Cumartesi, Ekim 31, 2015

Yorgun.



Yorgunluğa en çok yakışan ardından gelen, dumanı üstünde tüten sıcacık bir duş. Şöyle bir sıyırıp alacak teninden, kaslarından o istenmeyen pis gerginliği. Helva gibi olacaksın. Yumuşacık. Küçük ışıkları yakacaksın. Ev sessiz ve loş olacak. Kafa dinleyeceksin. Yanıbaşımda kakuleli neskafem ve bir kavanoz nutella, kaşıklı. Şşş söyleme sakın kimseye. Arada, kırk yılda bir, nutella alırım ben eve.

Dersten döndüm. Bütün öğleden sonra derste geçti. Alışık değil bünyem. Anla ne kadar yorulduğumu. Yol da cabası. Boğazı geçtim iki kere.

Dün biraz romanın başına oturdum. Hiç sormuyorsun nasıl gidiyor diye. Ben söyleyeyim. Tahminimden daha iyi gidiyor. Şu ana kadar pek büyük bir tıkanma yaşamadım. Ki, iki günün birinde illa tıkanır sanmıştım. Geçen gün bir başına oturup boş kalktım, ama hiç formumda değildim o gün zaten. Bilerek denedim kendimi. Nitekim sonuç alamadım. 

Dün ise yeni bir- iki fikir daha eklendi romana. Karakterleri oluşturma aşamasındayım. Şöyle bir makale buldum, çok faydalı oldu. Karaktere üç özellik belirliyor, ve bu özellikleri birbiriyle çatıştırıyor, özetle. Aslında dün epey çalışmışım. Şimdi anlıyorum. Saat 21.00 'di başına oturduğumda, kalktığımda gece yarısıydı. Sayfalar dolusu not aldım. Bu akşam da başına otursam mı oturmasam mı bilemedim. Ancak attım günün yorgunluğunu şimdi. 

Yarın erkenden taze kafayla daha sağlıklı bir iş çıkar. Bir an evvel bölüm listeleme kısmına ulaşasım var. Excel'de o tabloyu yazayım bitsin istiyorum. Ama sıra ona gelene kadar, ohooo. Bölüm listeleme aslında planlamanın son aşaması. Sonra gerçekten yazı kısmı başlayacak. Henüz hikayeyi oluşturma-planlama aşamasındayım. 

Bu sonbahar da böyle geçiyor blog. Değişik. Hafif. Hoş. Keyifli. 

Yarın romanı çalıştıktan sonra biraz evle uğraşmak gerek. Kışlıkları hurçlardan çıkardım. Yazlıkları da gerisin geri hurçlara koydum geçende. Şimdi koltuk kılıflarını geçirmem lazım. Silip süpürmem lazım. Salonu elden geçirmek ister. Banyoyu temizlemek gerek. Şöyle bir sıfırlansa ortalık iyi olacak. Diğer önemli konulara odaklanabileceğim.

Sakin bir Cumartesi akşamı. Burnumda kakulenin bana çağrıştırdığı o muhteşem Güneydoğu Anadolu gezisi. Kakule kahveye çok yakışıyor gerçekten de. Tavsiye ederim, bir dene. Bir yeşil kakulenin tanelerini boşalt neskafe kupana. Sonra bana fikrini söyle. Keşke kakuleli tütsü yapsalar.


görseller:http://realbeauty101.typepad.com/real_beauty_101/2007/12/hot-steamy-show.html
               http://www.alternatifterapi.com/icerik/kakule

Cuma, Ekim 30, 2015

Terliklerimle gelsem sana *

Ergenlikten çıktım geçen günlerde. Tam tarih bile verebilirim. Öyle paldır küldür çıktım çünkü. Yetmişti artık. Hiç çıkamayan var mıdır acaba? Hani altmış yaşına gelip de hala kendini bulamamış insan var mıdır? Sor şimdi bana: nasıl anladın çıktığını? Kendimi buldum çünkü. Öyle sağlam döşenmiş gibi ruhumun parkeleri artık. Üstüne basabiliyorum korkmadan. Acaba bu mu, şu mu diye tereddütlerim bitti. Yerleri sanatla döşedim. Lazımmış. İstiyormuş. Ruhum. Duvarlardan sonra yerleri de hallettim.

Kırk dördümdeyim evet. Söylemek istedim. Benim gibi geç kalmışlara yolu kolaylatmak adına. İçiniz rahat etsin. Bir yerde okumuştum. İnsan yirmisinde hala kendini arar yazıyordu. Sanırım ben o zaman on sekiz filandım ve artık kendimi bulduğumu sanıp yuh filan çekmiştim. Demek daha yolum varmış.

Psikoloji'de, hatta çocuk psikolojisinde, "gaucher contrarié" diye bir terim vardı. Türkçe'sini elbette ki bilmiyorum. Ancak tahmini söyleyebilirim: engellenmiş solaklık. Yani aslında çocuk solak, fakat sağ elini kullanmaya zorlanmış ve sağ elini kullanmaya alışmış artık. Genelde okumayı öğrenirken zorlanabilir. Sanırım birçoğumuzun içinde engellenmiş, solaklığı bilemeyeceğim fakat, sanatçılık var. Bende varmış. Engellenmiş solaklıktan da muzdaribim fakat bu konumuzun dışında. Evet çokça engellerden yana şikayetçiyim.

Sanatçı olmak.

Türkçe'de sanatçı sözcüğünün yaygın kullanımı mundar edilmiş. Bir de o var. Ağız dolusu sanatçı diyemiyorsun. Söz ağızdan çıkana kadar yamuluyor sanki. Bir yanıyla da çok iddialı. Kendi kendini sanatçı ilan edince gene sıkıntı oluyor. 'Sanatçıyım ben' diyebilir misin? Onu başkası takdir etmeli çünkü. Diyebilmelisin oysa. Benim saçlarım kestane demek kadar sade olmalı aslında. Ama kıymetin kendinden menkul oluyor. Ya...Ama mesela Fransızca'da da diyemiyorsun. "Je suis une artiste". Sanki sen öyle deyince karşındakinde bir soru işareti ifadesi oluşuyor: hadi ya, gibi. İngiliz toplumuyla alışverişim çok olmadığından mıdır sanki bunu İngilizce'de ifade etmesi daha rahat gibime geliyor. Ama İngilizce anadilime ve yaşadığım kültüre daha uzak olduğundan da bana öyle geliyor olabilir.

Halbuki değerli bir sanatçıyım demiyorum ki. Bir de insanlar bir üretim bekliyor senden. Hani nerede eserin derler adama buralarda. Öyle ya. 'Demirciyim' dediğinde dövdüğün demirler dizilidir arkanda. Elinde çekicin önünde örsün.

O yüzden aramızda kalsın yani. Bir ben bileyim bir de sen. Ama geleceğim şekillendi artık gözümde kaba hatlarıyla. Yazacağım hep. Elde bir. İkincisi daha kenarları tam net değil ama kabası müzik. Oh dünya varmış. Bir de hoşuma gidiyor bu gidişat. Şöyle önüme bakınca, keyif alıyorum. Hoş yani. Kendimi şanslı da hissediyorum bir yanıyla. Kendini bulmuş her insan böyle hissediyordur bence. Doğru notayı basmak gibi. 'Tamam, budur' dedirtir ya hani. Öyle. Hem doğru, hem de doğru olduğu için/kadar güzel.

"Terliklerimle gelsem sana,
Sonunda aşkı bulmuş gibi."*




*eksik bir şey mi var hayatımda: Ezginin günlüğü.
görsel:https://philsayer.wordpress.com/2011/11/16/why-we-should-replace-our-school-computers-with-typewriters/

Çarşamba, Ekim 28, 2015

Panzehir.

İşte günün en huzurlu saati. El ayak çekilmiş, trafiğin o arı vızıldaması gibi sinir bozucu hareketi bile durulmuş. Tütsümü az önce yaktım. Yazı yazmaya karar verdikten sonra.

Ders vardı bugün. Müzik. Bana şu sıralar çok büyülü geliyor. Büyülü, evet. Sanki hayatın bambaşka bir boyutundan girip, daha da başka bir kapısından çıkıyormuş gibiyim ders bitiminde. Ders bitimi, hepimiz sokaklara döküldüğümüzde, hayatın üstünden sanki bir kat vernik mi geçmişler desem, yok değil. Buldum bak. Hayat bir masa olsa dördüncü ayağı takılmış gibi. Hayatın diğer nimetleri, güzellikleri daha bir kıymete biniyor. Hiç böyle bir his duymayı ummazdım.

Bir de ne kadar sosyal bir uğraşmış müzik. Belki sanat dallarının içinde en sosyali. Ne resim böyle, ne edebiyat. Tiyatro, tamam daha sosyal doğru. Ama aynı şey değil. Müzik bambaşkaymış. Koro. Ne büyük zenginlik. Ne muhteşem bir renk.

Bugün zordu ders, hep çuvalladım. Hepsini yanlış yaptım. Şarkılar da çok zordu.  Usül de. Yeniydi. Uzun süre vuramadım doğru dürüst. Halen daha oturmuş değil. Şu an hiçbirinin melodisi ezberimde değil. Yarın filan üstüne gitsem iyi olur.


Bir de tüm bu mevsim dönümü çalkantılarının ortasında blog istatistikleri coşmuş halde. Statcounter'ın ayarlarını güncelledim. Şimdi blogspot'tan bile daha fazla sayfa tıklanması gösteriyor. Dün hele, rekor kırmış olabiliriz. Gerçekten bu kadar çok insana mı ulaşıyor bu sayfalar?

Küvet lazım bana şu an tam olarak. İçini doldurup, kokulu tuzlar filan katıp, hafif de bir caz müziği filan. Belki bir kadeh içki. Mum ışığı. Çok klişe gelmiş olabilir. Umurum değil. İçine yatmak istedim. Dünyadan arınıp.

Gündemi kasten izlemiyorum zaten.  Sosyal medyadan da uzak duruyorum. Gökyüzünde şahane bir dolunay vardı. Ve boğazın karşı yakasına geçtim, iki kez. Doğa ve deniz ve sanat. Dünyanın pisliğinin elimde kalmış tek panzehirleri.



Pazar, Ekim 25, 2015

Kısa kısa.

Ocakta makarnanın suyu kaynıyor. Biraz da cacık yaptım. Makarnanın peynirini de rendeledim peşin peşin. Bu akşamki menü bu. Cacık ve peynirli ketçaplı makarna. Öğlen de uyduruk geçti. Komşum aşure göndermiş. Ondan tırtıkladım. Nefisti. Bol malzemeli. İçinde bir ben yoktum. 

Yaz çok aniden kayboldu bu sene. Daha önce alıştıra alıştıra giderdi sanki. Ben de sonbahara çok yakıştığını düşündüğüm "etkinlikler"de bulundum. Bunlardan birincisi tütsü yakmak evin içinde. Bir diğeri kek pişirmek fırında. Kek aşağıdaki gibi oldu. Güzel kabardı doğrusu. Artık satırı satırına okumadan da kek yapabiliyorum. Bir üçlü ölçüler var: yumurta ve un. Bir de birli: şeker, yağ. Kabartma tozu. Limon tadını versin diye bir limonun kabuğu ve suyu. Kabartma tozunu una katıyorsun ki sıvılarda çözülmesin diye.  Gerçi yağım bitmişti. Az yağ koydum. Şekeri de keza.




Keki dün yaptım. Bugün de defter ve ayraç yaptım. Hediye etmek için. Defter dediğim aslında listelik. Listelerini yazıyorsun. O yüzden boyutu özel. Ayraç da küçük boy defterler için. Önündeki cebe kalem koyabiliyorsun. Sarı polar ve siyah keçeli olanlar benim yaptıklarım. Kese kağıdı rengindeki defter ise hazır. Ayracı göstermek için. Ayracın arkasında ince lastik var. Onu geçiriyorsun deftere, istediğin sayfadan açıyorsun. Nasıl olmuş? Güzel mi?


Şu günlerde "keşke" lerden yana dertliyim. Her şeyin başında bitiyorlar. En çok da, "keşke yirmi beş sene evvel" lerden şikayetçiyim. Ah o yirmili yaşlarım. Ne çekiyorsam onlardan çekiyorum. 

Zamanı silip başa çekemiyorsun. Yok öyle dava. Dolayısıyla keşke çok boş, çok gereksiz bir sözcük. Gel gör ki yerli yersiz lafa dalıp seni içerden tüketiyor. Şimdi var. Bundan sonra. Bir alışabilsem, ah. Bir yerine koyabilsem. Zor ama.


Hala daha yeni sezonun düzenini oturtamadım. Bir o işi halletsem sonrası çokça keyif, çokça güzellik. 

Bu gecelik bu kadar. İyi geceler dünya.




Cuma, Ekim 09, 2015

Sonbahar akşamı.

Dolapta yarım paket leblebi bulunca altın bulmuş gibi sevinmek. Spotify'da şahane bir istasyon çalıyor sakin sakin: your favourite coffeehouse, adı. Küçük ışıkları yaktım. Bir kadeh içki koydum. Leblebileri de bulunca...

Dersten döndüm. Dışarıda sonbahar havası vardı. Karanlık basmıştı bile döndüğümde. Yorgunluğu atmak için sıcak bir duşa girdim. Temiz kıyafetler giydim, parfümler sürdüm. Şimdi de sakin sakin takılıyorum tek başıma.

O sınav travmasını atlattım galiba. Ve yeni bir ortamın getirdiği doğal gerginliği. Bugün tek söyleme sırası bana geldiğinde çok rahattım. Birincide altından kalktım da ikincide çuvalladım. Olsun. Sonuçta yaptığım yanlış bir insanın böbreğine mal olmuyor ya. Ah söylemeyi unuttum. Bugün keyif de aldım söylerken. Oraya şarkı söylemeyi sevdiğim için gittiğimi hatırladım. Çok güzel sesler var ama sınıfta. Hayran oluyorum. Nasıl rahat, nasıl doğru ve dinlemesi gerçek bir zevk. Bir de bugün hoca da dedi: " canavar gibi sınıf" dedi. Şarkıyı güzel bitirdik de. Hem de daha ilk denemede.

Bir de seviyorum haftada üç sefer boğazı vapurla geçmeyi. Biraz yürüyüş de var. Ama bölük pörçük. Spordan saymıyorum ha. Yanlış anlaşılmasın. Ama harekettir işte sonuçta.

Yeraz'a burdan teşekkür etmediğimi fark ettim bir önceki postta. Unuttuğumdan değil. Çünkü ondan önce yazdığım fakat yayınlamadığım postta yazmıştım. Yazdım zaten bir sefer sandım. Ta Japonya'lardan yetişti imdadıma. Hayatıma ne büyük bir değer kattı. Her şey bir rüyayla başladı yazmıştım. Adı rüya anlamına gelen Yeraz'la doğru adresi buldum. Sonuç rüyalarımdan bile güzel yazmıştım. Teşekkür ederim Yeraz.

Aslında biraz lise yıllarına geri dönmek gibi bir his. Sadece daha az ders saati var. Dolayısıyla yaşamaya zaman kalıyor. Yayılıp güzel bir müzik dinlemeye, içkini yudumlayıp. Güzel bir filme gitmeye. Yoga yapmaya. Kişisel projeler yürütmeye. Roman yazmak gibi. Kitap okumaya. Lise'deki hayat, hayat değilmiş yahu. Ağır işçilikmiş. Üç sene boyunca. Ki iki senesi, sene sonu ağır sınavlı. Nasıl dayanmışım?  Ve hayatım ne kadar da değişmiş o yıllardan bu yıllara.

Tekrar faaliyetleri sıraya sokmaya çalışmalı bu Pazar gününe kadar.

 

Görsel: http://www.yankodesign.com/2009/11/30/glass-half-full-always/

Çarşamba, Ekim 07, 2015

Yeni Hayat.

İşte uyku vakti geldi. Ama ben birşeyler yazmadan bugünü bitirmek istemiyorum. Hayatım tamamen değişti ve benim artık blog yazmaya vaktim yok. Vaktim varken mecalim yok.

Dün upuzun bir post yazdım, sonra beğenmedim ve yayınlamadım. Şu anda da enerjim yetersiz bence. Yazı sanki kendine yeni kardeş gelmiş çocuk gibi küstü. Neyse alışana kadar herhalde diyelim, ve onu biraz hoşgörelim.

Vay blog. Çok çalkantılı bir haftaydı. Bir yandan blogun onuncu senesi sebebiyle yazdığım posta karşılık blogda yaşanan bugüne kadar görülmemiş izdiham. Bir yandan Celes'e teşekkür notu yazmam ve onun buna değer verip beni upuzun yanıtlaması, Türkiye'yi ziyaret etmek istediğini ve geldiğinde beni de görmeyi çok istediğini söylemesi ve notumu tekrar okumak için saklayacağını söylemesi. Aynı gün Musiki'de traji-komik bir sınav geçirmem, ve tabii ki de hiç ümidim yokken, başardığımı öğrenmem ve sevinçten gözyaşlarına boğulmam, ortalık yerde. Gene aynı gün, on beş kişilik bir saz ekibi eşliğinde hayatımda ilk defa bir koroda bir şarkıyı seslendirmem. Sınavın ertesi günü, onu her gördüğümde etkisinden çıkmam bir hafta süren S. ile buluşmam. Ve bugün musikinin ikinci dersinde, kalp krizi geçirmemeyi başararak (sesim totoma kaçtı, onu geç), herkesin içinde öğrendiğimiz parçayı seslendirmem.

Ay hayat allahaşkına bir soluklanayım.

Tabii ki düzenim tamamen değişti. Şu an altüst vaziyetteyim. Bütün iplerin ucu kaçtı. Alışana kadar diyeceğiz ona da. Daha dün bir, bugün iki. Ama o kadar şaftım kaymış ki, dersten eve geldim, birinin bana yemek hazırlamasını bekliyorum.

Sana sınavı filan ayrıntısıyla belki anlatırım sonra, hatta dün onu oturdum yazdım ama beğenmedim. Çok uzun oldu. Belki bir daha yazarım. Daha kısa.

Sadece şunu söylemek istiyorum: çok etkilendim. Çok et-ki-len-dim! Anlatacak binlerce duygu düşünce birikti. Müzik...Hayatımda ilk defa...Hani facebook'ta bir video var, kulağı ameliyat edilmiş bir bebek, ilk defa annesinin sesini duyuyor ya, videoda tepkisini görüyorsun. Ona çok yakın bir haldeyim.

Onca duygu iniş çıkışları heyecan ve gözyaşından sonra, artık ilk derse gireceğim, Cumartesi günü. Hala daha inanamıyorum buraya girmeye hak kazandığıma. Rüyada filan gibiyim. Kapıdan bir girdim. Sağda duvarın dibinde, ney, ud, keman, klarnet ve isminin bendir olduğunu sandığım aletlerle oturan insanlar. Hiiiiiiiii. Onbeş kişi.  Orkestra toplamışlar. Bizim için!!!! İlk ders diye herhalde diyorum. Yanımdaki kıza soruyorum. Sence hep böyle olur mu? Yok canım sanmam diyor. Ben de öyle tahmin etmiştim. Bize jest yapmışlar. Gerçek müzik!!!! Gerçek aletlerle. Ben sanıyorum ki kuru kuru bir odada şarkı söyleyeceğiz. Ay müziğin ortasına düştüm. Bunu hayal bile edemezdim. Bana göre çok büyük lüks.

Hoca: "bir Hicaz dinleyelim" diyor. Ve udla ney Hicaz dinletiyorlar anında. Höh. Bu ne? Sonra da öğreneceğimiz parçanın girişini çalıyorlar. Ve biz söylerken de eşlik ediyorlar. Nasıl ya??? Günler böyle geçemez herhalde. Böyle çalgıyla, türküyle, hep beraber şarkı söyleyerek, hem de gittikçe daha iyisini söylemeye çalışarak. İlk ders için bile olsa, ne büyük incelik! Biz müziğin tadını bir damağımızda duyalım diye.

Tabii burada parantez açmak istiyorum. İlkokulda müzik diye bir ders gördüğümü zaten hatırlamıyorum. Ortaokulda ise bir blok flüt sesi bile duymadım müzik dersleri boyunca. Sadece, teneffüste bile bu kadar enerji saçmayan çocukların gürültüsü vardı sınıfın içinde. Tek bir müzik aleti görmedik dört yıl boyunca. Ne de duyduk. Tek bir şarkı: ne dinledik ne söyledik. Dört yıl boyunca elimizdeki tek kitabın içinde tek bir nota yoktu. Çünkü müziğin tarihini anlatıyordu. Tarih kitabıydı yani aslında. Ve ben tüm bunları şimdi fark ediyorum.

Bugün ikinci ders vardı Cemiyet'te. Ve inanılmaz olan oldu. İlk iş duvar kenarına baktım. Bendir'i gördüm kapıdan ilk. Hiiii. Ay evet. Gene buradalar. Ay demek ki bundan sonra böyle galiba. Galiba udun sesine aşık oluyorum yavaştan. Çok güzel.

Evet yatma vakti çoktan geçti. Benim piller de artık tükendi. Zengin kalkışı olacak bu gece. İyi geceler dünya. Gerçeğin hayallerini bile aşsın hep.


Cuma, Ekim 02, 2015

13 Ekim 2005---

Ricamı kırmayıp, bir önceki posta yorum bırakan herkese çok teşekkür ederim. Önceki postu kaçıranlar için ise hala geç değil. Şu an da bıraksanız aynı şekilde makbule geçer.

İşte söylediğim gibi ilk blog postlarımdan biri. Blogu yayına açan kısacık yazı ve tanıtım postundan hemen sonra yazılmış. Eski blogumu merak edenlere takdimimdir. Benim de nostaljim. Tarih 13 Ekim 2005. Acı bir gün benim için. Bir şair ölmüş. Herhangi bir şair değil. Beni duruşuyla etkilemiş daha o zamandan. "O captain my captain" başlıklı yakın zamandaki postumun  başkahramanı ve ilham kaynağı. O zamanki duygularım ve düşüncelerim. Buyurun.

13 Ekim 2005 Perşembe


Geç kaldım.

Cumhuriyet kalmadı.

Once bizim evin ordakinden duydum. Canım sıkıldı. Herhalde az getirtiyorlar diye geçirip sinirlendim. İşe geç kalmıştım. Kulübe kulübe gezecek zaman değildi ama bugun Cumhuriyet almazsam sonradan çok acırım diye düşünüp bir de metronun girişindekine sordum. Cevap aynı. "Cumhuriyet bitti". Bitirmeyiverseydiniz gibisinden baktığımı gorünce:
"-Bir de karşıya sorun hanfendi."
Üüüüüüüüfffff yok karşıya geçecek vakit. Neyse hadi. Geçtik ve üçüncü kez aynı cevap: "Cumhuriyet kalmadı". Artık dayanamadım.
" Nasıl olur ? Üç ayrı yere sordum üçünde de kalmamış. Az mı getirtiyorsunuz da hemen bitiyor?"
"- Yok ondan değil; hani, olüm yazısı var ya..." Yanlış mı duydum?
"-Atilla İlhan?".
"- Evet".
Anladım. Demek herkes benim gibi düşünmüş. Ve semtteki bütün Cumhuriyet'ler tükenmiş. O'nun adına gurura benzer bir şey duydum. Ve biraz da mutluluğa benzer birşeyler. Ne kadar az yalnızmışım meğer. Gazete satıcısıyla bir an gozgoze geldik: sanki içimden geçenleri anlamış ve paylaşıyormuş gibi baktı. Daha da fena duygulandım. Off of. Geç kaldın kızım, dedim kendime, GENE geç kaldın.

Çok değil, bir- iki sene once bir sabah erkenden gazetelerimi almaya giderken karşılaşmıştık. Ben çok heyecanlanmıştım. Gidip konuşsam diye heveslenmiştim once. Sonra utanmıştım. Hem ne diyecektim. Nasıl diyecektim. Ezilip büzülecektim. Biliyordum bir türlü soyleyemeyecektim. Hem onun çok mu umurundaydı benim O'na ne kadar derin bir hayranlık beslediğimi bilmek. Onun televizyon konuşmalarından birinin benim miladım olduğunu,kendimi tam anlamıyla bulmamı ona borçlu olduğumu,ilk kez onun sayesinde yapayalnız olmadığımı anladığımı,benim asla anlaşılmayacağını düşündüğüm fikirleri çatır çatır dünyanın suratına çarpmasının benim için neler ifade ettiğini falan filan. Soyleyemiycektim butun bunları. Ve sonunda soylemedim de. Yanımdan geçip gitti. Neyse diye avuttum kendimi. Birgun ona bir mektup yazarım. Ya da kafamda iyice toparlarım ve nasolsa tekrar karşılaşırız o zaman soylerim.

Fakat geç kaldım.

Dun sabah erken kalkmıştım tıpkı o sabah gibi. Radyoyu açmış bir yandan da tembel tembel kahvaltı ediyordum. Ahmet Kaya diyordu spiker. Ve şarkısını çalıyordu. Sonra şarkı bitti. Ve başka bir spiker, titrek fakat kendine hakim olmaya çalışan bir sesle anons etti haberi. Sanki bir yakınımın olum haberini alır gibi inanamadım uzun süre. İdrak edemedim. Bütün gün düşündüm.

Atilla İlhan oldü. Ve ben geç kaldım.

Perşembe, Ekim 01, 2015

Güzel bir gün.

Çok güzel gündü, blog. Bir kere, bir haftalık yazı hedefime bir oturuşta ulaştım. Hem de zorlanmadan. Özetim artık iki sayfa. Düzeltmem lazım gerçi, ama o önemli değil. Şu aşamada düzeltmek çok zahmetsiz. Hem de karakterleri daha doğru düzgün geliştirmedim ve neresinin eksik olduğu da bu özet sayesinde kabak gibi ortaya çıktı. Yani bir sonraki mecburi durak da belli. Oh. Mis.

Bu yazı yöntemim çok sağlam yalnız, çok memnunum. Hatta ilerde, kitap yayınlandığında, yayınlanmış bir yazar olarak bu yöntemin kursunu açmayı düşünüyorum. Ya da önce yöntemin kitabını çıkartırım. Sonra kursunu açarım. Bunca yöntem kitabını, makalesini de böylece amorti etmiş olurum, hem maddi hem manevi açıdan.

Bu yöntemin en şahane tarafı, yazının en nefret ettiğim, en itici kısmını asgariye indirmesi: boşa yazmak. Bak bir ay oldu başlayalı, daha yazdığım tek bir sayfayı bile yırtıp çöpe atmadım. Öldürüyordu beni boşa yazmak fikri. Aslında bir yandan da notlar alsam, yöntem üstüne. İkisini birden bitirebilirim o zaman. Hem de unutmak, atlamak, sonradan hatırlamaya çalışmak da olmaz. Kısa kısa notlar. Bir dosya açmaya bakar. Nasılsa konunun özünü biliyorum. Sonradan geliştiririm enine boyuna.

Aaaaa...? Yoksa ona ayrı blog mu açsam? Profesyonel? Yani para kazanma amaçlı. Hem İngilizce, hem Fransızca hem Türkçe. Sonra da ekitap olarak doğrudan satsam üç dilde de? Ay bir proje daha demek bu şimdi ama. Ben sadeleştiriyorum, projeler ertesi günü kendi kendine, mitoz bölünme gibi çoğalıyorlar.

Ama o zaman kimseye hesap verme durumum olmaz, "daha bugün bir tane tazecik kitap yazmış, kalkmış hemen "nasıl yazılır" uzmanı kesilmiş" der şimdi bana yayıncı, seneye kitap çıktığında teklif verdiğim vakit. İşin yoksa adamları ikna et.

Hem de bütün altyapım hazır. Armut pişip de bu kadar ağzıma düşmemişti doğrusu. Neyi nasıl yapacağım bu kadar net olmamıştı hiç. Sanki bin kere yapmış gibiyim. Üstelik de "yapamazsın, beceremezsin" diyen iç sesimi de susturmuşken tam. İş modeli, iş modeli diye kıvranırken diğer taraftan. Al sana iş modeli. En iyi bildiğim. Ezbere bildiğim hatta. Şu an limonlu kek yapmak kadar kolay geliyor bana desem? İşin garip yanı, heyecanlı bile değilim şu an. Şaşkınım sadece. Çok şaşkın.

Neyse dur bakalım. Nasılsa fikir bir yere kaçmıyor. Bir kaç gün geçsin üstünden. O zaman görürüz neye benzediğini.

Ben başka şey anlatacaktım. Bugün yürüyüşe çıktım. Onu anlatacaktım. Bugün ikinci çıkışım. Unutmuşum bu kadar iyi geldiğini yürümenin. Öyle bir özgürlük hissi veriyor ki, sanki bir atın sırtına binmiş şehri turluyormuşum gibi. Ve kendime güvenim de artıyor. Nedenini ve alakasını bilmiyorum. Yürüyüş konusunda da hedefi küçülttüm. Her gün yürümek yerine, haftada 4 kere yürümek dedim mesela bu hafta için. Bu hedef küçültmeyi de iyi buldum ha. Her salataya nane. Çok iş görüyor.

Bir de evin temizlik faslını hafta sonunda yapmak, haftaya temiz evle başlamak da çok rahat. Sonra kafana takılıp durmuyor "ama yerler toz içinde" diye. Geriye sadece ufak tefek işler kalıyor.

Yarım saat sonra blog maceram onuncu senesini bitirecek sevgili okurum. Ekim 2005- Ekim 2015. Hey gidi hey. Çok sular aktı köprülerin altından. Hayatım yüzde ikibin değişti. O zamanlar en büyük hevesim, bana ay kadar uzak hayalim bir gün yazar olmaktı. Fakat bir sorun vardı. Yazamıyordum. Roman-kurgu-neyin ya-za-mı-yor-dum. Günlük tutmasını yapıyordum da. Ve gün oldu bugün. On senenin dolmasına bir ay kala başladım romanıma. Ne tuhaf değil mi? Tam vazgeçmişken. Tamam olmuyor, deyip havlu atmışken.

Parti yapmaktan vazgeçtim. Fakat on seneyi vurgulamak açısından bu ay her senenin ekim ayından yayınladığım bir postu koymak istiyorum. Senden de bir ricam olacak. Onuncu seneyi kutlama adına bu postun yorum kısmına ne kadar zamandır takipte olduğunu yıl veya ay olarak yazabilir misin? Beş yıldır, bir aydır gibi. Eski blog da dahil. Ve en sık nerede okuduğunu : işyeri, toplu taşıma, ev (tuvalet ;))), kafe. Çok makbule geçecek.

Beş dakika kaldı...

İyi geceler blog dünyası. İyi geceler sevgili okur. Çok duyguluyum şu an... Çok doluyum...İyi ki varsın blogum. İyi ki açmışım seni.

3,2,1...