Perşembe, Temmuz 30, 2015

Hangi sevgi? Ne kadar?

Belki de gelişim denen kavramın standart bir hızlanma eğrisi vardır her alanda. Yataya zamanı koysan, dikeye de...Ay boşver şimdi geometriyi. Demek istediğim hani mesela insanlığın yazıyı icat etmesi millattan önce dört bin yıl ya. Yani, tamam onu da bırak. Şöyle söylemeye çalışayım: ilk zamanlar beş bin yılda bir büyük bir icat ya da keşif yapıyorsa insanlık şimdi her gün bin tane yapıyor. Böyle bir geometrik hızlanma var belki ve belki insanlık tarihinin gelişiminin hızı, her bir bireyin kişisel gelişim hızına benzerdir. Hah. Bunu demeye çalışıyorum. Yani şu an kendimin uzay çağına geldim galiba. Her gün bin tane şey keşfediyorum. Her gün bin devrim geçiyor içimden. On sene öncesi milatken önceden, diyelim, şimdi her dakika milat.

Mesela bugünkünden birini söyleyeyim.

Diyelim sen bir mobilya satıcısısın. Bir tane güzel bir koltuğun var. Diyelim 800 TL. Dükkana bir müşteri giriyor. Sana diyor ki:
 "-ben bu koltuğu beğendim". Sen de ona diyorsun ki,
"-ver parasını, koltuğu al, o kadar beğendiysen". O da sana diyor ki:
 "-para mı istiyorsun?". Sen de şaşkın şaşkın:
 "-evet." diyorsun. Yani bu işler böyle. Yok ne olacaktı. O da sana diyor ki:
"-tamam o zaman, istediğin paraysa, al sana para." Ve avucuna 2 TL bırakıyor. Sen bir adama bakıyorsun, bir de avucundaki paraya.
"-Bu ne?".
"-Para."
"-Manyak mısın kardeşim, yürü git" dersin.
"-Ama para istedin ben de sana para verdim."
"-E bu çok az." Hatta metaforu zorlayalım. Bu bozuk para.
"-Ama bütün param bu kadar."
"-E o da senin problemin." dersin. Değil mi. Ve vermezsin koltuğu.

Hah. Şimdi.

Sen mobilya satıcısı olma. Sattığın da koltuk olmasın. Diyelim bir kadınsın. Güzel olan da kalbin. Beğendiğine vereceksin kalbini ama karşılığında da -para değil elbet - sevgi istiyorsun. Adamın teki geliyor ve bozuk bir kalple seni sevmeye kalkıyor. Ama onun kapasitesi bu kadar diye o bozuk kalple yetinir misin? Adam sevgi fakiri ama diye, hem sonuçta seviyor mu, kendince seviyor evet, diye düşünüp kalbini ona verir misin? Ne gerek var??? Verme. Başka kapıya gitsin. Sana ne.

Bazı yufka yürekliler, gereksiz iyi niyetliler, gereksiz anlayışlılar bu kazığı yiyor işte, yemiş bu saate kadar, ismi lazım değil...

Hem de konu kadın erkek ilişkisi de olmak zorunda değil. Aile içi sevgi alışverişine de uygulayabilirsin bu benzetmeyi , uzak-yakın akrabalara, korkmazsan, incinmezsen.

Sevgi ama hangi sevgi, ne kadar sevgi, ne biçim sevgi. Her sevgi bir mi? Hem sana yetecek mi? İyi düşün. Yoksa yetindirecek misin kendini? Bir daha düşün.

"Onlar biraz terkedilmiş, biraz küskün, çocuktular
Sanki biraz incitilmiş, 
Sanki yetersiz sevilmiş."

Aysel Gürel, Sene 1945, Git albümü. Sezen Aksu.




Salı, Temmuz 28, 2015

Kolay gelsin.

Gene ben. Dün sabah üçte ki posttan sonra gidip yattım . Uyudum kalktım ki. Canım D.'mdan mesaj gelmiş. D. benim blog yazarken anonimliği si.. boşverip yüz yüze tanışma cesareti gösterdiğim ilk insan. Tanıştıktan sonra da inanamamıştım. Böyle insanlar da mı var bu dünyada. Hem de benim bloğu bulup okumuş. En depresif, en karanlık zamanlarım. Dünyadan, insanlardan ölesiye nefret ettiğim ve başka türlüsünü de bilmediğim zamanlar. O nasıl pozitifti. Nasıl ışıl ışıldı. Hayatındaki her engelin üstünden şikayet etmeden nasıl da atlamıştı hem de benim yarı yaşımda olmasına rağmen. Ve gene de benim tüm karanlığıma rağmen ortak bir şeyler konuşabiliyorduk. Konuşmak konu bulmak beni hiç zorlamıyordu mesela. Ki ben öyle hemen de ısınamam insanlara. Yabaniyimdir. Bakma burada samimi yazmama. Yazı bu. Kendi başımayım burada. Sen sonra gelip okuyorsun. Tamam artık o kadar yabani de değilim. Ama o seneler. Bildiğin yabaniydim.

Yarın buluşacağız bakalım. Hadi bakalım.

Aslında ben gene çok kısa bir tespit yazıp kaçacaktım. Hani bizde "kolay gelsin" lafı var ya. Bir de İngilizce'de "take it easy" var. Kullanım yerleri farklı. Ama anlamı benzer bence. Belki anglofonlara bunu okulda söylüyorlardır zaten. Bana kimse söylemedi. Az önce akıl ettim. Şimdi "take it easy" yaşamak diye bir şey deneyeceğim. Biliyorum Üsküdar'da sabah oldu. Ama bir şey daha söyleyeceğim sana. Her gün Üsküdar'da sabah oluyor. Tamam mı. Hah. Bu konu açıklığa kavuştuysa devam edeyim.

"Take it easy" yaşamak nasıl bir şey olur. Hayatı kolay tarafından almak. Yani düz yoldaki işi yokuş yukarı sürmeyeceksin. Rahat. Geniş. Sakin. Çok önemli değilse, ucu bucağı başka yerlere bulaşmıyorsa "tamam" deyip geçeceksin mesela. Salla...Çok canını sıkacaksa da "hayır" deyip kestirip atacaksın bir de. Hatta az da olsa canını sıkacaksa. "Hayır canım". Nokta. Bak bu daha zor. Yalan yok. Halbuki teoride ne kolay.  Bak bu ikisinde ustalaş, zaten hayat bayağı bir basitleşiyor. Gereksiz mücadele ve gereksiz angaryaları at hayatından. Hafifledin mi? (hatta bak, sana bir kereden fazla gereksiz angaryayla gelen adamı da komple sil. Çünkü gene gelecek o. Benden söylemesi.)

Sıkmayacaksın canını öyle ota boka. Olmuyorsa, Özgür'ün dediği gibi çay demleyeceksin. Bir sonrakine geçeceksin. Takılıp kalmayacaksın sıkıntıya. Alternatif üreteceksin. Bak bunu kendime tekrar tekrar yazıyorum. Henüz yerleşik bir davranış değil. Aradın da bulamadın mı? Başka konuya geç. Başka yerde başka güzel bir şeyin karşına çıkma ihtimali var bu dünyada.

Bu kadar. Daha ne olsun. De mi. Sonra aklıma başka şey gelirse onu da yazarım. Belki birazdan. Belki yarın öbürgün filan. Haydi kolay gelsin hepimize.

Bak şimdi, saat sabahın üçünü çoktan geçmiş ve ben ne düşünüyorum biliyor musun ? Bilmiyorsun. Ama söyleyeceğim. Siyaset var ya. Bir düşünce biçimi dersin değil mi genel hatlarıyla. Oysa değil. Bir inanç biçimi. Din gibi. O yüzden tartışırken en büyük kavgaların çıkması. Çünkü bir insanın gerçeklik duygusuna müdahale etmiş oluyorsun siyasi görüşüne itiraz ettiğinde. Gerçekliği inançların üstüne kurar insanlar. Zaten ne kadar yakın kavramlar. Gerçeklik. İnanmak. İnandığın gerçeğindir. Ya da gerçeklere inanırsın. Ama siyasetin düşünce biçimi olduğu yanılgısına kapılıyorsun. Bilim düşüncenin bir ürünüdür. Ama siyasi görüş düşüncenin ürünü değildir. Bir inancın ürünüdür.

Bazısı için de tabii ki çıkarına göredir. Ama benim dediğim siyasi görüş o değil. O sadece kime oy vereceğine nasıl karar verdiğin.

Neyse. Hepsi bu kadar.

Pazar, Temmuz 26, 2015

Bir Allah bilir bir de ben bilirim.*

Bazı şeyler var, kimseye anlatamazsın. Anlamaz. Kardeşine küsmemiş olsan belki ona anlatırdın ama o da zaten tek kulakla dinler ve saçma sapan yorumlar yapıp hikayenin ağzına sıçardı afedersin. Anlattığına pişman olurdun. Zaten bütün o pişmanlıklar ve diğer şeyler gün geldi testiyi taşırdı diye küstün onunla da.

Annen hiç anlamaz. Bazı gün de ciğerinden anlar ama, bir de öyle bir yanı da var onun. Kestiremezsin önceden. Bir de "ağlarsa anam ağlar* " diyor ya arkasından. O da doğru. Anlar ve ağlar ki kimse onun kadar yanmaz sana. O gün mesela öyle olmuştu. Bir şeylerin düz gitmediğini sezmiş, ve ağzımdan girip burnumdan çıkma yöntemiyle bana herşeyi anlattırmış ve dahası anlamış ve isyan etmişti ki, yüz ömürlük isyan etsem o kadar içim rahatlamaz. Doğru bak, bazen anlıyor beni. Arada. Denk geldiğinde. Az ama olsun. Bıçağın kemiğe dayandığını anlasa yeterli zaten. Ki anlamışlığı var. Yiğidi öldür hakkını yeme. Ama ona anlatmak gibi bir riske giremem, çünkü anlamama ihtimali yüzde doksan dokuz (virgül dokuz) ve anlamaması halinde kardeşime anlattığımdan daha büyük pişmanlık. Yok bunu anlayamaz. Biliyorum ben adamımı.

Düz birine anlatsam, bırak anlamayı, inanmaz bir kere. Uyduruyorum filan sanır. Aaa saçmalıyor bu der. Hiç anlatılmaz öylesine.

Daha az düz birine anlatsam, bu sefer işin magazin yönüne takılır, gene konuyu açtığıma pişman olurum.

Beni bilen birine anlatsam, sonunu bir yere bağlamamı bekler. Eee? Der. Bön bön yüzüme bakar. Ne eeesi? Eee ne? Diyemezsin. Anlamaz işte.

Halbuki bir tek şunu dese: gerçekten çok tuhaf, gerçekten çok sıradışı, ve nedense bir tek senin başına gelir böyle olaylar. Ve bundan öteye de bir anlam yüklemese olaylara. Çünkü bin tane anlam yükleyip keçileri bile kaçırabilirsin istersen. İnsan kendinden şüpheye düşüyor çünkü. Ama bir kısım bilgiyi teyid ettim az önce netten. Tutarlı. Başı tutarlı en azından ki tek şüphe ettiğim yeri oydu zaten.

Ben ne anlıyorum peki tüm bu olanlardan? Asıl soru bu. Ya...Yüreği sevginin dibinden, tutkudan geçmiş insanlarla yaşanan bir toplaşma diyeceğim ama konuyu Kayahan'la bağlamak (sevenleri kusura bakmasın) çıtayı çok düşürecek. Yakışmayacak. Ama şu an elimdeki en yakın bu. Affedin.

Neyse.

Geçiniz.

Bak ne diyicem. Hani son yazıda tahıl ambarı diyordum ya. Daha başka bir benzetme buldum. Tren garı. İçim Avrupa'nın ortasındaki bir tren garı gibi. Her dakika bir tren kalkıyor çok güzel bir yerlere. Ve ben hepsini kaçırıyorum.

Kırk dört yılın trenlerini kaçırmışım zaten. Yapacak bir şey yok. Hani içimdeki tek göz odadan saraya terfi ettiğim bir yazım vardı. Şimdi de ki, o sarayın bir ucunda bir tren garı keşfettin. Hangisine istesen binmek serbest. Varmış o gar orada yıllardır. Trenler gidip gelmiş. O trenler, raylar seninmiş. Tapulu malın. Çok güzel. Ve sen kaçmış trenlere üzülüyorsun şimdi, şu günlerde. Belki o da geçer. Öğrenirsin belki, kaçmış trenlere üzülmenin sonsuz bir sarmal olduğunu. Ama geri çekilmek için az zaman gerek.

Bir de  - bak bu çok taze, çok kırılgan - hepsinin içinde gözüne çarpan bir tren var ama emin olamıyorsun. Başındaki makinist sanki sana bir başka gülümsüyor ama işte, acaba sana mı öyle geliyor. Ve trenin boyası sanki yenilenmiş. Kalkmak için seni beklemiyorlardır tabii ki de ama gene de sessiz bir davet varmış gibi havada. Daha önce gitmeye çabaladın o taraflara, olmadı geri döndün, o yüzden de şimdi temkinlisin. Ama hiç buradan bindin mi? Kendi içinden? Binmedin.



* Bir Allah bilir bir de ben bilirim
Gerisi boş gerisi hep hikaye
Ağlarsa anam ağlar yabancı yalan ağlar
Derdim elaleme bahane
(Dert Faslı-Deli kızın Türküsü-Sezen Aksu)








Cuma, Temmuz 24, 2015

Otoanaliz.

Çok sıkıntıdayım blog. Bu tip sıkıntılarda bana en iyi gelen sensin. Yazınca rahatlarım. Yazınca mantıklar kurulur, çözümler bulunur. Yazınca içim durulur. Hep böyle olmuştur. Gene olma ihtimali yüksektir.

Sıkıntım şu tip: tahıl ambarına düşmüş (aç)(ve şaşkın) tavuk sıkıntısı. Nereye saldıracağımı şaşırdım. Tanrı başka sıkıntı vermesin diyebilirsin. Amin. Ama şu an görsen halimi nasıl gerginim. Ve bütün gün böyleydim. O mu? Bu mu? Önce şu. Ama dur bir, hiiiiiii şu!!!!! Ay bu da var daha. Öfh.

Ve tabii ki günün sonunda sonuç: hiçbiri. Yaa. Hala diyor musun Tanrı başka sıkıntı vermesin diye. Hangisi diye karar veremediğim için, belki de hepsini aynı anda istediğim için (hmm...olabilir bu bak...) günün sonunda tahıl ambarında aç ve sinirli bir tavuk olarak uykuya dalacağım. Kendi salaklığıma olan sinirim sarmal yapmış halde.

Hayır bir de şöyle bir yanım var: çözümü illa kendim bulmalıyım. Başkası en doğrusunu bile önerse duymak istemiyorum. Buyur. Burdan. Biliyorum biraz sakat bir özellik. Çokça da aptal. Al işte çözüm hazır önüne konmuş. De mi. Yok. İlla ben.

Neyse dur şimdi. Ne diyordum ben. Hepsini aynı anda istemek. Hatta bir anda. Başka zaman olsa liste yaparım. Ama bu listelik bile değil.

Hayatla ilgili.

Tahıl ambarı = gelecek ve elimdeki seçenekler. Neredeyse sonsuz. Sonsuzluk işte beni felç eden. Sınırsızlık. Yazı kursunda Murat Gülsoy derdi. Beyaz sayfa tıkanması gibi bir şey bu. İnsan aklının sınırlara ihtiyacı var derdi. Ruhunun da. Hiperaktif bir çocukta da ilk ona bakmaz mıydım? Anne ne kadar sınır koyabiliyor? Sınır denen şey, düzenleyici. Olmalı. Kanalize edici. Yapıcı sınırlar.

Ülke sınırları. Ya da tek hücreli bir canlının sınır duvarları. Köpeklerin alanları. Sosyal sınırlar. Diye uzar gider...Hepsinde prensip aynı. Bir alan belirliyorsun kendine ait. Ve o alanı korumaya ve içinde gelişmeye çalışıyorsun. Seçmek (belirlemek), vazgeçmektir (diğerlerinden).

Ve ben bu noktaya daha önce yüzlerce kez gelmiş gibiyim.

Ama elimdeki kozlar aynı değil. Hem ben bir seçim yapmıştım. İş kurmak mesela.

Tamam. Ben anlamam gerekeni anladım. Yarın bu sınır konusunu etraflıca bir irdeleyeceğim kendi kendime. Çok şeyler çıkacak pandoranın kutusundan. Varsın çıksın. Çıksın ki ben de yoluma gideyim.

Perşembe, Temmuz 23, 2015

Boktan günler.

Güzel şeyler yazayım dedim. Gittim duşa girdim. Çıktım giyindim. Müzik koydum. Tırnaklarıma özene bezene bordo oje sürdüm. Eski yazılarımı okudum. Yemek yedim. Biraz ilham gelir gibi oldu. Havam değişti. Sonra fb'u açtım. Suriye'den ateş açılmış. Bir şehit, iki gazi. Sonra siyasetle ilgili yazılar. Twitter'da Fuat Avni uyarmış: AVM'lere metrolara canlı bomba konacak belki.

Haydi bakalım. Yaz keyiflerini bunun üstüne. Aynen Fransız Devrimi'nin ilk günü Bastil alınmış, sen de günlüğüne "Vukuat yok" yazan o kral gibi ol.

Sabahtan bir konum vardı. Ama biraz ağırdı. Ama önemliydi. Yüksek sesle düşünür gibi onu yazasım vardı. Fakat sabah başka şeyler yapmam lazım diye yazmadım.

Eski yazıları okuduktan sonra şu son senelerle ilgili bir şeyler yazasım geldi. Sonra da ağzımın tadı kaçtı. Onu da yazmadım.

Bu bombok gündemde ben sana tutup da ne diyeyim. Parkı mı anlatayım? Denizi mi anlatayım? Neyse ben susuyorum.

Kusura bakma çok boş bir yazı oldu. Ama yine de yayınlayacağım.

İyi geceler blog.



Çarşamba, Temmuz 22, 2015

İyi niyet -Kötü niyet.

2006'ymış yıl. Geçen alakasız bir yerden hatırladım seneyi. Amerika'daki Amish okuluna saldırı düzenlenmişti yanılmıyorsam. Çocuklar ölmüştü.  Amish'ler çok iyi bilmesem de oldukça naif ve iyiniyetli, ve 18. yy kıyafet ve teknolojisiyle yaşayan şahsına münhasır bir topluluk. Ben sana diyeyim ki kimseye bir zararları yok.

Diyeceğim o ki, o saldırı sonrası, bir kare var aklımda. Yıllardır aklımdan hiç çıkmaz. Yeşil bir tepe, tepede koca bir ağaç, ağacın altında güzel mi güzel, şirin mi şirin, altı yaşlarında sarışın elma yanaklı bir oğlan çocuğu tek başına oturmuş. Ama çocuğun kendisi resim gibi zaten. Kafasında o hasır Amish şapkasından. Kollarını dizlerine dayamış ileriye bakıyor düşünceli düşünceli. Büyük insan gibi bakıyor ama. Hüzünlü. Sonra uzakta onu çeken kamerayı farkediyor. Gülümsemek istiyor, ama gülümsemesi buruk çıkıyor, ve bir an ağlayacak gibi oluyor belki, sonra gene olgun olgun ileri bakmaya devam ediyor.

Feryatsız, figansız. Ne gerek vardı dercesine. Ne yazık da dercesine aynı anda. Ve geride kalanın çaresizliği. Belki en yakın arkadaşıydı ölenlerden biri. Belki sabahında şakalaşmışlardı. Ya da kavga etmişlerdi. Olur ya. O iki dakika sonra unutulan çocuk kavgalarından.

İyiniyet her bombalandığında o çocuk gelir aklıma. Orada tek başına oturur. Bütün dünyanın derdi biner sanki ufacık omuzlarına. Dünyanın çirkinliği ve o çocuğun güzelliği. Nasıl büyük bir tezattır. Yüreğime çöreklenir.

Pazar, Temmuz 19, 2015

Başarılı gün (3)

Ne kadar güzel bir haftasonu oldu böyle. Eve döndüğümde pırıl pırıl, gıcır gıcır bir ev. Bütün akşamüstünü temiz havada, keyifle geçirmişim. Evet gene parka gittim. Bugün dünden daha farklıydı ama.

Termosuma çok güzel demli çay koydum. Yoldan da simit aldım. Bir tane sıkı kapaklı saklama kabına da zeytinleri koymuştum, yanında da salatalık doğramıştım. Biraz da krem peynir. Amaç beş çayını parkta içmek. Bugün zor yer buldum yalnız. Kalabalıktı.



Neyse örtüyü serdim gölgeye. Uzandım. Çıkardım kumanyamı. Çayın buharı tütüyordu. Memnun oldum tabii. Termos işini görüyor diye. Arka tarafımdaki grubun köpeklerine bakıyordum. Sonra kafayı bir çevirdim. Ne göreyim. Dibimde sağımda, bir sokak park köpeği, sanki kırk yıllık kankasıymışım gibi yanıma boylu boyunca uzanmış. Lan. İyi bari örtümün üstüne de yatabilirdi. Birden dehşete kapıldım. Ya ayakkabıları oyun olsun diye kapıp kaçarsa? Ne yaparım? Yok kapmadı. Kafayı koydu üstüne. Yani tamam dün de geldim ve sen de çok uzakta değildin de, hemen tanıdın mı beni şimdi? Neyyyse yat hadi orada. Ben yazıma konsantre olamıyorum ama, buraya doğayla kucaklaşmaya gelmiştim zati. Sen de bir nevi doğa sayılırsın. Tam onu kabullenmiştim ki, bu sefer karşıma arkadaşı geldi. İyicene yüzsüz arsız bir şey. Yalnız bu dediğim köpekler kurt köpeği, çoban kırması filan, benden iriler. Örtümü berimi koklamaya başladı. Orada çakozladım nihayet. Yemek dilenmeye gelmişler. Şşşt filan diye gözdağı verdim. Çok pis gözdağı veririm. Tabe. Çok hüzünlü baktı var ya. Ne şştliyorsun zaten kakılmışım gibisinden. İçime oturdu. Neyse anladım ki biri yer biri bakar yakında kıyamet kopacak. Kumanyayı çantaya geri tıktım. Sonra da defterime yazı yazmaya devam ettim. Bir süre sonra kalkıp gittiler.

Ama onların yerine insan geldi. Baya böyle parkta yer kalmamış gibi dibime geldiler. Aynı, köpeğin az önce yattığı yere. Eyvallah dibime oturun da, ben sizin konuşmalarınıza maruz kalmak zorunda mıyım? Az öteye geçseniz. Diyemedim tabii. O bitti, bitti derken kabullenmek zorunda kaldım, bu sefer cambazlar ip germeye geldiler. Yalnız gerecekleri hat neredeyse kafamın beş santimetre üstünden geçecek. Aaaaaa. Yeter ama ya. Tamam ben de o gölgeli ve düz alanın tam merkezine konuşlanmış olabilirim ama, siz de biraz saygılı olun. Neyse sonra başka ağaç buldular.

Ama bak ne diyicem. Ben o dibimde oturanlardan başta rahatsız oldum ya. Sonra hoşuma gitti. Bir de o cambazlar var ya. Ben onlardan daha önce de görmüştüm. Başka gelişlerimde. Onlar da o gerdikleri şeridi her heves edene kullandırtıyorlar. Herkes de deniyor. Bir de hani başta köpeklerine baktığım grup var ya. Solumdaki çiftin erkeği onların yediği eriklerden iki tane rica etti. Onlar da seve seve verdi. Bir nevi Gezi ruhu. Hepsi o yaşlarda zaten. Otuzlar civarı. Belki geç yirmiler. Hipster denir herhalde. İlla bir şey demek gerekiyorsa.

Yalnız çok ilginç başka bir şey var. Dönüşte tekrar teyit ettim. Parkın az yukarısındaki "halk" bambaşka. Sevmem böyle ayırımları ama inkar edilebilir gibi de değil. Çok bariz. Çok daha muhafazakar bir kesim var yukarda. Nerede o ip üstünde durmaya çalışan şortlu gençler, nerede o oluk çocuk maaile pikniğe gelmiş başörtüsü çenesinde düğümlenmiş şişman teyze, göbekli amcalar. İşte hepimize de yetecek kadar büyük bu memleket. Ne var.

Eve gelince daha önce hiç olmayan birşey oldu. Evim daha bir keyifli göründü gözüme. Evet bugün de buzdolabını halletmiştim. Mutfak dünden gıcır gıcır. Banyo ve yatak odası da önceki günden. Kendimi evcimen bir insan bilirdim. Ve dışadönük insanlara da çok imrenirdim içten içe. Belki de gizli bir dışadönüğümdür kimbilir diye bir umut yeşerdi içimde.

Böyle alengirli laflardan pek hazzetmem ama o parktan dönüşlerde sanki arınmış gibi hissediyorum kendimi. Valla. Yarın belki yogamı orada yaparım. Önceden çekiniyordum, dönüp bakarlar mı filan diye. Hiç gerek yok. Herkes kafasına göre takılıyor. Perende atanı bile var. Salla ...

Şimdi tahmin et ne zamanı? Yes!!! Satranç. Dün gece bir maçı güççç bela aldım. Bezdirdim galiba makineyi. En sonunda bana kalesini bedavaya verdi. Ben de vezir çıktım. Ama altmışıncı hamlede filan. Ne zamandır sürekli yeniliyordum. Evet Sarah'ı aştım artık Quinn'e kafa tutuyorum. 1300 küsur Elo. Sarah'dan yüz fazla. Zorluyor tabii. Eee biraz olacak. Hala karar veremedim. O kursa gitsem mi.

Cumartesi, Temmuz 18, 2015

Başarılı gün (2)

Bugün de fena geçmedi blog. Dün kadar keyifliydi.

Dün gece hadi film koyayım dedim. Birdman vardı hazırda. İnanır mısın yarısında bıraktım. Sıkıldım. Başkasına ilginç gelebilir bu tiyatroydu, oyuncuydu, kulisti muhabbetleri ama ben yeterince yakından biliyorum zaten o konuları, sıkıntıları filan. Açmadı yani. Acımadım bıraktım. İyi ki sinemada filan izlememişim.

Sonra bu sabah dünden kalma mutfak toplama işine giriştim. Dün toplam süreyi on beş dakika diye hesaplamıştım. Hangi on beş dakika. Gene iki saatime mal oldu. O bitince artık buzdolabını halletmeye ne hal ne de zaman kalmıştı. Yollandım gene parkıma. Buzdolabı kaldı yarına.


Yoldan yeni termosumu aldım. Ama termos alırken gözüm püskürtücüye takıldı. Ne zamandır arıyordum bulamıyordum. İçine yağ koymak amacım. Kalıpları filan yağlarken direkt ince püskürtmek için. Onu da aldım.
Resim temsili.

Açık hava galiba çarptı. Baya yorgun hissediyorum kendimi. Belki bir el satranç oynar sonra da yatarım. Yarın sabah erken kalksam ne şahane olur.

Cuma, Temmuz 17, 2015

Başarılı gün.

Bugün başarılı bir gündü. Başarılı gün nedir, kız küçük Joe? dersen...Gel otur yamacıma, anlatıyorum.

Dün gece yarı yıl değerlendirmesi yaptım. Sene böyle devam ederse bittiğinde hissiyatım ne olur? Sonuç: biraz işler rayından çıkmış. Spor ve iş kurma konuları gevşekte kalmış. İkinci sonuç: evin derli toplu olması sandığımdan daha fazla önemsediğim bir konuymuş. Gerekli önceliği alması gerek.

Şimdi bunlar dünkü saptamalar. Bugün bu saptamaların ışığında harekete geçme günüydü.

Kahvaltıdan sonra yayıldım koltuğa, hafif de bir müzik açtım. Kalem- kağıt. Güzel.

Bugünün şahane bir gün olması için ne lazım?

Biraz ev işi: banyoyu temizlemem lazım. Hurçları da halletsem artık. Buzdolabını hafifletmem lazım. Bir de mutfakta biraz iş var. Sonra spor ve iş konularını düşünmem lazım. Parka da gitsem çok şahane olurdu.

Sonra baktım listeme: bunları tamamlasam akşam ne hissederim? Manyak iyi hissederim. Güzel o zaman, ordular ilk hedefimiz banyo, ileri!

 Banyo pirüpak oldu. Azıcık dinlendim. Sıradaki. Hurçlar mı, buzdolabı mı? Hurçlar. O zaman hurçlara giriştim. Dinlene, dinlene. Yazlıkları indirdim. Battaniyeyi, kışlık bornozu kaldırdım. Tüm çekmecelerin içini yatağın üstüne boşalttım. Ütülenecekleri ayırdım. Kışlıkları yeni aldığım hurçlara doldurup yatağın altına ittim. Bitince nasıl büyük bir iş yapmış hissi geldi anlatamam. Büyük rahatlama. Giyecek bir sürü kıyafetim varmış meğer. Sadece şu oldu. Kırk beş dakika sürer sandığım iş iki kat sürede bitti dinlenmelerle beraber. Fakat oldu mu? Hem de şahane oldu. Bütün dolabı elden geçirmiş oldum.

İki saat ev işi günlük ev işi kotasını doldurur dedim. Ve buzdolabı ile mutfağı ertesi güne havale edip, gönül rahatlığıyla parka yollandım.

Park bir cennet. Yemin ederim. Sessizliği yeter. İyi ki akıl ettim ben bunu sezonun başından. Benim kafada bir sürü insan da oradaydı. Kimi kamp sandalyelerini almış, içkisini çerezini, kitabını, sevgilisini hatta hamağını kapan gelmiş. Hamakta gözüm kaldı, bunu söylemeden geçemeyeceğim. Alabilirim yani her an. Engel olan mı var diyeceksin. Dur hele. Dur. Sırada termos var. Evet termosum plastikti ve kırıldı. Yenisini almam lazım.

Parkta yayıldım gene. Defterimi kalemimi aldım. Spor konusuna çeki düzen vermeye çalıştım. Biraz ucundan sıraya soktum. Biraz müzik dinledim. Biraz etrafıma bakındım.

Sonra hava serinledi ve baktım ki yemek saati gelmiş. Eve yollandım. Nerede bulurum nerede bulamam diye fellik fellik aradığım termos yolumun üstündeki bir mağazada çıktı. Bir iki yere daha soracağım ama... Anladım şimdi ne tür mağazalarda satıldığını.

Eve geldim. Yemek yaptım doğru düzgün. Karnım da doydu. Mutluyum galiba. Yarın da böyle olsa keşke.

Bir de üstüne film izlesem şimdi? Çatlar mıyım keyiften?





Perşembe, Temmuz 16, 2015

Yazasım tuttu. Radyoda Hawaiian dreams diye bir kanal buldum. Sakin sakin çalıyor gecenin içinden. Perdeyi çektim ama pencere açık. Ara sıra asfaltın üstünden geçen bir arabanın sesi karışıyor bu sakin geceye. Ben desen beyaz kanapeme yayıldım. Salonun küçük ışıkları yanıyor. Bugün yeni bir kitap satın aldım. İş kurmakla ilgili. Ona göz atıyordum azıcık. Yazasım tutunca onu bırakıp kucağıma bilgisayarı aldım.

Az önce mutfak topladım. Hiç yapasım yoktu ama durum vaziyeti feciydi. Az az yaptım. Ara vere vere. Sadece tek tezgah dedim kendime. Ve on dakikada ne kadar oluyorsa. Öyle öyle baya iş gördüm. Kesin olan bir şey varsa, benim görsel motivasyona hassasiyetim olması. O yüzden listeler, yapılan işlerin üstünün çizilmesi filan beni harekete geçirebiliyor. Ve o mutfak tezgahları boş ve temiz olunca içim rahatlıyor. Ve teki bile boşaltılsa öbürüne motivasyon oluyor.

Güzel bir müzik ne kadar büyük keyif.

Ooo davulcuya bak. Son gece diye şov yapıyor resmen.

Yarın belki biraz elişi yaparım. Satranç tahtasına bir iki kat vernik atarım. Bir de duvar için filler kesip boyarım. Çerçevenin birini kırmızı dolabın üstüne astım. Böyle daha güzel. Yanına da filleri asabilirim. Ya da filleri yatağın üstüne asabilirim. Şuraya da raf mı yaptırsam? Gazetelik için tel bakındım. İstediğim gibi birşey bulamadım.

Salı, Temmuz 14, 2015

İnanç.

İzlenimim tazeyken, unutmadan yazmak istiyorum. Dün gece gelmiş geçmiş en büyük satranç dehası Bobby Fischer'in hayatını konu alan bir belgesel izledim 2011 yapımı. Bobby Fischer against the world: Bobby Fischer dünyaya meydan okuyor.



Derin düşüncelere daldım. Tespitlerde bulundum kendimce. Çıkarımlarım var. Aslında çokça teyit ettim önceden düşündüklerimi. Geçen gün hayatını okumuştum sabahlayıp neredeyse. Bu belgesel de aynı yönde gidiyor.

Belgeselde bir kırılma noktası tespit ettim Fischer'in hayatında (bunu wikipedia bilgisinde görememiştim). Belgesel de zaten çokça o döneme odaklanmış. 1972'deki Spassky ile İzlanda'da dünya şampiyonluğu ünvanı için karşılaşması. Dünya şampiyonluğu ünvanı öncesinde başka bir adam Fischer, sonrasında başka. Bin bir nazla katıldığı karşılaşmayı alıyor almasına ama sonra boşluğa giriyor, hatta depresyona. Hatta, dilim varmıyor demeye ama belki de psikoza. 

Ben sebebini biliyorum galiba. Çünkü bütün hayatını dünya şampiyonluğuna adamış. Ta kaç yaşındayken onu hayal ediyor. Belgeselde bu isteğini kameraların önünde söylerken yeni yetme bir ergen henüz, hafif mahcup. 

Amacına ulaşıyor en sonunda fakat sonrasını hiç düşünmemiş, bence. Dünya şampiyonu oldun, tamam güzel, peki sonra? Sonrası...Yok işte. Çok gençken birinin bana üçüncü bir şahıs için dediği gibi: evliliğe kadar programlamış hayatını. O da oraya kadar programlamış hayatını. Sonra kalıyor dünyanın ortasında, sap gibi. Başka hiç bir konuda geliştirmemiş kendini. Bir yandan da on beş yaşından bu yana bütün dünyanın gözü üstünde olmuş. O ünvan için yaptığı kaprisleri de anlıyorum. Bence seziyor başına gelecekleri. Ve aynı zamanda hayatının en büyük amacına ulaşmasına ramak kalmış. Tabii gerilir.

Bütün hayatını adadığı amaca ulaşmanın sevinci bir yanda, sonrasını düşünmemiş olmanın baş döndürücü boşluğu diğer yanda. Zor. Elbet zor böyle uç duyguların arasında kalmak.

Baştan bir dengesizlik var. Hatta annesi onu sekiz yaşındayken filan psikiyatra götürmüş, bu çocuk takıntılı şekilde satranç oynuyor diye. Psikiyatr da demiş ki "hanfendi hayatta daha zararlı takıntılar var" ve salmış bunları başından. Halbuki, aile hikayesi çok net sorunlu bir çocuk. Keşke daha ince ayar yapsaymış psikiyatr. 

*                        *                        *                          *

Beni sorsan, fena değilim galiba. Bu sabah poğaça yaptım. İyi geldi. Uyduruktan bir hamurdan. Bir de ev aramaya başladım. Bu evimi çok seviyorum. Çok mutlu günlerim oldu fakat gürültüsü canıma yetti. Zaten imarı sorunlu. Eninde sonunda taşınmam gerekecek. Gözümde feci büyüyor. Taşınma çok büyük angarya be blog. 

*                   *                 *                  *                    *      
        
Asıl beynimin dibindeki düşünceler taşınmaydı, poğaçaydı filan değil. 

Hayatımdaki olumsuz örneklerin hayatıma etkilerini düşünüyorum esas. Misal: Fischer. Misal: çevremdeki çiftler. Müdahale etmezsem, beynim kestirmeye sapıyor. Misal: "dünya şampiyonu olmak istemek çok da hayırlı bir amaç değil". "Evlenmek, uzun süreli ilişki sürdürmenin sonu hüsran". Gibi inançlar oluşuyor bilince çok yakın bir derinlikte. Bu inançları kıymık gibi bulup su yüzüne çıkarmak lazım. O durdukları kuytu yerde ömür billah kalıp, hayatımı yönetirler çünkü. 

Mesela şunu ele al: "Evlenmek, uzun süreli ilişki sürdürmenin sonu hüsran". Evet dipteki inancım bu, uzun vadeli ilişkilerle ilgili düşüncem böyle özetlenebilir. O yüzden de çoktandır uzun vadeli (asgari iki seneden uzun diyelim) gerçek bir ilişkim olmadı ve bundan bucak bucak kaçıyorum. Daha da kaçarım böyle düşündükçe. 

Halbuki al karşına bu inancı. Muhakeme et. Doğru mu, yanlış mı? Gözünün içine bakınca bu inanç eksik çıkıyor bana göre. Doğrusu şu olurdu: "Evlenmek, uzun süreli ilişki sürdürmenin sonu hüsran olabilir." Var yani öyle bir risk, doğruya doğru. Ama hüsranla bitmesin diye bir çaba içine girmek daha yapıcı değil mi? Öbür türlü düşüp, canımı acıtabilirim diye hiç yürümeye çalışmamak gibi bir şey. Risk hep var. Kabullen ki oyunu oynamadan mağlup olmayasın. Kabullen, önlemlerini al ve yola böyle devam et. Bak sonra o zaman hayat neye benziyor.

Var mı senin de böyle sinsi sinsi hayatına yerleşmiş yanlış inançların? Nasıl bulup çıkartırım dersen, şuradan başla: hayatının hangi alanı diğerlerinden geri kalmış? Finans? Özel hayat? Sosyallik? Diyelim para. Şimdi iki dakika seni rahatsız etmeyecekleri bir yer bul. Ve şapkanı önüne koyup parayla ilgili bildiğin en doğru cümleyi yaz önündeki kağıda. "Bence para..." diye başla. Böyle en az üç dört cümle kurmaya çalış. Sonra biraz dur. Ve kağıda yazdıklarını oku. Olumsuz bir inanç mı bu? Mesela "Bence para adamı bozar" gibi. Buldun işte bebeğim. 

Sırada bu inancı muhakeme etmesi kaldı. Düşün bakalım. Arkasına bir soru işareti koy. Ters inancı savunmaya çalış şöyle bir an için."Para insanı bozar mı gerçekten? Yoksa bozulacak olanı mı bozar? Beni bozabilir belki. Ama bozulmaya direnmek de var işin ucunda."  İşte. Bu kadar. Gerisini sana bırakıyorum.

Haydi güzel hayatlar yaşayan güzel insanlar olalım.

Pazar, Temmuz 12, 2015

Kaybetme korkusu üzerine.

Oldum olası bilimi sevdim. Bildiklerimi uygulamaya sokmayı da. Fizik kanunlarını hayatta uygulamaya sokabildiğim zamanlar, eline yeni oyuncak verilmiş çocuk gibi olurdum. O yüzden oynadığım satranç sitesinde istatistik çizelgesini bulunca çok sevindim. Tam benlikti. Tastamam.

Bak şimdi, şu aşağıdaki oynadığım oyunların sonucundaki Elo puanım. Elo puanı nedir dersen, kabaca satrançtaki seviyeni belirten bir hesaplama sistemi diyelim. Elo puanın ne kadar yüksek olursa o kadar başarılı bir oyuncusun. Derdim gücüm bu puanı yükseltmek.



Benim gördüğümü sen de görüyor musun? İniş çıkışlara bak. Başlarda ne kadar dengesiz ve nasıl da stabilize olmuş zamanla. Tabii işlerin iç yüzünü bildiğim için benim için bu çizelgenin anlamı daha belirgin. Dört dönem var şimdilik. Hatta dördüncü bölümü de ikiye ayırabiliriz. Bak aynı böyle:


Bu çizelgeyi çok seviyorum. Çünkü her bir bölümün başı farklı bir bilinçlenmemin somut karşılığı. Ben bilinçlendiğimi biliyorum, farkındayım fakat somut olarak görmek çok keyifli.  

Mesela bir'de var gücümle, adeta ardıma bakmadan, nefes almadan oynuyordum, sonra bir kere kaybedince bir daha toparlanamadım. Ve uzun süre oynamadım o moral bozukluğundan. Sonra aradan zaman geçti, bir iki kitaba baktım, ve tekrar başladım oynamaya. 

İki'nin karakteristiği kaybedince çok fena koymasıydı. O yürek çarpıntılı, adeta kalp krizli oyunlar. 

İki'den üç'e geçiş çok net. Önce sakin, soğukkanlı olmayı kafaya koydum ayrıca geçmiş ve kaybedilmiş her oyunun kırılma noktasına geri dönüp, inceledim. Neden olmuş, ne olmuş. Bir de karşı tarafın zayıflığı ne? Çünkü 3'te hep aynı bilgisayara karşı oynadım. (1150 Elo'lu Theresa). 

Üç'ten dörde geçişte bir yavaşlama, neredeyse gerileme olmuş gibi gözüküyor. Fakat gene de kontrollü bir iniş var. Çünkü, Theresa'nın bir üst seviyesi Sarah'ya karşı oynamaya başladım. İlk başlarda oynadığım zaman, Sarah benim iflahımı keserdi. 

Gene biraz beni zorlamış fakat bunu bekliyordum, üzmedi. Sonra gene ufaktan toparlandım. O toparlanma noktası da çok yakın zaman. Babamın kitaplığında bulduğum kombinezon kitabının tek bir dersini uyguladım. 

Keşke hayatımın da böyle bir çizelgesini bulabilseydim bir yerde. Böyle somut bir çizelge ne kadar işime gelirdi. Kendim mi çizsem, ne yapsam? Değişkenleri bizzat belirlesem mesela. Olabülü. Belki bir ara yaparım.

Biliyor musun, bu yapay zekalı satranççıları kim programlamışsa acaip programlamış. İnsan gibi oynuyorlar. Yani şöyle, diyelim ki sürpriz şekilde önemli bir taşını kaybediyor. Bir anda panik olup oyunu zayıflıyor, hatta saçmalıyor. Çok ilginç. Tam tersine, bir avantaj aldı mı da kaplan kesiliyor. 

Bu satrançtan öğrenilecek çok şey var. Çok. 

Sezgi denen şey de çok acaip. Geçen oyunun bir yerinde baktım tahtaya: burada mat var dedim kendime. Kesin mat var, iyi bak. Evirdim çevirdim, buldum. Varmış gerçekten. Ama çok şaşırtıcı değil mi? Nereden bildim ki? 

Bu arada facebook'ta girişimcilerin bir grubuna üye oldum. Sempatik bir grup. Birisi bir soru sorunca diğerleri bildikleriyle destek oluyorlar. 

Şu anda kafamda satranç ve girişimcilik konuları arasında bir paralellik kurulmakta. Kaybetmek. Yanlışlarından ders almak. Hangi girişimcilik kitabını okursan oku, hangi girişimciyle konuşursan konuş, hiç sekmez, sana hep bunu söyler. (Fransızca mıydı o laf? Yoksa Türkçe miydi? Muhtemelen Fransızcaydı. Ah gelmiyor tam olarak aklıma. Türkçe'de o ikisinin farkı da yok mu yoksa. Varmış. Şimdi baktım netten. O zaman mealini söyleyeyim ben sana kestirmeden: "bir çarpışma kaybettik, savaşı değil".) Bence başarıya giden yol bu zihniyetten geçer. Her kaybettiğini çarpışmadan sayıp, ders alıp, günün sonunda savaşı kazanmak. 

Kaybetmeyi kişiselleştirmemek belki de oldukça güçlü bir yöntem. Soğukkanlılıkla incelemek, hatasını öğrenmek. Tekrarlamamak. 

Kaybetmek korkusu. Girişimcilikte sanırım önümdeki en büyük engel. Muhtemelen  başka bir çok insan için de öyle. Korkuları evcilleştirebilmek, insanoğlunun en güçlü silahı. 

Para kaybetmek tabii ki satrançta bir oyun kaybetmeye benzemez. Gözünü açacaksın. Ama girişimciliğe soyunduysan, bebeğim, ben sana lafı dolandırmadan söyleyeyim, hesaplı risklere girip, kaybetmeyi baştan göze alacaksın. Hesaplı riskten kastım: kaybetmeyi göze alamadığın parayı yatırmayacaksın. Mesela evini ipotek edip varını yoğunu koymayacaksın ortaya. 
Ufaktan başlayacaksın. Ama kazanmak için oynayacaksın, o başka. 

Şu an salonda oturuyorum. Sakin bir Pazar öğleden sonrası. Radyoda Für Elise çalıyor. Tekli koltuktayım. Ayaklarım öbür koltuğun kolluğuna yaslanmış. Bu müziğin, bu konulara, şu Pazar öğleden sonrasına ne kadar yakıştığını, adeta cuk oturduğunu düşünüp anın keyfini çıkartıyorum. Haydi bakalım yallah. Gidip biraz hayata karışayım. 



Perşembe, Temmuz 02, 2015

Hayat sana şükürler olsun. Joan sana da.

Bir hafta kala haberim olmuş, düşünebiliyor musun? Allah benim tepemden baksın. Joan Baez Istanbul'da konser verecek, dibimde ve ben bunu neredeyse bittikten sonra öğrenicem. Say şimdi bildiğin bütün küfürleri.

İmkansız tabii, bilet mi kalır bu saate, kalırsa da en dandik yerden kalır, tadı tuzu olmaz diye düşünmeme rağmen, baktım. Numarasız diyordu. Bir an onun bilet olduğunu bile algılayamadım. Bilet kalmamış diye anladım. Sonra gözümde canlandı, Açıkhava, merdivenlere oturan insanlar...Kızzzzz, dedim kendime, zıpla, kap onu bak, o da biter şimdi. Ay ama bilet mi o gerçekten? Ya boşa verirsem onca parayı? Ya kapıda, numarasız yer olur mu hanfendi, sistemde yanlışlık olmuş, anlamanız lazımdı derlerse? Ay o zaman carlarsın, o sizin sorununuz, ben para verdim, giricem bu konsere dersin. Bir yandan da gözümde beliren merdivende oturan insanlar görüntüsü var, kafa sallıyor oradan bana, "al, al sen merak etme" diye. Aldım. Ay aldım valla. Ay tahsil etti parayı dönüş yok artık. Gerekirse carlamalı. Ne carlaması, dava bile açarım, manevi tazminat talep ederim.

Sonra bir sabah telefon geldi. Kurye. Evde misiniz? Evdeyim de, gönderi kimden? Bilemiyorum hanfendi, Biletix. NEEEAAAAAAA? Ay tabi evdeyim, tabii ki, evdeyim, hemen şu an evdeyim mesela. Salak kafam, unutmuşum. Az kalsın bilmediğim numara diye Joan Baez konserinin biletini getiren kuryenin telefonunu açmayacaktım, konsere üç gün kala. Of ne macera ama.

Geldi bilet. Elimde artık. Numarasız diyor ama bilet sonuçta. Tamam, kesin merdiven. Kızııııım, merdivense yaşadın sen. En güzel yerden izlersin yeterince erken gidersen. Var ya, safi balsın.

Her yaşında ayrı güzel ama favorim bu resmi

Amma uzattım. Kapıların açıldığı saatte, konserin başlamasına bir buçuk saat kala içeri girdim. Bir an bile düşünmedim o bir buçuk saat nasıl geçer diye.

Dahasını söyleyeyim, konsere gittiğim yol bile keyifliydi. Şu an Joan Baez konserine gidiyorsun diyordum içimden. İnanabiliyor musun? Onu canlı dinleyeceksin. Onunla bir gece paylaşmış olacaksın. Senin Joan Baez'in.

Benim annem, babam, Joan Baez hayranı değildi. Hiç dinlediklerini sanmıyorum. Hatta tanıdıklarından bile şüpheliyim. Onların nesli değil. Ben onu öğrenciyken kendi başıma keşfettim. Hiç hatırlamıyorum nereden, nasıl.

Tek bildiğim, hayatımın macerasını yaşayarak parasını çıkardığım müzik setime onun medyatekten ödünç aldığım CD'sini koyduğumda sene 1995'ti, ve o günlerde hayatımın aşkını yaşıyordum, ve fonda onun şarkıları o günlerin ve o aşkın fon müziğini oluşturuyordu.

Gracias a la Vida diyordu Joan Baez. Gracias a la Vida diyordum ben de onunla. Söylemek de kesmiyordu. Yazmaya başlamıştım. Romanımın adı: Merci la Vie'ydi. Gracias a la Vida'nın fransızcası, yani "Hayat sana teşekkür ederim". Bir gün film olursa müzikleri hazırdı. Öyle hissediyordum, iliklerime kadar ve o sırada duygularımı en güzel o ifade ediyordu o duru sesiyle. Her sabah: Gracias a la Vida. Sevgiliden her dönüşte: Gracias a la Vida. Hayallere dalıp giderken: Gracias a la Vida.

Ve bir de dönüşümlü olarak: No nos moveran (bizi buradan götüremeyecekler). Seviyordum bunu da. Hiç bir politik etkinliğim yoktu, hiç bir halk isyanına katılmamıştım o güne kadar, ama sesindeki o kararlılık, o mücadele ruhu bana durduk yerde güç veriyordu. Hangi olaya tepki olarak yazıldığını bilmiyordum ama bir haksızlığa karşı yazıldığını hissedebiliyordum ve yüreğime dokunuyordu.

Gitmeyeceğiz demek, o kararlılıkla. "Gitmeyeceği kesin" dersin, "hapı yuttuk" dersin karşı taraf olsan. Yılarsın. Şiddetsiz güç, şiddetsiz direnme. Belki buydu beni etkileyen, bunu şimdi düşünebiliyorum ama. Onu da dinliyordum, sanki hayatımdaki tüm haksızlıklara, hayatın tüm haksızlıklarına isyan eder gibi. Henüz 24 yaşındaydım, okur. Onu da hesaba kat. No nos moveran. Hatta bana o kadar güç veriyordu ki bu şarkı, beni korkutan önemli bir sınavdan önce de dinledim sonrasında. Ve bitirme tezimin jürisinin önüne çıkmadan. No nos moveran.

O bir buçuk saat nasıl geçti hiç bir fikrim yok. Açıkhava yavaş yavaş doldu. Ben zaten sahneyi tam karşıdan gören, dahası hava kararınca sahnenin yukarısında duran dolunayı da görebilen Açıkhava'nın en güzel yerini kaptım. Konser tam saatinde başladığında Açıkhava ağzına kadar doluydu. Merdivenlerde bile oturacak yer kalmamıştı. Joan Baez sahneye çıkıp halkı selamladığında gözlerimden, yere paralel çizgide, yaş fışkıracak sandım.

İlk sözleri İstanbul halkı içindi. Ahhhhh. Doğru!!!! Doğru ya. O bizim en zor günlerimizde, Gezi sırasında, desteğini açıklamıştı dünyanın bir yerinde, şimdi hatırlamıştım. Aaa, Joan Baez! olmuştum o zaman. Ah be kadın demiştim. Yakışır demiştim. Vay be demiştim. Bize de vay be demiştim. Yüreğim biraz olsun ferahlamıştı. Joan Baez de bizimle demiştim. No nos moveran. Hey gidi. Tabii ki. No nos moveran. İstanbul'daydı şimdi kadın. İki sene sonra. Gezi'ye belki bir kilometre mesafede. Tabii ki gönderme yapacaktı.

Ve başladı konser. Bu ses. Ah o seneler. Bir gün canlı dinleyebileceğimi neden hiç düşünmedim ki. Ah Lyon'daki mütevazı evim. Hayatımın en özel zamanlarıymış. Joan Baez, sen nasıl bir kadınsın? İzleyicilerin arasında bir sürü çakma Joan Baez vardı, beklerken gördüm. Onun yaşlarında. Saçlarını onun gibi kestirmiş, onun gibi boyasız, ve onun gibi sade ve duru ve doğal. Çakma deme onlara, dedim kendime içimden, onu örnek almışlar, kötü bir şey değil bu. Bazı bilinmedik şarkılar da vardı arada. Ve sonlara doğru Gracias a la Vida. Ah işte bunu bekliyordum. La la la la la la, la la la la. Beraber söylemek. CD'ye eşlik değil bu sefer. Ah. Kredi kartı reklamı gibi: konser bileti şu kadar, açıkhavada Joan Baez ile Gracias a la Vida'yı beraber söylemek: paha biçilemez. İyi ki'ler doldu içime hayatımın değişik konularına ilişkin.

Konserin ortalarında bir yerinde, perküsyoncu birden gökkuşağı bayrağını çıkardı salladı sürpriz şekilde yüzünde muzır bir gülümsemeyle. Çok güzel değil mi şimdi bu? Onur yürüyüşünde olanları gördük, biliyoruz, kınıyoruz demek en sade şekliyle. Helal olsun ama ya. Alkış kıyamet koptu.

Ve finale gelmek istiyorum. Sahneye gençten çocuklar çıktı. Ben tanımıyordum, benim ayıbım. Ama Açıkhava'da gene ıslıklar alkışlar koptu. Kardeş türküler'miş. Çıktı mı tencere tava havası? Joan Baez'in beline eşarbını düğümlediler Türk üsulü, o da sanki doğma büyüme buralıymış gibi attı mı göbekleri? Ben bu yazıyı yazarken, arkadaşım dün gecenin youtube kayıtlarını bulmuş, fb'a duvarıma postaladı az önce. Ne yazdığımı bilmediği halde Gracias a la Vida'nın videosunu koydu önce. Arkasından da finali. Susuyorum şimdi. Finali seyret: