Salı, Eylül 29, 2015

Güle güle Eylül.

Tam olması gerektiği gibi bir sonbahar günü. İnsanın gözünü dinlendiren loş bir gökyüzü, arada bir şıkır şıkır ses veren yağmur, ıslak asfalta sürünen araba lastiklerinin, bu mevsim özellikle sevdiğim o sesi. Çocuklar okula gitmiş, ortalıklarda yok. Yürüyüşten döndüm. Dönerken biraz alışveriş yaptım. Hamsili ekmek aldım. Balık yemenin çarelerini buluyorum kendimce. Şu an midemde. Yanımda sütlü neskafem, çikolatam. 

Geçen haftadan pek memnun değildim. Çok verimsiz, çok isteksizdim. Dün sebebini anlamaya çalışınca ortaya çıktı. Gene tıka basa projeyle doldurmuşum hedef listemi. Çiğneyebileceğinden büyük lokma ısırmak. Ve sonra yorulup, yılmak. Tembellik ettiğini düşünüp kendine çok kızmak. Hemen sadeleştirdim. Bazıları ne kadar da önemli olsalar bekleyecekler. Sırayla. 

Boş oturmak tabii ki güzel değil. Ama ağzına kadar uğraşla zamanı tıka basa doldurmak da aynı şekilde güzel değil. Dengeyi bulmak gerek. Zaten herşeye birden yetişmeye kalkınca, hiçbirine gücün yetmiyor ve çok enerji, çok yürek tüketip, gene boş geçirmiş oluyorsun zamanı. Yani bana öyle oluyor.

Projenin kendi içindeki hedefte de aynı şey geçerli. Mesela yazı projesi. Bu haftaki hedefimi belirlerken, gene koca bir lokma ısırıyordum. Şu andaki özet bir sayfa. Onu dört sayfaya çıkarmak. Baktım. Dört sayfa çok. Hiç yapmak gelmeyecek içimden. O kadar gözümde büyüyor. Hadi dedim. İki sayfa olsun. Bak o, olabilir. Tamam bir haftada, hikayenin özetini bir sayfadan iki sayfaya çıkarmak biraz hafif olabilir ama varsın olsun. İlerlemiş olmayacak mıyım haftanın sonunda? İşte önemli olan o. 

Hani bir benzetme vardır ya, kadın-erken ilişkisi için duymuştum ilk. Bir kuşu elinde tutarken, çok sıkarsan, ölür. Çok gevşek tutarsan da kuş uçar gider. Kadın erkek ilişkisini bilmiyorum. Ama hedefler için böyle bir karar noktası var. Kararında zor olacak. Hatta benim gibi kendini çok sıkıya sokmaya meyilliysen, o kararı gevşek tarafa ittir, daha iyi olur. Varsın kolay olsun. Alışana kadar.

Şu son hafta karşıma çıkan en önemli kavram ne biliyor musun? Vermek ve almak. Özellikle vermek kısmını başa koydum, bak. Kendine yeten balkon kursunda da çıktı bu karşıma, Celes'in bir makalesinde de. İkisi de sanki sözleşmiş gibi aynı şeyi söyledi. Topraktan verim bekliyorsan, sen de ona bir şey vermelisin. Toprak konusunda bu azot ve karbon. Yazı konusunda da geçerli bu. Okurunun hayatına değer katan, özel bir şey vereceksin ki, o da sana zaman ayırıp okusun ve seni özel bir yere koysun. İstersen bunu işine de uygula. Patronunun sana zam yapmasını istiyorsan, sen de ona, önce, para kazandır. Gibi. Çok basit bir ilke. Ama ben uygulamayı akıl edemeyeni çok gördüm. Bugün toprağa artan maydanoz ve fesleğen saplarını kırpıp kırpıp ekledim. Üstüne de kahverengi kartondan pizza kutusunu kırptım. Hepsini suladım. Biraz da toprak attım üstüne. Birazdan yazı projesinin başına geçeceğim.

Eylül geçti, geçiyor. Ama geçerken bana güzel hediyeler bıraktı. Ekim'den de benzer bir tutum bekliyorum.



Görsel: http://www.nettebilgi.com/2015/05/dort-4-yaprakli-yonca-nedir-faydalari-Nelerdir.html

 


Pazar, Eylül 27, 2015

Musiki.

Tembel bir Pazar öğleden sonrası. Pencere açık. Hava sıcak. Yazasım var. Bu sabah daha da çok vardı ama ev işlerini yapmam lazım diye erteledim. Şimdi de konular küstü. Oysa öne çıkmak için birbirlerini eziyorlardı, ama şimdi biri dışında hepsi saklambaç oynuyor.

Aklım fikrim Musiki'de. Sonunda sınav için bir parça seçtim. Pek sesime uygun değil ama çok sevdiğim, çok dinlediğim ve çok da söylediğim bir parça. Sevmekten kim usanır. Rast makamıymış.

Bugün merak edip baktım makam neye deniyor diye. Tahmin ettiğim gibi çıktı. Belirli bir nota grubundan bestelenmiş parçaya deniyormuş. Karar notası diye bir şey öğrendim bu vesileyle. Çok ilginç geldi ve beynimde sanki bin tane yol açtı. Karar notası, o nota grubunu en pesten en tize sıraladığında, iki uca eşit mesafede olana deniyormuş. O nota grubunun orta sesi yani. Fizik dersi olsa onun adına ağırlık merkezi derdim. Hem vurguyu onunla yapabiliyorsun hem de parçanın sonunu onunla bitirince, bitti hissi verirmiş. Parçanın en dengeli sesi. Çok tuhaf değil mi sence de? Müzikte denge noktası gibi bir kavram olması, ve adına karar denmesi. Kararında ses. Ne pes, ne tiz gibi. Ses bu sonuçta. Sanki bir kütlesi varmış gibi uzayda ve bir denge noktası.

Vurguyu da onunla yapman çok ilginç. En etkili ses, en dengeli yerde duran. Vurgu konusu, Berklee Müzik Kolejinin dersinde de işlendi. Şu online aldığım. Orada da müzikten bağımsız olarak, söz dizelerinin uzunluğunu değiştirerek vurguları yapabiliyorsun diyordu. Hem onu, hem onu yapman lazım benim anladığım. Böyle bilimsel kurallar karşıma çıktığında çok heyecanlanıyorum. Ben bunları kendi kendime bulamazdım. Gerçekten yepyeni bir alan benim için.

Bilimle duyguları aynı konuda işleyebilmek. Sanırım psikolojiye duyduğum tutku bundan geçiyordu. Müzik nedense hiç aklıma gelmezdi. Keşke okulda gördüğümüz edebiyat dersi kadar nitelikli müzik dersi de görseymişiz. Şiir sanki müziksiz öksüz gibi geliyor bana şimdilerde. Neden müzik eğitimini önemsemezler ki?

Yapabilir miyim dersin? Beste yani. Yani şarkı. Sözüyle, müziğiyle. O kadar da imkansız olmamalı. Ah. Şu an teslim edilmeyi bekleyen bir tane var misal. Ama sadece söz. Ay ama zaten Türkçe bile olsa zor. Bir de İngilizce yazmam lazım. Neyse söylenmeyeyim. Sonuçta kimse beni zorlamıyor. Kendim istedim.

Daha önce de söyledim. En büyük cesaret kendin olma cesaretiymiş. Gerçekten, ruhunun dibinin istediğini yapmak. O kadar hassas bir yer ki orası, hiç incinmeye, kırılmaya gelmez. Onu başaramamak çok büyük bir yara olurdu bana.

Belki de budur. Bunca sene hep kaçma sebebim. Bu kadar çok istediğim şeyi başaramamak korkusu. Beste yapmak yani. Şarkı. Sanki öğrenememekten korkmak. Halbuki yeni bir şey öğrenmek en kolay yapabildiğim. Hala. Bu yaşımda bile. Besteler tutmaz, şarkılar beğenilmez korkusu bile değil. Ya beceremezsem? Sanki dağ gibi bir şey ve ben altında kalacağım.

*****

Akşam oldu. Hava karardı. Biraz enerjim düşük. Bugün hiçbir şey yapmadım diye üzülüyordum. Sonra düşündüm, ufak tefek birşeyler yapmışım. Yaşasın kaplumbağa olmak. Şu ödevin başına oturmak gerek asıl. Nedense onu yapasım hiç yok. Bir tane dandik bir org var evde, oyuncaktan hallice. Şu rast makamının notalarını onda mı denesem? Bir siteden buldum hangi notalarmış diye. Ah. Böyle bir denemenin olasılığı bile beni birkaç gün oyalar, sevindirir. Sonra da işler sarpa sararsa romanın başına otururum. Birazcık onu ilerletirim. Belki. Belki Batı müziğinin gamlarını denerim. Koca bir dünya, müzik. Koca bir iletişim aracı. Hatta kitle iletişim aracı.




Cuma, Eylül 25, 2015

La Dolce Vita*

Bu sabah erken kalkabildim. Dolayısıyla öğlen olmadan hem yalandan bir temizlik yaptım, hem de yazı projesine el atabildim. Kaplumbağa adımlarıyla ilerliyorum. Öyle çok da uzun saatler veriyorum sanma. Yarım saatte bir bakıyorum hedefime ulaşmışım. Sonuç peki mükemmel mi? Hiç değil. Ama hedefte birinci günden mükemmel olacak demiyor. Yine de, bir gün önce hiç ortalıkta olmayan bugün artık var. Kabası var. Ama var. Heykeldeki gibi. Ya da resim. Önce orantılara bakılır ya kağıdın üzerinde. Yerler işaretlenir. İnce iş sonradan yapılır. Galiba bilmeden o yoldan gidiyorum. Kabasından incesine. Olacak galiba. Hala inanasım yok. Ben mi başaracağım bu işi? Hem de hırpalanmadan, paralanmadan.

Dün Steve Jobs'un hayatının belgeselini izledim. Steve Jobs deyince senin aklındaki izlenim ne? Rahat, yaratıcı belki çalışkan diyebileceğimiz kendince havalı bir adam. Daha çok sevimli, mi sevimsiz mi gelir sana? Bana sevimli gelirdi. Belgeseli altyazısız doğrudan İngilizce izlemek zorunda kaldım. Kabasını anladım ama bazı incelikleri kaçırdığım kesin. Fakat o adamla ilgili izlenimim tamamen değişti. Hele gençlik hallerini gördükten sonra.

Bobby Fischer belgeseli ile yan yana koyunca ABD'nin çok dengesiz adamları tepelere çıkarıp, başarı ikonu yaptığını düşünür oldum. Daha doğrusu, bir numara olmak demek, hayatını bir dengesizlik üzerine inşa etmek demek. Sonra da normal insanlar bu adamlara tapınıyorlar. Steve Jobs'un gençlik halleri diyordum... Yirmili yaşlarının başındayken... Gözlerindeki ifade tek kelimeyle ürkütücüydü. Bir insan gözleriyle sivri sivri ısırır mı? O ısırıyor.

Sevgilisini hamile bırakıp, o çocuk benden değil deyip sırra kadem basıyor üç gün. Kadına tazminat davası açıyor, "ben kısırım" deyip. Kendi şirketi milyonları götürürken, bu anne-kız devlet yardımıyla geçimlerini sağlıyorlar. Sonra nasıl oluyorsa tatlıya bağlanıyor. Belki de DNA testinden sonra olabilir.

Sade kendi dengesizliği değil, yanında çalışanların da dengesini bozuyor. İlk zamanlar onunla beraber çalışan üst düzey bir "eleman" bu başarı serüveninde eşinden ve çocuklarından oluyor. Çok çalışmaktan.

O meşhur Stanford mezuniyet konuşmasında da tabii ki yalanlar var. Mesela Pankreas kanseri hikayesi. Olayları kitabına uydurarak anlatmış. Anlattığı şekilde olmuyor olaylar.

Başka bir açıdan, önemli bir çalışanı, ayrılmak isteyince önce ikna etmeye çalışıyor, bizimle kal, bizde çok emeğin var gibi güzel güzel konuşuyor, fakat son sözü bir tehdit. Senin için hiç iyi olmaz. Böyle bir adammış.

Eksik olsun bence Iphone, Ipad ve diğerleri.

*******

Gene ertesi gün oldu. Bu üstteki yazıdan çok emin değildim. Bazı kısımları sildim. Böyle daha iyi.

Gene yazı yazdım bugün. Gene küçücük adımlar attım. Daha önce hiç böyle olmamıştı. Yazmanın en sevdiğim, en zevkli yerinden geçtim bugün. O kadar yoğun bir duyguydu ki ağlayacak gibi oldum. Sonra da ara verdim. Olacak galiba deyip duruyorum kendime. Vallahi bu sefer galiba olacak. Çünkü hala - hala - inanmıyorum olacağına. Neden ki? Onca olumsuzluk ayıkladım içimden, hala neyin inançsızlığı bu anlamıyorum. İlk başta bana yardımcı olsun diye netten bir resim indirip kağıda bastırmıştım. Çerçeveye koydum. Çalışırken bunu karşıma alıyorum.


görsel buradan: http://deucerman.blogspot.com.tr/2012/06/progress-flagging-on-your-novel-try.html

Sonucu gözümde canlandırmak, ne için uğraştığımı görmek beni motive ediyor. Bu "deste"yi Şubat sonuna programladım. Bir ihtimal, daha erken bile olabilir diye düşünüyorum bugünlerde. En büyük yardımcılarımdan biri dediğim gibi bu fotoğraf, diğeri de her masa başına oturduğumda o günlük amacımın somut bir cümle ile ifade edilmiş olması. Bazen o amacın dışına çıkabiliyorum ama onu dert etmiyorum. Mesela bugün karakterleri çalışacak, hikayeye renk katan unsurlar bulacaktım fakat onun yerine ortaya hikayenin bir sayfalık iskeleti çıktı. Ben de yazdım. Halbuki o, bir sonraki aşamaydı. Dediğim gibi katı bir tutum izlemiyorum. Esnek. Nereye gittiğini bilince öyle sapmalarla dağılmıyorsun. Önemli olan ilerlemek.

Bugün yarın geçici bir başlık da bulurum artık. Madem iskeleti çıktı. Bir ayda. Sıfırdan. Fena değil bence. Sen ne dersin?

Diğer yana döndüğümde karşıma müzik çıkıyor. Aslında aynı metodu müzik için de yapsam. Öyle çerçeveye resim koysam bir tane sembolik. Çünkü şarkı kursunun ikinci hafta ödevi kaç gündür sürüncemede.

Bugün ilk defa sayılır, sesimi kaydettim ve dinledim. Kötü demem. Çok muhteşem de denemez. Orta.

En güzel yanı neydi ama asıl, söyleyeyim mi? Yazıdan başımı çevirip müziği görmek. Buydu en güzeli. Bu beni heyecanlandırdı. Umarım hayatıma müziği dahil etmenin bir yolunu bulmayı başarırım. Şimdi Musiki'nin sınavı var önümde. Çok stres yapmamaya çalışıyorum. Başarırsam o zaman müziği hayatıma dahil etmiş sayacağım kendimi. O gün telefonda, "adı sınav" demişti o kibar insan. "Sizin ses renginize bakacaklar ama duyduğum kadarıyla (telefonda konuşuyorduk ya o sırada) sizinki uygun." demişti. Sınavı geçersem hemen o gün başlayacak dersler. Geçemezsem başka bir yol düşüneceğim. Ama geçmeyi çok istiyorum. Bir hafta sonra işin müzik kısmını sıraya sokmuş olacağım çünkü.

İşte böyle. Hayat güzel bir yere gidiyor. Şu yazı ve müziğin başını yola sokayım arkasından iş gelecek. Yoksa La Fontaine'in Ağustos böceği ile karınca'sını revize etmek zorunda kalacağım bu sefer de.


------------------------------------------------
*La dolce vita: tatlı hayat.

Çarşamba, Eylül 23, 2015

Ev halleri.

Mutfak tezgahlarının üzerinde kirli bulaşık kuleleri yükseliyor. Evin neresine baksan utanılacak halde. Buzdolabının tam önündeki taşlarda bir kargaburun ve bir pense, bir mutfak ve bir kağıt makası maydanoz kırpıntılarının arasında bir haftadır yan gelip yatıyorlar. Az ötelerinde gazetelik olmasına karar verdiğim bir tel kafes, yanından her geçişimde beni paçamdan, bacağımdan durdurmaya çalışıyor. Şu an bacaklarımı, en ucunda iki ip yumağı, bir mutfak dergisi, bir bitmiş patlamış mısır ambalajı, menülerin durduğu ahşap kutum, ve kutunun üzerinde duran satranç takımımın bulunduğu koltuğa uzattım. Kahve içip yemeğin üstünden tatlımı yiyorum. Ve blog yazıyorum. Bir haftalık verimli çalışmamın bedeli bu darmaduman rezil ev.

Göya dün tam günü ev işlerine ayıracaktım. Fakat hiç bir iş görmeden çok yorulduğumu gördüm. Hem de artık sıcakları da suçlayamam. Gerçi havalar da bir tuhaf. Yoksa benim termostatlarda mı bir enayilik var bilemiyorum. Dün girdiğim dükkanda habire ter basıyorken, dükkan sahibine sordum, yirmi beş dokuz dedi. Yirmi altı desek. Seni terletir mi yirmi altı? Terletmemesi lazım sanki. Bana otuz üç gibi filan geliyordu. Gerçi bütün yaz havalar otuz iki gösterirken bana kırk gibi geliyordu ya. Neyse dün sabah ilk defa pike hafif geldi, üşümüş uyandım sabah. Ne mutluluk.

Ben başka şey söyleyecektim. Hiç iş görmeden yorulduğumu anladığımda tekrar yemeklere çeki düzen vermek istedim. Onu diyecektim. İki gündür çok dikkatli besleniyorum. Bir kaç gün sonra bakalım etkisini hissedecek miyim.

Geçen haftayı gözden geçirmek ve bu haftanın planını yapmak tam bir günüme mal oldu. Dün tek onu yaptım. Bir de işte yemek alışverişi ve yemek.

******

Bunu dün yazdım, sonra gittim yattım. Dört saat kadar derin bir uyku uyumuşum. Uyandığımda saat akşam dokuz buçuğu geçiyordu. Dolaptaki semizotu pörsür diye yemeğini yapayım dedim. Şimdiye kadar semizotunu hep salata olarak çiğden yemiştim. Yemeği çok pratikmiş.

Bu sabah da kalkıp çay demlenirken ilk önce bulaşık makinesini boşalttım. Sonra tezgahlara el attım. Sandığımdan çok daha kısa sürdü ve kolay oldu. Hala biraz iş kaldı ama. Elde yıkanacakları ayırmıştım. Bir de silmem lazım boşalmış tezgahları. Bulaşık makinesi gene doldu. Sonra tezgahlar boşalınca fesleğen pestosunu yaptım. Onunla kahvaltı ettim. Şimdi rondoyu filan da temizlemek gerek. Ama çok keyifli bir kahvaltıydı. Demli çay, kızarmış ekmek, labne, üstüne de fesleğen sos.

Bugün ev işlerini yapsam iyi olur ama asıl sıra yazı projesine gelsin istiyorum. Formumda hissediyorum kendimi o konuda bugün. Bir de evin şu son dekorasyon kısmını bitirsem çok mutlu olacağım. Koltuğun çevresindeki kısım çok çıplak. Raf ve çerçeve ayarlamam lazım. O zaman gerçek bir eve benzeyecek. Nihayet.

Sonbahar gelmiş, hiç söylemiyorsun? Resmi olarak sonbahara girmişiz sessiz sedasız. Eh artık vakti gelmişti. Sanki dünyanın ekseni kaymış da biz sonsuza kadar bu sıcaklardan kurtulamayacakmışız gibi bir his, bir endişe taşıyorum içimde. Hiç bir sene bu kadar sevindiğimi hatırlamıyorum sonbaharın gelişine.

Haydi. Ufaktan girişmek lazım işlere. Ama bu sonbahar ve kıştan çok güzel beklentilerim var. Tosbağa gibi küçük fakat istikrarlı adımlar atabilirsem başaracağım. Biliyorum.

Cumartesi, Eylül 19, 2015

Bir masalı geç anlamak.

Tosbağa ve tavşanın hikayesini kim bilmez. Çocukken saçma bulduğum masallardan biriydi. Hiç sevmezdim. Çünkü kendimi tavşanla özdeşleştiriyordum ve kaybetmek hiç işime gelmiyordu. Tavşan da zaten, bana sorsalar o yarışı aptallığından kaybediyordu. Ben aptal değildim. O yarışı kazanırdım. Tam olarak o zamanki düşüncem, La Fontaine hikaye icabı tavşana kaybettiriyordu. Sırf hikayesi ilginç olsun diye. Ama nedense bütün yetişkinler, çok güzel bir masalmış, başka da yokmuş gibi bunu anlatıp duruyorlardı. Sonra sonra, ben büyüdükçe biraz aklıma yatmaya meyil edecek gibi oldu. Ama gene de hiçbir zaman içime tastamam sinmedi. Normal şartlarda o tavşan kazanır. Kazanması gerekir. Tosbağa bir tavşanla rekabet edemez. O sırada şansına kazanmış. Tavşan aptal çıktı diye. Hiç kimse yüz metre yarışın orta yerinde yan gelip yatmaz. Kendine güven de eşittir tembellik olması gerekmez. Neden hem kendine güvenip hem de yarışı bitirdikten sonra gidip tembellik etmiyor ki?

Ama aynısını kendim yaptım. İnan ki yaptım. Tıp'ta. Çok akıllıyım ya. Ben nasılsa bu sınavı kazanırım dedim ve eğri büğrü de çalışsam geçeceğimi sanıp ilk sene hakkını veremedim gerekli çalışmanın. Ve çaktım. Bir arkadaşım vardı, "bu sınav kimseye gümüş tepside sunulmayacak, en süper zeka olana bile" dedi bir gün, ki kendisi de lisede sınıf birincisi filandı, ama zaten hemen hemen herkes sınıf birincisiydi o sınavda. Oradan uyanmalıydım. Ama yok. Çok akıllıyım ben, zekamla hallederim. O gün dank etti. O kız o tepsi lafını söyledikten sonra. Ama ikinci senenin sonuydu. Yani ikinci hakkımın sonu. O kız geçti ikinci hakkında. Ben kaldım.

Sonra başkasında da gördüm bu tavşan aklını. Çok yetenekli bir arkadaşım vardı. Kendinden bin kat daha yeteneksiz birisinin işini eleştiriyordu. Ne var ki, yeteneksiz olan çalışıp çabalıyordu, ve kötü de olsa ortaya bir üretim çıkartıyordu. Halbuki kendisi her gün gereksiz bir işle meşguldü ve zamanını değerlendiremiyordu. Tavşan ve tosbağa işte. Söyledim ona. Dedim ki, eğer her şey bugünkü gibi devam ederse, on beş ya da yirmi sene sonra o senden daha ilerde olacak.

Bir kaç senedir, aslında, ben bu masalın bilgeliğini yaşayarak özümsüyormuşum. Bugün bunu düşünüyordum. Okuduğum onca kişisel gelişim makalesi hep bu hikayeye dayanıyormuş.

Yarışı unut. Bir hedef var ortada. O hedefin karşısında iki farklı tutum. Birisi, her gün düzenli küçük adımlarla ilerliyor hedefine. Hiç durmuyor. Adımları ufacık ama yine de ilerliyor. Diğeri, başta depar atıp sonra yan çiziyor. Yani çabası istikrarsız. Zaten çaba harcıyor da denemez. Nasılsa ona herşey kolay. Ufak fakat istikrarlı adımlar atan ise, yarışta dezavantajlı bile olsa (yeteneksiz diyelim şuna), yine de hedefine varıyor. Yani yeteneği kafana takma, ya da başka şartların da olumsuz olabilir, hergün az bir çaba harcamayı göze al, istediğin her yere gidebilirsin demek bu.

Mütevazı adımlar. Küçümsemişim. Önemsememişim. Ben, fiyakalı büyük deparların insanı... İlerliyor musun? Duruyor musun? Buna bakacaksın asıl. Yanında depar atanı görüp cesaretin kırılmasın. Önemli olan emek ve istikrar. İşte onca kişisel gelişim makalesinin üç satırlık özeti.

Ne büyük ders. Ne büyük masalmış. Kişisel gelişim diye bir sektör olmadığı dönemde yazılmış hem de.

Yazı projesine öyle bir excel dosyası açtım. Her satırına atmam gereken bir minik adımı yazdım. Yan sütüna da tarih için yer bıraktım. Bakalım gidiyor muyum, kalıyor muyum diye. O tosbağa gibi hissediyorum kendimi şimdilerde. Her gün bir arpa boyu yol. Ama manzara değişiyor yanımda. Çok şaşırıyorum.


Cuma, Eylül 18, 2015

Şarkı kursum ve mutfak.

Yazasım var gene. Hem de çok. Immm ne anlatsam, ne anlatsam...

Şarkı kursundan çok memnunum. Biraz onu anlatayım bak. 

İkinci haftanın sonuna geldim şimdi, son iki ders kaldı bu haftadan. Sonra da ödev var yapılacak. Sonrasında nasıl olur bilmiyorum ama ilk iki hafta söz yazımı ve şarkının genel yapısı ile ilgili dersler aldık. Çok somut şeyler öğretiliyor ve bu çok hoşuma gidiyor. Henüz müzik yok. Müzik sadece bir yerde, hoca bir örnek verdiği sırada, sade bir davul ritmi ile vardı. Verilen örnekler çok basit. Hatta hoca bazen dalga geçiyor o kolay sözlerle. Ama örnek kendi işlevini yerine getiriyor mu? Hem de mis gibi. Fransızlar olsa şimdi mesela, hemen en sofistike, en felsefi en bilmem ne dizelerle örnek verirlerdi. Galiba kasma alışkanlığım onlardan gelme. Böyle basitten örnek verilince, e ben bunu yaparım ki diyorsun, insana şevk geliyor. 

Mesela bugün, dize sayısının tek veya çift olmasının, dizelerin birbirine göre uzunluğunun şarkıya etkilerini öğrendim. Sırf bu sayıları ve uzunlukları ayarlayarak, sıkıcı bir şarkıya hareket katabiliyorsun, ya da bir dizeyi öne çıkartabiliyorsun. Ben bunu iki yüz sene düşünsem bulamam. Somut bilgiden kastım buydu. Ve bunu şiire de uygulayabilir miyim diye düşünüyor insan. Bir de Türkçe'ye uyar mı acaba? Aynı etkiyi yapar mı? Bunu forumlarda sorabilirim. Uymasa bile böyle bir araç var elinde. Artık uyarlarsın, denersin, dinlersin bulursun. Ya da türkçe prozodi diye bir şey var mı araştırırsın.

Benim bu işe el atmam şartmış. Sanki kalın bir deriyi sıyırmışım, altından taptaze esas ben çıkmış gibi hissediyorum ve bu inanılmaz bir duygu. Nefes almak gibi. Esas kendin olmak, esas ilgi alanlarına yönelmek bazen büyük cesaret istiyormuş. Bunu anladım. Neden bu kadar korkuyordum ki? Nasıl yapacağımı bilememekten çokça. Çok zor sanmaktan. Ben beceremem demekten kendime. Bir de gençken para kazandıracak garanti işler arıyorsun ya...Hepsini bir araya koy, al sana Çin Seddi'nden hallice bir duvar. Kendinle arana girmiş. Ya...Ya...

Tabii daha işin müzik kısmı var. Ama sadece söz yazarı bile olabilir insan. Tabii. Olabilir. Ama ben müziğini de besteleyebilmek isterim şarkının. O da dört haftada öğrenilebilecek bir şey olmasa gerek. 

Akşam üstü de biraz yazı projeme çalıştım. Evde durmaktan biraz sıkılmıştım. Tebdil-i mekanda ferahlık vardır dedim, tası, tarağı, bilgisayarı topladım ve favori kafeme konuşlandım. Son önemli düğümü çözmüştüm ya, artık esas çalışma başladı sayılır bugün itibariyle. Şöyle geniş masalı, ev konforunda ferah, aydınlık ve sessiz bir çalışma ofisim olsa. Yokluğunda gürültülü bir kafe ile idare edeceğim. Aslında Alkım'ın ara katları bu iş için gene en uygunu. Yürüsem oraya kadar yürüyüşü de aradan çıkarmış olurum. Manzarası da var. Hmf. Neyse işte. Bugün az da olsa yazı projesine de çalıştım sonuç olarak. 

Yediklerime de gene dikkat etmeye başladım. Az yemek pişireyim, az mutfak işi çıksın diye bütün hafta iki çeşit yemekle idare eder olmuştum. Ama mutfak işinde bu eve ilk taşındığıma oranla ciddi bir ilerleme var bende. Görebiliyorum. Mesela semizotu almıştım. Yanına nar ve ceviz koyup salatasını yaptım bir gün önce. Tavuk önceden pişmiş halinde vardı, buzdolabından çıkarıp ısıttım. Yanına da patates püresi yaptım. Patates püresine de çeşni olsun diye biraz dolapta artmış çesil peyniri, tereyağ ve ince kıyılmış maydanoz ekledim. Mis gibi bir menü oldu. Sonra bir gün evvelki semizotunun saplarını atmamıştım ben. Bugün de öğlende canım hafif bir şey isteyince, onları köklerinden ayırıp, yıkadım, bir parmak eninde kestim, ve tavada az soğanla kavurdum. Kokusu çıkıp rengi biraz dönünce de üstüne kıyılmış maydanoz, biraz pul biber ekleyip biraz daha kavurdum ve bir çırpılmış yumurta kırdım üstüne. İncecik bir omlet oldu. Çok da lezzetliydi. Üstünden de bir muz. Bir sürü vitamin protein mineral sana. 

İşte günler böyle geçiyor. Sabah gözümü açtığımda, yapacaklarımı düşününce, yataktan zıplayasım geliyor. Şarkı kursunu düşünüyorum mesela. Sabırsızlanıyorum. Doğru yolda olduğumun daha büyük bir işareti olabilir mi?



Salı, Eylül 15, 2015

Kültür Sanat Bahçe

Abajur ve okuma lambası yanıyor şu an salonda. Saatlerdir spotify'ın Your Favourite Coffee Shop kanalı sakin sakin çalıyor. Bazen bir keman, bir gitara eşlik ediyor.

Son iki gün kişisel tarihim açısından çok verimli geçti. Yazı projem saplandığı bataklıktan bugün itibariyle beklenmedik şekilde kurtuldu. Aslında ben iki, üç gün daha uğraştırır en azından diye düşünürken, bugün başına oturmam ve çözülmesi bir oldu. Şimdi bir iki gün dinlendireceğim galiba. Bu haftaki hedefime vardım. Tabii bunda hormonal durumun sonunda düze çıkması, nefes aldırmayan sıcakların geçmiş olması, ve suçladığım gözlüğümün nitekim suçlu çıkması da var. Bir de Celes'in "big rocks first" prensibini uygulamam iki gündür.

Yazarken sürekli dikkatim dağılıyordu ve ben korka korka göz doktorundan randevu aldım geçen hafta. Korkum şu: ya gözlüğüm aslında gözüme uygunsa ve ben bahane buluyorsam? Bana dünya paraya patlayabilir üstelik de kendime çok fena kızabilirdim. Bahaneci yönümle aram bozuk. Uzun lafın kısası, göz doktoru "hmmm, iki gözünüz arasında fark var, huzursuzluğunuzun sebebi bu olabilir" dedi ve ben böyle floşşşş diye rahatlayıp huzura erdim. Oh. Dünya varmış. Benim fikren odaklanma için harcıyorum sandığım çaba meğer gözümün odaklanma için harcadığı çabaymış. Okullarda rutin göz kontrolü yapılması şart bence. Daha ileri bir seviyeye gelirse memleket, bir gün bunu da görmek isteriz.

"Big rocks first" prensibi de özetle önemli işlerini ilk önce yap demek. Yani kavanoza önce büyük taşlarını koy (sonra çakıl taşları, sonra kum, sonra su. Suyu başta doldursan öbürlerini almaz.) Gerçekten çok işe yarıyor. Günün sonunda belki daha az kalem iş halletmiş oluyorsun, ama "önemli işler gördüm bugün" hissi yaşatıyor. Ki bugün saat 18:00 gibi bütün yapılacakları bitirmiştim. Bugüne kadar görülmemiş şey.

Sonra online bir satranç kursu buldum. Galiba yazılacağım. Galiba kendi çabamla ancak buraya kadar gelebiliyorum. Biraz destek gerekiyor. Bir senelik bir program. İstediğin zaman cayabiliyorsun. Atla deve de değil. Ve gözüm tuttu. Sistematik gidiyor anladığım kadarıyla.

Sonra burada henüz söylemedim sanırım, gördüğüm bir rüyanın etkisiyle Coursera'nın şarkı yazma kursuna başladım apar topar. Birinci haftayı bitirdim. Toplam altı hafta. Berklee Müzik Koleji veriyor dersleri Coursera aracılığıyla. Şimdilik güzel gidiyor. Bir de bir öğrenci grubu var, ona katıldım. Dünyanın dört köşesinden şarkı yazarlarıyla temas halinde olmak beni çok heyecanlandırdı. Kimi Rusya'dan, kimi Hindistan, kimi Tayland...

Ve müzik demişken, Biletix'i taradım. Güzel bir konser var mıdır diye. En son Joan Baez'e gitmiştim, hatırlarsın. Bir tane klasik müzik konseri buldum. Konserin solistinin özel bir durumu vardı. "Shine" filminde hayatı anlatılan, çok başarılı bir konser sonrası aklını kaybeden ve on iki sene boyunca tedavi gören ve iyileşen David Helfgott'un bizzat kendisi veriyordu bu konseri.  Biletix'in yalancısıyım, bu konser için Istanbul'a özel turlar düzenlenmiş, dünyanın dört yanından onu izlemeye gelmek isteyenler varmış.

Hoşuma gitmedi. Tereddütte kaldım. Hala bilet vardı. Ama...Adam onu yıllar önce hasta eden parçayı çalacaktı. Bana pek doğru gelmedi, ruh sağlığı açısından, bir risk sonuçta. Ve ben, kendini riske atan bu adamı, kendini riske atarken, seyircilerin arasında bulunmak istemedim. Ayrıca akıl hastalığının konser tanıtımına malzeme yapılmasından da rahatsız oldum. Tamam, tabu da olmasın ama bu... çok fazla. Zaten "Shine" Oscar Ödüllü bir film, yeterince konuşulmuş. E ben klasik müzik konseri dinlemek istiyorum, bana adamın müzisyenliğini anlat, değil mi? Yok. İlla sansasyon. Tiksiniyorum.

Sonuç olarak almadım. Gittim başka konserlere baktım. Hiç tanımadığım yabancı başka bir müzisyen buldum. Hiç tanımadığım için youtube'dan bir videosunu dinledim önce. Bayıldım. Mohsen Namjoo. İranlı. Amerika'da yaşıyor. Sanırım kendi memleketinde davası filan var.



Ah... Farsça bilseydim keşke. Bugün konser bileti elime geçti. O da başka bir heyecan, başka bir keyif. Zarfı açıyorsun ve içinden biletin çıkıyor. Benzer bir zevki Amazon'dan kitaplarım geldiğinde tatmıştım. Konser tarihi 19 Aralık. 

Ve son etkinlik, Kendine Yeten Balkon kursu. O da bu Pazar. O da çok hoş. Kurs dediğime bakma, üç saat toplamda. Katıldıktan sonra izlenimlerimi buradan paylaşırım.

Sırada Film Ekimi var. Biletler satışa çıkmadan üç dört tane film beğeneyim diyorum. Ama emin değilim. Bu yoğunlukta bir de film seçmek ciddi bir mesai. Bloga da yeni bir düzen getirmeyi planlıyorum çünkü. 


Pazar, Eylül 13, 2015

Karamsar post.

Ağız tadıyla hiç bir şey yapamaz, yazamaz olduk. 12 Eylül'de çocuktum diye olanı biteni kavrayamıyordum belki. Yoksa durum şu anda daha da mı vahim, şu an bilemiyorum. Ne anlatmaya kalksam gülünç derecede önemsiz geliyor. Hayır önceden de çok önemsemezdim kendi konularımı, ama şu an görgüsüzlük gibi geliyor. Zaten on senede ilk defa yazdığım bir postu kaldırdım.

Geçen geceydi sanırım. Ölmek hiç de büyük bir kayıp gibi gözükmedi gözüme. Böyle ağzına kadar pisliğe batmış bir dünyada. Kalsam nereye, kimlerle kalıyorum ki zaten? Stefan Zweig'ı bir kere daha düşündüm. Sanırım savaş hiç bu kadar yakınıma gelmemişti.

Sokakta bir kadın oturuyordu kaldırımda. Suriye'li olduğu her halinden belliydi. Kucağında belki bir günlük bir bebek. O bebeğin ve annesinin hastanede olması gerekirdi. Sarılığı var, şusu, busu, kontrolü. İnsanlar geçip gidiyordu önlerinden.

Ve Cizre...Yedi gün sokağa çıkma yasağı. Hastası mı var, cenazesi mi var, hamilesi mi var. Baktım Cizre'ye haritada. Tam Suriye sınırındaymış. Belki de benim aklım ermiyor bu işlere.

Fransa'da belli bir yaşın üstündeki insanlar, gençlerin tavırlarını açıklamak için: "boşver, onlar savaşı hiç görmedi ki" derler. Ernest Hemingway için de, iki savaş arasını yaşadığı için "kayıp nesil" deniyor. Biz de o yoldayız bence.

Durum kötü be blog. Gerçekten kötü. Tek ümidim şu seçimler için ortalığın durulması. Ama nasıl olacak? Barutun fitilini ateşledikten sonra, söndürmek istesen söner mi?

Tekrar ufak tefek tasalarımızı, keyiflerimizi anlattığımız postlar yazdığımız günler görelim. Ve bu çok uzak olmasın.





Pazar, Eylül 06, 2015

Keyifli bir gecenin formülü.

Demek ki küçük bir zafer ve iyi bir film, sıradan bir günü hareketlendirip güzelleştirebilirmiş. Film hazırlanırken toplanmış bir mutfak da bonusu olsun.

Evet günlerden sonra Quinn'i yenebildim. Ama güzel yendim doğrusu. Soğukkanlılık. Çok ama çok önemli. Biliyorum daha önce söyledim. Ama gene söylemek istiyorum. Çünkü o pozisyonda panik yapsam, iki hamle sonra gelen matı kaçıracaktım. İki hamle diyorum yahu.

Dün gece bambaşka bir ruh halindeydim. Nasıl bet. Bütün gece yatağa uzandım. Kaç saat öyle durdum bilmiyorum. Belki dört saat olabilir. Bir ara havam değişsin, çıkıp şu karşıdan külahta dondurma alayım dedim. Gücüm yoktu. En sonunda gittim aldım ama zor oldu. En eski depresif zamanlarım gibiydim. Kolumu kaldıramadığım.

Bugün bilgisayara ücretsiz bir analiz programı yükledim. Satranç pozisyonunu giriyorsun sana kim avantajlı, en iyi hamle hangisi filan hesaplıyor. Ama çok zor yükledim. Birini yüklüyorsun, yetmiyor, yardımcı başka program gerek. Onu da buluyorsun, bu sefer nasıl kullanacağını anlamıyorsun. Böyle seksenlerden kalma bilgisayar programlarına benziyorlar. Arayüzü çok karmaşık filan, doğru dürüst bir açıklaması yok. Neyse bugün biraz uğraştım, en sonunda, az da olsa kullanabildim.

Ve şunu anladım: dün kaybettiğim oyunda o yanlış hamleyi oynamadan önce aklıma gelen hamleyi oynasaydım, ki en avantajlı hamle o çıktı analizde, yaklaşık 2.3 puan avantajlı durumda olacaktım. Yani aslında zafere teğet geçmişim. Oysa ben ağır yenilgi aldığımı sanıyordum. Bugün onu bilerek oynadım ve önüme çıkan kritik pozisyonu aştım ve dediğim gibi iki hamle sonra da mat. Kendine güven, sabır.

Filmim ise tam bu gece izlemek isteyeceğim türde bir filmdi. Kaliteli ve keyifli. İsmi Finding Forrester. Özellikle yazarlığa gönül vermiş olanların seveceğini düşünüyorum. Sean Connery oynuyor, Matt Damon'unun da küçük bir rolü var. Gus van Sant yönetmiş. Biraz Hollywood klişeleri ve kalıpları barındırsa da ben sonuna kadar keyif alarak izledim. Filmin tadını kaçırmadan, biraz konusundan bahsedecek olursam, Bronx'un ortasında 16 yaşında siyah bir genç (Rob Brown), kitap okumayı çok sever ve sürekli defterlerine notlar yazar. Bir yandan da arkadaşlarıyla basketbol oynayarak vakit geçirir. Yazdıkları bir gün, yaşlı bir yazarın eline geçer (Sean Connery) ve aralarında bir dostluk başlar. Özellikle açılıştaki fakir semt görüntüleri çok hoşuma gitti. Fransa'da, göçmenlerin tıkıldığı "banliyö" lerde hissettiğim atmosferi birebir yansıttığını düşündüm. Oyunculuklar da gayet düzgün. Bu film daha çok ses getirmeyi hak ediyor.





Cuma, Eylül 04, 2015

Şiştik valla.

Pek keyfim yok peşin söyleyeyim. Sıcaklar bir yandan, hiç bir sene beni bu kadar rahatsız etmemiş gürültü ve dünya gündemi diğer yandan. Yazı projem de tıkandı bugün itibariyle ona da kafam bozuluyor.

Gürültü kafamı şişiriyor, gündem kalbimi. Sıcaklar zaten hepten şişiriyor.

Bugün neyi anladım en sonunda biliyor musun? Bazı insanlar için sinek kadar önemimiz yok. Siyasetle etkin olarak uğraşan insanlardan bahsediyorum. Ve Türkiye ile sınırlı değil dediğim. Bu insanlarda hiç mi duygu yok? Hiç olmamış mı? Mümkün mü böylesi? Öyle bir varoluş mümkün mü? Sıfır empati. Siyasetle uğraşmak için empatini aldıracaksın herhalde, ilk şart bu olmalı. Nasıl bir dünya burası?

Afrikalı bir öğrenci saymıştı bana ta 25 sene önce. Hatırlamıyorum şimdi hangi bölümde okuduğunu, yoksa tıpta okuyan o Lübnan'lı çocuk muydu? Neyse. Tarihteki beş musevinin sözünü söylemişti bana. Bakalım hepsini hatırlayabilecek miyim.


  1. İsa: Her şey sevgi.
  2. Marx: Her şey menfaat.
  3. Einstein: Her şey göreceli.
  4. Freud: Her şey cinsellik.
  5. ?
İnternetten arattım beşinci Musa'ymış. Neyse. Hangi sevgi? Menfaatten haber ver. Ben hala daha Rwanda'daki soykırımın resmi sorumlusu fransız politikacılarda kaldım. Silah satmak için soykırım icat ettiler. Yani. Para için. Neden dünya ayağa kalkmadı bu televizyonda açıklandığında? Neden? Neden gazeteler büyük puntolarla kıyametleri koparmadılar? Hani insan haklarıydı? Hani demokrasiydi? Hani özgürlüktü? Eşitlikti? Kardeşlikti? Size kadar onlar.

Evet o ailenin hikayesini de duydum. Paralarıyla gemi alıp mültecileri denizden kurtaran. Ve Avrupa'daki Suriye'lilere yardım götüren insanları da. Ama bu dünyada kötülük büyük ölçekte yapılırken, iyilik bazı güzel yürekli insanların kişisel inisiyatifleriyle oluyor. 

Salonda pencereleri kapattım. Perdeleri çektim. Ve yatak odasına konuşlandım. Gerçekten kafam kaldırmıyor oradaki susmayan motor sesini. Saymadım ama dakikada ortalama 15 scooter geçiyor olabilir. Bazen beş saniye arayla. Değişik volümlerden bir motor sesi yaklaşıyor, tavan yapıyor, uzaklaşıyor. Tüm gün.
Salonumda oturamıyorum. Çalışamıyorum. 

Güzel bir gündü diyemeyeceğim. Satranç da oynamadım. Şimdi de yatmak istemiyorum. İyi geceler dünya. Keşke bu gece bütün o "gelişmiş" ülkelerin "önemli" insanlarına öyle rüyalar gördürsen ki başka bir düzeni yaşasak yarından itibaren.



Salı, Eylül 01, 2015

Sabahlamak.

İşte gece ve ben yine başbaşayız, demek istedim.  Ne güzel bir saat. Pencerem kapalı olmasına rağmen dışardan televizyon sesi geliyor. Heyecanlı bir maç anlatıyor bir adam. Apartmanın merdivenlerindense topuk tıkırtıları duyuluyor. Bir korna çalıyor, evimin önünden geçen bir araba. Asansör çalışıyor. Başka bir yerdense ritmik bir bas. Güm güm güm. Ah hayır. Sanırım o benim balkondaki çamaşır makinesinin çıkardığı ses.

Dün gece sabahladım ben. O kadar keyifliydi ki anlatamam. Önce mutfak tezgahının yemek yediğim kısmını silip kuruttum. Sonra çay demledim. Günün ilk çayıydı. Sabah kahveyle kahvaltı etmiştim çünkü. Sonra tezgahın koca ışığını yaktım ve kağıtlarımı alıp yayıldım. Neredeyse mutlak bir sessizlik vardı dışarda, kadifemsi. Ve spotify'dan sakin bir müzik çalıyordu salonda. Kanalın adı Quiet evening gibi birşeydi. Çok gergindim ilk başta. Çok endişeli. Aslında gidip yatsam ya da başka şey yapsam diyordum. Sonra ne olduysa işin başına oturmayı tercih ettim. Sonra da bir kağıda endişelerimi, korkularımı yazdım çekinmeden. Mari Antrikot yazmış. Yazıyla kazma yöntemi. O da PE 'de okumuş. PE'yi de benden keşfetmiş. Benden bana geldi yani Mari Antrikot'tan dolanıp. İşe yaradı valla. Çözdüm olayı. Ve sabahı ettim çalışarak. Gençlik zamanlarımı hatırlattığı için mi bu kadar keyifli geldi acaba. Ne çok sınav çalışarak, ne çok ödev yazarak geçmiş gençlik, hey gidi.

Aslında bu gece de aynısını yapmak istiyorum. Aynı keyfi alır mıyım acaba?

Yalnız şu satranç ve yoga var ya. İyi ki girmiş hayatıma. Başlıbaşına bir okul. En kritik zamanlarda panik yapmamayı ve soğukkanlılıkla düşünmeye devam edip, krizi lehine çevirebilmeyi öğretiyor satranç. Ve gerçekten beyin cimnastiği. Gocunmuyorsun düşünceni ileri taşımaktan. Ve yoga. Nefes al. Gerginsen özellikle, derin nefes al. Mütevazı işleri, ilerlemeleri küçümseme. Mütevazı hareketlerin sana iyi geldiği gibi.

Uykum var ama. Bu gece yapamam aynısını.

Bugün televizyon izledim. Normalde ne siyasetten ne ekonomiden anlamayan ben, TRT haber kanalında Ekopolitik diye bir programa kilitlendim. Dr. Şeref Oğuz ve Avni Özgürel'in yorumuyla ekonomi ve siyaset. Bayıldım. Nasıl dolu, nasıl güzel konuşuyorlar. Tek bir boş laf yok. Ben bunu bu güne kadar nasıl kaçırmışım. Çin'den de bahsettiler. Amerika'daki kaya gazından. Genel dünya hallerinden. Ortadoğu'dan. Sayılara da hakimler. Ve hiç sıkıcı değil. Sanırım çok analitik olduğundan. Sebep sonuç ilişkisi kuruyorlar. Böyle insanlar da var Türkiye'de. İnan ki canım hiç bir nane anlamadığım siyaset ve ekonomiye dalmak istiyor. Belki hemen bugün değil ama herhalde yakın gelecekte yeni ilgi alanlarımdan biri olacak. Çünkü o konulara hakim olunca dünyada neler olup bittiğini, neden olup bittiğini ve nereye gittiğini anlamanı sağlıyor. Büyük resmi görebilmek ... Öbür türlü devekuşu gibi yaşıyoruz.

Artık kaçırmam bu programı. Hatta google takvime uyarı koyayım haftaya unutmamak için. Mesela diyorlar ki, internet artık 4.5 G olacak. Çok güzel. Peki sen bu hızı ne yapmak için kullanacaksın? Sırf eşine şarkı göndermek içinse, yazıklar olsun. Sen de izle bak. Pazartesi akşamları saat 20:50 Trt haber'de.

Sonra da Kılıçdaroğlu'nu dinledim NTV 'de. Gene eskisine göre daha cesur buldum, daha -ingilizcesi assertive, türkçesini bilemedim- buldum ama gene de yetersiz.

Saat bire geliyor. Yatacağım. Oysa ben çalışmak istiyorum...