımda. Bu anın keyfini çıkarmanın en güzel yollarından biri: blog yazmak.

Dün akşam ağbimler geldi yemeğe. Misafir kabul etmek konusunda çok tecrübeli değilim. İki kişiye yemek yaptığım gene sık olmuştur da dört kişinin organizasyonu daha farklı. Ama güzel kotardım. Menüyü neredeyse bir hafta öncesinden kararlaştırdım. Basit tuttum, garantili tarifler seçtim ve tatlıyı bir gün önce hazırladım. Balık dışındaki bütün malzemeleri de bir gün öncesinden alıp buzdolabına koydum. Ev temizliğini de aynı gün hallettim. Son gün, salatayı sossuz olarak kasesine hazırladım. Tezgâhta durdu üstünü selofanla kapattım. Balıkların sosunu öğleden sonra hazırlayıp borcama dizdim. Buzdolabına kaldırdım selofanlayıp. Tabakları, kadehleri ve çatal bıçakları da onlar gelmeden sayarak tezgâha dizmiştim. Çok pratik oldu. Onlar geldikten sonra sadece pilavı pişirmesi kalmıştı. Balıkları dolaptan alıp doğrudan fırına verdim. Hatta salatanın sosu için gerekli mandalina ve limonu bile tezgâha çıkarmıştım. Sonra ocaktan alıp servis tabaklarına.

Yemeklere defalarca iltifatlar aldım. Pilav dahil. Ağbim cheesecake'in her bir katını ayrı ayrı beğendiğini söyledi, ve en sonunda da "bu da demektir ki sen bu işi biliyorsun" dedi. Dedi bu lafı yani. Aldım diplomayı :)

En güzeli her şeyin hazır olduğu, masanın etrafında oturduğumuz ve kadeh kaldırdığımız andı. Çok mutlu hissettim kendimi o an, o sofranın etrafında. Tam keşke resmini çeksek dedim şu anın. Ve ağbim benim yerime söyledi. Bir resim çekilelim şimdi diye. Ve yakışıklı yeğenim güzel bir resmimizi çekti.

Bugün kitap fuarına gidecektim ama olmadı. Zaten pek evden çıkasım da yoktu. Belki akşam sinemaya giderim. Güzel olabilir. Şimdi de biraz geçen günkü işe el atayım. İçimde türlü hevesler var.


Pazar, Kasım 13, 2016

İnanmak yolun yarısıymış.

Haftasonum güzel geçti sayılır. Dün özellikle güzel bir gündü benim için. Cuma günü yazıp, sonra büyük bulduğum için sildiğim lâfların arkasını doldurabildim. İşlemi tamamladığımda tam olarak ne olduğunu söyleyeceğim. Hala yapım aşamasında.

Ama dünü güzel kılan şey hedefime çalışmak değildi. Hedefime doğru yol alırken kendimde fark ettiğim olumlu değişimdi. Daha rahattım. Kendimi cendereye sokmadan çalıştım. Eskiden ne gereksiz baskı yapıyormuşum kendime. Bunu hayretle gördüm. Sıkılınca kalktım, kendimi bunun için suçlamadan. O arada ortalıktaki bir iki bulaşığı kaldırdım. Yemek ısınırken ütülenecek tek bir gömlek vardı, ütü masası o yüzden salonun ortasında bekliyordu. Onu hallettim, masayı kaldırdım. Geri geldim. Tekrar hedefime çalıştım. Ve hep içimden:"tamamdır, olacak, yavaş yavaş" diye yüreklendirip, buna içten inanıyordum. Öyle yaptıkça daha güzel sonuçlar elde ettim. Olacak bu iş. İnanıyorum. İnanmak işin yarısıdır derler ya hep. Ben onu insanları yüreklendirmek için söylüyorlar sanırdım. Halbuki kendin de inanana kadar dünya kadar uğraşıyorsun. Ve artık inanmaya başladıysan, olacak bu iş diyebiliyorsan zaten epey yol katetmişsin demekmiş bu. Hatta tam olarak yolun yarısına kadar gelmişsin. Bu demekmiş. Ama yarısı işte. Daha çalışmam lazım.



Akşam da tesadüfen Fide Dünya Satranç Şampiyonası'nı naklen izleten bir site ( edit:kaldırıldı) buldum. Tam maç oynandığı sırada. Judith Polgar'ı da davet etmişler, yorumluyordu. O seviyedeki maçları anlamak benim gibi bir amatör için zor. Ama Judith Polgar'ın açıklamaları o kadar öğreticiydi ki, muhteşem bir ders gibi, şampiyonayı filan unuttum, ağzımın suları akarak dinledim. Bir anda aklıma geldi. Ağbime mesaj ve link attım o da izlesin diye. Tabii o izlediğinin beşinci dakikasında bana "pozisyon kapalı, çok sıkıcı bir maç, berabere biter bu" diye mesaj attı. Nitekim bir saat filan sonra maç berabere bitti. Nitekim Karjakin maçtan sonraki basın konferansında maçın sıkıcı olduğunu kendi ağzıyla söyledi, sonrakiler daha eğlenceli olur umarım dedi. Benim izlediğim ikinci maçtı. Birinci bir gün önceymiş onu kaçırdım. Daha on defa daha karşılaşacaklar. Bugün dinleniyorlar. Bir sonraki maç Pazartesi günü New York saatiyle öğleden sonra ikide. Bizde saat dokuz on oluyor, akşam. Bu adamlar kaç doğumlu biliyor musun? Dünya satranç şampiyonası için karşılaşanlar? Carlsen ve Karjakin? Doksan. Doksan doğumlular! Polgar anlatıyordu, Carlsen'le, adam çocuk on üç yaşındayken maç yapmış. On üç yaşında! Yani 2003'te. Ama işte, "ben on üç yaşındayken" hesaplarına girmeyeceksin. Ben bugün onların oynadığı maçı muhteşem yorum yapan biri olmadan izleyemiyorum diye de dövünmeyeceksin. Dün akşam hemen frenledim kendimi o konuda. Çünkü bu onlar için bir oyun değil. Kafa dağıtmak ve eğlenmek için oynamıyorlar. Bu onların uzmanlık alanı. Üst düzey atletler gibi bunlar. Arkalarında antrenörler var, ve hayatlarını buna adamışlar. Kendini ne getirip karşılaştırıyorsun. O zaman Hüseyin Bolt'la da karşılaştır. Ya da Venus Williams'la. Ve düşündüm. Uzmanlık alanın satranç olsun ister miydin bu hayatta?....İyi düşün bak. Ben istemezdim. Daha iyi satranç oynamak isterdim ama uzmanlık alanım olsun istemezdim. Konu kapanmıştır. Bunu netleştirebilmek bile büyük enerji tasarrufu ruhsal açıdan.

Sanırım bugünlük burada keseceğim. Saat sekiz. Biraz offline takılayım diyorum. Haydin güzel bir hafta olsun.




Cumartesi, Kasım 12, 2016

Cuma.

Sanki çok uzun zamandır buraya yazmıyormuş gibi hissediyorum. Oysa bir hafta bile dolmamış. Zaman algısı böyle de tuhaf. Ve hala zorlanarak yazıyorum. Neden böyle oldu? Cevabını çok merak ediyorum. Derin değişimlerin eşiğinden geçtiğim doğrudur. Bu mu sebep? Bence değil.

Gene de yazmaya devam etmeyi deneyeceğim.

Editörlük-yayıncılık kursum dün akşam sonlandı. Çok güzel insanların olduğu güzel bir gruptu. Keşke hep görüşebilme imkânımız olsaydı. Genelde insanlar bana renksiz görünür, sıkılırım. Halbuki bu grupta herkes keşfedilecek güzel bir kitap gibiydi. Daha derin tanışamadığımıza üzüldüm.

Evin düzeni konusunda biraz mesafe katettim. "Şimdi kaldırmazsan, sürünecek" mottosu çok şey değiştirdi. Daha çok iş yapmıyorum, daha az erteliyorum ve dolayısıyla daha uzun süre tertipli kalıyor. Harcanan enerji aynı fakat sonuç çok daha iyi. En son gazeteliği bitirdim.






Atmak istediklerimi ayıkladım. Koltuğun yan tarafında birikmişlerdi. Orası hafifledi şimdi. Başka da büyük kalem bir iş kalmadı düzen konusunda. Bir hobi malzemelerinin rafları var ama onu işten saymıyorum. Ama o da bitse, bitti. Sadece günlük dağınıklık. Büyük bir savaştan çıkmak gibi.

Bu akşam sinema grubuyla gösterim izleyeceğiz.

Hafta sonu için bir planım programım yok. Salı akşamı ağbimler yemeğe gelecek. Belki tatlı filan hazırlarım. Menü düşünürüm.

Üst kat komşularıma misafir geldi. Bana gelen sesleri duysan sanırsın yüz tane hindinin toplandığı bir kümes var yukarıda. Asansöre bindiğimde genzimi yakan bayatlamış bir parfüm kokusu sardı beni... Koku zaten 70'lerin, hadi olsun 80'lerin, kokusu, bayatlar haliyle. Ama neden yüz kere sıkıyor?

Bugün hiç iş yapasım yok. Yapacak çok bir işim de yok. İsabet diyeceksin. Ama böyle günlerin sonu pis olur. Pis bir "kaydı gitti ben de seyrettim boş boş" hissi. Zamanında sıkmaya kıyamadığın, bayatladıktan sonra da bin kere sıkılan parfümler gibi.

* * *

Yakaladım günü ucundan. Bankaya gittim. Önemsiz ama yine de halledilmesi gereken beş dakikalık bir işim vardı. Dönüşte markete uğradım. Bulaşık deterjanı bitmişti. Bir de meyveli yoğurtlar. Bu kilo işini halletmem lâzım. Görüntüden, güzellikten çoktan vazgeçtim, belimi sakatlayacağım. Eve geldim, ayakkabıları çıkarmak için tabureye çöktüm, aynı yaşlı teyzeler gibi "ay ay ay, of, of". Bu ne? Bu-ne? Çok erken değil mi? Ve bunu yazarken çay kurabiyelerini yuvarla Joe, indir gövdeye. Bravo. Ama çok güzeldi. Sütlü neskafeyle şahane gitti, tam çay saatinde.

* * *

Sinema gösteriminden geliyorum. Ferzan Özpetek'in Serseri Mayınlar'ını izledik. Çok beğendim. Senaryoyu çok incelikli buldum. O kemikleşmiş leş Hollywood senaryolarının yanında kral gibi. Mesela, başkahraman yazar olmak istiyor. Ve bir yayıncıya romanını göndermiş cevap bekliyor.

-filmin devamı hakkında küçük bilgi-
Filmin ilerleyen bölümlerinde yayıncıdan cevap geliyor. Hollywood yapımı olsa, başına onca şey gelen kahramanı sevindirmek için o mektup illa ki olumlu çıkar.
-bilgi sonu-

Bir de baştan eşcinsellikle ilgili bir film olacağını biliyordum ve biraz da "bana bilmediğim ne anlatacak acaba" diyordum. Gene de sürprizli ve sıcak bir filmle karşılaştım. İzlemediyseniz bence izleyin. "İmkânsız aşklar hiç ölmez" diyor meselâ. Bak orası da beni vurdu.

Bu haftasonu için planlarım biraz belirginleşti. Hatta demin büyük büyük lâflar ettim diye koca bir paragraf sildim. Ne demişler? Aynası iştir kişinin, lâfa bakılmaz.








Pazar, Kasım 06, 2016

Haftasonum.

Sakin ve tembel bir gece. Loş ışıklar ve hafif caz ezgileri. Fırından elmalı crumble kokuları yayılıyor eve. Bugün biraz saldım. Hiçbir şey için zorlamadım kendimi. O yüzden pek bir iş görmedim. Mutfak bir haftanın en dağınık halini yaşıyor. Bütün hafta gıcır gıcır korumayı başardım.

Sıkıntılı rüyalar gördüm gece. Sanırım gündemden dolayı. Uyandığımda sanki midemde bir ayı oturuyordu. İlk önce sebebini anlayamadım. Hani tam rüyayla gerçeği ayırt edebilmeye başladığın o an vardır ya uyandıktan az sonra. İşte o an acı acı hatırladım.

"La haine" filminde döne döne anlatılan ve filmde bir motif oluşturan bir fıkra var ki aslında hiç komik değil. Bir gökdelenin 158. katından aşağı düşen bir adamın hikâyesi. 14. kata geldiğinde, "buraya kadar her şey yolunda gitti" der. Ve 13. katta da aynısını. Ve saire. Fıkra bu kadar. Ben güzel anlatamadım. Neyse. Anladın sen onu. Şu an kaçıncı kattayız acaba...En son twitter'da, hükümet aleyhine konuştuğu için ihbar edilen bir adamın gözaltına alındığını okudum. Sonra evi aranmış ve bir suç unsuru bulunamadığı için serbest bırakılmış. Fakat bilgisayarına el konulmuş. Burayı bilen bilir. Ben siyasi yorum pek yapmam. Ve zaten bu kadar söyleyeceklerim bu konuyla ilgili.

Elmalı crumble'ı fırından aldım. Ilınıyor.

Gelen çeviri işini geri çevirdim. Biraz da o yüzden böyle rahatım. Denemesini yaptım. Sonra baktım, olmayacak. Metni sevemedim. Hiç kendimi veremeyeceğim. Eskiden olsa kendimi zorlardım. Oysa ne gerek var. Başka biri ayıla bayıla çevirebilir. Ben de o sırada kendi ayıla bayıla çevirdiğime çalışırım. Kimseye ayıp olmayacak, sebebini açıkyüreklilikle ortaya koyduktan sonra. Hem bu işime saygımın bir göstergesi. Oysa şımarıklık gibi mi görürler diye düşünüp, gönülsüzce yapmaya koyulacaktım. Ve önümüzdeki üç ayım bana dağ gibi bir angarya gelen bir işin gölgesinde geçecekti. İnsanlık için küçük, benim için koca bir adım :).

Elmalı crumble dehşet olmuş. Gecenin bu saatinde çok iyi gitti. Yapması da çok kolay. Çikolata yerine tercih ettiğim elma unlu çıkınca tepem attı. Öeeeh ben de tatlı yaparım dedim. Biraz şekeri fazla kaçırmışım, içimi aldı, ama olsun. Güveç kabında yaptım. Tek elmayla. Tek kişilik. Tek seferlik. Bütün ölçüleri göz kararı koydum. İşte elmaları küp küp kestim. Küçük, tek kişilik, kase kadar güveç kabına koydum. Üstlerine şeker ve tarçın serptim. Sonra başka bir kaseye bir avuç kadar un koydum, bir çorba kaşığı kadar tereyağ. Biraz da şeker ekledim ve tarçın. Aslında böyle egzotik bir tat katar diye düşünüp az zencefil de serptim ama ondan emin değilim. Sen koyma istersen. Tereyağını iki bıçakla ufaladım böyle makas yapıp. Kalanını da elimle biraz yedirdim. Zaten düzgün hamur olmayacak. Tam karışmasın tereyağ, böyle top top kalsın daha makbul, yani kırıntı gibi. Sonra elmaların üstüne bocaladım bunları, biraz da silkeledim, 180 derece fırında 35 dk. Sırf tek crumble için fırın yakmayayım dedim, bir de ekmek pişirdim onun yanında. Yarın sabaha hazır.

Bu arada lamba nihayet bitti. Gerçi hala tam bitmedi. İçine astar dikmek istiyorum amerikan bezinden. Bir de üstünü az süslemek. Çünkü ışıklar sönükken biraz kenara atılmış çuval topu gibi duruyor. Astar da ışığın daha eşit yayılması için, ampul yerleri daha az belli olsun diye. Pinterest'ten çok aradım çuvallı lambayı nasıl süslerim diye ama bulamadım. Benimkine benzeyen bir tane buldum, onda da altına kaide gibi bir şey koymuşlar ahşap, oval ortası boş. Ama çuval aynı çuval kalmış.



- - - - - - - -

Bunu dün yazdım. Fotoğrafları yükleyemediğim ve uyku bastırdığı için gidip yattım.

Bugün biraz ortalığı toplarım. Çok dağılmadığı için kolay olacak. Belki en sonunda şu gazeteliğin astarını da dikmiş olurum. Ne dersin? Askılıktaki çamaşırları toplar, bir posta daha çamaşır yıkarım. O zaman Pazartesi gününe sadece yerleri temizlemek kalır. Aslında canım şu eski gazete kağıdından kolyeyi yapmak istiyor. Ve yüzüğü. Akşamüstü yaratıcı yazarlık grubumla tanışma toplantısı var.

Bak dün pancurlarımı açtığımda, şöyle sürreel bir görüntüyle karşılaştım. Komşu arka bahçesine bir şeyler yığmış. A, ne o? Akülü araba mı? Hayır, hem o kadar akülü arabayı nereden bulsun? Ne peki? deyip daha dikkatli baktığımda...



...bunların muhtelif elektrikli süpürgeler ve tek tük de televizyonlar olduğunu gördüm. Resimde tam görünmüyor, araya yapraklar girmiş, ama yığılmışlardı böyle üst üste, elli belki yüz tane. Bir yığın marka ve model elektrikli süpürge. Yağmur da yemişler. Nereden toplamış? Hangi işini görecek? Meçhul. Bir öykü yazayım dedim. Öykünün kahramanı, bir sabah komşunun arka bahçesine tepe tepe yığılmış elektrikli süpürgeler görür. Heyecanla koşarak erkek arkadaşını uyandırıp ona da gösterir. Erkek arkadaşı bu görüntüye hiç şaşırmaz, normal karşılar. Ve olaylar buradan gelişir. Bunu düşündüm. Sonra devamını getirmeye üşendim. Beğenmedim. Peşini bıraktım. Ama şimdi hoşuma gitti. Belki yazarım bir ara.

Bir tane daha resim var. Geçmiş Salı gününden. Hava kapalıydı. Kuşlar takıldı bu sefer gözüme. Kumrular dizilmişti rıhtımdaki bir saçağa. Ben çekene kadar dizilimi bozdular. Ne güzeldiler halbuki. Ben de şu garip martıyı çektim Kadıköy'de. Kullanılmayan bir otobüs durağının üstüne tünemişti.


Biraz karanlık çıkmış. Istanbul bazen böyle nemruttur. Rüzgârı yüzünü tokatlar, saçlarını savurur, savrulan saçlarından önünü yönünü göremezsin doğru dürüst. Sanki gitmek istediğin yere itirazı vardır.

Kilom biraz geriledi. Hormonlardan olduğu belliydi. Ama yine de üst sınıra çok yakınım. İşin kötüsü o üst sınırda çok kolay belimi incitiyorum. Son anda önlediğim fıtıklarım var sanki. Yoga iyi geliyor. Sabah kendi kendime yaptım, videosuz. Üç dakika filan. O bile fark etti. Çatır çutur sesler çıktı belimden sonra rahatladım. Güçlendim.

Akşamki toplantı iptal oldu az önce mesajı geldi. Facebook ve twitter yavaşladı. O zaman mutsuz bir güne biraz makyaj yapacağız. Belki çirkinliğini unutup, kendimizi akışa kaptırırız.



Perşembe, Kasım 03, 2016

Kasım başı.

Vay blog. Ne gündü ama. Sabah erken kalkabilmek ne güzelmiş. Hem de kendinden. Nasıl oldu bilmiyorum birkaç gündür böyle. Sabahın üçü filan herhalde diyorum gözümü açtığımda, ama yazık nasıl uyuyacağım şimdi tekrar, cin gibiyim diyorum, sonra bir bakıyorum saat yedi. E iyi bari. Kalkayım madem diyorum. Normal insanlar gibi başlarım güne, fena mı? Sonra gün içinde tekrar yatıp uyuyorum ama olsun.

Yani kalktım. Yapılacakları listeledim. Zaten Pazartesi de kuaföre gidebilmiş, yerleri de temizleyebilmiştim. Öğlene kadar listemdeki tüm işleri gördüm. Ev işleri artı dışarıdaki ıvır zıvır işler. Hem de iki banka dahil. Ki birindeki gişe çalışanı mı, yoksa "sistem" mi hangisi daha ağırkanlıydı bilemeyeceğim. İşlemim toplamda yirmi beş dakika filan sürdü. Ozalitçiye uğradığımda ve laptopu açtığımda yeni çeviri teklifini gördüm. Yarın ona el atacağım. Artık hazırım. Nalburdan da lamba için son parça olan teli ayarladım. Kaç ayrı yere uğradım ben bugün ya? İki banka, bir kitapçı, bir ozalitçi, iki nalbur, bir elektrikçi, bir aktar, bir de market. Dün gece lambanın çuvalının kenarlarını diktim ve cırt cırtlarını. En can sıkıcı işleri tamamlayıp pirüpak bir eve geldim. Tuhaf bir his. Neredeyse sersemletici.

Demin de içime çok dert olan, Sinema grubumdan yeni buluşma günü haberi aldım. Üç haftadır düzenleyemiyorlardı ve ben bir daha düzenlenmeyecek diye dert ediyordum. Çok sevmiştim halbuki o grubu.

Ruh arayışı ne oldu diye sormuyorsun hiç? Söyleyeyim. Sandığım kadar kapsamlı bir aramaya gerek kalmadı. Olayı büyütmüşüm. Kendime de haksızlık etmişim. Zaten önceden tespit edilmiş bazı sabit değerler hala geçerliymiş. Yola devam, özetle.

-------

Dün yazdım bunları. Bu sabah da sekizde tamamen uykumu almış şekilde uyandım. Bu sefer korktum, acaba geç mi oldu saat, bu erken kalkmalar bir kaç seferlik miydi de bitti mi diye. Çünkü dışarısı aydınlıktı, diğer günler gibi karanlık değil. Sonra saatin tam sekiz olduğunu görünce çok sevindim. Öğlen gene kestirdim iki saat kadar ama olsun.

PMS'siz bir döngü daha yaşadım, aynen bir kaç post önce tahmin ettiğim gibi, şükürler olsun. Döngünün tamamlanacağına dair tek işaret çenemde çıkan o koca sivilceydi. Ne moral bozukluğu, ne sinirlilik. Ha bir de kilom arttı. Oradan anladım. Yaz başındaki kiloma geri döndüm. Yani obezlik sınırındayım gene. Peh.

--------

Eskisi gibi yazamıyorum. Beğenmiyorum yazılarımı. Kaç kere silindi. Kaç kere yayınlanmadı. Bilemiyorum. Belki yeni bir dönemin başlangıcıdır. Keşke eskisi gibi yazabilsem.








Pazar, Ekim 30, 2016

Üstüm başım çamaşır suyu kokuyor. Duş alıp kıyafetleri değişmem lâzım. Ama hiç mecalim yok. Galiba bir günlük maksimum ev işi kapasitem iki saat. Onu da doldurdum bugün. Daha da işler bitmedi. Ama olanlar güzel oldu. Mutfağın evyeye kadar olan kısmı ayna gibi oldu. Üstüne bir on dakika daha koysam banyo da temizlenecek ama yapamıyorum. Onun da üstüne bir on beş dakikacık daha koysam yatak odasında sandalyelere yığılmış üç beş kıyafeti toplayacağım. Çamaşır makinesini çalıştırdım. Birazdan öter. Nasıl asacağım bilmiyorum. Kalacak öyle ıslak ıslak. En iyisi ağır parçaları çıkarıp sonra kurutmayı çalıştırmak.

----
Bunu yazdım ve iki uzun paragraf daha. Sonra derin bir uykuya dalmışım. Sabah kendimce erken uyanmıştım. Artı yorgunluk. Uyandığımda saat gecenin sekiziydi. Buzdolabında kabak dolması vardı. Yanına pilav yaptım azıcık. Bulaşık makinesini boşalttım. Evyenin öteki tarafında sadece elde yıkanması gereken üç beş birşey kaldı.

Yoga yapamadım bugün. Ev işleri onun önüne geçti. Ama iyi oldu, epey iş gördüm. Yine de dünkü yogadan bacaklarımın arkası tutuk, yer yer sırtımdan çatır çutur sesler geliyor, bayılıyorum o çatırtılara. Ev işi yapmak kondisyon isteyen bir şey.

Ne düşünüyorum biliyor musun? Aşktan nefrete neredeyse hemzemin, kolaycacık bir geçit varken, aşktan kayıtsızlığa geçmek bence dünya çapında bir başarı. Everest'e tırmanabilmek gibi. Ya da atomu parçalamak. Ruhsal uzayda. Bak bundan şiir çıkabilir. Benim abidik gubidik hiçbir şeye benzemeyen şiirlerden. Otur uğraş işte güzel güzel, benzesin ya da benzemesin. Onu başa koy. Yanına başka bir şey bul. Bir çeşit bulmaca çözmek gibi, kurallarını zevkine göre kendin belirlediğin. Bazen görüyorum, eskiden vapurda çok görürdüm, çözülüp, ya da yarıya kadar çözülüp bir kenara atılmış kare bulmacalar. Bir şey olacağı yok ama yine de çözüyorsun. Kendi içinde bir tatmin yaşatıyor. Harfler tanımlar birbirine uyuyor. Bir uyum yakalıyorsun ya. O işte. O kadar. Bulmaca meraklısı kadar şairi olmalı bence bir dilin.

Üstüm başım hâlâ çamaşır suyu kokuyor. Tam ilham gelecek, bu koku. Ahahahaha bahaneye gel! İnanma sakın. Ama mutfağı güzel toparladım. Az önce kahve pişerken, son ıvır zıvırı da yıkadım, kuruttum, kaldırdım. Sonra da çamaşır makinesindeki iki pantalonu ayırıp, kalanı için kurutucuyu devreye soktum. Bütün gün sadece yemek yiyip, ev işi yaptım. Ama sana güzel bir haberim var: kahve yapmak için koltuktan doğrulurken her zaman belime saplanan o ince ağrı yoktu.

Yarın kuaföre gidecektim ben ya. Gene bir sürü iş yığıldı. Bir sürü değilse de. İş.

Aslında sabahtan beri canımı sıkan bir konu var. Amerika İstanbul konsolosluğundaki çalışanlarını uyarmış muhtemel bir Işid saldırısına karşı, ve bir de Fransa'nın Istanbul konsolosu vatandaşlarını uyarmış. Kalabalık yerlere gitmeyin, resmi binalara yaklaşmayın filan. Biz de burada, mutfak temizleyelim, aşkla, kayıtsızlıkla atomu parçalayalım... Peh. Haydin gönderiyorum bu yazıyı. Biraz daha durursam hepsini sileceğim.

Cuma, Ekim 28, 2016

'En önemli iş' defteri.

Öğle yemeğini hazmederken yazayım şuraya keyifle. Keyifliyim çünkü bugün. Çünkü erken uyandım, ve tekrar uykuya dalmadım. Biraz oyalandığım doğrudur. Ama olsun. Kalktım ya sonra. Ekmeği fırına attım. Çayı demlenmeye koydum. Sonra defterimi açtım. Bu hafta yapılacaklar listesindeki iki maddenin en sıkıcısını haftanın ikinci günü halletmişim. Mis. Bugün de son maddeyi hallettim. Ve bu iş çok hoşuma gitti: bir yere bu hafta halledilmesi gerek diye not almayı. Ve sonra üstünü çizmeyi. Aylık, haftalık ve günlük yapmaya karar verdim. Günlük zaten yapıyorum da, diğerlerini pek yapmıyorum. Hatta senelik ve üç-beş senelik bile yapılır. Sene başında yapmıştım senelik esasında. Ama kaynadı gitti. Değişime uğradı. Gözden ırak düştü. Ve unutuldu. Hatta onunla ilgili bir fotoğraf kolajı bile yapmıştım. Baktım geçen gün Pucca da yapmış. Methediyordu. Oraya ne resmi koysam oluyor diye. Celes'in ve daha birçok kişisel gelişimcinin önerisi: her zaman gördüğün bir yere as. Pucca da aynısını demiş, twitterda denk geldim. 

En verimli geçen günlerim çok sabit şekilde: bugün yapmam gereken en önemli iş nedir, onu belirleyince ve ilk iş olarak onu yapınca oluyor. Günlük olarak güne verim katıyorsa, haftalık, aylık ve seneliğini düşün. Ve üç ya da beş seneliğini. Ve hatta ömürlüğünü. 

O yüzden dedim sırf bu iş için bir defter almalıyım. En Önemli İşler defteri. Ve aldım. Sert kapaklı, çizgili, janjanlı bir defter aldım dışarıdaki işlerimi hallederken. Bugünlerde üstüne yazdığım, arka sayfası basılı, ozalitçide ciltlenmiş benim tersten açıp beyaz sayfalarını defter diye kullandığım uyduruk bir şey. Önemli işler, güzel defterler hak eder dedim. Yalan mı?

Bankalarla işim vardı dışarıda. Ne var ki bugün arife sayılıyormuş ve en yakınımdaki iki şubesini kapatmış, dolayısıyla beni yirmi dakika yürütmüş bankaya vardığımda, tam paydos saatine denk geldim. Pazartesine kaldı bazı işler. Pöf. Döndüm gerisin geri. 

Dönüş yolunda, yemeklik malzeme aldım. Eve vardığımda yorulmuştum. Kısa süre sonra acıktım. Dedim boşver ara öğünü, sen öğlen yemeği ye şimdi. Saatleri geri çekmiş olursun bir nevi ve bir nebze. 

Minestrone'm bitmişti. Tekrar ezogelin yaptım kendime. Bu sefer düzgün bir tarifle. Amanın bir kokular yayıldı ki eve, amanın bir kokular, öyle böyle değil. Sanırsın en pamuğundan bir anneannen var ve sana yılların tecrübesiyle içebileceğin en iyi ezogelini pişirmiş. Sarmısak ve soğanı rondoda çektim, elde rendelemeyeyim dedim. Ve çabucak oldu. Düdüklüde pişir diyor tarifte ben normal tencerede pişirdim. Gene de hızlı pişti. Yemek yapmaya o kadar bayılmıyorum da, çorba pişirmenin değişik bir keyfi var sanki. Böyle, sanki kuzinen var, dışarısı soğuk ve yağmurlu, ve sen kapağını açıp içine odun atıyorsun, iliklerinden başlıyorsun ısınmaya har har, üstünde kestaneler pişiyor, bir de çay, bir de müthiş bir iş başarmışsın epey uğraştıktan sonra, arkadaşın gelmiş beraber seviniyorsunuz. Evet ezogelin. Evet bu kadar keyif verdi bana. Belki annemin evinde pek değişik çorba pişmediğinden. Benzer bir keyfi kek pişirdiğimde alıyorum ya da kurabiye. Ya da başarılı olacağını önceden tahmin ettiğim ve ilk defa denediğim bir tarifte. 

Tamam, belki sırf ezogelin değil. Bir haber aldım. Güzel bir haber. Ve bu haberin güzel olmasında biraz benim de payım var. Ama henüz sevinmeye korkuyorum. Kesinleşsin istiyorum. Anlatırdım ayıla bayıla da, artık burası isimsiz değil. Bir de nazar değer diye resim bile paylaşmıyoruz, böyle de komik bir durum var. 

İki gün önce epey keyifsizdim aslında. Sıkıntılıydım. Bir post yazdım. Beğenmedim. Yollamadım. Ama bugün, bugün biraz daha farklı.

En önemli iş defteri diyordum. Biraz plan program yapmam lâzım. Ajanstan mail gelmiş, yeni çeviri teklif etmek istiyorlar, benden onay istiyorlar. Şimdi karar zamanı. Yeni çeviri almak istiyorum almasına. Ama en az üç ayım gene haldır haldır çalışarak geçecek demek bu. Gene birçok işi erteleyeceğim. Oysa yapmak istediğim başka şeyler de var. Bu hafta sonu planlarımı netleştirmem gerekiyor. Soul searching diyorlar. Ruh arayışı. Ruhsal arayış. Ruhunu aramak. Arayıp bulmam lâzım. En zor gelen iş bu, bana. Sürekli yapıp yapıp hâlâ yapmaya baştan başladığım. Yapmayı başarmış bitirmiş insanlara çok imreniyorum. Neden herkes bunu bir seferde başarabiliyor da benim payıma hâlâ monopoly'deki başlangıç noktasına geri dön komutu düşüyor? Neden ama? Neden? Eksik miyim, neyim? Ruhumu aramak üstüne yazmıştım kocaman. Ucunun derin yaralara dokunduğuna, önceki postta ama yayınlamadım. Belki de bu meseleyi halletmek gerek herşeyden önce. Çünkü bu herşeyin başı. Bunu oturtabildin mi, gerisi inanılmaz tesadüfler silsilesi ile - ayağına seriliyor demeyeyim ama - farklı bir kulvardan yaşıyorsun hayatı. Doğru bir kulvardan ve sanki gücün katlanıyor. Hatta karizman. Ve tabii tatmin.

Belki de hafta sonundan uzun sürecek. Belki de sürdüğü kadar demeli. Aceleye getirmemeli. Çünkü artık bulmanın vakti geldi.





Pazartesi, Ekim 24, 2016

Günlük hayat.

Saat dokuza geliyor. Perdeleri çektim. Salonun küçük ışıklarını yaktım. Bu sefer müzik koymadım. Verimli diyemem ama tatmin ediciydi günüm.

Yemek konusunu öncelik yapmayı lâfta bırakmadım. Uygulamaya geçirdim. Ve elbette dünya kadar fark etti. Kaba bir düzen çizdim, saat değil ama saat aralıkları belirledim, o düzene uymaya çalıştım: meyveyi, sebzeyi, proteini, nişastayı öğünlere yerleştirdim. Hâlen öğle yemeği saat dörde kayıyor ama bu hafta geri çekmeyi düşünüyorum yavaş yavaş. Ara öğünler çok şahane oldu: meselâ kahvaltıdan iki saat sonra, bir avuç fındık/ veya ceviz/ veya badem ve bir taze meyve. Markette gözüme antep karası diye bir şey ilişti alışveriş yaparken. Onu da attım sepete. Fındığın yanına onu da koyuyorum. Bol mineralli bir şeymiş. Paketinde öyle yazıyor. Kurutulmuş çekirdekli üzüm. Bence asıl farkı bir sonraki PMS'te anlayacağım. Gör bak. PMS'siz geçecek bir sonraki.

Yoga yaptım bugün. Hafif bir yoga. Bir haftadan fazla ara verdiğimde hafifinden başlıyorum. Gece yatma yogasını saymıyorum elbet. O iki dakika sürüyor çünkü. Onu da akşamları yapmaya devam ediyorum. Yoga yaptığım günler, günüm güzel geçiyor.

Ev epeyce derlenip toplandı. Yatak odasının kaosunu hemen hemen toparladım. Şu an en karışık yer hobi malzemelerini depoladığım oda. Oraya bir ara el atmam gerek. Fakat yeni bir motivasyon şeysi buldum kendime, ertelediğim ufak tefek işler için: "şimdi kaldırmazsan daha bu burada kimbilir ne kadar sürünecek". Sürünür yani yalan değil. Halbuki kaldırdın mıydı bitti gitti. Son iki günde en büyük farkı bu motivasyon şeysi yarattı.

Bugün işle ilgili okuma yaptım. Günümü tatmin edici kılan unsurlardan biri de buna zaman ayırabilmekti. Ev işi dışında bir konuda yayıla yayıla ilgilenebilmek. The business book diye bir kitap var elimde. Ne zamandır elimde. Bugün elime ders kitabı gibi aldım. Yeni bir defter açtım. Notlar aldım önemli bölümlerini. Çok çalışmam lâzım çoook. İşletme ile ilgili elimdeki diğer kitapları da rafa dizdim, yeni rafa, yakınıma. Çok acayip sayılar var orada, meselâ Twitter'ın 2013 senesi için reklâmdan kazandığı para, ne kadar dersin? 582 milyon dolar. Mış. Ama, işte, Twitter olmaya çalışan da, 500 milyon girişim batmıştır ona bakarsan. Eskiden olsa gözüm çok yükseklerde olurdu. En yükseklerde belki. Yapardım, yapamazdım, konu o değil. Şu an hayata bakışım farklı. Birinç olmak dışında tatmin edici şeyler var hayatta. Ve bu başlıbaşına bir zenginlik. Şükürler olsun. En iyisini hayâl edeceğim. En iyisi için çalışacağım. Her gün azar azar. Bakalım. Önümdeki şu birkaç haftada çok şeyler şekillenecek, takvimler çıkacak.

Cumartesi gecesi konsere gittim. Lena Chamamyan konserine. Sanırım bugüne kadar dinlediğim en güzel ses. Canlı dinleyince insan daha da iyi anlıyor. Ama şarkıların Arapça olması bir süre sonra sıktı, yalan yok. Ermenice de söyledi, hatta bir şarkısı opera aryası gibiydi, Arap ezgisi değildi yani, ama gene de kurtarmadı. Göksel Baktagir kanunda eşlik etti Chamamyan'a. Orkestra genel olarak çok başarılıydı. İlk başta çok keyif aldım, ne de olsa Arap ezgileri kulağıma o kadar da yabancı değil, ama sonlara doğru sıkıldım biraz. Sareri Hovin Mernem'i yarım söyledi, Al Rozena da programında yoktu, seyirciden istek gelince a capella söyledi, yarısını da seyirciye söyletti. Zaten o iki şarkıyı dinlemek istiyordum ben. Peh. Tahmin etmiştim böyle olacağını o yüzden hayâl kırıkılığına uğramadım. Sadece sıkıldım. Gene de o sesi canlı dinlemek için oraya gitmeye değerdi.

Ya bir de şu "Ortadoğu'lular" konserdeki sanatçıya yüksek sesle istek parça bildiriyor iki şarkı arası. İran'lı bir müzisyenin konserinde de böyle olmuştu çok yadırgamıştım, hatta sinirlenmiştim. Sanki adap bilmiyorlar. Saygısızlık bence. Mesela şarkı bitiyor, şarkıcı iki lâf kelam ediyorken bir sonraki şarkıyla ilgili, önden, arkadan, sağdan, soldan laf atar gibi sesleniyorlar bağıra bağıra. Sanırsın ilk defa konser dinleyen ilkokul birinci sınıf öğrencilerinin arasındasın. Bazen de "seni seviyoruz" filan diyorlar. Seviyorsan kalbinden sev, konserin ortasında yüksek sesle sevme kardeşim. Biz de seviyoruz ki geldik oraya, değil mi? Sıcakkanlılık da bir yere kadar.

Konsere daha sık gitmeliyim. Herşeye rağmen çok hoşuma giden bir etkinlik.

Bu gecelik bu kadar sevgili okurum. Başka bir yazıda tekrar görüşmek üzere. Afiyetle ve keyifle kal.

Cumartesi, Ekim 22, 2016

Dönemeç.

Bir dönemeçteyim. Az sonra manzarası yeni bir hayat başlayacak. İklim değişti bile. Birazdan ev işlerini halledip asıl önemli işlere girişmeyi planlıyorum. Güzel olacak her şey. Olması için umut edeceğim. Olması için uğraşacağım.

Sekiz sene önce anladığım ve burada yüzlerce kez değindiğim beslenme-enerji ikilisini öncelik sıralamasında en öne almadığımı anladım. Sorun öncelikteymiş. Onu saptadım. Yani beslenmemin doğrudan enerji seviyemi etkilediğini ezbere biliyorum, bütün günün akışına etkisini de, fakat hep bir ihmâl, hep bir boşvermişlik. Neden? Cevabım yok. Bu beslenme işini dolayısıyla biraz şekillendirmek istiyorum, diğer işin yanı sıra. Katı bir program olmasa da bir düzen kurmak istiyorum, belli başlı köşebaşlarını saptamak ve oturtmak. Ve birinci öncelik yapmak. En birinci. Hiçbir şey bunun önüne geçmemeli.

Bu sabah farklı başladı bile meselâ. Meselâ telefonun şarjını kaybetmiştim. İlk tepkim paniğe kapılmak oldu. Felâket senaryoları. Telefonu şarj edemeyeceğim, dolayısıyla önemli aramaları cevapalayamayacağım, dolayısıyla hayatım kayacak. Bak. Olaya bak. Telefon şarjından geldiğin yere bak. Sonra durdum. Hayır. Paniğe kapılmayacağım. Panik değil bana şarjı buldurtacak olan. Evin içinde bir yerde sonuçta. Sakinledim. Ve sonra bulmam da uzun sürmedi. Panik yapmayınca, bir kere, daha sağlıklı düşünebiliyorsun. Ucunda hâla bir kablo takılı olduğunu hatırlayabiliyorsun, meselâ.

Ve kendime tekrarlamak: hızlı yürümek değil önemli olan, nereye gitmek istediğini bilmek.

O yüzden şimdi bu haftaki ev işinin son maddesi olan yemek masasının üstünü toplayacağım sakin sakin. Derli toplu olması için değil, üstünde çalışmam lazım. Yer açılsın. Çeşitli planlar, programlar, hesaplar yapmam gerekiyor. Aslında kolları sıvadım. İş bu. Farz et ki maaşlı bir iş buldun. Çalışmaz mısın? Tembel tembel yayılır mısın?

Haydin. Yeter bu kadar lâf. İşbaşına. Marş marş.




Çarşamba, Ekim 19, 2016

İşler, güçler.

Haftalardır ötelediğim bir işi hallettim bugün. Tahminimden de fazla uğraştırdı ama sonunda oldu. Kendince önemliydi. Halloldu. Şükürler olsun. Fransızlar "chose promise, chose due" derler. Söz verdiğin şey, borcundur. Ödedim. Onun hafifliği, gönül rahatlığı hatta ferahlığı var üstümde bu akşam.

Akşam yemeğini de düzgün pişirdim. O da tamam.

Azıcık bizim kızlarla konuştum face'te. Hani yazın tatile gidecektik hep beraber. Yeni tatil planları yapıyoruz. O da güzel.

Spotify'ın Coffee table jazz'ı açık. Küçük ışıklar. Hafif ruha eşlik eden hafif caz. Çok seviyorum bu müziği. Evin ortamını öyle güzelleştiriyor ki. Sanki evim dünyanın en cool yerlerinden biriymiş gibi. Mesela şehrin en "in" mekânı. Evdeyim ama dışarda, değişik, güzel bir yerdeyim sanki. Sanki biri ruhuma nefis bir masaj yapıyormuş gibi bir yandan da.

Yarın karşı tarafa geçeceğim yine. Ama bu sefer hava yağmurlu olacak.

Bugün kahvaltıdan sonra işleri listelemiştim. Hepsi kaldı, son madde dışında. Olsun. Haftaya yayarım. Bir de mutfak alışverişini yaptım dönüşte. Biraz meyveli yoğurt, biraz hazır puding. Şekerli diye pek almamaya çalışıyorum, ama buzdolabında durduklarında rahatlık oluyor, yoğurtlar ara öğün olarak, pudingler de tatlıya alternatif. Chia'lı kakaolu puding yaptım mesela bir sefer, sağlıklı diye. Ağır oluyor. Üç kaşıktan fazla yiyemiyorum. Öbür türlü gene çıkıp pastaneden şekerli şeyler almıyor muyum? Ya da daha beter, gofretler filan? Hmmf.

Bugünün eksiği neydi söyleyeyim mi? Yoga. Yatmadan bir "bedtime yoga" mı yapsam? Uykudan önce yogası?

-------

Bunu pazartesi akşamı yazdım. Sonra geç olmuştu. Az yoga yaptım, yattım. Uykudan önce yogasını tavsiye ederim. Uykuya dalışı çok net hızlandırıyor. Dün gece de yaptım mesela. Bütün hareketleri yapmadım, kolayıma gelenleri sadece, her pozda üç kere derin nefes aldım sakin sakin. İki dakika bile sürmedi toplamda. Sonra vurdum kafayı. Uyumuşum. Fakat şöyle bir şey var: yatttığımda gözlerimden uyku akıyordu, yine de uykuya dalamıyordum, yogayı yaparken, nefes alış verişleri ne kadar aceleye getirdiğimi fark ettim. Yavaşlattım. Bence o fark etti.

Dün ve bugün biraz ev işlerini hallettim. Kışlıkları hurçtan çıkardım tamamen. Bunca gündür hurçlar açıktı, içinden alacağımı alıyordum, üstüne başka kıyafet yığılıyordu, geçerken ayağımı üstünden atıyordum. Kaos. Gördükçe kendimden nefret ediyordum. Şimdi kaldırdım onları. Giysi dolabını düzenledim. Yorganı aşağı indirdim. Yazlık ayakkabıları kaldırdım. Hurcun üstüne yığılanları makineye attım. Yıkandı onlar. Astım. Toplayıp, katlayıp, yerleştirip çarşafları asacağım yerine.

Dün mesela, ara öğün dahil bütün öğünleri tam ve çeşitli yedim. Bana yol, su, enerji olarak geri döndü hemen.

Şöyle bir yöntem saptadım: besleyici bol malzemeli bir çorba iki üç öğünlük, ve etli sebze yemeği, meyve, meyveli yoğurt, puding. Bunları dolaba atınca, zaten yemek hazırlamak kolaylaşıyor. Herşeyi sıfırdan yapmıyorsun. İki üç öğünlük olunca da bıktırmıyor. Çorbayı öğlende içiyorum (iki gündür). Hem hafif oluyor, midemi tutuyor ama yiyebiliyorum da. Komple öğün hala fazla geliyor. Çorba beş dakikada ısınıyor, fazladan bulaşık da çıkmıyor. Uğraşmadan düzgün yemek oluyor. Mesela bir sonraki çorba taze fasulyeli minestrone olabilir. Bakalım. Belki bu sefer hazırda tutacağım etli sebze yerine domatesli pirinç pilavı olur. Domatesli bulgur pilavına alternatif olarak düşünüyorum. İki üç günlük et de hazırsa dolapta, dışarı çık, gel, hazırla olmaz.

Şiir yazdım ben. İki tane. Yalnız birincisi hiç şiirsel olmadı. Aslında bir beddua. Düzyazı yapayım dedim, o şekle de girmedi. İki türden avare bir şey oldu. İkinci şiir aşk şiiri. Ama tam içime sinmedi. Bir de hayatımda ilk defa ortaya bir aşk şiiri yazdım. Yani öznesiz. Şiir var ama aşk yok. Yani aşk, stoklanmış geçmiş duygulardan karma. Kimseye aşık olmadan aşk şiiri yazmak saçma ama içimden geldi işte. Tuhaf. Beddua daha edebi oldu herşeye rağmen. Aşk şiirinde bir numara yok. Olsun. Yavaş yavaş şiire dönmek de güzel.



bu da başka bir salı sabahından, bu sefer kadrajı görebildim :)







Pazar, Ekim 16, 2016

Bir hafta böyle gelip geçti.

Dün yazacaktım ben. Tütsüler, caz, çorap, hırka: ortam bile hazırlamıştım. Ama olmadı. Yazmak için belli bir enerji düzeyine ihtiyaç duyuyorum, bunu artık tespit ettim. O düzeyin altındaki yazıların kıvamı bozuk oluyor. Sanki okuyana vakit kaybı, boş laf.

Salı günü gene karşıya geçtim sabahtan. Gene güzel bir sabahtı. Gene motorda çay içtim, poğaça yedim. Bu sefer biraz daha az klişe bir resim çektim: cep telefonuyla. Çekerken ne çektiğimi göremedim, kadrajı bile ayarlayamadım, güneş gözüme giriyordu ve ekran karanlıktı. Sonuçtan memnunum o yüzden.


Nikon'um tamirden döndü. Neredeyse on senelik makine. Ve hâla hakim değilim. Bir ara kullanmayı öğrensem iyi olacak. Ama çok ağır. Kim taşır artık o ağır makineleri yedi yirmidört? Fakat az önce resimleri bilgisayarıma aktarmayı başardım. Benim yeni bilgisayarın SD kart yuvası yok, usb kablolarının ince ucu da makineye uymuyor. Kabloları depoladığım yeri talan ettim, artık tam olmayacak bu derken, en köşede bir kablo varmış onu buldum ve bu sefer ucu uydu! Ve bilgisayara takınca SD karttan bile kolay aktarıldı resimler.

Perşembe editörlük-yayıncılık kursum vardı. Kitap kapağı tasarımı konusunu işledik. Tam da Kaddafi'nin son gecesi'nin kapağının tasarımını bitirmiştik. Bu işlerden gerçekten zevk alıyorum. Bir de sanki aklım da eriyor. Ama zor bir piyasa. Küçük yayınevlerinin hayatta kalması çok zor anladığım kadarıyla. Kâr düşük. Risk çok. Dur bakalım. Bir ara yol bulmaya çalışacağım. Benim yaşadığım en büyük zorluk sebat edememek, kişisel bazda. Çok kolay heveslenip, çok çabuk caymak. Yayıncılıkta beni çeken bir şeyler var. O cayma meyilini yavaşlatan bir şeyler.

Cuma günü Ankara'ya uçtum. Kaddafi'nin son gecesi ekibiyle tanışmaya. Onca mail, telefon trafiğinden sonra biraraya geldik aylar sonra. Çok sıcak, samimi bir ortamdı, çok güzel bir akşam oldu benim  için.

Bu Ankara uçuşumda ilk defa online check-in yaptım evden. O kadar tuhafıma gitti ki. Biniş kartı olmadan, cep telefonundaki barkodu gösterip, elini kolunu sallayarak geçmek. Gidiş ve dönüş check-in'lerini evden bilgisayar başından yapıp, sonra havaalanında telefondan maili açıp, gelen barkodu okuyucuya okuttum uçağa binişte. Ben küçükken "ilerde herşeyi bilgisayardan yapacağız, pizzayı bile bilgisayardan isteyeceğiz, banka işlemleri, uçak biletleri" filan diye anlatılırdı, bana masal ya da bilimkurgu filmi anlatıyorlar gibi gelirdi. Biraz da sallıyorlar derdim. Pizzayı bilgisayardan istemeyi çoktan kanıksadım da şu uçağa binişteki biniş kartı bana çok uzay çağı geliyor. Çok da şüpheliydim sistemin sorunsuz işleyeceğinden. Mobiett gibiyse dedim, uçak bile kaçar. Tıkır tıkır işledi.

Şu tabloya bakmaya bayılırım havaalanlarında. Sanki heryere gitmek mümkün gibi gelir bana. Seç birini, git diyor sanki.


Dün akşam fb'ta F. ile konuştuk kısacık. Hey gidi. F. benim eski sevgilim değil tam olarak, ama bana ilk aşk ilanı yapan erkek hayatımda. Ben ona karşı aynı duyguları hissetmediğim için bir beraberliğimiz olmamıştı. Sonradan, benim bir dönem en samimi arkadaşım olmuş A. ile çıktılar lisede ve sonra da evlenmişler. Şimdi üç çocukları var, en büyüğü bu sene evden ayrılmış. Bana diyor ki "biz okulun servisinde giderken sürekli şoförün taktığı bir kaset vardı, o kasetteki şarkıları hatırlıyor musun, dinlemek istiyorum gene". Dedim "F. üstünden otuz sene geçti, nasıl hatırlayayım?". Bırak kasetteki şarkıları, serviste müzik dinlediğimizi bile hatırlamıyordum. "Otuz sene geçti deyip moralimi bozma" diyor bana cevap olarak. Gerçekte otuz seneden de fazla. On üç yaşında filandık. Otuz sene sonra hala F. ile iletişimimin kopmayacağını da hayal edemezdim o zamanlar. Ohooo kimbilir dünyanın neresine savrulacak, mektuplaşacak halimiz yok, e o zaman internet de yok,  bir yerlerde yaşayacak işte derdim. Hayat garip.

Enerji toplamak için dün akşam ciğer yemeği yaptım. Biraz daha iyiyim. Yaradı. Şimdi de hafif bir şeyler yiyebilirim. Kolay ve lezzetli bir ezogelin çorbası öğrendim. Blendırdan geçirmeye çok üşeniyorum diye bu sefer blendırsız yaptım, taneli, gene de oldu. Ölçüleri değiştirdim. Azalttım ve göz kararı yaptım, biraz kafama göre. Hazırlaması çok kısa sürüyor, malzemesi evde hep bulunan salça, soğan, kırmızı mercimek, et suyu, pirinç ya da bulgur ve sevdiğim başka bir özelliği de az bulaşık çıkarması.

Bugün ne yapsam? Az evişi. Belki biraz kitap okurum. Bir şiir yazmaya başladım Ankara'ya giderken, belki ona çalışırım. Belki gelecek ile ilgili hayaller kurarım güzel güzel. Dergilere göz atarım. Önümüzdeki haftaya işleri paylaştırırım. Yemek işlerine biraz düzen getiririm. Önümüzdeki haftanın en özel sosyal etkinliği konser.




Pazar, Ekim 09, 2016

Fener. Deniz. Kaptan. Ve Aşiyan.

Dün akşam sana yazdım ben aslında. Sonra beğenmedim. Yayınlamadım. Bence iyi de yaptım. Sanki kıvamını tutturamadığın bir muhallebiyi misafire sunmak gibi olacaktı. Ayıp olacaktı. Sen gene sesini çıkarmazdın, biliyorum. Gene beni, her zaman olduğu gibi bağrına basardın. Senin karşına yataktan çıkmış halimle çıksam, ya da kırk derece ateşle günlerce yatmış, perişan ve bakımsız halde çıksam, ev, kardeşimin bile görmemesi gerektiği kadar batmış olsa da, sen bütün bunların içinde sadece beni görürsün, ve bir de bunun için sevinirsin.

Geçen haftayı düşünüyorum. Tanımlamaya çalışıyorum. Zorlanıyorum. En son Salı akşamı yazmışım. Sergiden sonra. Galiba buldum. Dengesiz. Dengesiz ve tuhaf bir haftaydı. Bir gün boş, bir gün alabildiğine yoğun geçti.

Ayrıca bütün hafta PMS'in gölgesinde, pis bir enerjisizlik, kendimde olamama halindeydim. Dün gece Adriene'in PMS yogasını yapmasam muhtemelen şu an bu yazıyı yazabilecek durumda gene olamayacaktım. Bu yoga denen şey çok acayip. Hiç o değilmiş gibi insanın kimyasını değiştiriyor. Ama hiç o değilmiş gibi. Yaparken, "ne bu şimdi yoga mı" diyorum aklımın bir yanıyla, yaparken mayışıyorum, uykum geliyor, ama gene de çok bir beklenti yüklemiyorum, sadece gevşetti diyorum. Olsun, diyorum. Gevşemek iyidir diyorum. Sonra yoga bitiyor. Hepsi bu kadardı sanıyorum. Örtüsünü filan topluyorum. Yastıkları da. Sonra bir bakmışım sabahtan beri elimi süremediğim mutfağı toplamışım, ama kaşla göz arası. Bulaşık makinesi çalıştırmışım. Allah allah diyorum. Ben kolumu zor kıpırdatıyordum yogadan önce. Sonra akşam, yatmadan, domates peynir doğruyorum, ekmek kızartıyorum. Allah allah diyorum. İştahım değişti. Ben bunu yiyemezdim. Yatıyorum. Sekiz saat sonunda uyanıyorum. Allah allah diyorum, ben daha çok uyuyordum. Ve sonra, tabii ki PMS sonlanıyor. Ama artık ona şaşırmıyorum. Tamam papatya çayı da içtim. Doğru. Ama papatya çayını gün içinde de içmiştim. Hiç bu değişimleri gözlemlemedim o zaman.

*  *  *  *
Bu hafta Yaratıcı Yazarlık grubumla tanışmaya gidemedim. Çok halsizdim. Salı'nın koşturmacasından sonra Çarşamba günü karşı yakaya gidip gelmeyi göze alamadım bu PMS'li halimle. İçimde kaldı kalmasına ama yapabileceğim bir şey yok.

Cuma günü, haftanın en özel günüydü. Mezarlığa gitmeyi kafaya koymuştum. Aşiyan'a. Sabah kahvaltımı dışarda yaptım, yayıla yayıla. Köşedeki pastahanede, çay ve poğaça ile. Sonra telefona yüklediğim MOBİETT ile kendime rota çıkardım. Fakat hesap tutmadı. Otobüs gelmedi. Geç gelen otobüs başka durakta indirdi. O durakta aktarma yapacağım otobüsten, benle beraber bekleyen çocuğun tavsiyesiyle vazgeçip ilk gelen otobüsle Beşiktaş'a geçtim. Beşiktaş'ta akbilimin yetmeyeceğini anladım. Bir de gittim büfeden akbil doldurdum. Gene MOBİETT açtım. Gene olmadı. Baktım durakta Aşiyan yazan bir otobüs var, yola çıkmak üzere, kapısı hala açık. Hop diye ona atladım. Bunca program değişimi ve bunca tesadüfen bindiğim otobüste giderken, tam karşımda,  benimle yolculuk eden N.'yi gördüm. N. benim eski sevgilim. Ama baya eski. İkibinli yılların başları. En son 2009'da, gene ondan uzun yıllar haber alamadıktan sonra bir geceyarısı beni arayıp, özlediğini söyleyip sonra gene sırra kadem basmıştı. O gün bugündür hiç haber almamıştım. Yüzüne vurdum. Hatırlamıyordu bile o gece beni aradığını. Sadece "yapmışımdır" dedi. Kızmadım bile. Çünkü N. o. Yapar. Telefonumu kaybetmiş. "Sen de benimkini kaybetmişsindir" dedi. "Hayır sanmıyorum" dedim. Hayır. Kaybetmedim. Duruyor. Yine de aramıyorum. Daha kötü değil mi? Zınk diye kalakaldı. Ama neye o kadar tepki verdi tam anlamış değilim. Telefonunun onca sene ve değişim sonucu hala rehberimde durmasına mı, durup da aramama mı, yoksa telefonunun durduğunu bilmeme mi. Belki de onca yaptığı eşeklikten sonra ona kızıp silmemiş oluşuma. Bak en makulu bu. Vedalaşırken, yanağımdan uzun öptü. Sıkı sıkı. Ve otobüsten indiğimde arkama baktığımda çok hüzünlü bakıyordu arkamdan. El sallaştık.

Sonra Aşiyan mezarlığına geldim. Üç aşağı beş yukarı yerini biliyordum. Sağda bir kulübe vardı. Oraya yönlenince içerden biri çıktı. Dedim "Attilâ İlhan'ın mezarına gelmiştim". "Sadece ona mı?" diye posta koydu bana bekçi. "Ya öbür yazarlar?". Yurdum mezarlık bekçisi. SANA NE? "Yeri şu tarafta galiba" dedim. "Nasıl gideceğim?". "Yerini biliyorsan, daha ne soruyorsun?" diye bir posta daha koydu. "Yerini biliyorum sadece, yolunu bilmiyorum" dedim. Sustu. Gözlerini kısıp, ruhumu süzdü şöyle bir. Sonra ne sonuca vardıysa, ses tonunu bir perde alçaltıp bana yolu tarif etti güzelce. Bir fener var dedi. O feneri geçer geçmez. Yakışır kaptanıma diye düşündüm. Fener. Deniz. Kaptan. Ve Aşiyan. Salı günü ölüm yıldönümü. Aynı zamanda ölümü, ilk blogumun, ilk yazısı. Ekim 2005. Unutamam.






Bugün gene salyangoz modunda geçecek. Yavaş hareketlerle, bol bol kabuğa çekilmeli. Bu haftaki programa bakınca: Nikon'um bir ara tamirden dönecek bir ihtimal, Salı günü karşı tarafa geçeceğim, Çarşamba boş, Perşembe editörlük kursu, Cuma günü de Ankara yolcusuyum. Kitabın çıkışını kutlayacağız yayıneviyle: yayınevi sahibi, editör, kitap kapağının tasarımcısı ve ben.



Çarşamba, Ekim 05, 2016

Salı ve Pazartesi.

Bir Salı bir Pazartesi'den ne kadar farklı olabilir? Pazartesi haftanın tek boş günüydü. Potansiyel olarak içine her şeyi sığdırabilirdim. Tamam her şeyi değil. Ama çok şeyi. Listeler mi yapmadım. Hayaller mi kurmadım. Önceki listeleri mi ortaya sermedim. Ne nazlı, ne şımarık, ne nemrut günmüş.   Ne kadar uğraştıysam bir şekle şemale sokamadım. O mu, bu mu derken gün parmaklarımın arasından kayıp gitti, ben de karşısına geçip seyrettim. Ne doğru dürüst bir iş görebildim, ne bir keyif çatabildim. Bir satır kitap okusaydım bari. Yok.

Salı da onun zıddı çıktı. Sabahtan karşı yakada bir randevum vardı. Erkenden uyandım. Çok zamanım yoktu. Sadece duşa girip giyinip kendimi dışarı attım. Nasıl mis gibiydi hava. Tam pastırma yazı. Köşedeki pastaneden patatesli poğaça sardırdım, aldım yanıma. Doğru vapura. Vapur sakindi. Hemen ikinci kata çıkıp bir çay aldım. Sonra öne çıktım. Açık yere. Çayımı yudumladım, poğaçamdan ısırdım. Kısa bir süre sonra, yanıma bir serçe geldi. Yan yan bana baktı. Hani bana der gibi. Bir parça koparıp attım. O onu didiklerken ikinci bir serçe gelip onun lokmasının kalanını kaptı. Kuşların bu huyunu hiç sevmiyorum. Güvercinler de aynısını yapıyor. Başkasının yemeğini çalıyor. Hemen ilk serçeye bir telafi lokması attım. Sonra kapı açıldı. Dışarı birileri daha çıktı. Serçeler korkup kaçtılar. Ben de manzaranın ve çayın tadını çıkardım doyasıya.

Tamam çok orijinal bir kare değil, ama bu sabahın ve Boğazın o güzelliğini sanki hiçbir fotoğraf hakkıyla yansıtamaz. Yoksa ben mi?

Müzik yerine dalgaların şırıltısını dinledim. Uzun zamandır böyle güzel bir sabah yaşamamıştım. Randevuma tam vaktinde yetiştim. Randevudan sonra, belki Eminönü'ne giderim, Nikon'umu tamire bırakırım diye fotoğraf makinemi yanıma almıştım. Belkisi neymiş ki. Dolmuştan Eminönü iskelesinin önünde indim. Beşiktaş vapuruna bineceğime Eminönü vapuruna bindim. Bitti gitti. Nikon'un yerini de haritadan bakıp buldum kolaycacık. Makineyi teslim ettim. Bir kalem iş halloldu mu? Hem de ta ne zamandır halledilmeyi bekleyen iş. Yalan olmasın dün telefonla görüşmüştüm önden. Nereye teslim ederim, ne kadar beklerim, ne kadara mal olur, telefondan halledemez miyiz. Bak onu yapmışım en azından. Geriye Eminönü tarafında halledilecek tek bir iş kalmıştı: bir metre çuval kumaşı almak, lamba için. Elimdeki kısa geldi. Ve lamba onu bekliyor iki gündür. Tahtakaleyi neden bu kadar seviyorum bilmiyorum. Belki oturduğum yerde hiçbir mağazanın satmadığını satıyor diye. Belki esnafının yol ve dükkân tarif etmeye bu kadar gönüllü olmasından. Belki ben depresyondayken ve canım hiçbir şey yapmaktan zevk almıyorken, beni rengârenk boncukları ve ucuz daha bir sürü malzemesiyle yavaş yavaş tekrar hayata bağladığı ve sayesinde elimden artık türlü türlü iş geldiğinden. Çuvalcıyı buldum. Onu ararken daha önceki gelişlerimde görmediğim çekirdek kahve satan bir dükkâna tav oldum.


Çuval bezimi de aldım mı? İkinci kalem iş de kolaycacık halloldu mu? Mısır Çarşısından lokum da aldım kendime keyif için. Sonra geri döndüm Sirkeci tarafına. Bir turist-esnaf lokantası karışımı bir yerde mükellef bir öğlen yemeği söyledim kendime. Karnımı da çok uğraşmadan doyurdum. Sonra yollandım eve. Yorulmuştum. Bilgisayarla ilgili işi ertesi güne öteledim. Biraz kestirdim. 

Akşam sergiye gidecektim. Hiç gidesim yoktu. Ama hep böyle oluyor diye zorladım kendimi. Gitmesem aklım kalacaktı hem. Hazırlanıp çıktım. Biraz geç çıkmıştım yola ama en kötü ihtimal geri dönerim deyip dert etmemeye çalıştım. Sergi mekânı sandığımdan küçük çıktı. Bir de resim sergisi değilmiş tam olarak. Ben diyeyim güncel sanat, sen de plastik sanat. Fena değildi. Güncel sanat adı altında çok uyduruk işler yapıldığını biliyorum. "Nasılsa kimse anlamıyor", ya da daha beteri, "anlamayan cahilliğinden anlamıyor" dayatması/üçkağıtçılığını çok gördüm. Dolap kapısı üzerine yapılan oyma-yağlıboyalar beni hiç etkilemediyse de beğendiğim çalışmalar da o kadar küçük bir sergi içinde oldukça fazlaydı. 

Istanbullular 13 Kasım'a kadar gezebilir. Mekan: Vis Sanat Galerisi, Esentepe Mh. Ecza Sk. No: 4 / 23 PolCenter AVM (Kanyon AVM yanı)
                            Levent -İstanbul


Bu en etkileyici bulduğum eserdi. Microsoft'un yarattığı sohbet edebilen yapay zeka'dan yola çıkarak yapıldığı için olsa gerek. Özetle, yapay zekayı twitter'a salmışlar, ve insanların tweetlerini taklit edip kendini geliştirmiş (!), ve on saatin sonunda hakaretler küfürler etmeye başlamış, 16. saatte de ağır ırkçı söylemler geliştirince devreden çıkarılmış. Bu portre onun twitter profil resmiymiş az önce araştırırken öğrendim. Kırık avize parçalarını bir plazma ekranın içine yapıştırarak elde etmişler.









Şu şeffaf portreleri de sevdim. Şeffaflığı daha iyi göstrmek için arkasından gözüken insanları da çektim ikincide. Yakından bakınca birçok basılı harften oluşuyor. Gazete ya da kitap sayfası gibi. Bu masum bulduğum portre örneğin insan hakları bildirgesinin bir çok dildeki yazılarından oluşuyor.










Bu son ikisi de ilgimi çekti. Üsttekinin malzemesi stor perde, alttakinin sünger. Üç boyutlu. Ama çok da bayılmadım.





Aslında bunlar serginin neredeyse yarısı. Neyse işte sekiz buçuktu eve geldim. Dopdolu geçmiş bir günün yorgunluğu ve bazı olumsuzluklara rağmen huzuru. 

Nasıl dünü telafi ettim mi sence?