Salı, Aralık 29, 2015

Yeni yıla küçük yenilikler.

İşte en sevdiğim işlerden biri: bloga yeni post yazmak. Hele keyfin fena değilse, bekleyen bir işin yoksa, karnın toksa, ayaklarında çorap, sırtında hırka, boylu boyunca uzanabileceğin rahat bir koltuk, bir de anlatasın gelmişse, en ıvır zıvır şeyi bile yazı konusu yapabilecek gücü kendinde bulabiliyorsan, kucağına alırsın laptopunu ve tıkır tıkır başlarsın harflerden sözcük, sözcüklerden cümleler oluşturmaya.

Son günlerdeki en önemli icraatım tahmin edebileceğin gibi satranç ve yazı ekseninde gelişti. Kendime yeni bir satranç takımı yaptım dün sabah. Geçen sene de böyle yapmışım. O fimo hamurundan yaptığım takım da böyle sene başına denk gelmişti. Yanılmıyorsam 2 Ocak filan. Bu seferki mıknatıslı. Kucağımda durabilmesi lazımdı. Ben de, ne var ki kesin ben bunu evdeki malzemelerden yaparım dedim. En önemlisi metal levhaydı. Teneke. Nereden buldum dersin? Metal İkea saklama kutusunun kapağını kullandım bu iş için. Mıknatısları tuttum üstüne, baktım, cok diye yapışıyor. Tamamdır bu iş dedim. Mıknatıslar menü kutusu için Tahtakale'den temin edilmişti ve ben nasılsa ucuz diye (70 tanesi 3 tl filandı) bir küçücük, bir de küçük boy olmak üzere iki boy almıştım. Yapım aşamalarını çektim merak edersen diye.

 kapak ve mıknatıslar

 cd kalemiyle kareleri çizdim, bütün dikkatime rağmen kareler eşit büyüklükte olmadı.

 kareleri siyah ojeyle tek tek boyadım, en sıkıcı iş buydu. beyaz kare sağda altta olacak!

 mıknatısın çevresinden daireleri çizdim beyaz bir kağıda.

 basit sembollerle taşları çizdim.

kağıtları kesip uhuyla mıknatısların üstüne yapıştırdım. 

Bu arada kaç aydır 1280 sınırına takılıp kalmış Elo puanım, aldığım derslerden sonra nihayet 1300 sınırını aştı: 1303 efendim şimdilik. Ayh. Yazdan beri ha şimdi, ha olacak derken. Ama en azından şu kesinleşmiş oldu, shredderchess'in Elo puan sistemi gerçekten de güvenilir bir puanlama, oyunun az da olsa iyileştiğinde puanına yansıyor hemen. Ve diğer yandan, chess.com'un dersleri de işe yarıyor. Hedefim 1500-1600. Vardığımda artık turnuvalar için hazır sayacağım kendimi. Ama daha çoook yolum var.

Yazıya toplam iki hafta ara vermişim. Hiç başına oturasım yoktu. Sıkılıyordum hikayeden. Sonra öykülerimi okumuş birine müjdeyi verdim, roman yazıyorum ben artık diye. Ona anlatınca eski heyecanımı buldum. Başına oturunca da son eklemelerim gözüme hoş göründü. Unutmuşum ben onları. Bugün itibariyle başına geçtim. Yeni bir şey eklemedim bugün, sadece artık notlar çok dağınık bir hal almıştı, aradığımı bulmakta gittikçe daha da zorlanacağımı anlayınca, yeni bir dosyalama sistemine geçtim. 

Şu planlama aşaması bir bitsin artık ya. En hassas, en sancılı aşama bu herhalde. Çünkü yanlış bir yere sapınca fiziksel acıya benzer ruhsal bir acı veriyor. Olmuyor diye sinyal veriyor böyle. Durmak ve ne yaptığına bakmak zorunda kalıyorsun. Olmadığını biliyorsun ve büyük resme bakıp, neden olmadığını, olurunun nasıl olabileceğini bulmaya çalışıyorsun. O acıyı yok sayıp yola devam edesi geliyor insanın, işte o çok yıpratıcı oluyor. El freni çekik bir arabayı sürmek gibi.

Belki satrançta olduğu gibi bu duyguya da zamanla hakim olmaya başlarım. Satrançta da başta heyecanları büyük yaşıyordum. Şimdi daha soğukkanlıyım.

Bir de şu an galiba tam yolun ortasındayım. En son bitirme tezinde böyleydim sadece o zaman daha sancılıydı çünkü kesinlikle affetmeyen bir teslim tarihi vardı. 

Genel resmi görebiliyorum ama gördüğüm yolun sonuna yürümek, hop diye konmak mümkün değil. Daha emek harcamak gerek. 

İlerde de hikaye kurmada ustalaşıp birbirinden güzel hikayeler anlatmak istiyorum. Şu birincisi bir ortaya çıksın da. İlk çocuk gibi. Bütün acemiliklerimin kurbanı. Ama bu yeni dosya çok şahane oldu. Bu akşam belki biraz daha uğraşırım. Masayı bir toplayayım da.

Bu seferlik bu kadar. İyi geceler dünya. İyi geceler okurum. Keyifle kal. Her nerede ve kiminleysen.



Perşembe, Aralık 24, 2015

Eski yıl değerlendirmesi.

İşte günün en sevdiğim anı. Gün verimli geçmiş, bütün görevler tamamlanmış, karnımı doyurmuşum, kahvem elimin altında, bağdaş kurup koltuğa yerleşmişim kucağımda yazı aracım sana günümü anlatacağım.

Bugün 2015 amaçlarımı değerlendirmeye aldım, günün ilk ve en önemli işi buydu. Challenge'ın sıcağı sıcağına fark etmediğim etkisi diye tahmin ediyorum, zamanla olan ilişkim değişmiş. Bir haftada olacak iş gibi değil ama önceden sürekli bir "ay zaman kaybediyorum", "acele et" gibi zamanla, kaybetmeye mahkum olduğum bir yetişme-yetişememe savaşı vardı. Challenge sırasında aşırı sıkılmama sebep olan şey, aynı zamanda, zamanın hiç de sandığım gibi gözünün önünde tutmadığında sıvışıp ortalıktan yok olan bir mendebur olmadığını anlamak olmuş. Bir yere kaçmıyor zaman. Sürekli kendini hırpalama bunun için. Ne büyük konfor bu şimdi, bilemezsin. Ben şimdi işime bakıyorum. Zaman geçiyor evet. Geçsin. Zaten geçecek. Baksan da bakmasan da. Bunun için iç sıkıntıları çekmenin alemi yok.

Bu huzurlu ruh hali içinde yıllık amaçlarıma baktım diyordum. Bazılarında geri kalmış, bazılarında hiç başlamamış, bazılarında hemen hemen hedefi tutturmuş, bir tanesinde de yıl geçerken yeni amaç edinmişim. Eskiden olsa geri kalınmış ve başlanmamış hedefler içimi kanırtırdı. Hiç öyle olmadı. Değişik bir şey oldu. Hedeflere daha genel baktım. "Bu başlanmamış hedef zaten hiç gerçekçi değilmiş ki" diye baktım, kendime şaşarak, bir tanesine. "Burada ne kadar çok hedef var hem. Olmaz. Böyle olmaz. Bu işler böyle yürümez". Bir tanesine çarpı attım. "Bunu buraya hedef koyuyorum demekle olacak iş değil" diye eledim. Epey bir sıraya girdiler zaten. Çok sancılı olacağını sanırken aslında fark etmeden çok şeyler öğrenmiş olduğumu gördüm. Bu bütün amaçlardan daha büyük bir ilerleme.

Yeni amaçları toparladım, zaman içinde yapılandırdım. Yalnız, şöyle. Bu amaçlara ulaştığımda başım göğe ermeyecek. Hiçbir zaman ermez. Sadece zamanı doğru kullanma şekli bu, benim önceliklerime göre. Oysa eskiden böyle bakmazdım. Bir anda mükemmel bir hayata ışınlanacağımı sanırdım hepsi bittiğinde. Yok öyle bir şey. JK Rowling bir konuşmasında söylüyordu, hayat başardığın şeyler listesi değildir.

2016'nın ilk üç ay hedeflerinde roman ve satranç var şimdi. Mart sonuna kadar. Ondan sonra beklemeye aldıklarımı devreye sokacağım. Konsere gitmekten çok büyük keyif aldığımı gördüm. Konserin kendisi ahım şahım olmasa bile, o salona girmek, konserin başlamasını beklerken etraftaki insanları seyretmek, o mutlu bekleyiş konseri en sevdiğim kültürel etkinlik kılıyor. Bu sene konser kovalayacağım. Sadece işin maddi kısmını ayarlamam gerek.

Satranç derslerinde konuya göre ders seçebilme varmış. Mesela açılışlar. İnanılmaz sevindim. Zayıf olduğum yerlere göre çalışabileceğim.

Permakamp konusunda bir sürpriz oldu. Çoktandır takip ettiğim hatta geçen sene likörünü yaptığım Beste'nin Naneleri blogunun yazarının blogunda önceden çokça Permakamp'tan bahsettiğini hatta kurucu üyelerinden biri olduğunu gördüm siteyi incelerken. Biraz işlerim rayına otursun, permakamp'ın faaliyetlerine katılmaya vakit olursa onu araya sıkıştırmayı düşünüyorum. Araba lazım sanıyordum, sitelerinde toplu taşımayla ulaşım yolunu koymuşlar.

Evet. Günün ikinci kısmı alışverişle geçti. Yarın akşam abimlere yemeğe davetliyim. Yeğenim de orada olacakmış.

Şimdi gidip bir maç oynayayım. İyi geceler dünya.





Salı, Aralık 22, 2015

Challenge raporu.

Evet bir haftalık challenge'ın sonuna nihayet geldik. Normalde bu gece yarısıydı ama ben temizlikten sonra kendime ödül olarak biraz erkene aldım. Nasıl geçti, bana neler kazandırdı, neler değişti, neler aynı kaldı, umduğum gibi mi oldu, şaşırdım mı merak ediyor musun? Haydi koy kendine bir kahve ve yamacıma gel. Hepsini anlatıyorum.

Herşeyden en önce söylemem gereken şu: çok zordu. Çok zorlandım. Az zorlar sanıyordum. Iıh. Ciddi zorladı.  İlk günün başlangıcından beri, aklımı çelmeye çalışan bir zıpır benle uğraştım. Ben onu sigara bırakma zamanlarından tanımasam beni ilk gün kandırırdı. "Amaan ne gerek var böyle saçma sapan kararlara, aç şu bilgisayarı bitsin gitsin." Ya. Sefil yaratık. Sigara için de böyle derdi. "Amaan herkes içiyor, kendini ne zora sokuyorsun, kaç günlük dünya yak bir tane bitsin gitsin." Asıl challenge'ın ona karşı direnmek demek olduğunu ilk dakikada anladım neyse ki. Ve çok sıkı dayandım. Cumartesi gününe kadar. Sonra gemi elde olmayan zorlayıcı sebeplerden azar azar su aldı. Onları da anlatacağım.

İnternet, bilgisayar ve yazı yazmak yokken zaman sakız gibi uzadı da uzadı. Sonunu hiç göremeyeceğim sandım. Boş boş koltuğa oturup malak gibi karşıya baktığım zamanlar oldu. Sonra yerimden kalkıp, azar azar bir gün bu köşeyi, bir gün öbür köşeyi topladığım zamanlar da.

Hiç liste, plan yapmadım. Hatta mutfak alışverişlerini bile yazmadım. Zaten çok mutfak alışverişi de yapmadım. İlk gün herşeyi kayıt altına alma ihtiyacı kendini hissettirince kahvaltımın resmini çektim. Kahvaltı nefisti. Değişikti. Bir gün önceden kalmış lahana salatası ekmek ve üstüne suda kırılmış yumurta. Resmini çektim sonra herşeyi kayıt alma isteği beni pek zorlamadı. Bu konuda daha fazla zorlanırım sanıyordum.


İnternet olmayınca, yazmak olmayınca, müzik olmayınca, meşgale olmayınca mecbur televizyona dadandım. İlk günden itibaren en az iki posta televizyonu açtım. Hoşuma giden şeylerden biri buydu. Ben artık dikkatimi veremiyorum sanıyordum. Çok da güzel verdim. Gündemden hiç geri kalmadım. Bu çok hoşuma gitti. Yapamıyorum sandığım bir şeydi.

Hayat gün içinde biraz tekdüze ve boş olunca, gecelere yüklendim. Bu da olumlu bir diğer yönüydü challenge'ın. İki kere sinemaya, bir kere konsere, bir kere de yürüyüşe çıktım bir haftada. Cem Yılmaz'ın Alibaba ve yedi cüceleri'ne, Star Wars'a ve Eylül ayında biletini aldığım Mohsen Namjoo konserine gittim. Daha hareketli bir yaşam biçimi beklentilerimin arasındaydı, oldu. Sadece gün içinde daha hareketli olurum sanmıştım. O tersi oldu.

Nette bir şey okumayınca, okuma ihtiyacını evdeki kitaplardan sağladım. Sürprizlerden biri de şuydu: bir tane kitap bitirdim. Kısacık bir kitap, elli sayfa bile yok ama bugüne kadar sonunu getirememiştim. Sun Tzu, Savaş sanatı.


Onun dışında rafından iki kitap daha çekip aldım. Birisini çok yüzeysel buldum. Stratejik karar kitabı. Elimin altında internet olsa o an okuduklarımı daha kapsamlı olarak araştırırdım. Fakat yapamadım. Belki bundan sonra. Diğeri de büyük para kazanma yollarından çok küçük işletmeler için baba tavsiyesi tadında bir kitap. Baştan sonra okumadım. Biraz göz gezdirdim. Vaadettiğini vermeyen kitaplar gözümden düşüyor.


Olumlu yönleri saymaya devam edersek, challenge'ın ilk meyvesini ilk gece topladım. Beynim. Sanki içerde sürekli vızıldayan bir arı kovanını kaldırmışlar gibi sessizdi ilk gecenin sonunda. Beni en çok şaşırtan şeylerden biri buydu. Sonraki günler de aynı sessizlik devam etti. Sanırım bu challenge'a devam etmemi sağlayan en önemli motivasyonlardan biriydi bu. Zorluyor ama fark ediyor duygusu.

Hiç müzik dinlemedim sayılmaz, internetten dinlemedim ama televizyonun radyosu var onu açtım. Televizyon ve radyodan ilginç şekilde çok güzel programlara denk geldim. Bir tanesi Japon televizyonu NHK 'in programıydı. Çin'li bir girişimcinin hikayesini anlatıyordu. İkea'yı görüp 20 tane raf yaptırıp satmış ucuza, ilk gün dünya kar etmiş. Ondan sonra geliştirmiş işlerini ve kasabasında şimdi onun gibi girişimcilerin olduğu bir sokak var. Ondan görüp benzer işler kurmuşlar. Başka bir hikaye de bir saat tamircisi ile ilgiliydi. Onu başka bir gün anlatayım. Çok hoş bir hikaye.

Japon televizyonu dışında Türk radyosunda dün sabah mıydı, bu sabah mıydı tam hatırlamıyorum Beykoz'da şehirli bir grup insanın ekip biçmek için kiraladığı bir arazi ile ilgili bir program vardı. Siteleri de varmış. O sırada bakamadım ama şimdi linkini vermiş olayım. Permakamp. İstanbul'dan ilgilenen varsa dışarıdan katılımcı kabul ediyorlar. Istanbul dışından ilgilenen varsa bilgilerini ve tecrübelerini paylaşıp benzer oluşumları canıgönülden destekliyorlar. Buradan duyurmuş olayım.

Aydınlanma değil de kazandığım farkındalıklardan biri de evin dağınıklığını neden bir türlü toparlamayı bitiremediğim. Bugüne kadar anlamamıştım, ev kadınlığında acemiyim, çok yavaşım ondan böyle oluyor sanıyordum. Aslında çok daha basitmiş. Durmadan bir iş çıkardığım için kendime evin dağınıklığı ile başa çıkamıyormuşum. Sürekli ortalıkta defterler, kalemler, mezuralar, teller, iplikler, iğneler, cetveller, hesap makinesi, kağıt, kitaplar, dosyalar. Bu hafta sadece örgü ördüm ve topladığım salon bir daha dağılmadı. Yaşayan ev dağılırmış. Faaliyet olduğu için. Bu önemli bir bilgiydi benim için. Bundan sonrası için yol gösterici. Dağınıklık ve proje arasında hangisi öncelikliyse ona göre hareket edeceğim.

İnternetsiz hayat artık benim için bir ütopya bunu da anlamış bulundum. Cuma akşamı, sinema seanslarına internetten bakamadığım için Star Wars'ı görmek istediğim halde gidemedim. Şeytan dedi aç şunu bak ve hemen kapat. Fakat direndim. Ve oturup evde televizyon izledim. Kendimle çok gurur duyuyordum ki, ertesi günü gemi mecbur su aldı. Nasıl oldu.

Çünkü Mohsen Namjoo konserine biletim vardı fakat Volkswagen Arena'nın nerede olduğunu bilmiyordum. Hatta biletin üstüne bakıncaya kadar ben konserin Zorlu'da olacağını sanıyordum. Biletin üzerinde bilgilendirme amaçlı bir telefon dahi aradım ancak yoktu. İşte o zaman zurna zırt dedi. Peh. Konseri kaçıracak halim yok. Tamam. Volkswagen Arena'yı aratıp çıkayım dedim internetten. Bu da benim eksi haneme yazılsın. Ama işte, zayıflık de, iradesizlik de ne dersen de, onca günün şeysiyle interneti açınca hooop, bir maillerime bakayım, aa yorumlar da gelmiş, ne demişler. İpin ucu çok fena halde kaçtı o günden sonra senin anlayacağın. Ama yapacak bir şey yok. Konseri bu sebepten kaçırmak çok saçma olacaktı. Pazar ve Pazartesi günleri de mecbur kaldım kısa kısa interneti kullanmaya. Biraz kenarları da taştı. Bu işin başarısız tarafı.

Volkswagen Arena'nın telefonunu buldum netice itibariyle. Açtım. Bir kızcağız çıkıp ulaşım için beni internete yönlendirdi. Zaten yasağımı ihlal etmişim, bir daha girersem çıkamayabilirim, dedim ki "bana sadece en yakın metro istasyonunu söyleseniz benim işim bitecek hanfendi." Sağolsun söyledi. Ben de gidebildim. Konserden de resim koymak isterdim ama, telefonu evde bırakmışım o gece.

En az eksikliğini duyduğum Facebook'tu sanırım bir de telefon bildirimleri. En ayan beyan ortaya çıkan da gün içinde çok büyük bilgi kirliliğine maruz kaldığım. Çok gereksiz bilgileri gidip araştırıyormuşum. Araştırmadan da yaşanıyormuş pek güzel.

Sandığım kadar spor ve yoga ve meditasyon yapmadım. Günler, işleri sıraya sokmayınca verimsiz ve boş geçti. Ve satranç oynamayı çok özledim. Aslında benimle karşılıklı oynayacak birini bulabilirmişim şimdi aklıma geliyor. Gerçek tahta ve taşlarla. Ne hallere geldik.

Sonuç:

Bu challenge'tan sonra hayatımda neler değişecek. Olumlu taraflarını alıp, olumsuz taraflarına çare bulsam keşke.

Kafamın içindeki sessizlik çok hoşuma gitti. Bunun devam etmesini isterim.

Televizyon izlemek ve gündemden haberdar olmak da çok güzeldi. O da devam etsin.

Kitap okumak. Devam.

Gece dışarda faaliyet. Devam.

Belki yedi yirmidört müzik dinlemek şart değildir, sanırım beynimi yoran şeylerden biri buydu. Kararında olması lazım şeylerden.

Facebook hiç şart değilmiş onu ileri bir tarihte tamamen kaldırmayı tasarlıyorum.

Bildirimleri de mi kapatsam kökünden?

İnterneti tamamen kaldırmak mümkün değilmiş ama belki haldır haldır nette dolanmak da şart değildir. Etkili bir sınırlandırma şekli bulmak gerek.

Ve iş. Ticaret. Bu oyalanma, bu devamlı meşgul olma hali onun yerini doldurmaya çalışıyor. Bunu da anladım. Burası hala çok muğlak bir alan. Roman bitene kadar hiç bir plan yapmayacağım bu konuda, ama kesinlikle ticari bir faaliyet istiyorum kendim için ilerde.

Bu challenge'ı bu kadar uzun olmamak şartıyla rutin şekilde tekrarlamayı da düşündüm challenge sırasında. Aslında kafamdaki vızıldamanın tam sebebini bulmak ve kalıcı olarak kaldırmak için. İki ayda bir, kırk sekiz saat diyelim şimdilik.

------------------------

Evet bu post bu kadar sevgili okurum. Buralara dönmek güzel. Yokken yorum almış olmak güzel. Arada burası boş kalmamış bol bol ziyaretçi almış o da güzel. Kendine iyi davran. Hoşça kal. İnternetsiz kalma. Ama gerçek hayat dışarıda.




Salı, Aralık 15, 2015

Challenge.

Yapamayacağımı bile bile şu üç şeye üç gün, beş gün, bir hafta ara vereyim diyorum:

- roman ve hatta herhangi bir şey yazmak (blog, günlük).

- bilgisayarı açmak, internet kullanmak.

- dolayısıyla satranç oynamak.

Sebep:

-beynimi dinlendirmek.
-biraz rutinlerimin dışındaki hayatı deneyimlemek.
-daha az sanal bir hayat.

Bunların yerine:

- yürüyüş ve yoga.

- evin bekleyen işleri.

- bekleyen el işleri.


Kitap okumak dahil olsun mu bilemedim. Çünkü amaçlardan biri beyni nadasa almaktı. Zaten facebook'a çoktandır ender giriyorum ve kendimle ilgili birşey de paylaşmıyorum. Bilgisayarı kaldırınca geriye ne kalacak merak ediyorum. Belki aylak aylak sokaklarda dolaşırım. Belki bir kafeye konuşlanırım. Belki yemek yaparım. Kurabiye filan. Asıl amaçlardan biri de ne yapacağımı görmek zaten. Hmm müzik dinlemek olsun mu. Çünkü müziği telefondaki internet radyosundan dinliyorum. İnternet kullanmak olacak müzik dinlemek. Olmasın.

Yapacağım galiba. Hoşuma gitti, buraya yazdıkça. Sadece kitap okumamak konusunda çekincedeyim. Çünkü merak ediyorum, bilgisayarı kaldırınca daha çok kitap okur muyum diye. Sanki okurum gibime geliyor. Not almak da olmayacak. Dolayısıyla o bir haftayı kayıt altına alamayacağım. Vay. Ne zor geliyor bana şimdiden. Meditasyon yaparım bol bol. Evde eksilenlerin listesini de mi yasaklasam kendime. Not almak yok ya. Hmm. Pek beyni dinlendiren bir iş değil evin eksiklerini yazmamak. Tamam o istisna olsun. Ama günleri yazılı olarak planlamak yok. Kitap okumak olsun ama. Telefonu sadece aramalar için kullanacağım. Bir de telefonun dakika tutma şeysi var. Onsuz yaşayamam. Meditasyon yaparken filan lazım olacak.

Doksanlarda nasıl yaşıyormuşuz ya. Daha sade yaşıyorduk orası kesin. Haberleri haber saatinde izliyorduk mesela. Günün yirmi dört saati gelişme izlemiyorduk. Ya da radyodan kısa kısa.

Tamam yapacağım ben bunu. Bir hafta boyunca, bilgisayarı açmak yok. İnterneti kullanmak yok. Roman, blog, günlük yazmak yok. Not almak yok. (mutfak ihtiyaçları dışında). Liste yapmak yok. Yazılı plan program yok. İnternetten müzik dinlemek yok. Yaptıklarımın kaydını tutmak yok. Bugün Salı, 15 Aralık 2015. Ayın 22'si gece yarısına kadar böyle yapacağım. Bu arada bütün telefon bildirimlerimi de kapatacağım.

Ah. Şimdi aklıma geldi. Yemek yapmak derken. Yemek tarifi aramak da yok internetten o zaman. Eyvah. Ne de bilgisayarı açıp bakmak. Şimdi ayvayı yedik. Neyse bir sürü yemek dergisi kitabı filan var evde. Artık onlara yükleneceğim.

Ah. Yoga! Yoga kayıtlarım telefonda. Ama ses kaydı olarak var. Bir de tibet yogasının şeması pocket'te. Pocket de internet demek. Olmaz. O şemayı çizeyim ben bir yere bu akşam. Çizimden bakarak yaparım. Yoga kayıtlarını dinlemek internete girmek demek değil. O yüzden onu kabul ediyorum.

Evet challenge'ın sınırlarını çizdim. İstisnalar kaideyi bozmaz diyerek bazı esneklikler dahilinde değişik bir hafta deneyimleyeceğimi umuyorum. Sonra gelip sana anlatırım. Bu blog bir hafta tatilde dolayısıyla. Sen istiyorsan yorum bırakabilirsin ama bir hafta sonra yayınlayıp cevap verebilirim.

Ben dönene kadar kendine iyi bak. İyi geceler dünya.










Pazar, Aralık 13, 2015

Vız vız ve mızmız.

Vız vız cama çarpan yine de inatla o tarafa gitmeye çalışan bir sinek gibiyim ben bugün. Görünmez bir nesne beni keyiften yana bırakmıyor. Kahrolsun bazı şeyler.

Nasıl betim. Nasıl sıkıntılı. Derdin ne desen sana dişe dokunur bir cevap bile veremem. Tam bloga yazmaya başlayacağım zaman aklıma geldi. PMS de olabilir.

Hani uykusuz kaldığında bir o yana dönersin, cin gibi, bir bu yana, gene cin gibi. Onun gibiyim.

Yazıya veremedim kendimi bugün mesela. Çok sıkıcı geldi.

Sonra yoga yaptım. Hem normal, hem Tibet, peş peşe. Günün en başarılı icraatlarından biriydi.

Ha sabahtan blog istatistikleri de inanılmaz düşüktü.

Sonra kendime alfredo soslu makarna yaptım, biraz keyfim yerine gelsin diye. Hem de tam olsun diye yeşil zeytin de ekledim. Zeytinler hep dipte birikti. Makarna günün en başarılı şeylerinden biriydi yine de zeytin faciasına rağmen.

Sonra loto oynadım, bir umuttur, güzel bir bekleyiştir diye belli olmaz ruh halim değişebilir diye. Çıkmadı tabii ki. Ona da bozuldum.

Göya yemekten sonra sinemaya gidecektim. Dışarı çıkar, kafayı dağıtırım diye. Yetişemedim. Muhtemelen yetişsem de filmi beğenmeyecek, daha fena moralsiz kalacaktım.

Ve tabii ki de hepsini taçlandırmak için Quinn'e oyunu hediye gibi verdim. Bir fiyongu eksikti tepesinde. Salak salak taş kaptırdım. Peş peşe.

Tam dünün tersi bir gün. Dün ne güzeldi. Hem yazdım, hem oynadım ve tereyağından kıl çeker gibi kazandım oyunu. Hem çamaşır yıkadım. Hem mutfağı topladım. Gene olur bebişim diyorum kendime. Gene kazanırsın. Gene yıkarsın çamaşırlarını. Bu gece erkenden yatmak en iyisi. Zaten uykum da var. Kesin PMS. Kahretsin.



Perşembe, Aralık 10, 2015

Yağmur çay ve iskelet.

Az önce üstümü giyinip markete gittim. Ekmek bitmişti. Çayı demlemeye bırakıp çıktım. Yağmur çiseliyordu ince ince. Mutlu oldum. Tam blog yazma havası diye düşündüm. Dahası sıcacık evde, ayaklara çorap giyip, dev yatağın üstüne konuşlanıp, pencereden yağan yağmura bakıp yazı yazma havası.

Kahvaltımı en nefisinden tost ve çayla yaptım. Tost tarifi yazının sonunda. Şevval Sam salonda Ander kalsın sevdaluk'u söylüyor. Eksik olsun sevdası, ölüyorum burada demekmiş. Aşk şarkısı diye ben buna derim. Az ölmedik sevdamızdan. Olsun, o da dibine kadar yaşamaktır.

Ah duman kara duman, sardı dört yanımızı,
Ander kalsın sevdalık, oy alacak canımızı.

Ne diyordum? Yağmur ve yazı. Hah. Kahvaltının son çayını yanıma aldım. Bugün porselen bardağa koydum, şıklık olsun istedim kendime. Birazdan romanın başına döneceğim. İki gün önce, bol bol olay örgüsünü kurmak için yardımcı teknik kitapları karıştırdım. 

Bu araştırmanın sonucunda, dün sabah uyandığımda bütün günü parkta geçireceğini öğrenmiş bir çocuk gibi hissediyordum kendimi. Yazı yazacağı için sabırsız ve mutlu. Kayıt altına girsin istedim çünkü sonra unutacağım. Genelde yazı masasına oturtana kadar bin bir hile yaparım kendime. Ama böyle ender günler de oluyor. Şu an da sabırsızlanıyorum mesela. Bu ikinci gün, üst üste. Daha da ender görülmüş bir şey. Keşke hep böyle gitse.

Olay örgüsünü çalışırken, İngilizce'si structure, Türkçe'sini bilmediğim ama yarım yamalak bir çeviri ile olay örgüsünün iskeleti diyebileceğim şeyi araştırıyorum. Çatısı da diyorlar galiba. Bu neye benziyor? Mesela bir elbise var, öylesine bir rafa koymuşsun. Bu, iskeletsiz hali. Yığılmış kalmış. Ne şekli belli, ne şemali. Kimse tenezzül edip, eline bile almaz neymiş bu diye. Öbür yanda, aynı elbiseyi bir askıya geçirmişsin, sonra da asmışssın. Elbise kendini gösteriyor. Omuzları nerede, yakası nasıl oyulmuş, beli, etek boyu, yırtmacı. Gören bir bakışta anlıyor elbiseyi. İskelet bu askının kendisi ve bu askı kadar önemli. Hikayeyi içerden taşıyan bir unsur. En bilindik iskeleti söyleyeyim, hemen konuyu anlayacaksın bak: giriş, gelişme, sonuç. Bu en temel iskelet fakat bunun gibi başka iskeletler de var. Mesela Anne Lamott'un Bird by Bird kitabında bulduğum ve ilk kısa hikayemi yazarken kullandığım iskelet: ABDCE olarak özetlediği. A: aksiyon, B: background (geri plan), D: development (gelişme), C: climax (tepe noktası), E: ending (sonlandırma). Hikayeni hazır bir iskelete oturtabileceğin gibi, hazır bir iskeleti kendi hikayene göre şekillendirebilirsin de. Şu an yaptığım, yeni iskeletler araştırmak. İngilizce'de bununla ilgili birçok kitap var. İskeleti araştırırken de aklına hikayeni zenginleştirecek yeni fikirler geliyor, önünde yeni olanaklar, yeni gelişmeler şekilleniyor, hiç düşünmediğin kısımları geliştiriyorsun iskelet öyle gerektirdiği için. 

Diğer yandan, kitabın tanıtım kısmını da çalışmak istiyorum bu sürede. Bununla ilgili de bir kitap buldum. Biraz demlensin, sonra getirtirim muhtemelen. İşimi şansa bırakmaya hiç niyetim yok.

Birazdan demlikte kalan son çayı da porselen fincana doldurup, bu heves sönmeden, yatağa yayılarak hikayeyi bir sonraki aşamaya taşıyacağım. Umarım yağmur bütün gün çiseler.

Ah tost tarifi sözüm vardı. İşte geliyor:

Tost tarifi:

Malzemeler:

İki dilim tost ekmeği
Dilimlenmiş taze kaşar (iki dilim)
Hindi füme but (bir dilim)
Maydanoz
Hardal.

Yapımı:

Hardalı ekmeğin bir yüzüne sür. Üzerine füme hindi dilimini. Üzerine bir dilim kaşar. Üzerine makasla ufalanmış bir tutam maydanoz. Üzerine diğer kaşar peyniri ve ekmek. Tost makinesine at. Sonra yeme de yanında yat. ;)




görsel: pinterest: topinspired.com

Salı, Aralık 08, 2015

Duruş.

Tezgahların üstünde portakal peltesi soğuyor. Bütün öğleden sonra romanı ilerletmeye çalıştım. Şimdi de spotify'da beğendiğim şarkıları karışık dinliyorum. Çok iyi gidiyor bu küçük ışıkları açılmış salona sakin sakin.

Bugün romanı çalışırken yeni bir duruş denedim. O kadar sık başıma geldi ki, galiba artık anladım. Bu roman tıkanıp tıkanıp duracak. Fakat her tıkanmayı, romanın sonu gibi algılayıp, panik yapıp üzülmek zorunda değilim. Yoksa roman yazılana kadar günlerin yarısını karaları bağlayarak geçireceğim. Artık inanmam lazım, sonu gelecek bunun. Şu aşamadan sonra halledilmeyecek bir tıkanıklık olamaz. Olsa olsa işin istediğimden daha uzun sürmesi olabilir. Bu kıvamı her zaman tutturmak mümkün olmuyor yalnız, ne de olsa insan endişeleniyor ya olmazsa diye, fakat umarım yavaş yavaş alışırım. Roman yazmak böyle bir şey. İşin gücün tıkanıklıkların sebebini tespit edip çözüm icat etmek. Bir nevi tesisatçılık. Ne sandın kız? Zırt diye bir kereden yazacağını mı? Peh. Yok öyle dava.

Sonra bu roman tıkanmasında nispeten kontrol altına aldığım duygu dalgalanmaları nasıl oldu anlamadım bir anda aşk hayatıma sıçradı. Geçmişte katıldığım bir konferansta, eskiden tanıdığım fakat hiç sohbet etme fırsatımın olmadığı biriyle sohbet etmiştik biraz. Ve şartlar farklı olsa, benim tahminim, sabaha kadar da sohbet ederdik. Bugün sık sık onu düşündüm. Evli mi, hayatında biri var mı hiç bilmiyorum ama düzgün birine benziyordu ve ertesi günü gelmeyeceğimi öğrenince üzülmüştü. Bugün tekrar rastlaşsak herşey farklı olurdu. Şimdi ikimize de geçmiş olsun ama konu o değil. Aşk illa bana uç duygular yaşatmak zorunda değil. Artık. Bu tabii, ilişkileri daha mümkün kılıyor. Daha az çılgın, daha olgun, daha dengeli. Dolayısıyla daha istikrarlı ve uzun vadeli. Bir kilit dönmüş gibi ruhumun kapılarında. Önceden bir kaşık suda fırtınalar kopartıyormuşum kendi kendime. Şu an bana çok gereksiz bir çırpınış gibi geliyor. Vay be. Biraz geç oldu sanki ama hiç olmamasındansa.

Belki de o geçen günkü rüya haberci rüyalardandır. Hani o iki sene sonrasını gördüğüm. Hayatımın mükemmel bir dengede durduğu, kızımı kucağıma aldığım rüya. Çocuk kısmı çıkmaz herhalde de, güzel bir yere gittiğim kesin.

Haydin bu gecelik bu kadar. İyi geceler dünya.






Pazar, Aralık 06, 2015

Kış gecesi keyfi.

Ev pırıl pırıl. Yatak odasında haftalardır dağ olmuş karmaşıklığı da topladım. Balkonda çamaşır makinesi dönüyor. Karnım tok. Yanı başımda gece çayım demleniyor. Salonda spotify'ın Quiet Evening radyosu Adele'in Lovesong'unu çalıyor. Kırmızı koltuğa uzandım. Kucağımda laptop.

Bugünün büyük kısmı ev işleri ile geçti ama iyi oldu. Lazımdı. Yarın da biraz salonu toplar, toz alırım. Belki buzdolabını temizlerim. Ya da sırf romana odaklanırım.

Eskiden, çok eskiden, haldır haldır kitap okurdum ben. O günleri geri istiyorum. Bir kitabın kapağını kaldırmak; yeni insanlar, yeni mekanlar, yeni olaylar ve en sonunda yemeğin üstüne yediğin tatlı gibi, yeni bir şeyler öğrenmek demekti oturduğun yerin konforunda. Güzel anlatılmış bir hikayenin yerini bir şey tutamıyor. Ayaklarını toplayıp, hikayenin içine girmek. Başka ülkelerde, bazen başka dönemlerde, başka hayatlar yaşayan, başka insanların kafasının içinden geçenleri bilmek. Kitap okumak bir ihtiyaçtı herşeyden önce. Bugün o ihtiyacın kıpırtısını hissettim içimde azıcık. Ümitlendim. Heyecanlandım. Umarım devamı çoğalarak gelir. Şöyle bir oturuşta yüz sayfa okumak istiyorum.

Satranç derslerini sorarsan fena değil. Program beni hayal kırıklığına uğratmadı. Her ne kadar Berkay beni hezimete uğrattıysa da enseyi karartmadım. Quinn'e karşı daha güçlüyüm. Eskiden zor yeniyordum. Bir kaç günlük dersle rahatladıysam, bir kaç aya daha yüksek seviyeleri de görürüm ben. İnanıyorum.

Moonrise Kingdom'u izledim. Ve kesin kararımı verdim. Sevene engel olmayayım, Wes Anderson filmlerini sevmiyorum ben. Tamam kabul, farklı bir tarz, atmosfer yakalamış ama hayır. Gerçi başka hangi filmini izledin dersen, şu ana kadar Little Miss Sunshine'ı da o çekti sanıyordum. Şimdi girip baktım. Başkasıymış. Ama daha da izlemem Wes'in filmlerini.

Şu an salon çok huzurlu. Küçük ışıklar yanıyor. Norah Jones Don't know why diyor. Ev sıcacık ve temiz.

Bu gecelik bu kadar. Belki yarın gene yazarım. İyi geceler dünya.


Cuma, Aralık 04, 2015

At, İndiana ve roman.

Bir gün manejdeyim, bindiğim at da biraz cins, asabi, zor bir at. Artık huysuzluğundan mı, yoksa kıçını sinek ısırdığından mı, neden bilmiyorum, sakin sakin dururken ben ona komut bile vermeden birden depara kalktı. Bir anda manejin içinde deli gibi dört nala koşturmaya başladı. Ben de üstünde. Dört nala nasıl binilir daha öğrenmemişim, çömezim, sadece tırıs çalışmışız. Önce ta bağırsaklarımdan yukarı çıkan bir çığlık duyduğumu hatırlıyorum ve o can havliyle boynuna sarıldığımı atın. Bir süre böyle gittik. Sonra, hocanın sesi kulaklarımdan beynime ulaştı.

"Geriye yat! Geriye yat diyorum sana, boyununu kıracaksın @%&/?+*."

Bana diyormuş. Geriye mi yatayım? İmkansız. Hiç bir yere tutunmadan ve at altımda dört nala giderken geriye nasıl, nereye yatarım? Düşerim. Valla düşeceğimi sansam da yattım. Hocanın burada sansürlediğim küfürleri de etkili oldu geri yatma çabamda. Ve ben vücudumu geriye doğru yatırırken elimde hala sıkı sıkı tuttuğum dizginleri de kendimle beraber geriye çektim ve at, inanılmaz ama durdu ve ben bir anda öne savruldum. Eğer geriye yatmazken savrulsaydım kesin attan tepetaklak düşerdim. Ve o an çocukken Pazar sabahları yayınlanan kovboy filmlerinin sahneleri geldi gözümün önüne. Aynı böyle dururlardı. Önce geriye yatar, at durur, onlar da ileri savrulurdu ve inerlerdi attan. Vay be. Kazasız belasız atlattım. Az daha düşüyordum fena halde.

Bunu şimdi nereden hatırladım. Romandan. Ne alakası var dersen...Roman da bu huysuz at gibi aynı. Kafasına göre şahlanıyor, dört nala koşturuyor benim üzerinde dengemi kaybetmeden dizginleri elimde tutmam gerekiyor. Bugün tekrar kontrolü ele geçirdim ve o günkü gibi rahatladım. Oh. Şükür.

Pomodoro sağolsun. Bir de İndiana. Normalde buraya özel isimleri yazmam. Ama onun ismi yazılmayacak gibi değil. Çok beğeniyorum ismini. En son maaşlı çalıştığım işteki iş arkadaşım. Asistandım göya, bana bir gün, içinde şarap saklanan ihtiyaç fazlası dev çelik kazanları satmamı söyledi patron. Pardon? Ben o koca kazanları nasıl satarım? Kime satarım? Kullanılmış hem de. Manyak mısınız siz? Ben ne anlarım satıştan? Pazarlamacı mıyım ben? Hayatımda en son, on altı yaşındayken o da, bileklik satmışım en çok, on liraya, kapının önüne tahta sandık koyup, yazlıkta. Daha işte bir ayım bile dolmamış hem de. Fakat ne oldu. İndiana bana ta Fransa'lardan bu koskoca satış işini, yapabileceğim küçük işlere böldü. Önce dedi, şu ölçekte şarap üreticilerini araştırıp bulacaksın. Sonra satış teklifi mektubu yazacaksın.  Sonuç olarak ben o kazanları satana kadar o işten ayrıldım ama oradan büyük işleri yapılabilir parçalara bölmenin ne zor işlerin hakkından gelmeyi mümkün kıldığını öğrendim.

İndiana benim doğrudan patronum değildi ama istese çok iyi patron olabilirdi. Ondan patronluk nasıl olmalı onu öğrendim. Ve roman yazarken de kendi kendime İndiana olsa bana şu an ne iş verirdi diye düşünüyorum. Pazartesi günkü balonun sönmesinden sonra toparlanmam lazımdı. Ben de önce işi belirledim İndiana usulü, sonra da saati yirmi dakikaya kurdum (Pomodoro). Sadece yirmi dakika çalışacaktım. Ama yirmi dakika boyunca sadece çalışacaktım. Bingo. Oldu. At durdu. Romanın ikinci taslağının artık sağlam bir omurgası var. Galiba en zor kısmını başardım. Bugün günlerden Perşembe değil mi? Fiyuuu. Yapamayacağım sanıyordum dün.

Bir de şunu da artık idrak edebiliyorum. Yazmaya yeni başlayanlara yabancı kaynaklarda günde bir saat çalışmaları önerilir başlangıçta. Neden bir oturuşta yedi saat değil mesaili iş gibi bunu şimdiye kadar anlamıyordum. Öyle ya, tam konuya ısınmışken yürü git bitir. Ama öyle değilmiş. Taze kafa unsuru var çünkü. Varmış yani. Artık bunu anladım. Ve çok konsantrasyon isteyen bir iş. Saatlerce yapamazsın, verim alamazsın her şeyden önce. Biraz öğretmenlik gibi. Büro işi gibi hiç değil. Arada dinlenmen lazım. Kalanı ertesi güne ertelemek işten kaçmak değilmiş. Vay be. Bunu da öğrendik.

İnanılmaz ama galiba bir seviye atladım ben. İnanılmaz...Olacak. Daha uğraşmam lazım ama zaten uğraşmaktan kaçmıyorum ki. Dur bakalım. Daha çok huysuzluk çıkartır bu at. Geçen sevinmemden sonra neler oldu. Neyse şimdi. Yarın ola hayır ola. İyi geceler dünya.


Çarşamba, Aralık 02, 2015

Satranç, roman, yatır ve cilalı taş.

Haftayı yarıladık. Benim için hala yeni olan yılı da bitirmek üzereyiz. Son aya girdik.

Şu son aylarda öğrendiğim ve uyguladığım en önemli şeylerden biri sanırım bir koltuğa dört karpuz sığdırmamaya çalışmaktı. İlgi alanlarım çok fazla, kabul, dolayısıyla bir sıraya girmeleri gerekiyordu. Müzik öncelikliydi, çok güzel heyecanlar yaşattı bana, hayatımın en güzel tecrübelerinden biriydi fakat yerine oturmayan bazı şeyler yüzünden kırpılmak zorunda kaldı. Satranç geride bekledi o sürede. Dün bütçeme uyan öğretici bir satranç programı buldum. Biraz inceledim. Kafama uydu. O sıkıcı kitaplardan çok farklı geldi. Açıklamalar çok ayrıntılı. Satrancımı ilerleteceğine inandım.

Bu sabah onun hevesiyle kalktım. Yapılması gereken en önemli işleri sıraladım. Ödül de bu programdı. İşleri tamamlamadım ama hadi dedim kendime. Al artık. Mutfak zaten kontrol altında uzun zamandır. Satın aldım. Deminden beri başındayım. Memnunum. Söylediğine bakılırsa benim reytingim 1300 değil, sandığım gibi, 1500'e yaklaşıyor. Bilemiyorum. Abimin 1300'e çok fazla burun kıvırmasından belki de doğrudur. Başından beri "1300 çok zayıf" deyip duruyor. Halbuki daha 1300'e bile gelemedim doğru dürüst öbür sitede, şu an en yüksek skorum 1283. Zaten gerçek puan turnuvada ortaya çıkarmış.

Şimdi biraz romanın başına geçmem lazım. Bir iki ders daha göreyim. Pazartesi gününün parıltısı söndü ama. Tamam ikinci taslaktaki kendi kendime bulduğum yeni bakış açısı "dahiyane" sayılabilir fakat sandığım kadar konuyu alıp götüremiyor. Gene kaldım basit birinci taslağa. Geliştirmeye çalışacağım, bakalım, olduğu kadar.

İlginç şeyler öğrendim bu vesileyle. Yatır var ya, neymiş tam olarak diye araştırdım, yunancadaki iatros sözcüğünden geçmiş türkçeye. Mesela psikiyatri, geriyatri, deki iatri. İatros yunanca hekim demekmiş (psiki-yatri: ruh hekimi). Yatır da yaşarken şifacı (hekim) olan insanların mezarına deniyormuş. İnsanların şifacıların ruhundan medet umması.

Sonra, tarih öncesi çağlarda neolitik çağın eşanlamlısı cilalı taş devrine deniyormuş. Cilalı taşı, taş devrinden ayıran da artık yiyecekleri tarım ve hayvancılık yoluyla üretmeye başlamaları. Ondan önce avladıklarını ve topladıklarını yiyorlar. Neden bunu bana kimse böyle anlatmadı ki? Diğer yandan, 12 000 yıl sonra vardığımız yere bak, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar, hayvancılığa isyan eden vejetaryenler filan. Belki de yeni bir çağ başlayacak. Ya da başladı. İsyan varsa değişim de geliyordur. Gelmiyor mudur?

Bu gece Moonrise Kingdom'u izlemeyi planladım.

Aslında çikolatalı danette'leri ve çalışmayan çamaşır makinesini nasıl çözdüğümü anlatacaktım ama başka şeyler öne geçip sahneyi işgal etti. Belki başka postta anlatırım hayatın küçük ayrıntılarını. Bir de burada kar yağacak galiba, musluktan akan su buz eriği gibi diyecektim ki, Ankara'da yağmış meğer. Gelir gelir. Umarım gelir. Kar yağsın istiyorum.  İyi akşamlar dünya.