Pazartesi, Kasım 30, 2015

Saat sabahın ikisi. Geç yediğim öğlen yemeğinden hemen sonra tatlı bir uykuya dalmışım. Uyandığımda gece dokuz buçuğa geliyordu ve açtım. Buzlukta dondurduğum yuvalamaları yaptım öğleden kalma nohutlarla. Nefis oldu. Yuvalamalar çıtır çıtırdı. Hem de az yağla oluyor hemen. Antep'liler yemekten anlıyor.

Artık burnum açıldı. Burundan nefes alabilmek şu an bana cennetin kendisi gibi geliyor.

Bugün biraz romanın başına oturdum. Bugüne kadar aldığım notlarım toplam elli sayfa kadar. Biraz göz gezdirdim. İkinci taslak diye aldığım son not beni şaşırttı. Yabancı kaynaklarda ilk taslak için, "boktan birinci taslak" derler. Ve kötü olması beklenir. Benimkisine boktan diyemeyeceğim kusura bakma. Ama ikincideki not o kadar sağlam ki. Birinci yanında çok basit kalıyor. Ama o haliyle birebir işleyemem. Mekan tam potansiyelini buldu. Beğendim valla. İşim zor yalnız. Şimdi herşeyi harmanlamak gerek. Bu hafta zor geçecek ama en azından Musiki ile bölünmeyeceğim. Salı'ydı, Perşembe'ydi diye. Zor dostum zor. Bu haftayı kotarırsam gerisi nispeten düzlük.

Bana şans dile. Bu romanı yazıp bitirebilmeyi çok istiyorum. Haydin yattım ben. İyi geceler dünya.

Cumartesi, Kasım 28, 2015

Film.

Gel yanaş yamacıma. Sana bu sonbahar yaşadığım küçük masum keyiflerimi anlatacağım.

Bir: kahve. 

Yanında: küçük, bol karamele bulanmış palmiye (bu pek masum sayılmaz).

 görsel: http://www.eksitarif.com/yemek?tarifi=chapati%20tarifi%20tarifi

Yanında sırasıyla: kendini yenmeye hazır hissettiğin satranç ve güzel bir film.

Son günlerde peşpeşe filmler izledim. Bunlardan ilki Youth'tu


Müzikli, filmli, yaratıcı faaliyetlerle uğraşan insanlarla ilgili olduğu için merak ediyordum. Kaliteli bir film, kabul fakat çok da bir şey katmadı bana. Ayrıca Jane Fonda'yı da jenerik akana kadar Faye Dunaway sanmam da hoş olmadı kendi açımdan. Artık onlar mı yaşlandı, ben mi bilemiyorum.

İkincisi Küçük Prens'ti. Animasyon harikası diyebilirim. Çok severim. Yalnız şöyle bir dezavantajla izledim. Tamamen İngilizce ve sıfır altyazı. Kitabını neredeyse ezbere bilmem faydalı oldu elbet hikayeyi takip etmem açısından. Bari İngilizce altyazısı olsaydı o zaman daha rahat edebilirdim. Belki de o yüzden filmin ikinci bölümüne o kadar bayılmadım. Ama izleyin derim. Çok emek verilmiş. 


İzlediğim üçüncü film, Türk ve 2014 yapımı. Hadi İnşallah. Kendisi de bir blogger olan Pucca'nın kitabından serbest uyarlanmış. Dövüne dövüne güldüm desem... O gün zaten çok güzel başlamıştı ve iki oyun da aldım. Kendini iyi hissetmek istersen mutlaka izle. Ama bilmiyorum, blogger diye kendimi yakın hissetmiş ve bilmeden torpil yapmış da olabilirim. Pucca'yı sokakta görsem "Pucca" diye bağırıp sarılmak istiyorum. Artık blog yazmıyormuş, bir de abim söyledi, evlenmiş. Ve evet abim 50'li yaşlarında ve Pucca'nın köşesini okuyor ayıla bayıla. Benim blogu da tabii ki okuduğu yok. Pucca'yı sırf bu yüzden kıskansam yeridir. Ama hak ediyor be. Pucca! Buradan sana sesleniyorum. Seni çok seviyorum. Galiba dönüp dönüp izlemekten bıkmayacağım filmlerden. Keşke ikincisini çekseler. Bütün filmlerin içinden en beğendiğim buydu. Oyunculuklar da çok iyi. Büşra Pekin'in oyunculuğunu zaten çok beğenirim.


Dördüncü film de komedi niyetiyle bugün seyrettim ama çok bayılmadım. Cem Yılmaz'ın Pek Yakında'sı. Şu ürün yerleştirme esprisini iki kere yapıyorlar ya. Of. Komik de değil. Tamam kaliteli bir film. Ama bir filmin kaliteli olması kurtarmıyor demek ki.


Bu arada statcounter sapıttı gene. Umarım tez düzelir. Böyle çok tatsız.
Perdeyi araladığımda karşı kaldırımda su birikintileri. Yarın şu yazının başına oturabilsem artık. Musiki Cemiyeti'ne aidat borcumu da ödedim. Dolapta hazır köfte ve salatalık da var. Acil ya da bekletemeyeceğim bir işim kalmadı. Hadi inşallah. :)

Cuma, Kasım 27, 2015

Rüyam ve Freud ve diğer şeyler hakkında.

İki gündür uyanmaya yakın, çok güzel rüyalar görüyorum. Mesela dün, bir spa'daydım. Renkler ve sesler yumuşacıktı. Huzurlu ve mutlu bir ortam vardı. Taşlar ısıtılıyordu, insanların kaslarını gevşetmek için. Çiçekler, pırıldayan güneş. Bitki çayları. Uyandığımda bir haftadır uykumu eziyete çeviren burun tıkanıklığım geçmişti. Gecenin en azından bir kısmını burnumdan nefes alarak nispeten rahat bir uyku uyuyarak geçirmiştim. Gün içinde burnum gene tıkandı sonra o başka.

Bu sabah da benzer türde bir rüya gördüm. İki sene sonrasıydı ve ben hayatımı çok güzel bir dengeye oturtmuştum. Herşey tam istediğim gibiydi ve havada kendi kendine asılı durabilecek kadar dengedeydi hayatım. Kucağımda kızım vardı. Bir yaşındaydı. Sonra uyandım. Derin bir uykudan uyandım, daha fazla uyuma ihtiyacı duymuyordum, başka zaman ne kadar da uyumuş olsam biraz daha isterim. Burnum açılmıştı.

İlginç geldi bu rüya bana. Daha önce hiç böyle şeyler görmezdim nezle sonrası iyileşmeye yakın.

Dün gecenin iki özelliği var bu rüyayı gördürtebilecek. Birincisi yatmadan, ıhlamur, papatya, melis, rezene çaylı ve bir dilim mandalina eklenmiş bir çay içtim. Uykunun ekstra derinliğini bu çaya borçlu olduğumu sanıyorum. İkincisi, dün karşı cinsle ilişkimdeki bir düğümü bulup çözdüm. Önemli bir düğümdü. Geçen sene aynı önemde başka bir düğüm çözmüştüm bu zamanlar. Bu düğüm dediklerim bilince yakın çarpık inanışlar. Bilince çıktıklarında çarpık olduklarını görebiliyorsun kendin fakat kaçak güreştikleri için günlük yaşamda elinden kaçıp saklanıyorlar ve davranışlarını etkiliyorlar diplerden çıkıp. Benimkisi şaşırtıcı şekilde : "ben güzel bir ilişkiyi hak etmiyorum" du. Acı. Böyle bir düşünceyi bunca yıl taşımış olmak içimde. Ama ne şekilde oraya yerleştiğini tahmin etmek güç değil. Geçmiş karardıkça, gelecek aydınlanıyor.

Bu bilince yakın çarpık inanışları ilk bulan Freud'dür herhalde. Bütün kitaplarını okumadıysam da onun düşüncesini anlamaya yıllarımı verdim. Benim kendi çarpık inanışlarımı bulma yöntemim onunkinden farklı. Kısık sesli düşünceleri var mesela beynimin. Onları duyabilmek için kulak kabartmak lazım. Belki sadece benim çarpık inanışlarım kısık seslidir, hain hain. Bilemiyorum. Sonra onlara tuzak kuracaksın. Gevşemiş ve rahatken (evet divana uzanmak bunu sağlayabilir) ulaşmak istediğin amaca ulaştığını hayal edeceksin çok canlı bir şekilde. Ve bunu yaparken beyninden gelen ilk tepkilere açık olacaksın. O zaman gün yüzüne çıkıyorlar genelde. Mesela sevgiliyle evin içinde mutlusun, tablo gibi canlandır, hatta o tabloya gir, neler hissediyorsun? "sen o kadar şanslı bir insan değilsin" mi diyorsun kendine. İşte bu. Yakaladın. Öyle düşündükçe güzelim, o şansını hep tepeceksin. Garantisini ben veriyorum.

Bu yöntem muhtemelen herkese göre değil. Ben düşüncesinin çarpıklığı ayan beyan ortaya çıkan insanın, "ama ben böyle düşünüyorum" deyip çarpıklığı göre göre savunmasını gördüm. Diyebileceğim bir şey yok. Devam et, o zaman.

Burnum ara ara açılıp kapanıyor. Artık nezlenin son demleri. İyileşmek güzel şey. Basit bir nezleden dahi olsa.


Çarşamba, Kasım 25, 2015

Sinüslü fakat kosinüssüz problem.

Eskiden, yani nezle olmadan önce, bir fikrin ya da ayrıntının ucunu çektiğimde o uzayıp uzayıp bir metin olurdu. Şimdilerde kopup elimde kalıyor. Yazası olup fakat yazamamak çok acı.

O yüzden Jardzy bir yorumunda beynini sümkürmekten bahsedince çok şaşırdım. Nasıl bildi? Aynı benim korkumun tıpkısı. (O da nezle, benden önce olmuştu).

Beynimin yarısını sümkürdüğüm konusunda ciddi şüphelerim var. Kontrol etmek için 1380 Elo puanlı Quinn'e karşı bütün dikkatim ve saldırganlığımla satranç oynadım. Çok pis yendim. Ama çok pis. Bana yapılsa günlerce kahrolurum. Mat olmama tek bir hamle kala ( bir hamlecik diyorum sana, filini o ortadan çekse, nereye çektiği de önemli değil, bittim) durumu tersine çevirebildim ve iki hamle sonra ben onu mat ettim. İsterse kurtarabilirdi. Ben atımla filimi feda ettiğimle kalırdım. Ama sanki bu sürpriz geri tepmeye hazırlıklı değildi. İnsan gibi oynuyor bu makineler. Anlamıyorum. Duygusal oynuyorlar. Programlanmış bir bilgisayar şaşırmaz ki. Gafil avlanmaz ki. Aynı çizgide sorunu giderir. Bu desen, aynı gözüne ışık yemiş bir ceylan gibi kalakaldı.

Ama gene de ben beynimin yarısını sümkürdüğümden şüpheleniyorum. Hiç böyle olmamıştım. Yazmak isteyip, isteyip, yazamamak. Başlangıçların, fikirlerin, cümlelerin tel tel elimde kalması.

Bak şimdi şu an aklıma geldi! Belki de tat almakla, yani alamamakla alakalıdır. Nezleyken tatları alamazsın ya, sadece sıcak mı soğuk mu, ıslak mı kuru mu onu anlarsın. Yazarken de, belki o dipteki tadı alamadığım için yazamıyorumdur. Pusula yok. Tat pusulası. Vay. Bir şey buldum galiba.

Ve şimdi Vicks buharı solumaya gidiyorum. Üstünden bir hibiskus çayı demlersem, altıncı gününde bünyem bir savaş daha kazanmaya doğru yol alır. Açılın sinüsler. Yapacak bir dolu işim, yazacak bir dolu yazım var benim.



görsel: http://positivemed.com/2012/10/03/chamomile-cold-flu/

Cumartesi, Kasım 21, 2015

Mutsuz.

Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar, desem. O bile değil. Gezegen gibi daha çok. Saçtığı bir ışık bile yok. Bir enerji ya da bir ısı. Gökyüzünde yalnız başına dönüp duran bir gezegen gibi hissediyorum kendimi bu gece. Soğuk karanlık ve çok yalnız. Anlamsızca savruluyorum oradan oraya ama kendi irademle değil. Ne zamandan beri böyle savrulduğumu kimse bilmiyor zaten. Şahidi yok.

Gözümün önünde, irili ufaklı tüm ilişkilerim sonlanıyor. Dün başka bir tanesi sonlandı. Bir bakıma iyi oldu. Ama işte daha hızlı savrulduğumu hissediyorum uzay boşluğunda.

Anlattım mı sana? Çocukken hasta olmaya bayılırdım. Hastalık demişken, geçirdiğim en ağır hastalık suçiçeği olmuştur, şükürler olsun. Ama ben gribal durumları kastediyorum şimdi.

Bugün nedense erkenden haber kanalı açtım. Hem de yabancı. Dayanılır gibi değildi. Dünya yavaş yavaş bir bataklığa saplanıyor ve elimden buna seyirci kalmaktan başka bir şey gelmiyor.

Blog istatistiklerine baktım sonra. Bugün yayınladığım ilk yazıdan beri akın akın geldin sevgili okur. Biraz seyrettim. Çokça şımardım. Sonra hayal ettim. Fenomen olmuşum filan. İstemem ki. Vallahi yan cebime değil. Böyle iyiyiz ya. Biz bize.

Bu yaz S. söyledi. İnstagram ünlüleri varmış. Hatta bazılarını gördüm galiba, dedi dolaştığımız mekanda. İstemem doğrusu. Ancak şöyle bir ün isteyebilirim, metropolün en güzel...ne diyelim...tiramisu'sunu yapsam ve bir akşam seyretmeye gittiğim bir sinemanın yer göstericisi beni tanısa, vay! O zaman koltuklarım kabarır. Ama böyle kuru kuruya: ı-ıh. Blog kuru kuruya sayılmaz gerçi, İnstagram öyle de. Gene istemem. Bu rahatlıkta yazamam ki. Neyse zaten ulusal fenomen olmaktan hayli uzağım.

Satrançta sanırım 1300 sınırına gelip dayandım. Biraz yukarı biraz aşağı. Bu eşiği geçmek için ciddi ciddi çalışmak gerek herhalde. Bugün biraz elimdeki kitaplara baktım: çok sıkıcı. Galiba orada da Musiki'de olduğu gibi duvara tosladım. Belki de böyle böyle yaşlanacağım: o sıkıcı, bırak kenara; bu keyifsiz, geç. Mart'ta da 1300 sınırındayım demişim ama o başka sitede başka yöntemle puanlama veriyordu. Demek ki 1300 bir eşik olsa gerek.

Mutsuzum. Hem de çok.





Cuma, Kasım 20, 2015

Sonbahar halleri.

İşte yine kucağımda dizüstüm, yanıbaşımda kahvem, ayağımda yün çorabım ve önümde yazıya ayırdığım biraz zamanım.

Şu sıralar moralimi yüksek tutan şeylerden biri blogun istatistikleri. Beklentimin üstünde. Ve istatistik araçlarının ayarlarını düzelttiğimden beri, misliyle okur ve sayfa görüntüsü gösteriyor.

Bu arada, yeri gelmişken söyleyeyim, verdiğiniz oylara istinaden, burayı okuyanlardan ezici bir çoğunluk, tahmin ettiğim gibi kadın. Yüzde 95 oranında. Ben bir sürpriz ummuştum fakat olmadı. Gelen yorumlardan da anlaşılıyordu biraz. Sanırım oldum olası hep böyleydi. Peki bu neyi değiştirir? Ya da neyin göstergesi? Safi merak. Tahminim doğru muydu. Bu. Ve böylece bir anketi daha bitirdik. Kaldırıyorum artık. Ricamı kırmayıp oy veren 46 kişiye binlerce teşekkür.

-  -  -  -  -  -  -

Bunu yazıp sonunu getiremedim geçen gün. Keyifsizim kaç gündür. Keyifsizlik hafif bile kalır. Bazı uç durumlar yaşadım. En sonunda hastalandım işte. Burnum akıyor, sesim boru gibi. Fakat önemli bir karar verdim bu arada. Çok tereddüt ettim başta ama sanırım doğru karar. Müzikle değil ama Musiki Cemiyeti ile alakamı kesmek. Haftada çok fazla saatimi alıyor ve diğer işlere zaman ve enerji bulamıyordum. Sürekli bir koşturma hali. Ay şimdi parçayı tekrarla (pardon "eseri geçmek" diyorlar ona). Ay şimdi solfej çalış. Yok. Müziğin bir ucundan tutmak istedim. Ama bütün hayatımın orta yerine konuşlanmasını değil.

Dolayısı ile bir dolu zamanım var artık. Değerlendirilmek ister. Dahası hak eder. Belki dönüp dönüp aynı dersleri tekrar tekrar öğreniyorum fakat bugün kafama dank etti. Bu zaman denilen şey: sınırlı. Yani bir gün bitecek. Potansiyel olarak daha yaşayacak kırka yakın senem varsa bile kırk da sonsuz demek değildir. Sonu ne zaman gelecek belli değil ya, ben onu sonu yok gibi algılayıp yaşıyorum.

Son. Ne sevimsiz bir sözcük. Oysa bir yanıyla hareket verici. Hayat verici. Bir son içinde başlangıcı barındırır çünkü. Ve bu ikisinin karşıtlığından hareket doğar.

Karşımda dizili kitaplar var. Eğer sonsuza kadar yaşayacak olsam, bu kitapları asla okumam. Nasılsa bir gün okurum diye düşünerek. Sonsuza kadar yaşayacak olsam, önüme çıkan her işe bulaşırım, seçmeden. Sonlu zaman demek seçim yapmak demek. Ve işte benim günlük hallerim tam da bu. Sürükleniyorum oradan oraya. Somut bir şey yapmadan.

Şu an hiçbir şey yapacak hal yok. Biraz aylaklık vakti. Sonra da bakarız. Yapılacak işleri, okunacak kitapları bir sıraya sokarız.




görsel: http://www.turkiyeobjektif.com/Iftar-ve-sahur-sonrasi-hazimsizlikla-siskinlige-iyi-gelen-bitki-cayi-tarifleri-haber-672.html





Pazartesi, Kasım 16, 2015

Başlıksız.

Moralimi yukarı çekmeye geldim. Çünkü asabım bozuk dedikçe hayat bana ceza gibi daha beterini gösteriyor. O yüzden güzel şeylere odaklanmaya çalıştım ben bugün. Bloga yazmak da beni mutlu eden şeylerden biri örneğin. 

Hiç bir şey yapasım yoktu. O yüzden küçük sıradan şeyler yaptım ben de ve yaptıkça bir listeye yazdım. Alt alta yazdıkça yaptığım ufacık şeyleri, bana biraz moral oldu. Ojelerimi sildim. Bir kalem iştir o da nihayetinde. Hem sanki bana "bakımsızsın" diyorlardı, sıyrılmış boşluklardan gözüken tırnağın kendi renkleri. Sonra çiçekleri suladım. Ve çiçek sulama şişelerini doldurdum. Bir sonrakine hazır olsunlar diye. Hafif kazandığım ivmeyi fırsat bilerek yerleri makineyle geçtim. O hep çok iyi gelir. Silmedim. Sadece makine geçtim. Belki bundan sonra böyle yaparım hep. İki haftada bir siler, ama her hafta makine yaparım. Sonra yapmam gereken bir ödeme vardı. Onu hallettim. Sonra geçmiş bir haftalık menüden bu haftaki yemek listesinin kabasını çıkardım. Sonra da iki posta dışarı çıkıp alışveriş yaptım. Yemek alışverişi tamam. Sadece pişirmesi kaldı.

Romanda hangi aşamada olduğumu sana anlattım mı ben? Galiba fırsat olmadı. Birinci taslak bitti, yalnız şöyle; boydan boya yazmadım satır satır. Hatta bazı boşluklar da var konuda. En son sahne listesi çıkarmıştım. Sahne listesi tam bitmedi fakat konunun tekrar baştan ele alınması lazım. O yüzden o sahne listesini daha da geliştirmek yerine, onu geliştirilmesi gereken birinci taslaktan sayıyorum. Nasılsa onun başı, ortası, sonu belli. Kafamın tam çalıştığı bir gün girişeceğim. Aslında birinci taslak dediğim şeyden de gayet güzel roman olur yazsam ama bu konunun potansiyeli daha yüksek. Onu değerlendirmek istiyorum.

Şu an hayatımda iyi giden tek şey şu roman. Müzik pamuk ipliğine bağlı. Hala.

Bu akşam beni güzel bir film paklar. Microcosmos'u izleyeyim dedim geçende. Tamam görüntüler muhteşem, çok da ilginç ama yarım saatin sonunda bitse de başka şey yapsam dedim. Konusuz çünkü. Bir karıncayı gösteriyor, on beş saniye, sonra alakasız başka bir böceği gösteriyor. Çekimler filan müthiş ama böyle birbirinden alakasız börtü böcekleri peşpeşe kaç tane izleyebilirsin. Ben yarım bıraktım. Ki belgesele ayılıp bayılan bir insanım.

Gazeteliğin dördüncü kenarını da çevirdim. Astarı diktiğim zaman sana resmini koyarım. Şu an astarsız kullanıyorum. 

-   -   -   -    -   -

Kendime bir film aradım. Bulamadım. Bugünlük bu kadar. İyi geceler dünya. Daha güzel günler göster bize. 


Cumartesi, Kasım 14, 2015

B.ktan.

Mutsuzum. Keyifsizim. Yazılara baktım bu haftanın başında da böyleymişim. Yok. Olmuyor. O yana dönüyorum, bu yana çekiştireyim diyorum, gene mutsuzluk. Güzel şeyler de var. Yok değil ama. Ama...

Bir tane yazı yazdım. Yayınlamadım. Sonradan yazdığıma pişman olabilirdim. Özel hayatımla ilgiliydi.

Bu dersler beni zorluyor. Dediğim gibi, güzel yanları da var, yok değil. Ama şu sıralar güzelliklerle zorluklar galiba başabaş gidiyor.

İnsan ilişkileri de zorluyor.

Ve şu kahrolası gündem. Ne boktan bir seneydi, durmadan saldırı. Durmadı bombası, terörü, ölümü. Sanki üç haftada bir tanıdıklarımın ya da tanımadıklarımın bulunduğu yerlerde bombalar patladı, insanlar öldü başka insanların çıkarları uğruna. Televizyonda bir kanalda biri söyledi. Papa demiş ki, orda burda dağınık şekilde Üçüncü Dünya Savaşı var. Yani savaş. Coğrafi olarak kopuk kopuk. Ama savaş bunun adı diyor. Demiş. Beyrut'ta da bir olaylar olmuş. Ama televizyon izlemediğim için ve fb'ta Beyrut'ta oturan bir arkadaşım olmadığı için ne olup bittiğini bile bilmiyorum. Araştırmaya elim varmıyor. Yeter. Bilmek istemiyorum.

Hayır, bombalar patlıyor, insanların hayatlarını kaybetmelerine üzülüyorsun zaten, sonrasında artçı sarsıntı gibi insanların verdikleri tepkilere de tepen atıyor. Belki benim hiç bir şeye tahammülüm kalmamış olabilir. Ama herkesin profil resmini böyle olaylarda değiştirmesi bile bana batıyor. Profil resmi aktivisti. Oturduğun yerden. Oh ne güzel. Oyun oynuyoruz sanki. Kaleye mum dikiyoruz. Ben de! Ben de! Ay aman bilmiyorum. Ben de yaptım profil resmini değiştirmeyi. Soma faciasında. Belki de o zaman felaketlerin arası bu kadar yakın değildi. Her gün profil resmi güncellemiyorduk. Şimdilerde belki oyuncağa döndü.

Şimdi birileri de benim bu tepkime sinir olacak. Buyur. Buradan yak.

Yorulduk be. Vallahi kalbim yoruldu. Topluca ölelim o zaman bitsin gitsin. Böyle taksit taksit eziyetli oluyor. Ayh...

Ben gidip yatıyorum. Zaten bugün uykumu da alamamıştım doğru düzgün. İyi geceler dünya.




Pazartesi, Kasım 09, 2015

Bir mikindirik batarya.

Gün erkenden kararmaya başladı bile buralarda. Asıl Kasım'ın kasvetini bundan sonra göreceğiz.

Tuhaf hallerdeyim. Mutlu muyum keyifsiz miyim bilmiyorum. Dünden daha iyiyim onu biliyorum sadece. Dün moralim diplerdeydi. Gece yatmadan, yarın muhteşem olsun dedim, içimden. Dua gibi, niyet gibi. Gece yatmadanki ruh halinin uykuna, oradan da ertesi güne etkisini çok gördüm kendimde. Gece kötü kötü rüyalar gördüm, sonra da sabah kurulmuş oyuncak gibi altı otuzda gözlerimi açtım hem de uykumu tamamen almış ve dinlenmiş halde. Gece dokuz buçukta yatağa girmiştim.

Bir dolu iş gördüm, başka zaman iki günde filan anca üstesinden geleceğim işler, kim bilir saat kaç olmuştur şimdi dedim, ona çeyrek vardı daha. Böyle bereketli bir gün aslında. Bak hala daha gün bitmedi. Hava karardı ama gece başlamadı bile.

Dün canımı sıkan konu, uyandıktan kırk dakika filan sonra tık diye kafamda çözüldü kendinden. Tıkırt dedi rayına oturdu. İnanılır gibi değil. 

Sonra kahvaltımı filan bitirdim. Sonbahar battaniyesini hurca kaldırdım, ortalıkta ve dolapta dağınıklık yapan yaz ayakkabılarını da ayırdım. Bulaşık makinesini filan çalıştırdım. 

Sonra da günlerdir yüreğimi tüketen şu Çin'den beklediğim alışverişin durumunu anlamak için nette vardığı söylenen İstanbul'daki posta şubesini aradım. Muhtemelen ilk telefon eden bendim saat sekiz buçuğu, yani onların mesai başlangıcını, az geçiyordu. 

Çok mu gerekli bu telefon sanki diyordum kendime, bir yandan. Bir yandan da, et sen et, sonra memnun olacaksın diye hissettim içimden. Hani patron angarya bir iş verir ya, yaparken hiç inanmazsın, kendim için yapmazdım dersin. Fakat yaptıktan sonra, patron haklıymış, yapılmalıymış bu gereksiz gözüken iş, patron işi biliyor dersin ya. Sonra bu da bana ders olsun da dersin, ama genelde olmaz o başka. 

Postane telefonundaki kızın sesi çok sevimliydi. Hani kafa bir arkadaşın olur. Öyle bir sesi ve konuşması vardı. Oradan anladım zaten işlerin yolunda gideceğini. Dedim ki yurtdışından kayıtlı postam var, gerisini o halletti. Evet bizde zimmetli. Henüz dağıtıma çıkmamış, nette dağıtımda olduğu gözükse de dedi. Hah. İşte. Bana bununla gel. Çünkü nette "dağıtılmaya çalışıldı" gibi muğlak bir ifade vardı beni rahatsız eden. Sanki gelmişler ve beni bulamamışlar. Halbuki kaça kadar onları bekledim ben o gün. Gelen giden olmadı. Ama nasıl kanıtlayacağım? Kime anlatacağım? Meğer daha dağıtıma çıkmamış. Amanın çok sevindim.

-Bugün evde olacaksanız bugünkü paketlerin arasına alayım onu dedi. Hiii canımsın. Sarılıp öpecektim. 

Valla üç haftadır bunun stresini yaşıyorum ben burada. Üç haftadır adım adım bu gönderiyi takip ediyorum. Problemli bir alışverişti. Ve kesin bir bokluk çıkacak, paketten saç fırçası filan çıkacak laptop bataryası yerine diye bekledim son ana kadar. Fakat öğleni az geçe postacı kapıyı bir kere çaldı. Hatta bak şöyle. O kadar bekledim ki o anı, videoya filan çekesim geldi. 

-Kim o?
-Postacııı.

Ohhhh...Çok şükür kavuşturana. Dünya varmış. Geldi batarya en sonunda. Bağrıma bastım postacıdan alıp. Saç fırçasından ağır, batarya olma olasılığı yüksek paketi açtım, postacıya teşekkür edip yolculadıktan hemen sonra, kalbim hala pırpır. Ya kullanılmışını kakaladılarsa? Ya şarj olmuyorsa. Sonradan okuduğum yorumlarda çalışmayan batarya yollamış bunlar başkasına önce (sonradan aklım başıma gelir hep, sonradan). Kesin benimki de öyle olacak. Zaten bir ulusal bayram dediler, bir de beş gündür elektriğimiz yoktu dediler. Bana çok zırva geldi. Ama Çin'in bir bölgesini sanırım sel bastı. Ben on saniye filan tv açmıştım. Dünyadan bihaber yaşadığım için onlara şans verdim. Hadi dedim. Görücez. Hele bir çalışmasın o batarya. Buradan taa Çine öyle bir fırlatırım ki kafanıza tak diye denk gelir yeminlen. Taktım fişe. Doluyor. Oh.... Çok şükür. Ya şarjı tutmazsa? Saat tuttum. Yarım saatin sonunda ilkokul problemi gibi denklem çözdüm. Bir batarya 15 dakikada yüzde 4 boşalırsa tamamen boşalması ne kadar sürer. Sonuç: 375 dakika. Böl altmışa. Yaklaşık yedi saat. Hmm tamam. Galiba oldu bu iş. Vallahi oldu. İşe yarar bir batarya alışverişi yaptım. Geçen sefer Kadıköy'deki o meşhur handan almıştım, ve kazıklanmışlık hissi peydahlanmıştı ruhuma. Bu sefer nitekim yarı fiyatına satın aldım. 

Günün en büyük mutluluğu buydu blog. Altı aydır, daha bile fazla, laptopun bataryası şarj tutmuyordu. Hep şarj kablosuyla kullanıyordum. Artık canıma tak demişti. Yetkili servis aradım haldır haldır. Bir dolu angarya. Bulamadım. HP'nin göya bir hizmet numarası var. Seni gene online bilmemneye yönlendiriyor, ona bas, bunu tıkla, dön, dolaş. Sağol biz de oradan geliyorduk zaten. Kısır ve boş bir döngü. Bir sonraki hiçbir şeyim HP olmayacak. Özellikle uzun vadeliyse. Hem de elektronik aletlerde on sene yedek parça bulundurma mecburiyeti varmış. Ama kime anlatacağım derdimi? Muhattap yok.

Bak şimdi aklıma geldi. Ben bu laptopu almadan, HP'nin yedek parça problemini okudum. Fakat o zaman dedim ki, varsın yedek parçası olmasın dayanıklıysa. Hangi yedek parçayı ne yapayım demiştim. Dayanıklıysa yedek parçaya gerek kalmaz. O zaman bilmiyordum ki pillerin zamanla eskidiğini. Hmm.

Neyse şimdi bu laptop'un ömrü biraz daha uzadı. Benim kadar uzun kullanan var mıdır bunu acaba. Üç kere filan fan'ının tozunu aldım, açıp. Üç kere de batarya değiştirdim. Dört buçuk senedir kullanıyorum. Memnunum da. İki sene daha beni götürür. Sonra da bakarız. Çalışan bir aleti çöpe atmak kadar saçma gelen bir şey yok bana. Tüketim toplumu işte. Dünyanın kaynaklarını tükettiğimizi anlayıncaya kadar bu delilik devam edecek. Sonra bir gün duracak. Ve tersine dönecek. Gör bak. Küçük Joe söylemişti dersin.

Bugün başka neler yaptım. Telden gazeteliğin üç kenarını çevirdim. Dördüncü kaldı. Gitarda ve çakma org'da Yine bir Gülnihal'in notalarını çalmaya çalıştım. Ama çabuk yoruldum. Orgda biraz birşeylere benzedi de gitar beni tüketti. Çünkü gitarda daha tellerin notasını bilmiyorum. Hangi nota nerde. Bir de porteyi okuyamayınca iyice ızdırap oluyor. Org gitara göre çocuk oyuncağı. 

Sonra biraz örgü ördüm, yatak örtüsünü. Biraz romanın başına geçtim. Müzik dinledim. Göksel'den Sen Bensiz Ben Sensiz'i dinledim. Bu kadar güzel yorumladığını daha önce farketmemiştim. Sadece kulağıma hoş gelirdi, beğenirdim. Şimdi olağanüstü güzel geliyor. Fotoğraf çekmeden önce ve sonrası gibi. Musiki'den önce ve sonrası olacak sanki. Sırf bunun için bile değer. 

Şimdi de canım hiçbir şey yapmak istemiyor. İstesem bir film koyarım. Bir belgesel. Ya da biyografik belgesel. Kitaplarım var okunmayı bekleyen. Tesla'nın biyografisini aldım Pandora'dan. Bülent Çallı'nın Simsiyah'ı var. Ona biraz başladım ama çok karanlık. Gene de sonradan sarabilir. Ama Kasım kitabı değil bence. Onu daha sonra okuyayım okuyabilirsem. Kitap okuyamamak beni kahrediyor. Gazeteliğin dördüncü kenarını çevirebilirim. Son dersi çalışabilirim. Oje sürebilirim ellerime. Yemek yapacağım orası kesin de. Sana son pratikliğimi söyleyeyim mi. Salataya limon yerine mandalina sıkıyorum. Limonlar çok pahalı mandalinalar da çok ekşi çünkü. Çok yakışıyor. Dene bak. Ama işte canım birşey yapmak istemiyor. Dün gece de böyleydi. En son gidip yatmıştım. Arabam olsaydı. Biraz dolaşırdım çıkıp. 

Ben gene gidip yemek yapayım. İyi geceler dünya.


Not: Hala burayı okuyup oy vermeden geçip giden var. Gördüm sizi sobe. Lütfen iki saniyenizi ayırıp kadın ya da erkek olduğunuzu (web sürümünde) profilimin altındaki ankete oy verme yoluyla belirtir misiniz. Çok sevinirim. Teşekkürler.

Pazar, Kasım 08, 2015

Cumartesi gecesi, evde.

Dur, bak. Ortam yapayım kendime. Tütsü yakayım bir tane. Bir de Cumartesi gecesi, ev, sakin ve keyifli ortam müziği bulayım. Sonra başlayalım muhabbete.

*   *   *   *   *   *

Çerezler ve içki de tamam. Müzik tam istediğim değil ama. Jehan Barbur radyoyu deneyelim bari. İkinci parçada kalbimi fethetti. Eksik bir şey, Ezginin Günlüğü. O zaman başlayalım.

Bugün ders vardı. Benden nefret etmezsen bir itirafım olacak. Ama edeceksin biliyorum. Ayran gönüllü diyeceksin. Aaa şekerim sen de çok kararsızsın, senin ipinle kuyuya inilmez diyeceksin. Evet. Söylüyorum. Cayasım geldi. Tempo çok ağır fakat en fenası kendimi geri zekalı gibi hissettirmesi. Melodiyi en son oturtabilen benim sınıfta.

Zaten geç uyandım sabah. Ama o bir şey değil, asıl yetişesim gelmedi. Canımın istediği saatte gittim bugün. Bir ayağımın sapasağlam müzikte olması çok güzel tabii ama bana en uygun ders programı orası mı. Bundan emin olamadım. Sonra kalktım sallana sallana gittim. Repertuar dersinden bir öncekinin başına yetiştim. Yani zilden on dakika filan sonrasına. Girdim. İyi ki girmişim. Önemli dersti. Bugünkü dersler hep önemliymiş. Bilemedim.

Sonra ara oldu. Oradaki koro arkadaşlarına içimi döktüm. Ve hiç beklemediğim bir şey oldu. Moralimi o dipsiz kuyudan kova çeker gibi hooop diye yukarı çektiler hep beraber. Ay sosyallik ne güzel şeymiş meğer. Ne güzel şeyler söylediler başka. Müzik birleştirir, siyaset ayrıştırır dediler misal. Birleşelim mealinde. Güzel şeyler konuşuldu. Düşününce şimdi. Yani yola devam canımcım. İnsan denen mahlukatın güzel yanı da pek güzel var ya. Başka türlü çekilmez bu hayat, bu dünya. Kesinlikle. Çekilmez başka türlü. Güzellik lazım sık sık. Güzel sözler söyleyen, güzel insanlar lazım bize, hepimize.

*  *  *  *

Yarın biraz program yapmalı. Zaman kısıtlı, doğru değerlendirmeli. Müzik insanı disipline sokar diye duymuştum. Spor için mi derlerdi yoksa. Yazı için sahne bazında hedef koyabiliyorum artık. Şu kadar sahne eklenecek bu hafta diye. Şu salona illüstrasyon bulmak istiyorum - tercihen kedili ya da kahveli- sonra da onları çerçevelere koyacağım, karşımdaki duvarın çerçevelere ihtiyacı var. Bir de koltuğun arkasına raf ve çerçeve de eklemek istiyorum ama çok masrafa girdim şu sıralar. Biraz ağırdan gitmek gerek.

Bu gece saatler de geri alınacak.

Şu an hala gevşek gevşek rahatlama saati.

İyi geceler dünya.




Not: Blogun web sürümünde sağda, profilimin altında yeni bir anket var. Kadın ve erkek oranını merak ediyorum ziyaretçiler arasında. Lütfen kimse benim oylamam ne fark edecek ki demesin. Sadece burayı bile okuduysan senden ricam, beş saniyeni alacak. Şimdiden teşekkürler.



Cuma, Kasım 06, 2015

Üç top.

Uzun ve güzel bir gündü. İstanbul pırıl pırıl güneşliydi, kasvetiyle nam salmış Kasım'a inat. Ben de kaçırılmaz bu dedim, çıktım bir saat yürüdüm ışıl ışıl bir gökyüzünün altında.

Ama asıl, sabah nasıl olduysa makul bir saatte uyandım. Kahvaltımı yaptıktan sonra, dün moralimi onca bozan romanın başına oturdum. Beş dakikada tıkanıklık çözüldü. Taze kafanın gözünü seveyim (bir kere daha). Dün neden o kadar moralim bozulmuş, onu da anladım. Çünkü henüz kurulu bir sistemim yok ve daha önceki roman yazma denemelerinde şu anda bulunduğum aşamanın kenarından bile yürümedim. Dolayısıyla sistem yok ortada. Sistemsel bir sorun varmış. Belimi onca bükmesi ondanmış. "İlham gelmedi yazamıyorum" gibi değil.

Yalnız bundan sonrası artık hep tecrübesizlik suları, orada yüzeceğim. Baştan bil ki yılma güzelim. İki iş birden yapıyorum. Hem sistem icat ediyorum, hem de romanı yazıyorum bir yandan.

Hani en son varmak istediğim nokta sahnelerin excel dosyasıydı ya, bugün, şu andaki iki sayfalık özetten, garantili on tane sahne çıkardım. Çok şahane oldu çünkü arada kalan boşluklar lap diye ortaya döküldü. E bir yandan da o çok istediğim ve bana iki gün önce uzak bir hayal, hatta ulaşılmaz gelen liste gerçek olmaya başladı. Artık özet ve sahneler arası git-geller olacak. Öyle öyle dolacak. Sahneleri de sıralamadan koydum sonra da sıra numarası verdim. Artık o yabancı sitelerdeki index card'lara yazmaların hangi ihtiyaçtan türediğini anladım. Sahneleri yazıyorlarmış oraya meğer.

Hiç bu aşamaya gelmemiştim ki. Ben ortadan bodoslama bölümleri yazardım. Sonra da kalırdı yazdıklarım öyle. Onlar da tecrübeymiş şimdi buraya yazınca anlıyorum. Hey gidi. Basamakmış onlar. İlk basamaklarmış. Hani arabayı çalıştırırken marşa basarsın ya. İlk bir- iki'de motor çabalar, üçüncüde tam devir yapar. Bu da onun gibi. Ve ben hala- hala - inanamıyorum bu romanı sonuna kadar götüreceğime. En son diyordum ki, o liste ortaya çıktığında inanacağım. Bunu dediğimde o liste bir aydan önce önüme düşmez diye de düşünüyordum. Al işte iki gün. Ve ben gene inanamıyorum. Höf.

Neyse işte. Roman tıkanıklığına yirmi dakika çalışıp da ortalığı sakinleştirdikten sonra hadi dedim, günüm güzel olsun, normal insanlar gibi üç öğün yiyeyim, romandan sonra yürüyüş, yürüyüşten sonra yemek yaptım, salatalı, tatlılı mükellef öğlen yemeği. Sonra da müzik çalıştım. Salı günkü şarkıları usul vurarak tekrarladım. Biraz oturur gibi oldu. Bundan sonra böyle. Çalışmalı. Sonra da erkenden derse gittim.

Son anda yetişmek çok can sıkıcı oluyor. Sevmiyorum. O sınıfa geç giresim yok. Beşiktaş da ders saatine yakın çok tıkanıyor. Başka türlü gideceğim bundan sonra. Yani bugün erkenden derse gittim. Orada bekledim. O da çok iyi oldu. Telaşsız.

Sonra ders. Dersten sonra ev. Evde hazırlanması kolay iki çeşit yemek: çorba ve pırasalı havuçlu kiş. Meyve. Yemekler ısınırken, Euronews. Sonra biraz Fb 'u açtım ki amanın. Hakan Günday, Le Prix Médicis yabancı yazar ödülünü almış. Tabii ki sabahki zaferim birden söndü kendi adıma, fakat çok sevindim. Daha'yı okumadım. Bende Malafa ve Azil var. Daha'yı da eklerim aralarına bugün yarın.

İşte böyle. Biraz Musiki'nin hayatımdaki yerine alışmaya başladım. İlk hafta başka hiç bir şeye yer kalmıyordu. Nerede yürüyüş, nerede roman yazmak, nerede derse çalışmak, hatta nerede yemek yapmak. Bugün makyaj yapmaya bile zaman bulabildim. Hem de derse de rahat rahat gittim. Ama Musiki'de şarkı söylemenin güzelliğine de alıştım, kötü anlamda. Artık bana o kadar olağanüstü gelmiyor. Normal geliyor. Bu fena. Ooooof. İlk gün nasıldım, şimdi nasılım. Balayı bitti mi diyelim buna. Ne diyelim?

Şu günlerde hayatı yaşama biçimime bir benzetme bul deseler, havada üç top çevirenler vardır ya, ona benzetirim. Dikkati elden bırakmayacaksın. Ve herşeye sırasıyla yer vereceksin. Biri yazı, biri müzik, biri günlük gereksinimler (yediğin, sporun, evinin düzeni). Mesela, telaşla bir yerden bir yere geçerken, önünden geçen güzellikleri de kaçırmayacaksın. Şunu bugün çekmedim, iki gün evvel fakat güzel bir örnek.

Günbatımı. Kanıksamamak. Görmek. Beğenmek. Değerini bilmek.




Çarşamba, Kasım 04, 2015

Kendi kendime.

Mutsuz desen değil, keyifsiz desen daha yakın ama o da tam değil, bir tuhaf hallerdeyim.

Evin dağınıklığını bir ay uğraşsam toplayamam sanıyordum geçen Cumartesi. Daha beş gün dolmadan topladım. İnanmazsın. Sırf buna bile keyiflenebilir insan. Ama yok.

Roman. Stop etti. Çok fena. Hiç bir daha yola çıkamayacakmış gibi. Buraya kadarmış gibi. Muhtemelen bundan. Ne kadar etkiliyor moralimi ama. Bak bütün işler bitti. Bir sürü vaktim var. Ama elim gitmiyor. Oturamıyorum karşısına. Oturduğumda boş geçiyor zaman. Oraya buraya salınıp, salınıp, geri geliyorum.

Meta- yazmalı. Buraya değil. Halbuki ufak tefek bir şeyler yazabildim de bu sabah. Meta diyorum kız sana. Hala buralardasın. Hayde. Kalk. Bak gün ne güzel. Senin elinde. Yazarsan metaları, çözeceksin. İnan ki bak. Metalar bir çeşit büyücü şeysi. Bir çeşit sihirli değnek. Sihirli sözcük kazanı. Oraya acı acı şikayet sözcüklerini döküyorsun, öbür ucundan roman konuları şeklinde çıkıyorlar. Valla. Kaç kere oldu. Olmadıysa söyle. Bir kulunç var. Yazarsan ortaya çıkacak ayan beyan. Ortaya çıkarsa hava eritecek onu kendi oksijeniyle. Belki iki kulunç da olabilir ama. Onu şimdiden bilemem. Hadi bak. Hem ev de dertli toplu. Sonra kendini çok mükemmel hissedicen. Böööyle havalarda filan. Saçlarını savurarak gidicen evin içinde. Haydi o mendebura haddini bildir. Sen yaparsın. Belki bugün tek seferden olmasa da. Haydi git karşısına otur. Yirmi dakika çarpı iki süre tanı kendine. Arada duraklamalı. Olmazsa o zaman bırakırsın. Ertesi güne. Sonrası için de keyifli bir şeyler planla.

Haydin kalktım ben. Çok boş bir post oldu. Affet.



görsel:http://www.laurenmarinigh.com/job-hunt-frustration/

Pazartesi, Kasım 02, 2015

Yorgun (2)

Saat beş buçuğa geliyor. Dolu dolu çalıştım bugün blog. Şu an bitik haldeyim fakat mutluyum. Gün boşa gitmedi. En önemli işleri hallettim. Şimdi de kakuleli sütlü neskafemi yudumlayıp, dondurucudan çıkarıp fırında çözdüğüm kekleri yanıma aldım. Bugünden itibaren beyazdan kırmızıya döndürdüğüm koltuğa uzandım, en sevdiğim işlerden biri olan bloguma yeni post giriyorum. Daha da hava kararmadı.

Sabah kahvaltıdan hemen sonra romanın başına oturdum. Zor bir yere geldi dayandı, moralim bozuldu bugün. Ayrı bir blogu sırf bu yazı işine ayırana kadar burada yeri geldikçe yazayım. Meta-.....  diye çalışma sayfalarım var. Mesela meta-tema. Ya da meta-karakter. O sırada ne üstüne çalışıyorsam ve beni zorluyorsa, onun metasının sayfasını açıyorum ve zorlanmamı birisine anlatıyormuş gibi yazıyorum. Bazen sırf birisine anlattığın için sorunların çözümü kendinden ortaya çıkar ya (boşuna mı Psikoloji'ye gönül verdik). Onun için yapıyorum. Bazen o an, o dakika çözülmüyor hemen. Ama yolu yarılıyor desem inan. Çok faydasını gördüm. Tarih de atıyorum. Mesela bugün bu romanın ilk meta-sayfasını okudum. Aynı duyguları tekrar yaşıyormuşum. Belki daha hafifi olabilir. Ve tamamen çözmedimse de gene yol aldım bugün. Yerimde saymadım. 

Mesela yazıyla ilgili yabancı sitelerde, hep ilerlemeyi kelime sayısından hesaplarlar. Ben öyle yapmıyorum. Ben fikir bazında hesap yapıyorum. Yeni bir fikir geliştirdim mi, eskisine ekledim mi. Ona bakıyorum. Sözcük bazlı hesap şu aşamada hiçbir şey ifade etmiyor. Şu sıralar romanın çatısını kurmaktayım çünkü. 

Bir yandan da evin işlerini hallediyorum iki gündür. Bankada da ufak tefek bir işim vardı, onu da hallettim, çıktı aradan. En önemlisi de kafamdan çıktı.

Hala yapamayacaksın, bitiremeyeceksin o romanı, beceremeyeceksin elinde kalacak diyen bir mendebur iç sesim var. Sanırım bitene kadar susmayacak. Biraz çelimsiz çıkıyor o sesi artık ama hala çıkıyor. Bugün önemli bir şey anladım. Bazı gün zorlamanın hiç alemi yok. Taze kafayla yazınca daha verimli kullanılıyor zaman. Bugün yaptığımı dün gece asla başaramazdım. Bir de her oturuşta illa bir ilerleme kaydedeyim diye kasmak çok gereksiz. Bazı gün olmuyor. Olabilir. Ertesi gün gene denersin. Ne var.

Ara verdim. Köfte yaptım. Bulgura pişmiş soğan ekledim. Soğansız pişirmiştim hiç güzel değildi. Akşam yemeğini yedim bitti. Yarım saat hiçbir şey yapmadan oturdum. Hala daha kendimi çok bitkin hissediyorum. 

Fb'tan çıksam diyorum. Fikirlerini önemsediğim insanlarla gerçek hayatta hiç karşı karşıya gelme fırsatım olmuyor. Bir sene, iki sene neyse de hep böyle gidince bu sanal "haberleşme" artık bana anlamsız geliyor. Ya da dursun ama ben çok girmeyeyim.

Birazdan ekopolitik programı başlayacak. O da gözümden düştü ikinci izleyişimde adamların politik eğilimleri bana çok ters geldi. Dolu insanlar oldukları belli ama politik duruşları bana çok ters. O kadar bilgiyle nasıl böyle politik görüşlere sahip oluyorlar hayret.

Şimdi gidip bir el satranç oynayayım. Dün bir el aldım. Uzun zamandır alamıyordum. Bu akşam da benden başka bir hayır gelmez. Erkenden gidip yatmalı.

İyi geceler dünya.



not: az kalsın unutuyordum. Statcounter'ın ayarlarını düzelttiğimden beri blogspot'la verdiği sayılarda tutarlılık başladı. Yani yüksek olan sayı doğruymuş. Eksik gösteriyormuş bana ta ne zamandır statcounter. Kaç katı insan ziyaret ediyormuş burayı da haberim yokmuş. Bazı gün yedi misli diyorum sana. Az mı? Son ana kadar bilemedim hangisi doğru. Şimdi biraz içim rahat etti. Sağolun varolun :)