Cumartesi, Ağustos 29, 2015

Şundan bundan.

Beynim kıyma olmuş durumda. Nedir dersen bir maç oynadım (ve kaybettim). Biraz toparlanayım rövanşını oynamak istiyorum.

Günlerin kısalması hissediliyor artık. Havalar yağmurdan sonra serinlemişti ne güzel ama şimdi gene bunaltıyor.

Sonbahara girsek artık. Camları kapatsak. Hava daha da erken kararıp iyice günü kursağımızda bırakacak ama, tütsü yakmak istiyorum ben. Battaniyeye sarınıp ev keyfi yapmak. Yazlıkçılar doluşacak şehre gerisin geri. O pek hoş olmuyor. Ama sıcak bitki çayları içmek istiyorum ben.

Bitki çayları demişken, bak ne keşfettim. Kakule çayı. Kakuleye galiba aşığım. Urfa'dan almıştım geçen yıl. Gümrükçüler çarşısından. Ne güzeldi. Sonra bavula koymuştum ve kokusu kaldığımız her otel odasına sinmişti. Şimdi de Proust'un mekiği gibi bana o muhteşem yolculuğu anımsatıyor. Kakulenin çayı olur mu diye nette araştırırken, birisi, herhalde Hac'dan dönen birisi, Suudi Arabistan uçağında kakule çayı ve hurma ikram ettiklerini anlatmış. Hemen inip hurma aldım. Bir çay kaşığı kadar siyah kakule tanesini kaynar suyun içine attım. On dakika bekletin diyordu tarifte. Ama taneler az geldi. Daha yoğun bir tat daha güzel olabilir. Gene de hurmaya inanılmaz yakışıyor gerçekten. Zihni uyarıcı etkisi varmış. Yalnız hamile kadınlar uzak durmalıymış. Düşük riskinden dolayı.

*    *    *    *

Ertesi gün oldu.

Bugün de Ernest Hemingway'le ilgili makaleyi okudum. Onun hakkında da hemen hemen hiç bir şey bilmiyordum. Adam 19 yaşında Birinci Dünya Savaşı'nda İtalya'da ambülans şöförlüğü yapmış. Çocuk sayılır o yaşta. Sen ta Amerika'nın bağrından kop sonra da savaşın ortasında bul kendini. Hep bir macera peşinde koşmuş. Paris'e gidip dönemin sanatçılarıyla arkadaşlık etmiş savaştan sonra. Afrika'da uçak kazaları geçirip sağ kalmış. Küba'da yaşamış. Nobel de almış bir ara. Ve fakat sonu gayet hazin. 62 yaşında intihar ederek ölmüş.

Böyle renkli bir yaşamı, şanı şöhreti bırakıp insan neden intihar eder diye sordum kendime önce. Bir kaç tane kısa belgesel izledim hayatıyla ilgili. Zaten bir kadından diğerine geçmesinden çok da huzurlu bir bünyesi olmadığını anlıyorsun özel hayatına baktığında. Dört kere evlenmiş. Karıyı terkedip yenisini almış. Onu da terkedip yenisini. Böyle böyle dört kadın. Bir yandan alkol. En son da depresyon demişler hayatını anlatanlar. Birkaç fotoğrafını gördüm: yüzünde vitiligo var. Bakışları nasıl da kederli. Ve yaşından çok daha fazla gösteriyor.

Erkeksi romanlar yazması onun belirleyici özelliklerinden biriymiş. Belki de bunun için bugüne kadar hiç ilgimi çekmemiş olması.

Bilmiyorum. En cool gözüken insanlar belki de en derin yaraları saklıyorlar içlerinde. Kuyruğu dik tutup çok havalı duruyorlar belki ama içten içe neler yaşıyorlar. Ya da tutkulu insanlar için bu hayat zor. Biraz öyle. Ayvayı yedik yani. Çoktan yedik yemesine de. Şimdi hazmetmeye çalışıyoruz zaten.

Tibet gençlik pınarını yapmaya tekrar başladım. Şu sıralar gün aşırı yapıyorum ama önemli değil. Artık böyle ayrıntılara takılmayacağım. Hiç yapmamaktansa gün aşırı yaparım. Beş gün ara verir altıncı gün gene yaparım. Notumu mu kıracaklar sanki allahaşkına. Kime ne. Yalnız, galiba insan omurgasının esnekliği  kadar genç. Sanki. Bu hareketlerden çıkardığım sonuç bu. Omurganı biraz esnettiğinde kendini çok daha dinç ve genç hissediyorsun. Omurgadan yaşlanıyor galiba insan.

Bu yaz, gündemi ve sıcakları saymazsak yaşadığım en güzel yazlardan biriydi. Eskiden güzel bir yaz dendiğinde, içinde mutlaka tatil ve sevgili olmalı gibi gelirdi. Öyle düşünürdüm. Başka türlüsü illa eksik gibi gelirdi. Belki de o aptal kadın dergilerinin dolduruşuna geldim onca yıl. Çünkü bu yaz ikisi de olmadı ama, yine de yaşadığım en güzel ve özel yazlardan biri oldu. Dopdolu, keyif dolu geçti. Denize bile tek bir gün gittim. Ama ne güzel gündü. Bunun sonbaharı nasıl olur acaba? Kışından da pek umutluyum. Güzel beklentilerim var. Bakalım.

Bu Ekim'de blogun onuncu senesi dolacak. Bir parti mi yapsak mı ki? Gelir misin parti versem? Ha? Doğru söyle bak.


Perşembe, Ağustos 27, 2015

Kalibre.

Başka bir geceden merhaba sevgili okurum. Çok yorucu fakat güzel geçen bir gündü. Üç gündür ev işi yapmaktan iflahım kesildi. Üç günde ancak toparlayabildiğim mutfak şu an gene darmadağın. Bunun neresi güzel dersen, yemekleri derim, ayrıca da evin şu an mutfak dışındaki kısımların temiz olması.

Sabah ekmek bitmişti. Ben de pasta yedim. Ahaahaha Mariantrikot'un kulakları çınlasın. Pasta değil ama pancake yedim tam olarak. Konseptte değişen bir şey yok.



Akşam da onca yorgunluğun üstüne dolma sardım. Yaprak evet. Değdi mi peki? Değdi be. Midemin yanı sıra ruhum doydu çünkü. Kıymalı. Yoğurtlu. Çoktandır yapmıyordum.

Dün gece biraz Entelektüelin Kutsal Kitabını okudum. Modern İnsanın Kutsal Kitabı ile aynı seri. Çok güzel kitapmış. Tavsiye ederim. Her telden çalıyor: müzik, edebiyat, felsefe, din, tarih. Makaleler bir sayfa. Ve o bir sayfada bilginin özünü sunmuş. Mesela James Joyce'un Ulysses'i ile ilgili bir sayfa var. Çok iyi geldi onu okumak. Ulysses'i bir gün oturup okur muyum bilmiyorum ama şimdi en azından bir fikrim var.



*   *   *
Bunu dün gece yazdım. Sonra da çok uykum var diye gittim yattım. Artık böyle. 

Önceki gece mesela, çok uykum vardı, baktım direniyorum. Hep yaptığım şey. Sonra da, neden normal saatlerim yok herkes gibi. Bunun için yok. Saatlerin normal, sen bozuyorsun. 

Peki. O zaman sorunun köküne inelim. Direniyorsam madem, neye direniyor olabilirim tam olarak? Yarına. Yarını geciktiriyorum sanki uyumazsam. Böyle ortaya çıkınca, cıscıvalak, elbette mantığın gücüne yeniliyor. Yanılsama olduğu belli oluyor anında. Yarını geciktiremezsin bebeğim. Boşuna direniyorsun. Ancak günlerinin ritmini bozar ve memnuniyetsiz bir gün geçirirsin. O zaman?
O zaman dans! Renk! :D (Biliyor musun o karikatürü? En en en sevdiğim.) O zaman "yarını kucakla" moduna geç. Hatta zamanı kucakla. Nasılsa yavaşlatmak mümkün değil. Durdurmak hiç değil.

Hala aynı konu. Oysa ben bu zaman konusunu kökten hallettiğimi sanıyordum.

Neyse işte, o yüzden gittim yattım.

*   *   *
Bu güzel bir şeyler olacak, hayat daha güzel olacak, hissi var ya. Bazen içime bir şüphe giriyor, acaba kendimi mi kandırıyorum, ya da şu anda moralim düzgün diye mi bana öyle geliyor diye. Fakat, uzun zamandır blog yazmanın gözünü seveyim, eski blogda bunu hissedip yazdığımı hatırlıyorum. Hem de ta kaç sene önce. Ve nitekim hayatım ummadığım kadar güzelleşti. Demek ki kendimi filan kandırmıyorum.

Şu an etrafımda "yapamazsın, edemezsin" diyecek insan yok. Ama geçmişte çok oldu. Aslında "yapamazsın, edemezsin" 'den ziyade, "yapma, etme" diyen çok kişi vardı. Çok kişi demeyeyim de, sözünden çok etkilendiğim iki üç kişi. Hatta bunlar öyle tuhaf insanlardı ki yapılmışa "sen yapmamışsındır" dedikleri de oldu. Yeri geldi, kazanılmışa sevinmeyi bile bilemediler. Bırak sevinmeyi, neredeyse elimden aldılar.

Normal mi? Değil. Yapıcılıktan çok uzak bu insanlar hem kendi hayatlarını kuruttular hem kendi yakın çevrelerindekini. Artık hayatımda değiller. Ama "normallik" ayarlarımı ben onlara göre kalibre etmiştim. Onların bu tavrını içselleştirmiştim. O yüzden içimde sürekli bir savaş var. Bir yanım "yapamazsın, yapma" diyor, diğer yanım "işte yaptım" diyebilmek için var gücüyle uğraşıyor. Çok gereksiz. Çünkü bu hengamede, kendi asıl yapmak istediğimi bulmak için çok zaman kaybettim. Sürekli kendimi kendime ispatla oyalandım. Yazık. Kunegond'un dediği gibi, "hayatı öğrenene kadar, hayat geçiyor".

"Yapabilirim" den kurtulup, "yapmak istiyorum" a geçebilirsem eğer, geçmişin çok ağır bir yükünü sırtımdan atmış olacağım. Geçiş sürecindeyim aslında. Ne yapmak istediğimi biliyor gibiyim. Ama hala o çekilmiş el frenini, sırtımdaki o kamburun varlığını hissedebiliyorum. 

Geçmişte normal saydığım birçok insanı ve şartları bugünkü aklımla ve bilgimle tekrar değerlendiriyorum. Sonuçlar oldukça şaşırtıcı, bazen de üzücü. İşlemin kendisi oldukça yorucu. Ama sonsuza kadar sürmeyecek deyip kendimi yüreklendirmeye çalışayım. Sonrası rahat, refah. Ama şu an, zor. Zor.






Pazartesi, Ağustos 24, 2015

Ağustos sona gelirken.

İşte haftanın ilk gününün gecesi. Oldukça yorucu bir gündü. Havanın serinlemesini fırsat bilip yapabildiğim kadar çalıştım evde.

İki de maç yaptım. İkisini de kaybettim. Yalnız şöyle bir şey farkedip çok sevindim: 1250 Elo puanına karşı oynamaya başladığımda tarih Temmuz ortalarıymış, blog kayıdından okudum. Şu an 1450 Elo'ya karşı oynamaya çalışıyorum. Yani bir buçuk ayda oyunum 200 puan ilerledi diyebilirim. Hiç fena değil.

Ermenice okumam biraz hızlandı. Ayrıca sözcük haznem de sandığımdan daha çabuk ilerleyebilir çünkü sözcüklerin kökenleri bazen bildiğim sözcüklerden çıkıyor. Tahmin yürütmeme olanak sağlıyor bu durum. Bugün çıkıp gazete almadım ama. Çok yorulmuştum.

Bir de bu haftanın sonunda sigarayı bıraktığımın dördüncü senesi dolacak. Ne gereksiz bir alışkanlıkmış. Al işte böyle de yaşanıyor. Ama bırakması çok zor. Ona lafım yok. Aslında bırakmak kolay da,  yeniden başlamamak zor. Oradan yürüdüm ben de. Yeniden başlamamaya kilitlendim.

Şimdi kendime bir bitki çayı demleyeceğim sanırsam. Sonra da biraz okuma-yazma. Sonra da yatak. Dişleri fırçalama müziği: Norah Jones: The long day is over. (Uzun bir gün bitti.) Hak ettim.



Cumartesi, Ağustos 22, 2015

Turnuva.

Şu an salonda Joan Baez çalıyor. Leş gibi yorulduğum bir günün akşamı eve geldim. Leş yorgunlukların en iyi ilacı sıcak bir duş. Pirüpak oldun mu, zaten günün gidişatı değişiyor. Tertemiz pijamalarını giyeceksin. Üstüne, dolaptan çıkarttığın anda yiyebileceğin, ısıtma bile istemeyen besleyici değeri de olan doyurucu bir tabak hazır yemek. Mesela mercimek salatası. Komposto da var. Birazdan onu da doldururum. Kaslarım şu an nasıl teker teker gevşiyor bilemezsin. Belimin alt bölgesi, sırt tarafı. Bütün gün doğru dürüst bir yere yaslanamadı. Bacaklarımın arkası. Sonrasında ya dizi izleyeceğim ya da direkt yatağa atacağım kendimi. Gözkapaklarımın durumuna göre.

Sabah kendi çapımda bir rekor kırdım. Saat 10:23'tü gözlerimi açtığımda. Saat 11:10'da ayaklarım Kınalı'ya basmıştı. Normal vapur zaten Kadıköy'e uğramıyorsa 45 dakika'dan önce götürmez seni. Kadıköy'e uğrarsa bir saat sürer yolculuk. Nasıl oldu peki? Çünkü deniz otobüsüne bindim. Ama nasıl bindim. Bir de bana sor. Ölüm kalım meselesiymiş gibi. 10:45 deniz otobüsüne yetiştim. Çünkü yeğenimin satranç turnuvası vardı, ve iki gün önce ona ben de geleyim mi demiştim. O da evet demişti. Söz ağızdan çıkmış. İlla gidilecek. Neyse yetişebildim.

Yaklaşık 60 çocuğun katıldığı bir turnuva. Kalabalık, gürültü, heyecan. Kazananlar, kaybedenler. Ağlayanlar, hatta kusanlar.

Öğrenmek isteyene ders çok. Ben olsam mesela orada. Çocuk olsam. Kazanmaya o kadar odaklanırım ki oradaki ortamın, değişik bir sosyal etkinliğin varlığını tamamen ıskalayabilirim. Halbuki orada olmak, o kadar çocukla beraber ortak bir amacı paylaşmak, bütün günü televizyonun karşısında evde geçirmektense...Ne tuhaf değil mi? Ortada bir görünür amaç var, mesela maçları kazanmak, fakat asıl olay bambaşka, onun hemen yanıbaşında. Değişik bir ortama girmek, değişik bir gün geçirmek, başka çocuklarla karşılaşmak.

Hayatta başka şeyler de mi böyle acaba? Iskalıyor muyuz böyle, bazı hedeflere kilitlendiğimizde? Belki ara sıra geriye çekilip, tabloya geriden bakmayı akıl etmeli. Neredeyim, kimlerleyim, hangi konuları konuşuyoruz, çevrede başka ne güzellikler var? Güneş mi batıyor? Gölgeler mi uzuyor? Rüzgar mı esiyor? Havada hoş bir koku mu var? Değil mi? Genelde yapıyoruz da, daha mı sık yapsak?


Okuma ve yazmaya dair.

Galiba daha iyiceyim. Vişneleri kurtarabildim mesela. Ve mercimek salatası da yapabildim. Ve vişnelerin birazıyla komposto. Naneler kaldı ama onlar biraz daha gider. Sabah da fesleğenleri pesto yapıp kurtarmıştım. Eh. Bir gün için fena sayılmaz.

Ülke her gün biraz daha batıyor. İç savaş çıksa yeridir. Çıkmasa da batıyor ama. Bunu da nasıl olduysa yeni fark ettim. Yapılan her siyasi yanlışın düzeltilmesi yıllar, nesiller sürecek. Sanki kasten yapılıyormuş gibi. Bazısının ise telafisi yok. Tarihi eserlerin heba edilip, yakılarak filan yerine bilmem ne yapılması gibi. O eserlerin tek bir tanesiyle ne turistler getirtebilecek, ne paralar kazandırabilecek milletler var.

Hani başkan olmadı diye yapıyor diyorlar ya. Bence o yapmıyor. Bence o sadece satranç tahtasındaki bir piyon. Bütün motivasyonu bir gün vezir çıkmak. Ama oyunu başkası oynuyor. Ve o vezir çıkana kadar mat olmazsak, sonra olacağız. Keşke sırf bunu anlasa. Mat olmuş şahın veziri beş para etmez. Keşke gidip biri uyandırsa onu.

Başladım okumaya biliyor musun? O gece başladım hem de. Hani sabahın birinde post yazmayı bitirip, gidip bir kaç harf öğreneyim dedim ya. O gece sabahladım. Beşte filan yattım. Başharflerden bilmediğim ve karıştırdıklarımı bulup çıkardım önce. Kalemi kağıdı aldım. Yazdım. Çizdim. Gözüme ikiz gibi benzer gözüken harflerin arasındaki yedi farkı bulma oyunu oynadım. Sonra da aklımda tutmak için kendime yollar buldum. Mesela farklılık o fiyonk gibi uçtaysa, o ucun balık kuyruğu olduğunu hayal ettim. Balık sözcüğünün ermenicedeki ilk sesi de o harfin sesine denk gelince artık karıştırmıyorum.

Ertesi gün de sağlam kafayla küçük harflere baktım. Bitti bile. Değdi mi bunca sene ızdırap çekmeye? İki günde halledilebilecek bir işmiş. Herşeyin başı motivasyon. Doğru sebeplerin olacak. O ilk gece bir köşe yazısı okudum baştan aşağıya. Bilmediğim çok sözcük vardı ama. Gene de kabasını anladım.

Dahası da var. Anlamını bilmediğim sözcüklere de çare buldum. Chrome mesela, nedense ermenice harfleri gösteremiyor. Firefox gösteriyor ama. Firefox'u ayarladım, açınca direkt ermenice sanal klavye açan bir sözlüğe açılıyor. Hem de öyle bir klavye ki, mesela kendi laptop klavyende a ya bassan ermenice a yazıyor. Büyük kolaylık.



Ama hangi dilde olursa olsun, okuma yazma öğrenmek çok başka şeymiş. Artık o şekillerle  harflerle aramda bir engel kalmadı ya, artık o kağıt bambaşka boyutlara açılıyor ya. Çok heyecan verici, çok özel bir şeymiş. Bambaşka bir güç. Bir kere daha yaşadım.

Ülke toptan batmazsa ve bir gelecek varsa, benimkisi her gün daha şekle şemale giriyor. Aynı kilden bir heykel gibi. Yazı da bu geleceğin iskeleti olacak gibi. Öyle ya da böyle. Okumak çok özel bir yetenek, yazmak ise bambaşka.

Bir yolun çok başındayım, daha ortada hiçbir şey yok. Ama en azından eskiden olduğu gibi korkmuyorum bir yola girmekten. Ya. Eskiden korkuyordum çünkü. En dipte. Korkuyor-muşum. Kaçıyormuşum. Sanki girilen her yol, ölüme gidermiş gibi. Oysa seçtiğin yol değil ki ölüme giden. Hayatın kendi gidişatı o. En sondaki hep ölüm. Ölümü kabullendiğinde, aslında çok garip şekilde hayatına başlayabiliyorsun.  Evet benim için biraz geç oldu. Ama kimin hayatı mükemmel ki? Bu da benim kaderimin yamukluklarından biri olsun.


Perşembe, Ağustos 20, 2015

Hallice.

Biliyor musun, bugün biraz daha iyiyim. Aslında bugün de saat beşe kadar filan aynı bet ruh halindeydim. Günlerdir hiç iş görmeden oturuyorum.  Vişneleri torbalayıp buzluğa atmaya bile mecalim yok. Çürüyecekler diye korkuyorum.

Bol bol ağladım. Gene de açılamadım. Bu kadar moral bozukluğuna hormonlar da sapıttı. Ya da hormonlar önden sapıtmıştı. Artık biraz tavuk yumurta bilmecesi diyeyim.

Neyse hormonlar nefes aldırmaya başlayınca, öğleden sonra beş olmuş ama oturmuşum gene bütün gün, hadi dedim, sadece bir tane iş gör acil olan. Günün sonunda "bugün bunu yaptım" dersin. Moral olur. En acil internet faturası vardı. Hadi dedim onu çıkıp ödeyeyim hem dışarı çıkmış da olurum, biraz açılırım belki. Tam o sırada annem aradı. Anneme "seni sonra arayacağım" deyip dışarı çıktım. Faturayı ödedim. Eve geldim. Tahmin ettiğim gibi iyi geldi onu ödemek. Halbuki toplam on beş dakikamı filan aldı.

Eve dönünce annem aklıma geldi. Telefon açtım. Normal her zamanki klasik konuşmamızı yapıyorduk. Yarı sağır diyaloğu. Ben anlatıyorum o sıkılıyor ve dinlemiyor ve tersi. Sonra dedim ki, "anne biliyor musun, ben ermenice okumayı sökmeye karar verdim". Blog yazımı, yazıya gelen tepkileri ve başka şeyleri anlattım ona. Yaşadığım kopukluk ve dışlanmışlık hissini.

Ve duydu dediklerimi. Ve dinledi. "Ama, dedim. Bende de yanlış var. Bugüne kadar hiç bu insanlar neler düşünüyor, günlük olaylara ne tepki veriyorlar diye merak etmedim, köşe yazarlarını hiç takip etmedim, yapabilirdim." Günlük ermenice gazeteleri takip etmek burada bahsettiğim. Bu sefer ondan çok şaşırtıcı bir söz geldi. "Bende de hata var dedi. Çünkü sizi fransız okuluna koydum."

"Bak dedim, geçen gün vapurda, tipine baksan- asla bu adam hayatında basılı bir yazı okumuyordur- dersin, öyle bir adam vardı, ama elinde ermenice gazete tutmuştu. O gazete, o insanları birleştiriyor. Ben de artık, madem son bağımı kaybettim, böyle bir bağ kurmaya karar verdim. Herhalde üzüm yememekten daha derin bir bağ." dedim.

Bu konuşma bana iyi geldi. Yapmam gerekiyormuş. Bir de o kopukluğa yıllardan beri bizzat şahit bir insan.

Sonra çıktım dışarı, ermenice gazete aldım. Gazeteyi alırken, bir sürü yere uğradım, esnafla filan sohbet ettim. İyi geldi. Günün gidişatı biraz düzeldi. Havam değişti.

Şimdi saat geç oldu ama galiba gidip bir kaç harf öğreneceğim.

İyi geceler dünya.



Pazartesi, Ağustos 17, 2015

Azınlığın azınlığı olmak- Karamsar yazı.

Pek güzel bir gün değildi açıkçası. Girls izledim. Satranç oynadım. Kaybettim. Çokça günlük yazdım. Gerçekler suratıma acı acı çarptı bazı şeyleri anlamaya çalışınca. Kazdağları'na gitmekten vazgeçtim. Dizimin arkasında sabahtan beri çok acaip bir kızarıklık- morluk var. Sanki bir sivrisinek kanımı emmek isterken oradaki damarları patlatmış gibi. Ama önemli değil. Çünkü zaten ölesim var.

Ülke gündemi bombok. Bugün televizyon açtım kaç günün sonunda. Çin'de de patlama olmuş. Endonezya iç hatlar uçağı düşmüş. Ay ne kadar çok kötü şeyler olmuş. Hep böyle midir yoksa? Kaç zamandır televizyon açmayınca insan unutuyor. On beş dakikalık haber saatine ne kadar çok felaket sığabiliyor. O eski zamanlar geldi aklıma.

Fransa'da televizyonumuz olmadığı zamandı. Noel tatilinde, Türkiye'ye döndük. Üç aylık aradan sonra televizyonu annemlerin evinde ilk defa seyrettiğimizde, görüntülerdeki durmak bilmez ve gereksiz şiddete anlam verememiştik kardeşimle. Mesela neden durduk yere bir Noel ağacı topu yere düşüp kırılır, ve televizyon bunu neden gösterir? Öyle bir görüntü vardı. Zaplarken görmüştük. Klip filan değildi. Başı sonu da yoktu. Bir anlama hizmet eder gibi bir hali de yoktu. Öylesine ... Ne gerek var? Neden durmadan birşeylerin kırılması, patlaması, arabaların çarpışması ve insanların ölmesi gösterilir televizyonda? Drama. Evet dikkat çekiyor. İnsanoğlu bir kutu icat etmiş, sonra da işte böyle. Salak insanlık. Tabii ki de kendi kendinin soyunu tüketecek. Çok belli bir şey. Her tür yolu açmış kendine bunun için. Savaş çıkarıp, nükleer bomba atmazsa, genetiği değiştirilmiş tahılları sindiremediğinden ölecek insanlar, tabii ekilecek alan, yağacak temiz bir yağmur kalırsa. Falan filan.

Sonracıma Fb'un gün geçtikçe içi boşalıyor gibime geliyor. Ekranın yarısı reklam. Arkadaşlarımın da yüzde kaçının bildirimi zaten kapalı, görmüyorum. Toplasan özel resimlerini merak ettiğim bir elin parmaklarını geçmez onların da yarısı kırk yılın başında koyuyor o resimleri. Neden o zaman her gün açıyorsun diye sor.

Ve kendimi azınlığın azınlığı gibi hissetmem de var bütün bunların ortasında. Bugün Astvadzadzin'di. Üzümün kutsandığı gün. Normalde üzüm "okunana" kadar onu yemeyiz. Yani kilise onu kutsayana kadar. Bu da her sene Ağustos ayının ikinci pazarını beklemek demek. Ama hesap bu kadar basit değil. İkinci pazar, bir de ayın 14'ünden önceye denk gelmeyecek, filan öyle bir şeyler. Bilmiyorum. Ben geçen pazar takvime baktım. İkinci pazar bugün dedim, kutsanmıştır herhalde dedim. Manavdan aldım, yedim. Sonra da zaten dinin bu uygulamasını bu sene boykot etsem mi, çok mu anlamlı, günah mı, gelenek mi filan diyordum onun bir gün öncesinde. Ay çok karışık anlatamadım. Evet kafam gibi. Bu konu da karmaşık.

Bu insanlarla ortak bir yanım olduğunu düşünmüyorum özetle. Hele geleneksel tipiyle. Lise bittikten sonra evlenen (tabii ki de kendiyle aynı etnik kökenden bir eşle), evinin hanımı olan, dindar ve hamarat kız tipiyle mesela. Hiçbir ortak noktam yok. Böylesi "çoğunluk" ta da var elbet. Geçen gün D.'yla konuşurken, Almanya'da akademisyen olmuş Türk bir çocuktan bahsetti. Bilmem ne konusunda doktora yapmış, fakat okudukları, zihniyetine sıfır etki bırakmış. Bilgi olarak durmuş. Bizde de var öylesi. Bir de öylesi var.

********
Ertesi gün oldu. Henüz kahvaltı etmedim. Çay demlenirken biraz yazmak istedim.
********

Bak aslında bu üstteki paragraftan bir şeyler öğrendim bile. Azınlığın çoğunluğu ile, çoğunluğun çoğunluğu birbirlerine çok benziyor.

Geleneklere sıkı sıkıya bağlı olup onları asla sorgulamayan, kendi dar çevresinden başka hiç bir görüşle karşılaşmamış, bildiği ile yetinen, okurken de haybeye okumuş, televizyonda sabah kuşaklarını izleyebilen, kalıpların kadını bir kadın tipi var.

Çoğunluk mensubu olunca bu insanlar toplumun ta öbür ucunda kalabiliyor. Ama azınlık mensubu olduğunda...mesafe dar. Ortalık bunlardan kaynıyor. Mesela yazanı çizeni ile de tanışıyorsun, bir ümit, fakat bir yerde o yıkılmaz darlık, geleneksellik, kalıplılık duvar gibi karşına dikiliyor. Onları geriye iteyim derken top yekün etnik kimliğini reddetmişsin gibi oluyor. Sıkıntı burada. Çünkü etnik toplumu oluşturan çoğunluk onlar. Mesela aşk evliliği. Pek görmezsin. Zaten nasıl denk getirebilirsin ki, o kadar az insan içinde.

Sorun şu: mecburen bir araya geldiğin durumlar oluyor, fakat dünyalar o kadar farklı ki, sana düz gelen bir şey söylediğinde bu insanlar hayatlarının şokunu yaşıyor. Konuşamıyorsun.

Mesela, öğrenciydim. Sınıf arkadaşımın Paris'teki bir öğrenci kongresinde sunumu vardı. Destek olmak için, onun sunumunu izlemeye kendi şehrimden Paris'e gittim. Paris'te de bir dolu tanıdık var zaten, en yakın tanıdığımıza telefon edip onda kalabilir miyim diye sordum. Tamam dedi. Gel. Gittim.

Bu tanıdık da aslında İstanbul'dan gitme Paris'e, benimle aynı sosyoekonomik sınıfta diyeyim, aynı etnik köken, İstanbul'da bir fransız lisesi mezunu, ve keyfi için Paris'te yaşayan, ve yıllarca yaşamış, benden azami on yaş büyük bir kadın.

-"Öbür arkadaşın nerede?" dedi, "o da gelseydi.".
- "Yok dedim, size daha fazla yük olmak istemem zaten, onun bir tanıdığı kız var Paris'te, o da onda kalacak.".
-"Paris'te tanıdığı şu kız, tek mi yaşıyor?" diye sordu merakından.
-"Hayır, dedim, sevgilisiyle yaşıyor."

Sanırsın midesine yumruk attım. Gözleri yuvalarından fırladı. Allah allah. Ne dedim ki şimdi ben?

-"Kız, dedim, kendi erkek arkadaşıyla yaşıyor evinde." Gene pörtledi gözler. Allah allaaaah.

Bilmeyenler olabilir. Fransa'da normal prosedür diyeyim, evlilik öncesi çiftler aynı mekanda yaşamayı test etmek için olsun, zaten bir süre aynı evde yaşarlar. Yani birisiyle tanışırsın, hoşlanırsın, çıkarsın, daha da hoşlanırsın, çift olursun, ve bunun sonraki aşaması birinin birinin evine taşınmasıdır. Bazen bu aşamada kalır da zaten, evliliğe hiç gitmez. Hatta çocuk doğar, gene nikah olmaz. Tam istatistik bilgi veremeyeceğim, yalan olmasın ama çok yaygın diyeyim. İstisna filan denmez.

Hayır, bütün ömrün boyunca Türkiye'de yaşamışsan bunu bilmek zorunda değilsin.

Ama yıllardır Paris'in göbeğindesin, zaten fransız lisesinde okumuşsun, bu uygulamayı ilk defa benden mi duyuyorsun şimdi? Hadi diyelim, burada da görüştüğün insanlar kendi kökeninden insanlar, Paris'in göbeğinde Türkiye'nin muhafazakarını yaşıyorsun, diyelim, misal. Hiç mi televizyonu açmıyorsun? Hiç mi film izlemiyorsun? Hiç mi roman okumuyorsun? Kadın dergisi de mi okumuyorsun? Ki bu insan Paris gibi yerde sergi kaçıracak diye ödü kopan, fırıl fırıl kültürel etkinlik kovalayan bir insan.

Nasıl olabiliyor?

Sonra o bitti, lafın arasına, benim dine inanmadığım girdi. Gene gözler pörtledi. Ama gözler pörtledi derken, tam anlatamıyorum, o kadar şoka giriyor ki, sanırsın uçuk çıkaracak. Sanırsın dünya üstünde dine inanmayan ilk insan benim.

Bu nasıl dar bir bakış açısıdır dünyaya? Sen o kadar sergiye, konferansa gidiyorsun da nasıl hala bu kadar dar bakmayı başarabiliyorsun?

Anlamıyorum.

Onlar da beni anlamıyorlar. Geçinemiyoruz.

Dolayısı ile kendi milletimle alışverişim kısıtlı. Bir bu üzüm yememe şeysi vardı. O da bana çok saçma geliyor artık. Hele ki şu küresel ısınma ile asıl amacı olmamış üzümlerin zamanından önce koparılması durumundan da uzaklaşınca. Üzümler artık aztvadzadzin den önce olgunlaşıyor, ayrıca buzhane denen bir şey var. Ayrıca da, neden diğer meyvelerin okunması diye bir durum yok? Maksat ziyanı önlemekse, o da ziyan. Ama yok şarap ve kilise arasında özel bir bağ var ve kilise sanki burada kendi çıkarına göre kural koymuş. Bilmiyorum. Keşke çevremde bunları konuşabileceğim tek bir mantıklı insan olsaydı.

Canım sıkkın.

Kimseye benzemek zorunda değilim elbet. Ama azınlık olarak varolabilmek için, en azından azınlığa ait hissetmem lazım kendimi. O aidiyet de özdeşleşmeden geçiyor az biraz. Özdeşleşme için de asgari bir benzerlik lazım. Hani nerede?

Aklıma bir fikir geldi. Biraz dolaylı ve uzun vadeli. Ama sağlam bir fikir. Ve güzel. Hatta hatta zarif bir fikir. Neden daha önce düşünmedim ki? Kazık kadar oldum be. Ah kafam. Geç basarsın. Senden tek şikayetim bu.

Cumartesi, Ağustos 15, 2015

Muktedir.

Dün akşam mutsuzdum, mızmızdım, yorgundum. Bir post yazdım. Ama yayınlamadım. Galiba son cümlesinde sızdım uykudan. Sabah uyandığımda bilgisayar yerdeydi fakat kapatmamışım.

Bugün o mutsuzluktan eser kalmadı. Uyku besin gibi birşey. İnsanı yeniliyor. Bünyeyi şarja takıyormuşsun gibi.

Evvelsi gün, abimlere yemeğe davetliydim. Çok güzel bir geceydi. Bahçede yemek yedik, asmanın altında. Benim sevdiğim biradan almışlar.
"Hoşgeldin" diye kadeh kaldırdılar. "İyi ki varsınız." diye kaldırdım. Bak, dedim sonra da kendime, o kadar da boşa gitmiyor herşey, ölünce. Böyle anlar da yanımıza kar kalıyor. Hiç yaşamamış olsak? Yeğ mi ki?

Yeğenim de oradaydı. Yeğenler bana benziyor şaşırtıcı şekilde. Fiziksel olarak demiyorum. Zihinsel olarak. Sabahın ikisinde, onun odasında, koli kartonu, bant, elektronik bir kaç parça, bilgisayar ve dikiş kutusu, onun bir robot kolu yapıp hareket ettirmesini izledim keyif ve gururla. Bana dedi ki:"insanın kafasında tasarladığını gerçeğe dönüştürmesi çok güzel bir şey hala". Ah dedim, bilmez miyim. Ona bir güzellik yapmayı tasarlıyorum ama ses etme. Sürpriz. Bilmiyorum daha yapabilir miyim. O yüzden.

Abimlere giderken, adada vapur çıkışı, kuzenimi gördüm. Önde yürüyordu kalabalığın içinde. Seslendim. Döndü. Konuştuk, ne var ne yok. Hadi, dedi, bize uğra. Eşi, yeğeninin eşi ve bebekleri de onlardaydı. Hiç buluşmaya fırsatımız olmuyor. Ne yazık. Bu şehir böyle bir şehir. Ancak tesadüfen rastlarsan görüşebiliyorsun. Kazdağları için çadır alışverişi yapabileceğim hanı anlattı bana. Ertesi gün adadan doğrudan Kadıköy'e geçtim. Çadırı ve diğer malzemeleri satın aldım. Beşiktaş vapur salonunda dönüş vapurunu beklerken, bu sefer de bizim enişteye rast geldim. Sanırsın Istanbul 16 milyon değil. Sanırsın gün 80 küsur bin saniye değil. Sanırsın bizim familya yüz bin nüfuslu.

*                  *                     *                    *                    *

Bak, sana bahsetmek istediğim bir kitap var. Aslında iki tane aldım ama daha birini okumaya başladım. Modern İnsanın Kutsal Kitabı.


Gördüğün gibi bir çok yerini işaretledim. Bu kitabın özelliği, benim önümde yeni ufuklar açmış olması.

Günümüz insanı, ya da ben diyeyim, çok bilgiye sahibiz ancak, bir yandan da çok aciz hissediyoruz kendimizi. Çoğunlukla olaylara seyirci kalmaktan öteye geçemiyoruz ve bu mecburi pasiflik büyük sıkıntı yaratıyor. Herkeste. Okuyorum, görüyorum, hissediyorum. Karanlıktan şikayet edeceğimize mum yakalım diyoruz, onu da diyebiliyoruz ama nasıl yapacağımızı pek bilmiyoruz. Oy veriyoruz, bir kaç markayı boykot ediyoruz yeri geldiğinde, evet bir de fb'ta atarlanıyoruz, ki o bana çok boş gelse de, bazen işe yaradığı da oluyor. Ama yeterli mi? Bana yetersiz.

Ben eylemlere katılan ya da katılacak bir insan değilim. Greenpeace'e de üye değilim, misal. Olmayı da düşünmüyorum. Ama dünyada değişmesinin gerektiğini düşündüğüm şeyler bol ve bu kitap bunun için işe yarayabilecek yapılabilir yöntemleri derlemiş.

Bir tane örnek: çıkartmalar üretin.
Bir paket boş etiket satın alın. Onları keserek ilginç şekiller verin. Kışkırtıcı sloganlar bulup onları kamu alanlarına yapıştırın: "plastik torbaya hayır, bez çantaya evet"

Bu bez torba sloganı bizzat benimdir efendim. Mesela git, her zaman alışveriş yaptığın markete bunu kasaya yapıştırmak için izin iste. Misal. İzin vermezse, git oranın çıkışındaki elektrik direğine yapıştır tam çıkanların gözünün göreceği yere.

Başka örnek: yakınlarda boş bir arazi varsa, orayı ortak bir bahçeye dönüştürmek için mahallenizdeki diğer insanlarla bir araya gelin. 

İstanbul'da boş arazi mi kaldı ki diye düşünüyordum, ki arkada küçük bir yer var galiba diye aklıma geldi. Ayrıca belediye saksılarının boş olanlarına biber tohumlarını ekmek nasıl fikir? Biber tohumu dediğim de, biberin kesince içinden çıkan zibilyon tane ufak beyaz pullar. Hani çöpe yolladıkların. Evet onlar ekilince ve sulanınca çimleniyor ve meyve veriyor. Bizzat balkonumda denenmiştir. Bu blogun gediklileri bilir.

Bak bu da fena değil: Kendi yeşil elektriğinizi üretebilirsiniz, hatta bundan para bile kazanabilirsiniz.  Mesela oturduğu yerden, yorulmadan para kazanmaya çok meraklı olan bu millet için biçilmiş kaftan. Bir uyansak bu duruma İran'a filan biz satacağız enerjiyi.

Alıntılıyorum: "Yenilenebilir Enerji Yasası'ndaki son düzenlemelerle apartmanlara kendi enerjisini üretip, fazlasını devlete satma imkanı getirildi. 20 kw lık türbin kuran 15-20 daireli bir apartmanın her ay 250 dolar kazanacağı tahmin edilmektedir. Artık isteyen herkes 500 kw altı olmak koşuluyla kendi elektriğini rüzgar, güneş su gibi kaynaklardan üretebilecek. Kendi elektriğini üretmek isteyen kişi ve kurumların elektrik dağıtım şirketlerine başvuru yapması yeterli (edaşlar). Bunun için bankadan kredi de çekmek mümkün. Bir apartmanda oturuyorsanız apartman sakinlerinin bu konuda bilgilendirerek ortak bir türbin kurulmasını sağlayabilirsiniz."

Uydu anteni yerine rüzgar türbinlerini hayal et. Azıcık daha az yoksul olmaz mıyız? Azıcık daha az petrol yakmaz mıyız? Hatta belki dolar bile düşer, kimbilir :)

Sonracıma şöyle de bir inisiyatif var: photovoice. org u ziyaret edebilirsin. Toplumun dışına itilmiş gruplara fotoğraf gazeteciliği eğitimi vererek onlara ses ve mesleki beceriler kazandırmayı amaçlar. Evsizlere, mültecilere, çocuk işçilere, sokak çocuklarına, engelli gruplarla çalışmışlar. Hayatları gündelik mücadeleyle geçen bu insanlar tarafından çekilmiş fotoğraflar insanların nasıl yaşadıkları konusunda olağanüstü bakış açıları sunmaktadır.

Kitapta bunlar gibi yapılabilir veya ilham verici birçok fikir var. Şimdi eğri oturup doğru konuşayım, beğenmediklerim de var. Ben her zaman balık vermektense, balık tutmayı öğretmekten yanayım. Gelişmemiş ülkelere elden düşme telefonları, bilgisayarları gönderme fikri hoşuma gitmedi mesela. Fakat genel anlamda okudukça, "doğru bak böyle bir şey aslında yapılabilir", "şöyle bir inisiyatif dünyada bir fark yaratır" diye düşündürten yazılar buldum. Bazı yazılar da bir yemek kitabı gibi, hazır fikirleri alıp birebir uygulamalık değil de, bir başlangıç noktası, bir model olarak düşünüp akılda tutulacak cinsten.

Özet olarak bana güç veren bir kitap bu. Sandığımdan daha çok şey yapılabilirmiş. Dünya daha güzel bir yer olabilirmiş ve benim de çorbada tuzum olabilirmiş.




Salı, Ağustos 11, 2015

Destansı Zafer.

Ah nasıl özledim burayı bilsen. Sanırsın iki aydır filan yazmama izin vermemişler.

Dün gece çok pis bir maç aldım. Atıyla kalem ve vezirime çatal atmıştı, mideme oturdu, hem de planladığım hamleye de engel oluyordu, fakat soğukkanlılığın gözünü seveyim, birden bir baktım, ah, hat açmış oradan atı çekince gerizekalı, hoooop kaleyle en üst sıradan şah, kaleyle engelledi ama ne fayda löp diye yuttum kalesini, gene şah ve mat. Niahahahhaha. Vezirime, kaleme çatal ha. Al otur şimdi.

Sonracıma istatistik şeysinde artık kesin eminim Statcounter eksik sayıyor. Bazı gün 7 misli fark ediyor. Sandığımdan daha çok okuru varmış buranın çok sevindim.

Jane McGonigal'ı duydun mu bilmiyorum. Ted talks'ta dinledim (dileyene türkçe altyazı mevcut, aşağıdaki altyazı ayarlarından şeyediyorsun). Video oyunları ile dünyayı kurtarma peşinde. Özetle dünyanın sorunlarını oyunlaştıralım, insanlar da oyun oynuyoruz diye dünyayı kurtarsın diyor. Mesela "dünyada petrol bitti, haydi bak başının çaresine" senaryosu. Dahiyane değil mi sence de?  Hem de ne kadar cesurca bir düşünme tarzı (bu arada 2007 'de mi ne bu petrol senaryosunu oynatmışlar gönüllülere ve inanılmaz yaratıcı çözümler çıkmış ortaya).

Fikir çok güzel, ama benim dikkatimi Epic Win dediği kavram da çekti. Türkçesi Destansı Zafer olabilir. Destansı Zafer, kazanmanın mümkün olduğunu kazanana kadar bilmediğin bir zafer türü. O lafı konuşması sırasında telaffuz ettiğinde salonda gülüşmeler oldu. Sebebini anlamış değilim. Belki video oyunu sevenler arasında çok bilindiği içindir.

Destansı zafer. İşte ismi bu. Buldum. Ne zamandır her gün günlük olaylara karşı bulduğum çözümlerle gelen hissin adı. Çünkü mahallenin içinde şeref turu atasım geliyor, konu bulaşık sabununu pompalı kaba aktarmayı başarmaktan ibaret dahi olsa.

Aslında Coursera'nın gamification (oyunlaştırma) diye bir kursu vardı kışın kaydolduğum. Aklımdaki fikir buydu, daha küçük çapta fakat temel olarak buydu. Fakat kursu dinlemedim. Ted talks'tan sonra madem böyle bir fikir var bir bakayım dedim şu Gamification ne menem bir şey. Bir de baktım ki Jane McGonigal'dan da bahsetmiş. Eh. Aklın yolu bir. Daha sadece bir haftasını bitirebildim ama. Devam ederim herhalde.

Bu arada daha kaç gün oldu, hani küçük bir iş kurabilirim demiştim. Senelerdir arıyorum o işi ben. Ne olabilir, nasıl olabilir diye. Bir sürü kitap, kurs ve arada tek tük fikir. Dün akşam, abuk subuk bir girişimcilik makalesi okuyup artık fenalıklar geçirmek üzereyken lönk diye fikir kucağıma düştü. Ah. Dur bakayım. Ama ben bunu daha önce de düşünmüştüm. Mesela Şubat ayında filan. Sonra ne oldu da aklımdan çıktı ki? Belki o zaman "en-en-en" takıntısından bu iş yeterince karlı görünmemişti bana. Kursunu bile bulmuştum da sonra havalar bozmuştu. Tabii ki de aromatik ve tıbbi bitki yetiştiriciliği.



Tam benlik değil mi sence de? Hem biyolojiden altyapım da hazır. Hem de köşesinde bostanımı da ekerim istersem. Hem çok küçük bir sermayeyle başlayabilirsin. Hem de, tahmin bu tabii, diğer yaratıcı işlere engel olmayacak kadar rahat. Şimdi oturup bu fikir olur mu olmaz mı kapsamlı bir araştırmaya girmem lazım. Yer de çok önemli elbet. Kardeşimin bir arkadaşı fidanlık işine girip başarılı olmuştu. Demek ki çok da uçuk kaçık bir fikir değil. Evet kapsamlı araştırmak gerek. Önünü arkasını. Yapanları bulup onlarla konuşmak gerek. Memnunlar mı, değiller mi, değillerse neden.

Olmayabilir de. Hesaplar tutmaz, bir şey, bir şey. Ama olursa ne olur? Destansı Zafer olur. Bence. Evet. Destansı Zafer.

Pazartesi, Ağustos 10, 2015

Kıskançlık.

Kendi değerim fabrika ayarlarına dönerken, beyaz koltuğumun üzerinde düşüncelere dalıyorum. Umut, diyorum kendime. Umudun bir rengi olsa, aynı bu koltuğun, bu beyaz duvarların renginde olurdu. Çünkü, beyazın üzerine hangi renkte yazarsan yaz, gösterir. Beyaz, bir sayfa gibi, üstüne istediğin geleceği yazabilirsin.

Nazar, diyorum sonra. Nazar, başkasının seni "azaltma" isteğini içselleştirmendir. Kendini kısıtlamandır. Kısıtlamanın fransızcası inhibition. Parlak olan kıskanılır. Başarılı olan kıskanılır. Çekemeyeni çoktur. Bir lafla seni alaşağı etmeye hazır bir kişi olsun, en az, çıkar. Çelme takanı. Bil bunu. Ve sakın içselleştirme. Parlamaya devam et. Üretmeye. Mutlu olmaya. Kimsenin senden başarısızlık talep etmeye hakkı yok. Ve seni aşağıya çekmek isteyenlerden koru kendini. Yakınına alma onları. Uzak tut. Fiziken yakın olmak zorundaysan, kalben uzak dur.

Yapamazsın. Kendi denememiş, yapamamış olan, senin yapabileceğine inanmaz ki. Samimi olarak inanmaz. İnansa kendi denerdi zaten. Senin denemen ne tehlikelidir onun için, bir bilsen. Çünkü, ya dener de başarırsan?

Sana hiç vefasızlık eden oldu mu? Bana oldu. Ama sonradan, çok sonradan yanıldığımı anladım. Bana değilmiş o vefasızlık. Herkese öyleymiş. Çoğu şey gibi. O yüzden artık o kadar kırılmıyorum. Ama ikinci bir şans da vermem. Geçmiş olsun.

Ömürlük "yapamazsın" lar biriktirmişim bilmeden. Yaptıktan sonra bile yaptığım tamamen gözardı edilmiş. Küçültülmüş. Sırf kendi beceriksizlikleri göze batmasın diye. Sırf hala inatla "imkansız" diye direttikleri için.

Kıskançlık.

Gördüm seni.

Sobe.

Pazar, Ağustos 09, 2015

Güzel günler bizi bekler. Umutlu post.

Temiz ve düzenli bir evin sağlayacağı huzuru küçümseme ey okur.

Evet çoktandır ihmal ettiğim ev işlerine giriştim. Biraz da yemek yaptım. Banyonun lavabosunu temizledim. Pikeyi ve çarşafları yıkayıp kuruttum. Yerler temiz. Kırmızı dolap tozsuz pırıl pırıl. Tezgahlar da idare eder.

Hayatımın geri kalanını nasıl geçirmek istediğim netleşti, şu an çok ayrıntıya girmek istemiyorum çünkü aynası iştir kişinin derler ya. Yap da ondan sonra konuş derler adama. Hem de son postlarda biraz ipucu var. Tabii araya sürpriz ilgi alanları girebilir. Planları taşa kazımıyoruz nasılsa. Ama genel anlamda yaratıcılık ağırlıkta olacak. Ve yolculuk, yoga ve her günün güzelliğini sindirerek geçirmek istiyorum hayatımın geri kalanında. Belki satranç sanatında da ustalaşırım. Belki küçük bir iş kurarım, yolculuklarımı ve diğer kültürel etkinliklerimi finanse etmek için. Ne kadar yaşayacağımıza karar veremiyorsak, en azından nasıl yaşayacağımıza karar verebiliyoruz ucundan. Olduğu kadar.

Cool bir hayatı gözümde canlandırayım dediğimde, hani hayal kurarsın ya sınırsız, ideal hayat nasıl olurdu diye, gözümün önüne Paris'te bir apartman dairesi gelirdi. Kocaman pencereleri neredeyse dizime kadar inen, eni iki kolumu açtığım kadar, aydınlık, duvarları beyaza boyalı modern mobilyalarla döşenmiş çok tarz bir daire hayal ederdim. Ve ben o dairede senenin bir kısmını geçirirken, bir yandan da yaratıcı bir işte çalışırdım, mobilya tasarımı veya sahne dekor tasarımı gibi. Evime başka sanatçılar girer çıkardı.

Paris'te bir dairem olur mu bir gün bilmiyorum. Şu an için biraz  oldukça uzak bir ihtimal. Ama şu andaki gelecek planlarım öyle güzel ki blog...Ve öyle uçuk kaçık da değil. Gayet olası. Elbet uğraşmam gerekecek. Emek vereceğim. Ama ne zaman gocundum ki çalışmaktan? Sadece emeğim sömürüldüğünde. Kullanıldığımı düşündüğümde. Değerimin bilinmediğini hissettiğimde. Karşılığını alamadığımda.

En korktuğum şey, yaşlanınca bütün gününü camdan dışarısını seyrederek geçiren bir kadın olmaktı. Sağlığım elverirse, bu planlar dahilinde o ihtimal epey uzaklaştı. Sağlık. Çok önemli.

Çok olumsuz örnekler var çevremde. Aslında beynim olumsuz örneklerle dolmuş ve sanki onlara benzemek zorunluluğum varmış gibi çekinmişim herşeyden. Dengesiz hayatlar süren insanlar. Maddi imkanları olan ve olmayan. Bu benim hayatım. Benim artılarım, benim seçimlerim, benim gözlemlediklerimden ortaya çıkan çıkarımlarım.

Gerisini düşünmeden o ya da bu kişiyle evlenebilirdim. Evlenmedim. Gerisini düşünmeden çocuk yapabilirdim. Yapmadım. Gerisini düşünmeden o dolgun maaşlı işte kalabilirdim. Kalmadım. Okumayı seçtim. Kendimi seçtim. Kendime göre doğru olanı. Zor olanı. Bedelini de ödedim. Yalnızlık da çektim, parasızlık da. Ama doğrusunu yaptım. Artık meyveleri toplama zamanı geldi.

Büyük terslikler olmazsa, çok güzel günler bekliyor beni. Çoktandır günler güzel geçiyor ya bir yandan. O da var. Ama daha da güzel günler gelecek sanki. Öyle geliyor şu anda. Bakalım ve görelim.






Perşembe, Ağustos 06, 2015

İdareli


Çoktu hem aklı
Hem parası
Ama
Hayalleri idareli
Sevgisi idareliydi.
Bir kırılma payı bıraksam
Gene olurdu belki ama
Zaten binlerce
Parçaladı kalbimi.

Pazartesi, Ağustos 03, 2015

O captain my captain.

Neredeyse varoluşsal sıkıntıları bile atlatmaktayım.

En diptekileri, söylenmeyenleri, insan olmaya dair olanları.

Zamanımızın kısıtlı oluşunu.

Ne yaparsak, neyi başarırsak, ne öğrenirsek, neyi- kimi seversek sevelim bir anda toprak olabileceğimiz gerçeğini mesela.

Hepsi boşa gidecek.

Bu bana çok büyük sıkıntıydı. Ve önümde koca bir kaya parçası gibi yapmak istediklerimle arama girerdi. Neden uğraşayım? En- en- en- bile olsam ne fark edecek? En- en- en- olmasam da ne fark edecek?

Bu insan olmaya dair ortak bir sıkıntı. Herkes bunu farklı yollardan aşmaya çalışır. Kimi çocuk yapar, genlerinin bir kısmını bırakır dünyaya, kimi fikirlerini yazar, düşüncelerini bırakır, kimi resim çizer, bir iz bırakır kendinden, kimi ahirete inanır, kimi de sadece düşünmemeye çalışır gününü kurtarma derdindedir ya da, çok derin sulardan uzak durur itinayla, bu sıkıntıyı düşünmeyerek aşar.

Ben uzunca bir süre "en- en- en-" olmaya çalışmışım. Maksat "en- en- en-" olup ismini bırakmak dünyaya. Oysa bir isim nedir ki. Sen gitmişsin ismin kalmış. Sana ne faydası var.

Sonra bir gün, beklemediğim bir şey oldu. Keyif denen bir şey keşfettim. Hatta güzel bir yemeğin keyfi. Normal insanların hayatının başında keşfedip onları hayata tutunduran şey aslında, psikanalitik bakış açısıyla. Bende geç oldu. Ama güzel oldu. Olunca bütün taşlar yerinden oynadı. Olunca hayat bayram oldu. Hem de günde kaç kere. Doymak. Zevkli bir sofra kurabilmek. Yeni bir tarif denemek. Başarmak. Keyif almak. Sırf bunun için yaşayabilir insan. Sırf bunun için bile hayatın diğer zorluklarına katlanabilir.

O zaman anladım belki çok uzaklarda büyük zahmetlerle aradığım şeylerin aslında çok yakınımda ve ulaşılabilir olduğunu.  Bir mucizeydi benim için. Büyük bir devrim. Milat. Hayattan böyle bir güzellik beklemezdim. Ama oldu. Şükürler olsun.

Dolayısıyla "en- en- en-" olmak ikinci, üçüncü plana düştü otomatik olarak. Çocukluk oyuncağı gibi gözden düştü. Yemek gibi gündelik keyiflere dikkat kesildi, itinayla tadıldı yeni keyifler, çoğaltıldı. Bir süre böyle yüzdü gemi. Kendini suyun akışına bıraktı, rotalar çizmeye çalıştı uzun süre kendine, biraz yol gitti, sonra geri döndü olmadı, sil baştan. Acemiydi biraz da, hayat acemisi, ama mutluydu, en önemlisi de buydu.

Ve son durumlar. Bir kaptanla çakıştı yolu. Uzun lafın kısası, bir rüzgar öğrendi ondan. Öyle bir rüzgar ki arkana aldın mı seni dünyanın çevresinde sekiz tur götürür, karşına aldın mı ömrünce bir arpa boyu yol alamazsın. Gerçeğin rüzgarı. Kaptan ona kılavuzluk ediyor şimdilerde. Onun rüzgarını arıyor yelkenleri. Ve artık derdi "en- en- en-" olmak değil, "ben, ben, ben" olmak sade-ce. Toprak olmaksa gene olacak eninde sonunda fakat, herkesten öte olmak mıydı bütün kavga? Olamazsın. İnsansın. Sadece insan. Kendinden öncekiler gibi. Kabullenecek artık bunu gemi. Kendinin en son parçasını da buldu sonunda, dünyadaki yerini.



Pazar, Ağustos 02, 2015

Bilmiyorum.

Vay blog. Beni merak edersin sen şimdi. Hem de yazasım var. En son Perşembe yazmışım.

 Temmuz'u devirdik. Ne Temmuz'du ama. Joan Baez bile Temmuz'daydı. Daha bunun Ağustos'u var. Ki Ağustos programına çok süper bir etkinlik buldum. Ekoloji Festival'ine katılacağım Kazdağları'nda. Var mı gelmek isteyen? Çadırını kapan gelebilir. Katılım desen dört günü 25 tl. Tek gün istersen 10 tl. Tarih 19-23 Ağustos 2015.

Böyle sevinçli şeyler yazmaya utanıyor insan. Az önce sokaktan asker uğurlama konvoyu geçti. 

Günlerdir gazete okumuyor televizyon açmıyorum. 

Dün parka gittim gene. Sonra da anneme uğradım. Annemi bir aydır görmüyordum. Eve fare girmiş. Haberim yok. Fare bile değil sıçan. Zavallı hayvanın zulasını bulmuşlar. Yarım kilo zeytin çıkmış. Sonra deliğe duvar örmüşler filan falan. Yandı zula. Yazık ama ya, yememiş kenara koymuş o kadar.


Sabahında üç satırlık birşeyler yazmıştım. Fb'a koymuştum. Anneme dedim ki:" bu sabah çok kısa birşey yazdım, okumak ister misin?"

Daha önce bir öykümü okutmuştum ona nasıl olmuşsa. Şaşırmıştı. Ama ben daha çok şaşırmıştım. Çünkü normalde kusur bulunca görevini tamamlamış sayan bir insan olur kendisi, konu her ne olursa olsun. Ben gene oraya buraya kusur bulacak diye peşin peşin sıkılmışken, şaşkın şaşkın "akıyor bu öykü" demişti bana ilk tepki olarak. "Hiç yormuyor okurken." derken göz ucuyla bana bakıyordu "sen mi yazdın bunu gerçekten?" sorusu duruyordu ifadesinde. Ne kadar yorduysam kadını bugüne kadar artık. Sonra da öyküdeki ayrıntılara şaşırmıştı olumlu tarafından. Velhasıl beğenmişti genel anlamda. Hatta şöyle bir durmuştu, ciddileşmişti. 

Neyse. Dün de "iyi hadi bakalım ver de okuyalım madem" der diye beklerken, "isterim" dedi çok kararlı şekilde. Verdim ama, ay, şimdi " bu kadarcık mı yazdın yaza yaza" diyecek ya da "hani bunun devamı, başı sonu" der diye hazırladım kendimi. Onun yerine: "çok..." dedi, bir laf aradı, bulamadı, "güzel..." dedi, sonra bir kere daha denedi "çok..." dedi, gene bulamadı, "güzel..." dedi. Ve sustu. Sonra da henüz çözemediğim o az buruk, az düşünceli ifadeye daldı gitti.

Ya böyle acaip günler. Diyorum da hala da anlatamıyorum.

Bunu dün yazıp kaydettim.

Bugün Pazar. Gene kafamda kırk bin tilki. Geçmiş. Gelecek. Ve tüm bu git gellerin, karmaşanın, fırtınaların ortasında ben.

Biliyor musun, vakit tamam artık. Tren düdüğünü çaldı. İşe koşmam lazım. Ama şimdi de şaşkınlıktan yapamıyorum. Ben mi? Kesin mi? Ve sanki bir ordu insan oralarda fenalık geçiriyor, ayh, hala daha inanmıyor kendine diye.

Ve bu son değişim, son haftanın içinde oldu galiba. Belki daha bile az.

Hayde diyor içimdeki bir ses, hayde, otur, çalış. Hala daha boş boş konuşuyorsun.

Bilmiyorum.