Salı, Haziran 30, 2015

Pembe kurdele, dil ve devrim.

Takip ettiğim bloggerlardan biri "yazmak benim hayat damarlarımdan biri olmuş" demişti geçenlerde. Ne zamandır ifade edemediğim bir gerçeği söze dökmüş. Müteşekkirim kendisine. Bazen konular doluyor içine, anlatmak istiyorsun. Yani öyle böyle değil, illa yazman lazım. Şimdi öyle hissediyorum.

Yeni tasarımımı fark ettin mi? Harfleri büyüttüm. Fontları değiştirdim. Yan tarafı ufalttım azıcık. Bir de pembe kurdelemiz var artık. Bu blogun müdavimlerinden Sibel'in sana mesajı: kontrollerini düzenli yaptır, meme kanseri şaka değil. Pembe kurdelenin üstünü tıkladığında vikipedia'nın meme kanseri ile ilgili makalesi açılıyor. Önce kötü haber: her 8 kadından birinde çıkacak kadar yaygın diyor orada. Yani burayı bugün bu saate kadar 88 kişi ziyaret etmişse, eminim arada erkek okur da vardır ama sanki çoğunluk kadınmış gibime geliyor, 11 okurum risk altında demek. Kaldı ki erkekte de meme kanseri riski var. Sadece onlarda kadınlardan 100 kat daha az. Şimdi güzel haber: erken teşhis edildiğinde iyileşme oranı %96'larda. O yüzden kontrollerini düzenli yaptırma(m)n lazım. Sibel'e buradan tekrar geçmiş olsun dileklerimi ve sevgilerimi iletiyorum. Sevgi, umut ve cesaret hiç yanından ayrılmasın.

Dün anneme uğradım. İlginç bir kadın. Benim ortaokulda İspanyolca öğrendiğimi ve yazın da teyzemlerin aralarında konuştukları Italyanca'yı kendi başıma söktüğümü bilmiyordu. İnsan çocuğunun hangi dilleri konuştuğunu bilmez mi? Yuh diyorum. Kibar ve anlayışlı olamayacağım, kusura bakma.

Konu Ermenice okumadan açıldı. Amcamın hatıralarının yazıldığı bir kitap geçti elime babamın kitaplığında. "Bunu okumayı çok isterdim" dedim. Kitap Ermenice bu arada ve belki bilmiyorsundur, Ermenice'nin harfleri Latin harflerinden çok farklı. Ve benim doğru dürüst okumam yazmam yok. Kendi ve biraz da babamın çabasıyla öğrenmiştim küçükken ama bir kısım harfleri bilmiyorum. Diyeceksin ki o kadar dil öğreneceğine git önce anadilini öğren. Bir de altı üstü 36 tane harf. Her gün bir tanesini öğrensen bir ayda biter zaten. Ayıptır. Ama anneme dediğim oydu, ben artık dil öğrenmekten çok yoruldum. Takatim kalmadı. Çünkü iş sadece harfleri öğrenmekle bitmeyecek. Kelime haznem kıt. Her sayfada anlamadığım asgari 20 sözcük çıkacak. Açıp da Ermenice sözlükte arayacak sabır yok yani, kimse kusuruma bakmasın.

Bellllllllki google 'lasam. Ayarları Ermenice'ye getirsem ve mikrofona söylesem?

Bak Ermenice harfler bunlar: öndeki başharf yandaki küçük. Nasıl?


Aslında babamın kitaplığında satranç kitaplarına bakınıyordum. Bir tane çok şahane buldum galiba. Demin bir göz attım da. Şu an resmini çekmeye çok üşeniyorum. Işık da güzel değil zaten, bir de enerjim biraz düşük. Halim yok. Özet olarak Kombinezon sanatına giriş diyor başlıkta. Sanki yıllardır aradığım kitap. (Sanki yıllardır satranca verdim kendimi peh). O değil de. Bir kurs buldum. Şu an asıl onun heyecanı var.

Bir tane meşhur bir Büyük Usta veriyor. Biraz pahalı ama. Eylül'de başlayacak zaten. Gitsem mi ki bilemedim. Yani aslında gitmezdim, o parayla kendi başıma ne sitelere kaydolur ne kitaplar programlar alırım derdim fakat beni düşündüren kısım şu: bugüne kadar (yani satrancı öğrendiğim o ilk günden bugüne kadar ki bu 40 sene ediyor tamı tamına) "satrançta belirli bir seviyede oynamak istiyorsan mutlaka ama mutlaka açılış ezberlemen gerek" tezi önümde kale kapısı gibi yolumu kapattı. Ve ben inatla "hayır, hayır, hayır, ezberlemem, ezberleyemem, söz konusu bile olamaz, çok sıkıcı, ayrıca sonu yok, eksik olsun seviyesi" dedim ve bugünlere geldim.

Şimdi bu Büyük Usta (saygı ifadesi değil bu arada, resmen edinilmiş ünvan, bir oyuncunun edinebileceği en yüksek seviye) nın sitesinde antrenörlerin en sık yaptığı yanlış konusunun altında bu ezber meselesi geliyormuş. Kesinlikle açılış ezberlen-me-me-li diyor. Çalış ama ezberleme, anlayarak çalış. Ahhh! Demek ki mümkünmüş. Demek ki ben doğrusunu düşünüyormuşum. Ve bu öğrenme yöntemiyle çok yüksek seviyelere gelmek de mümkün, göründüğü kadarıyla.

Bu benim için ne demek biliyor musun? Koşuyu çok seven birinin yıllarca bir ayağını sakat zannederek hep koşudan uzak durması, ve bir gün tesadüfen aslında bacaklarının değme koşucularınkinden daha sağlam olduğunu öğrenmesi demek. Devrim bebeğim. Bu demek: devrim.

Şimdi gel de o adamdan ders alma. Hem de frankofon. Hem de meslektaş. Hem de Büyük Usta.

Dur hele. Sakin. Panik yok. Bak bunu da satrançtan öğrendim. Kaybettiğim oyunlarımı incelerken, ortaya çıktı. Kritik pozisyonlarda fazla heyecanlanıp, yeterince düşünmeden telaşla oynuyordum. O telaşın farkına vardığımdan beri oyun galibiyetlerim çok net yükseldi.

Hala daha hızımı alamadım. Bıraksan on sayfa daha yazarım. Ne hevesmiş kardeşim. Sanırsın bir aydır kağıdını kalemini bilgisayarını aldılar elinden. Neyse yeter artık. Haydi Scotty, ay yani Blogspot, ışınla bu yazıyı.

Pazartesi, Haziran 29, 2015

Şahane günler (4).

Saat çok çok geç. Ya da çok çok erken. Nereden baktığına göre. Yani anla kaç olduğunu. Bu saatte gidip yatacağıma hala burada post giriyorsam sebebi var. Bugün çok acaip bir şey oldu. Buraya yazmak istiyorum. Analog günlüğüme de yazardım ama kesmezdi. Anlatıyorum şimdi. Zaten çok kısa.

Öğleden sonraydı. Yemeğimi yemiş, duşumu almış, tok karnına oynadığım satranç maçını yeni bitirmiştim. Yenmiştim. Hem de matlardan dönüp. Koltukta öylece o maç gerginliğinin geçmesini bekliyordum. Bir yandan da zaferin hafif rüzgarı yüreğimi serinletiyordu. İçimden bir ses "kaptın kız sen bu işi" dedi. Etrafıma bakıp mutlu mesut gülümsedim. Ve o an anladım: konu satranç değildi. Çok acaip ama konu: hayattı. Satrançta bir dönüm noktası vardır. "O" hamleden sonra artık avantaj net olarak sana geçmiştir. Böyle, artık, arkana yaslanıp filan oynarsın. İşte his oydu, sadece konu satranç değildi.

"O" hamle nedir peki dersen. Sana komik gelir. Sayabilirim aslında. Mesela o gün koltuk kılıflarını yıkamıştım ya, park günü, yerine geçirmedim. Çünkü o kılıflar kadife ve yazın yakıyor onlar. Ne yapsam ki nasıl yapsam derken, çözümü buldum. Yeni kılıf aldım, pamuklu beyaz. İkea'dan. Hem de İkea'ya kadar gitmeden. Evimden sipariş verdim ve kapıma geldi. İnternet üstünden satış yapıyorlarmış. O bir. Sonra belki parkta geçirdiğim günün kendisi. İki. Sonra çok daha ufak çapta -işte buna kesin gülersin - sıvı bulaşık deterjanını pompalı kaba aktarma operasyonu. Üç. Sonra, son zamanlardaki evdeki yemek durumu. Dört. Ah tabii. Bir de hurçlar için yeni bir şey düşündüm. Artık dolap tepesine kaldırmayacağım onları. Gruplayıp yatağın altındaki boşluğa sığdırmaya çalışacağım. Çok daha pratik.

Aslında böyle tek tek söyleyince anlamlı değil. Buldum, bak. "O" hamle tam olarak günlük problemleri çözmede vardığım noktanın keyif ve konforla kesiştiği yer.

Sanırım hayat becerilerinde yeni bir seviyeye geldim. Budur. Beni çok mutlu ediyor. Son noktayı daha önce yazdığım gibi: inat etmemek, alternatif yollar düşünmek, ve tıka basalığın her türünden uzak durmak olarak buraya kendime hatırlatma yapıyorum.

Keyifli, huzurlu ve dengeli günlerin olsun.

Cumartesi, Haziran 27, 2015

Denge.

Vay bebeğim. Şu an okulun yeni mezunları da kapsayan mega mezunlar partisi var. Hem de acaip özel bir mekanda, öyle parayla filan tutulabilecek bir yer değil. Ve ben o partiye katılacağıma, bütün geceyi evimde, Bobby Fischer'in hayatını wikipedia'dan okuyarak geçirdim. Pişman mıyım? Zerre kadar değilim. Asosyal miyim? Hiç bile.

Hem bir sürü süper kitap buldum satrançla ilgili. Bir tanesi satrançta sezgiden bahsediyor ama nasıl biliyor musun, sanki biri benim için yazmış onu. Sanki biri kafamın içinde olan biteni biliyormuş da bana bilmediğim kısımları ayrıntılı anlatıyormuş gibi. Çok süper.

Bir tane de oyun aldım bu gece. O iyi oldu. Yenilip duruyordum. Ama çok pis kazandım. Of abime göstersem beni alnımdan öper. Bir kale bir piyon ve bir atla mat ettim. Adım adım. Sanki öyle bir tekniği biliyormuş gibi. (kesin okudum ben onu bir yerde, imkansız). Hem de vezir fedası sayılır başı. Tabe. Bence vezir fedası o. Yanlış hesap ya da salaklık filan değil.

Bak şimdi. Eskiden olsa, Bobby Fischer olmak isterdim. Adam  çocuk 15 yaşında büyük usta olmuş. Diyeceksin ki zaten geçmiş olsun sen gelmişsin kaç yaşına. Ama konu 15 yaşında büyük usta olmaktan ibaret değil. Bir zaman gelmiş artık ona karşı oynayabilecek kimse kalmamış.

Hayır istemiyorum. Adam bu mertebeye erişebilmek için, Rusya'da fi tarihinde oynanan bir oyunun analizinin dipnotunu ezbere bilip, gerektiğinde o dipnottaki hamleyi uygulamaya sokabilen bir adam. Ve evet, bunun için, sırf bunun için rusça öğrenmiş. Einstein'ın dediğine çok inanırım: dehanın %99'u terdir der.

Geçen gün televizyonda bir delikanlı vardı. Bir deste iskambil kağıdını 20 saniye gibi bir sürede ezberleyebiliyor ve kendi rekorunu kırmaya çalışıyordu. Bir de bunun yarışması mı kulübü mü ne varmış, oradan da kendi gibi adamlarla tanışıp arkadaşlık ediyordu. Bunu izlerken, aklıma hemen Anthony Robbins'in sözü geldi: insanlar genelde önemsiz konularda uzmanlaşır. Tam ben bunu aklımdan geçirdim az sonra bu delikanlının aslında mali açıdan zor durumda olduğu gösterildi. Hiç şaşırmadım.

Ben bunu çok sık tespit ettim. Bir insan bir konuda çok uç bir uzmanlığa sahipse, mutlaka hayatının başka bir, hatta birçok alanından fedakarlık ediyordur. Ya özel hayatı, ya finansal durumu, ya duygusal durumu. Mutlaka bir yerde arıza çıkıyor. E çünkü herkesin 24 saati var. Hesap ortada. Ona o kadar zaman ayırıyorsan mecbur başka yerden kısıyorsun.

Şimdi Bobby Fischer'in yaptığıyla bu delikanlının çabası arasında çok mu fark var? Tamam Bobby Fischer daha 13 yaşında mı, 14 yaşında mı ne Küba'ya gitmiş turnuvaya katılacak diye. Sonra da bütün dünyayı gezmiş. Gene iskambil kağıdı sırası ezberlemekten bir nebze daha iyi. Ama bana sorsan çok da farklı değil. Satranç çok mu önemli bir uzmanlık? Altı üstü 64 kare. Hayatın gerçekleri içinde yeri ne kadar? Hele ki bir yerden sonra ezbere gelip dayanıyorsa iş. Birisi, onun antisemitik fikirleri için: "ancak dünyanın gerçeklerinden tamamen kopuk birisinin sahip olabileceği fikirleri vardı" demiş. Dünya gerçeklerinden kopuk. İşte buydu demek istediğim.

O yüzden gerek yok öyle en önden en birinci bilmem ne filan olmaya. Şart değil. Denge daha önemli. Huzur. Keyif.

Vay bebeğim. Ben miyim böyle diyen? Birincilik istemiyorum, gerek yok diyen ben miyim? Hey gidi. Heeey gidi. İnanılır gibi değil. Amma yol katetmişim. Ve bir yandan da ne büyük konfor.





Perşembe, Haziran 25, 2015

Değişim.

Biliyor musun, değişiyorum ben. Ama kökten. Ve olumlu anlamda. Geçmişin hükmünden sıyrılıyorum. Günlük hayatta da etkisini hissediyorum elbet. Hayatı kolaylamış gibi hissediyorum. Bilmiyorum bu kırklı yaşların doğal etkisi mi, yoksa sırf bana mı böyle.

Dün gece buraya mutluluğun formülünü yazacaktım. Sonra elimde patladı. Ahahhahha. Olsun formül gene de doğru. Yazıyorum bak, sen de faydalan, hem de be-de-va.

1- Ne istediğini bilmek.
2-İstediğine ulaşabilmek için alternatif çözümler üretebilmek.
3- Harekete geçmek.

Burada alternatif anahtar sözcük. Hayatıma yeni katılmış bir kavram. İnadı bıraktığımdan beri. Çok süper oluyor.

Biliyor musun, projelerim bile değişti. Mesela bu ülkede şiddeti, suç oranını düşürecek ve genel anlamda ruh sağlığını iyileştirebilecek basit bir fikrim var. Bir nesil sonra bile farkı görülür. Üç nesil sonra ise başka düzenlemelerle beraber bu ülke cennet olur, cennet. Her hamile kadına ücretsiz çocuk gelişimi eğitimi verilmesi. Devlet eliyle. Halk sağlığı bütçesinden. Doktorlar duyuracak. Bunu projelendirip kampanyalaştırabilir miyim? Kütüphanede onun için bir kitap bile buldum. Sivil toplum projelerini hayata geçirmenin yolları türünde bir kitap. Bugün geldi aklıma, böyle bir proje yapmak. Dur bakalım.

Kendini bilmek, anlamak çok süper bir şey. Ama başkalarını da. Mesela bugün bir işe girsem herşey çok farklı olur. Önceden ne yapmaya çalışıyordum ve neden hırpalanıyordum, şu an gözümün önünde, çok net. Olumlu bir yönüm aleyhime işliyordu mesela bu farkındasızlıktan. Tabii bugün bir işe girsem, iş görüşmem bile farklı seyreder. Hem de nasıl. Kendini bilmek. Ah. Paha biçilemez.


Pazartesi, Haziran 22, 2015

Şahane günler (3)

Gün akşam oldu ve ben çok süper bir gün geçirdim. Gel bak anlatıyorum.

Sabah normal kalktım. Canım deli gibi satranç oynamak istiyor. Çok aç da değilim ama kahvaltı etsem iyi olur diye düşünüyorum. Çıksın aradan. Çayı demlesem mi, ekmek de bitti, aslında yürüsem ama aç karnına yürümek... diye hesapların arasında birden sanırsın bana vahiy indi. Nasıl oldu hiç fikrim yok. Galiba bu günlerde kafam farklı çalışıyor.

Kendime diyorum ki: bugün ne yapmayı planlıyorsun? İşte satranç, biraz günlük yazarım, biraz kitap okurum, müzik dinlerim filan, ev işi olarak da koltukların kılıflarını çıkarıp yıkasam çok iyi olur. Evet, çok güzel. Fark ettin mi? Bunların hepsini parkta da yapabilirsin, kahvaltı dahil, hem de yürüyüşü de yapmış tam karnın acıkmışken kahvaltı edersin. Bak şimdi: çayı demle, çay demlenirken koltukların kılıflarını çıkar makineye at, sonra telefonu şarja tak, yarım kalmasın, sonra kitabını, defterini, kalemini, satranç takımını çantaya koy, köşeden sandviçlerini yaptır ve yola çık. Yere serecek örtü gibi bir şey uydurabilir miyim acaba. Eski bir peştemalı ararken, ne ara nasıl edindiğimi hiç hatırlamadığım kareli tastamam pikniklik bir örtü buldum. Allahım!

Aynen koltukların kılıfını makineye attım. Çay demlenince bir arkadaşımın hediye ettiği termosumsu bir kaba demli çaya şekeri karıştırdım. Telefonun kulaklıklarını da aldım. Bütün gün evde kullanacağım herşeyi çantaya attım. Eşofmanımı ayakkabılarımı giydim. Köşeden açık hava acıktırır diye iki sandviç yaptırdım. Yürüye yürüye vardım mı parka? Kendime tenha bir köşe buldum mu? Çimenlerin üstüne serdim mi örtümü? Üzerine sere serpe uzandım mı?

Sandviçimi çıkardım. Çay hiç soğumamıştı. Satranç takımımı da çıkardım. Siteye telefondan bağlandım. Tüm hamleleri daha iyi görebilmek için tahtaya aktardım.

Ama en güzeli: kalk git diyenin yok. Açık hava. Etraf yemyeşil. Evdeki gibi trafik gürültüsü yok. Yukarda fit vucütlu bir adam yoga yapıyordu mesela. (Şerefsizim aklıma gelmişti :)) ).  Bütün günü orada geçirebilirim. Evde yapacağım herşeyi orada da yaparım. Hem de istersem bütün yaz. Bütün yazı parkta, yeşilliklerin arasında geçirebilirim. İnanılmaz engin bir özgürlük hissi duydum.

Sonra kahvaltım bitti. O açık havada iki sandviç anca yetti. Satrançta oyunu çok rahat aldım. Kulağıma müzikleri taktım. Uzandım, güzel güzel müziklerimi dinledim, güneş çıktı bir ara. Bu yaz bu türden başka neler yapabilirim diye düşündüm. Bir ara, selfie çekip fb'a koydum. Hemen bir arkadaşımdan yorum geldi, neredesin biz de geliyoruz diye. Oğluyla geldiler. Biraz onlarla sohbet muhabbet derken, çıktık oradan. Onların gidecekleri bir yer vardı. Ben de Mango'ya girip indirimden bir iki parça bir şeyler aldım. Sonra yola devam edip benim oradaki ucuzcu bir yerden yazlık bir iki parça daha. Sonra eve geldim.

Acıkmıştım. Dolapta mercimek salatası vardı. Ondan yedim biraz. Üstünden de sakızlı muhallebi yapmıştım, ondan tırtıkladım. Hazır yemeğin keyfi bambaşka. Koltuk kılıflarını astım. Ama galiba şimdi kurutucuya aktaracağım. Hava nemli ve iki gün sürünmesini istemiyorum.

Çok yorgunum ama çok tatlı bir yorgunluk bu.

Duşa girsem, pirüpak olsam. Hazır dizim var üstünden. Çekirdek ve leblebi ve kuru üzüm. Arkadaşım "sefa pezevengi" dedi bana çay ve sandviçle parkta kahvaltı ettiğimi öğrenince. Evet benim o. Hatta bir konuda uzmanlaşmak lazımsa ben bunu seçiyorum.


Cumartesi, Haziran 20, 2015

Light

Spotify dinliyorum kaç saattir. Ayten Alpman radyosu. Çok süper. Şu an Mazhar çalıyor. Az önce leblebi ve cevizi karamele buladım. Deneme olsun diye az yaptım. Fena değil. Ama ben daha muhteşem bir tat bekliyordum. Ama iki sefer daha karamel yaparsam karamel kraliçesi ilan edeceğim kendimi. Çok kolayladım.

Hayatıma yeni uygulamalar kattım.

Birincisi: acele etmemek, zaman tanımak. Her şey o an olsun bitsin istiyormuşum, olmayınca strese giriyormuşum. "Hemen" moduna girdiğimi farkettiğimde, silkinip, "iki dakika tanı kendine" diyorum içimden, ya da beş, ya da on, kaçsa işte. Mesela yatmaya hazırlanırken. Ya da üstümü giyinirken. Sana kesin çok anlamsız geliyor bu söylediğim. Ama ben böyleyim işte, abuk sabırsız. Bir süre sonra otomatiğe bağlanacak diye bir ümidim var.

İkincisi: tıkkka basa yememek. Neredeyse çatlayıncaya kadar yiyormuşum. Ondan sonra hazmedene kadar yerimden oynayamıyordum. Bunu uygulamak için, tabakta bırakma izni çıkardım kendime. Ama sanırım bir süre sonra ona da gerek kalmayacak. Porsiyonları azalttım, tabakta pek artmıyor ve bugün dünle aynı saatlerde uyanmama rağmen üç öğün yiyebildim, her zamanki iki öğün yerine. Böylesi her açıdan daha sağlıklı.

Başka bir bağlamda sürekli meşgul olmam lazım kuralını da yıktım. Bir yumruk darbesiyle devirdim adeta. Her saniye faydalı bir iş yapmam gerekmiyor. Arada yatağa uzanıp tavanı ya da pencereden gökyüzünü de seyredebilirim bıkana kadar. Oh be.

Aslında ikinci maddeyle farklı bağlamda dediklerim birbiriyle alakalı. Çünkü hayatı da tıka basa yaşamamayı seçtim genel olarak. Kafamı tıka basa bilgiyle de doldurmama gerek yok. Zamanı da tıka basa meşguliyetle, projeyle. Tıka basa verimli olmasına da gerek yok günün. Her bir yeteneğimi köküne kadar değerlendirmek zorunluluğum da yok. Baya bi light mode'dayım senin anlayacağın.

Biliyor musun hayatımda ilk satın aldığım kişisel gelişim türünden kitap Anthony Robbins değildi. Acar Baltaş'ın Üstün Başarı kitabıydı. Sene 1990. Nişantaşı'nın köşesinde Seven/Eleven vardı (market). Rafta görmüştüm. Ve bu tür bir kitap satın almak beni utandırsa da, ne olursa olsun alacağım diye karar vermiştim. İçindeki tek bir fikir bile faydalı olsa gene kardır. Aslında tek bir fikirden daha çok faydasını gördüm. Ve en önemlisi o tarz kitapları elime almakta utanılacak bir şey olmadığına karar verdim. Üniversite'ye girecektim. Tıpta okuyacaktım. Sınavı veremedim ama bu kitap olmasa çok daha baştan kaybederdim, daha çok stres yapardım ve düştüğüm yerden de kalkamazdım kolay kolay (yiğidi öldür hakkını yeme).

Konu dağılacak ama bu kitabın tavsiyesiyle hazırladığım B planım tuttu ve psikoloji okudum. Mezun oldum ve Türkiye'ye döndüm. Türlü işler geldi başıma ve günün birinde, elimde psikolog diplomamla iş ararken, yolum nereye düştü dersin? Baltaş'ın ofisine. Kadere bak. Acar Baltaş değil ama eşi ile görüştüm. Sanırım eğitim firması mı ne kurmuşlar. Hiç bana göre bir iş değildi. Aradığım türde bir iş zaten değildi. Ama yine de gittim. Ofis zaten dağ başı gibi bir yerdeydi. Kadın çok korkunç davrandı. Saygısız, sinirli, terbiyesiz, anladın sen onu. Neyse, benim çok da umurum değildi. Vardır bir sorunu diye sabrettim. Bir ara kendini daha da göklere çıkarmak için, yeterince tepeden baktığı yetmemiş olacak, bu kitaptan bahsetti. Ama öyle bir bahsediyor ki, sanırsın İncil'i yazmış. Biliyorum ben o kitabı dedim. Kendini kaptırmış gidiyorken bir anda suratı duvara toslamış gibi oldu. Böyle: ha? ne? Okudum ben onu. Ta 1990'da marketten almıştım. O kitabı demiyor musunuz? Baya eski bir kitap. Rahat bir on senesi var. Ondan beri başka kitap çıkarmadınız mı? Ahahahaha . Pazarlama stratejisi filan bir şeyler gevelemeye başladı sanırım "market" lafının altından kalkmaya çalışıyordu. Bir anda havası söndü ama. Baya şişmekten patlamış bisiklet lastiğine benziyordu. Yazık. Onlara saygım vardı oysa önceden. İş görüşmesine çağırdığın kişiye köle muamelesi yapmak ne gereksiz bir davranış. Al karşına adam gibi görüş. Artısını eksisini tespit et. O kadar, bitti gitti.

Asıl demek istediğim o kitabın bir yerinde hayat standardını yükseltmekten bahsediliyordu. Ana fikir, insanların çoğu para kazanmayı amaçlar, oysa asıl amaç para kazanmak değildir, paranın sağlayacağı daha yüksek hayat standardıdır. Oysa bazen hayat standardını yükseltmek için paraya gerek yoktur. Örnek olarak (bizzat kitabın örneği): sabah kahvaltı ederken, beyaz peynirin üstünü bir dal maydanozla süslemek, daha yüksek bir hayat standardıdır ve maliyeti sıfıra yakındır.

Böyle diyordu özetle kitapta ve bu fikir o sırada bana çok çarpıcı gelmiş ve o zamandan bu yana yanımda taşıdım her yere.

Daha light yaşamak da kesinlikle son zamanlarda hayat standardımı yükselten en güzel uygulamalarımdan biri. Zaten evi de fiziksel olarak hafifletmiştim. Daha kullanışlı hale getirmiştim. Amaçlarımı bile hafifletmiştim, şimdi düşününce. Bu sene hafifleme senesiymiş de haberim yokmuş.

Çarşamba, Haziran 17, 2015

Şahane günler (devam)

Salonda koltuğa bağdaş kurmuş oturuyorum. Kucağımda bilgisayar, sehpada kahve. Pencere açık. Hava ılık. Yaz gecesi. Dışarıda birisi sigara içiyor, dumanın kokusunu alabiliyorum. Salonda çalan müzik ise bu yaz gecesine en yakışan: Buena Vista. Oynak ama yormayan bir ritmi var. Saatlerdir bunları dinliyorum. Ah bir de balkonum olaydı.

Bütün olay omega 3'müş kardeşim. Bak: sabahtan iki ceviz yedim, öğleden sonra da iki yemek kaşığı çekilmiş keten tohumu. Her zamanki iş kapasitem üçe katlandı: temizlik yaptım, hem de koltuk çekmeli altını da süpürmeli, hem de kilimi de ters çevirmeli tersini de süpürmeli. Her taraf gıcır gıcır oldu. Sonra duşa girdim. Sonra üstümden çıkanlar beklemesin diye sepetteki birkaç çamaşırla beraber onları kısa programa attım. Çıkarıp astım. Sonra dondurmamsıdan yapıp yedim temiz eve karşı. Sonra dışarı çıkıp akşam yemeği için alışveriş yaptım. Eve gelip pilav ve kabak dolması yaptım. Arada bulaşık makinesini boşalttım. Galiba bu kadar. Ne var bunda dersen. Ben bugüne kadar temizlik yaptığım gün bir de akşamına katiyen dolma yapmazdım. Yalnız o son lokmayı yediğimde keyiften ağlamaklı oldum.


*      *      *       *
                               
Dün gece çok pis bir maç kaybettim. O kadar koydu ki sinirden kafam zonkladı. O zaman anladım ki bu iş böyle olmaz. "Çok pis" dediğimi açıyorum önce: 30 dakikalık sürenin son saniyesinde, ama lafın gelişi değil, tek bir saniye yüzünden, o son hamleyle mat edebiliyorken, hatta taşı da yerine koymama rağmen saniyem bittiği için saymadı bilgisayar ve zamandan dolayı aslında kazandığım maçı kaybettim.

Şimdi.

Bir: hangi şartlarda - kime karşı - hangi maçı- kaybedersen kaybet, böyle sinir küpüne dönüp tansiyon yükselmeleri, kalp krizleri olmayacak bundan sonra. Ha, kendime hakim olamıyorum diyorsan o zaman bu oyunu oynamayacaksın. Bu kadar kesin. Oyun bu. Savaşta ülke kaybetmiyorsun. Ayh.

İki: süre yüzünden majör taş üstünlüğünün olduğu oyunu kaybetmen iki etti. Bir yerde bir hatan var. Onu bulup düzelt.

Birinci ve ikinci maddeyi masaya yatırıp analiz ettim. Birinci maddenin üstüne hala çalışıyorum fakat ikincide epey yol aldım. Eski oyunlara baktım. Üstün pozisyondayken, çok daha erken mat edebiliyorken oyunu süründürüyorum. Bu oyun zayıflığı. Problem çözerken neden üç hamlede mat dedikleri birden apayrı bir anlam kazandı. Üç hamlede mat edebiliyorken dört ya da sekiz hamle, ya da benim yaptığım gibi yirmi sekiz hamle sonra mat etmeyeceksin. Bunun sırf şıklık diye yapılmadığını artık anladım.

*    *     *     *

Kitapları okumaya Sun Tzu'dan başladım. İş Bankası Yayınları'ndan çıkan bu kitabı iyi ki almışım. Daha önce İngilizce'leri vardı elimde yalnız o kadar kötü çevrilmişlerdi ki okunaksızdılar bence. Bu elimdeki doğrudan Çince'den Türkçe'ye çevrilmiş ve bambaşka. En azından bölümlerin bir bütünlüğü var. İngilizce kitaplarda her bir cümlesi ayrı ayrıydı. Helal olsun çevirmenlere.

Kar Kuyusu'nun son bölümündeyim. Nedense bitiresim yok.

*   *   *   *

Yatak örtüsünü örmeye başladım. Hesap yaptım, tamamlanması çok uzun sürecek. Her gün bir saat örsem dahi toplam yedi aydan fazla. Gene de yılmadım. Umarım ortasında filan yılmam. O zaman işte fena olur.

Başka projeler de var aklımda. Telden sepet yapıldığını öğrendiğimden beri yapasım var ama frenliyorum kendimi. O telden sepetin içine astar yapabilirsin ya kumaştan, işte o aklımı başımdan alıyor. Çünkü ondan herşey olur: gazetelik, kitaplığın içine bölme, çantaları koymak için sepet, hatta askılı dosyalar için "dolap".


görsel şu siteden alıntı: http://www.turnstylevogue.com/2012/03/diy-wire-baskets/

Zaten abajur da yapacaktım ben bunlardan. Bütün iş hesap kitap planlama yapmada. Elimde kalmaması lazım bunlardan. Bir de doğru teli almam lazım. Şimdi sana hava atıp, zaten ben bilerek evi nalburun üstünde tuttum diyebilirim, ama yalan. Ama faydası oluyor mu? Kesinlikle. Zararı oluyor mu? Ahahaha. Onu bilemeyeceğim.




Pazartesi, Haziran 15, 2015

Şahane günler.

Birazdan yemeğe oturacağım. O kadar yorgunum ki yemek yiyecek halim kalmadı. Ve nasıl yazasım var nasıl...

Ay ne şahane gündü be.

Aslında bir kaç gündür çok şahane.

Yoo öyle ahım şahım şeyler bekleme. Küçük güzellikler.

Bir kere dün gece iki kere haksız şekilde yenilmiştim. Oyunum bariz şekilde üstünken bir kere taşı yanlışlıkla istemediğim bir yere bıraktım ve oyunun içine mıçıldı. Bir kere de üç tane filan majör taş üstünlüğüm varken zamanım bitti. Bunun üstüne gece birde canım bir oyun daha oynamak ve kazanmak istiyor diye gidip yatacağıma -hiç yatasım yoktu- oynadım ve hak ettiğim gibi kazandım. Oh. Saat sabahın ikisiydi fakat başım göğe erdi mi? Hem de ötesine.

Sonra dur bakayım, dün başka ne olmuştu? Ah. Mutlu Keçi'nin tavsiye ettiği diziyi izledim. Mozart in the Jungle. İlk bölümünü izledim. Kaliteli bir dizi, gerçekten film tadında. Yalnız ilk bölümde olan biten bir olay yok bence. Ama müzikler çok şahane. Bir kaç bölüm daha izlemek istiyorum.

Ah. Tamam.  Bir de dün cevizi yarı fiyatına buldum. Ceviz sarfiyatım arttı da. Kesin karar verdim. Her gün ya ceviz ya keten tohumundan omega 3 leri almam şart. Çok fark ediyor. Atom karınca moduna geçiyorum otomatik olarak. Hayat standardım yüzde yüz yükseliyor. Belki balık yemenin başka yollarını bulursam.

Bugüne gelirsek, dünden beri içimi kemiren bankayla ilgili bir sorun köküne kadar halloldu. Nasıl rahatladım anlatamam. Hem de çok kolay oldu. Bu yeni bankacı kız çok süper ya.

Bankadan çıktım, yürüye yürüye Beşiktaş'a gittim. Amacım iade tarihi geçmiş kitabımı iade edip yerine yeni kitap almaktı. Fakat artık öyle bedavadan kitap hamallığına bir son vermeye karar verdim. Bundan sonra yeni bir listem olacak: merak ettiğim yazarlar listesi. Filmlerle yaptığım gibi yapmaya karar verdim. O an en çok merak ettiğim neyse onu okuyacağım. O kadar uzun süre mecburiyetten okudum ki. Benim için inanılmaz güzel bir şey. Sanki yepisyeni bir duyu organına kavuşmak gibi.

Bunun için Beşiktaş'taki Alkım'a girdim kütüphaneye gitmeden. Çünkü kütüphanede olmayan kitaplar olabiliyor okumak istediklerimin arasından. Uzun süre bakındım. Ve çok ince eledim. Kriter şu: yarın ölecek olsam bugün ne okurdum? Listeyi oturtana kadar, Marquez ve Pessoa'da karar kıldım. Aslında Keret de okumak istiyordum ama kriteri düşününce o geri sıralara itildi. Sonra Sun-Tzu'yu, Machiavelli'nin Hükümdar'ını ve Lafargue'ın Tembellik Hakkı yan yana duruyordu. Telefondan arattım Bahçeşehir Kütüphanesinin veri bankasını. Hali hazırda yoklardı raflarında. Sun-Tzu zaten bende bulunsun istiyordum. Gerçi galiba ekitap olarak var ama ben sayfalı kitap istiyordum. Neyse işte, o üçünü beraber aldım.

Kasada ödememi yaparken bir sürpriz bütün güne keyif damgasını vurdu. Alışveriş yirmi tl üstünde olduğu için Alkım yukarıdaki kafede bir kahve ikram ediyordu. Kahve mi? Denize karşı mı? Hem de kitaplarımla mı? Hiiii şahane fikir...Ama ya o sırada kütüphane kapanırsa? Sonra gelebilir miyim? Tabii ki dediler, sonra da gelebilirsiniz. Koştum kütüphaneye, kitabımı iade ettim. Çıktım yukarı Marquez'i son anda pas geçip Eduardo Galeano (Zamanın Ağızları) ve Pessoa (Huzursuzluğun Kitabı) aldım. Salına salına Alkım'a geri döndüm. Yukarı çıktım. Bir püfür hava, bir boğaz manzarası, en çok merak ettiğim kitaplarım yanımda ve yapacak başka hiç işim yok, derdim tasam da yok. Geldi mi üstüne bedava kahvem? Keyiften karpuz gibi çatlayacaktım.


Zaten şu an en çok yokluğunu çektiğim şey manzara ve balkonumsu bir yer. İlaç gibi geldi. Balkonu manzaralı bir evim olsa keşke. O zaman da evden çıkmam sanki.

İşte sonra dolmuşa bindim, eve geldim. Yoldan da pamuklu ip aldım yatak örtüsü yapmak istiyorum, bakalım kaç ay sürecek.

Biraz evvel yemeğimi de yedim.

Şimdi gelelim tariflerime. Çok kral tariflerim var bu sefer. Tam mevsimlik. Son günleri güzelleştiren şeylerden biri de bunlar. Önce dondurmamsıdan başlayalım. İnanılmaz pratik, sağlıklı ve ekonomik. Ve lezzetli! Ve ferah! Bunu tat, bir daha dışarıda meyveli dondurma filan yemezsin. Ya ben enayi gibi bunun tarifini burada vereceğime yapıp satsam mı ki? Hmmf. Haydin bakalım. Bugün iyi günüm. Verdim tarifi gitti.

Dondurmamsı: 


Malzemeler: derin dondurucu, rondo. Mevye, yoğurt, toz şeker.

İlk denememde kullandığım meyveler: kayısı ve muz. İkinci denememde: kayısı, nektarin, yeşil elma (çeyrek) ve muz.

Burada emin olmamakla beraber püf noktasının muz olduğunu düşünmekteyim kıvam açısından. Ölçülere gelmeden: meyveler akşamdan çekirdeklerinden arındırılıp ikiye kesilir ve bir poşete konup derin donduruya kaldırılır.

Ertesi gün:

ilk sefer: yaklaşık dört- beş kayısı yarısı, yarım muz, iki y. kaşığı yoğurt, bir yemek kaşığı şeker.

ikinci sefer: bir iki kayısı yarısı, iki nektarin yarısı, çeyrek elma, yarım muz, birinciyle aynı miktarda yoğurt ve şeker.

Ben ekstradan keten tohumu tozu da ekledim. Ama hiç şart değil. Bu yukarıdaki ölçüler iki kişi için.

Yapımı:

Bütün malzemeler rondoya atılır ve kıvam alana kadar çalıştırılır ( yaklaşık bir dakika benim rondoda).

Sonra kaseye aktarıp hiç bekletmeden afiyetle yiyorsun.

Dondurmaya göre bence en önemli avantajı içinde hiç yağ, krema türü bir şey olmaması. Bir de yumurta yok.
---------

Muhtemelen çilekle de şahane olur. Şeker miktarını da kendine göre ayarla.

İkinci tarif aslında benim üsul pesto sosu ama ben kahvaltıda yiyorum. Kızarmış ekmeğin üstüne labne sürüyorum, bazen de sütaş ın süzme keçi peynirini, üstüne bu sostan, üstüne bir dilim salatalık yanında yeşil zeytin ve demli bir çay. Çok güzel gidiyor. Simite de yakışabilir.




Malzemeler: 25 iri taze fesleğen yaprağı, dört ceviz, iki küçük diş sarımsak, iki yemek kaşığı sızma zeytinyağı ve iki üç kibrit kutusu kadar eski kaşar.(kaşardan dolayı tuz eklemiyorum)

Yapımı: bütün malzemeler rondoya atılır ve çekilir.

Aslında pek sos gibi olmuyor, katı oluyor. Ama güzel oluyor.

İşte böyle. Bir sonraki yemek projem ceviz ve leblebiyi karamele bulamak. Niahahahaha çok hain projelerim var oğlum!






Çarşamba, Haziran 10, 2015

Satranç tekrar ve yeniden.

Sahalara geri döndüm. Satranca küsmüştüm ben. Ama sebebim var. Az önce istatistiklerime baktım. 25 Mart'ta o siteye yazılmışım ve çok dik bir yükselişe geçmişim önce. Bin puandan bir kaç oyunda 1350'lerin üstüne çıkmışım. Beş günde filan. Galiba 1370, o civar. Oraya kadar çok güzel. Böyle dimdik çıkıyor çizgi duvar gibi neredeyse. Yani hiç yenilmeden demek o. Sonra. Sonra arka arkaya hezimete uğramışım. Kime karşı oynamışsam yenilmişim. Hiç yenememişim. Orada çizgi acı acı eğilmiş, çukur olmuş. O da yaklaşık iki haftalık bir süre. Sonra da elimi ayağımı çekmişim. En son Nisan ortasına kadar oynamışım orada. Bir de dün akşam. Önce cesaret edemedim oyun açmaya, bilgisayara karşı bile. Problem çözdüm. Baktım arka arkaya çözebiliyorum. Hatta "eeee bu muydu soru" diyorum. İyi o zaman oynayayım bari. Oynadım. Bir el aldım. Sevindim. Sonra iki el verdim ama sabahın ikisi filandı. Karar verdim bunu adil şartlarda oynayacağım. Bu sabah uyanır uyanmaz canım satranç oynamak istedi. Vay. Uzun zamandır olmamıştı. Hiç yenemediğim bir seviyeyi yendim.

Ama bir şey söyleyeceğim. Bu oyunda farklı bir boyut keşfettim. Sezgisel oynamak. Duymuştum bu kavramı ama somut olarak ne demek anlamıyordum. Aslında hesap yapmadan bilinçaltınla oynamak demek. Hesap yapmıyorsun ama o kadar çok oynadın ki artık hangi hamle hangi hamleden daha güçlü bir fikrin oluyor (fikir değil de hissiyat). İşin bu kısmı acaip zevkli. Hele ki kazandığını görünce. Hele ki daha rahat kazandığını görünce. Tadından yenmiyor. Tavlada zarı atarken içinden "düşeş" diyip zarların düşeş gelmesi gibi bir şey. Aslında bu benzetme olmadı. Hissiyatı verdi ama olay daha farklı.

Herkes bilmez ama Kasparov IBM'in programladığı bilgisayara karşı oynadığında maçın sonunda itiraz etmiş. İtiraz da şu: bu oyun bir makinenin yapamayacağı türde sezgisel oynandı. Dolayısıyla karşımda sadece bir makine olduğuna inanmıyorum (yani makine destekli insan oynuyor diyor). IBM yetkilileri tabii ki de bu hile suçlamasını inkar etmiş, fakat Kasparov ikinci bir maç teklif ettiğinde de kabul etmemişler. Üçkağıtçı zepevenkler diyorum. Neyse diyeceğim o değil. Ben onların üçkağıtçılığında değilim. Ben Kasparov'un böyle bir ayırımı yapabilmesindeyim. Aşmak bu olsa gerek. Karşındaki makine mi insan mı satranç oynarken hamlelerinden anlamak. Yuh ama ya. Yuh değil mi sence de şimdi?

Acaip gaza geldim. Sezgiler işin içine girebiliyorsa o zaman var ya, döktürürüm ben. Dur bakalım. Ama bak. Nisan ayı ile bu zamanın şöyle bir farkı var. Konu ne olursa olsun takıntı yapmamaya yeminliyim. Satranç dahil. İşin ucunda büyük usta olmak bile olsa. Büyük usta olmaktan daha önemli olan mutlu insan olmak.

Olay ne bak: bir hamle yapıyorsun ya. O hamlenin potansiyelini hesaplamak (aslında hissetmek). Her hamlenin bir potansiyeli var. Her hamleni azami potansiyele göre oynarsan çok rahat kazanıyorsun. Mesela: atı sürebilirsin ya da piyonu sürebilirsin. Seçim yapacaksın. Atı sürdün, gitti sıkıştı orada çok da bir işe yaramayacak. Piyonu sürdün, hem ileri atılıp öteki piyonu koruyabilir, hem öbür taraftaki piyona ilerde destek olabilir, o da merkezdeki fili tehdit edebilir, hem de vezirin yolunu açıyorsun, sol kanattan bir saldırı tehdidi oluyor, hem de sağa da gidebilir icabında. Bak karar vermek ne kolay şimdi. Niahahaha tutmayın beni.

Pazartesi, Haziran 08, 2015

Bir başkadır benim memleketim.

Sonuçlar açıklandı. Hatta kaç saat oldu. Hiç beklemiyordum. Hiç ama. Herşeyin kurulu bir saat gibi gideceğini düşünüyordum. Asla yolundan sapmayacak bir tren. Gittikçe hızını alan. Hızını aldıkça kendi felaketine koşan. Bu kadar insan imdat koluna asıldı. Durmaz ki dedim. Koskoca tren. Ama hayret. Yavaşlamaya başladı.

Kutlamak için lokma yapayım dedim. Herşeyi hazırladım. Hamuru mayaladım. Kirli tencereleri yıkadım. Şerbeti pişirdim, soğuttum. Tam kızartmaya başlayacağım. O da ne. Yağın dibi gelmiş. Uff. İyi bari. Çıkıp bakkaldan alayım. Biraz da seçim sevincini paylaşırım O. abiyle. Dün gece uğradığımda "yarın ola, hayır ola" demişti düşünceli düşünceli. Gezi sırasında, herkes tencere çalarken o elektrik direğini çalıyordu. Bam Bam Bam. Eh. İçki yasağı onun cirosunu da etkiledi. Ama parasında olduğunu sanmıyorum O. abinin. Neyse indim aşağı. O da ne. O. abi dükkanı kapatmış erkenden. Kesin evinde televizyon izliyor. O zaman yukarıdaki bakkaldan alacağım, hani karısının başı kapalı olan. Hmmf. Şimdi aksilenmiştir o. Neyse altı üstü bir şişe yağ. Alır çıkarım. Yorum filan yapmam. Fakat. Ne aksilenmesi. Adam olmuş aynı benim şerbet gibi. Hatta lokmalar gibi yumuşacık. Neredeyse bana sarılıp ağlayacak. Aynı partiye oy verdik kesin.

Ne garip memleket. Sabahında da bir travestiyle papaz olmuştum bir soyunma kabininde. Hem de Nişantaşı'nın en büyük mağazası. Atmıyorum. Diyeceksin ki bir travestiyle aynı soyunma kabininde bulunmayı nasıl başardın. Almodovar filmi gibiydi yemin ederim.

Vay be. Ne gün ama. Bu arada çenesinde üç adet nohut büyüklüğünde sivilceyle gezen birini görürsen, o benim işte. Nutella'nın içinden çıktı. Bir nutella alana üç sivilce bedava. Çok uzun zamandır nutella almamıştım. (çok uzun zamandır bu boyutta sivilcem  sivilcelerim olmamıştı). Sanırım çok uzun zaman daha almam. Hem lokma yapmayı da öğrendim. Daha ne.

Şu sonuçlara hala inanamıyorum. Rüya gibi geliyor. Ne kadar alışmışız karanlığa. Karamsarlığa. Ümitsizmişim ben resmen. Düzelecek mi şimdi yani? Tamam yavaş yavaş düzelsin. Razıyım. O adamın başımızdan bir gün gidebileceğine hiç inanmıyordum. Mutlak çoğunluğu kaybettiler. Buraya kadar gerçek. Kesin bilgi. Biliyor musun. Bence Türkiye'nin halkı mütasyona uğruyor. Uğradı. Şartlar onu o kadar zorladı, bıçak kemiğe o kadar dayandı ki, değişmek zorunda kaldı. Sandıkların başına gönüllü olmak mesela. Ülkesine sahip çıkmanın en güzel şekli. Yaptı bunu bu millet. Mecbur kaldı, tabii bir yanı ile ayrı bir rezalet. Ama direndi işte. Hem de demokratik yoldan. Ve sonuç.


Cumartesi, Haziran 06, 2015

Kabus.

Dün gece çok fena bir kabus gördüm. Çok ürkütücüydü. Çünkü gerçek gibiydi. Annemlerin evindeydik. Annem, kardeşim ve ben. Geceydi. Zaman daha ileri bir zamandı mesela...bir iki ay filan sonrası. Belki bir iki hafta. Çok ileri değil. Sokaktan tuhaf sesler geliyordu. Slogan atan adamların sesleri. Ama o Gezi'deki halktan gelen sesler gibi değildi. Böyle artık ok yaydan fırlamış gibi bir durumun etkisiydi. Ve galiba kabusun en korkunç yanı buydu: ok yaydan fırladı artık duygusu. Çok fena boka sardık ve geri dönüşü yok. Aslında ülke kırıntılarına ayrılmıştı artık, bırak bölünmeyi. Sonra ben korka korka cama gidip bakıyordum. Karşıda, normalde çok büyük bir markayı barındıran binanın katları karanlıktı, camları kapıları yoktu, böyle katlı otoparka benziyordu ve o isyan etmiş insanlar oralara doluşmuş, o ürkütücü sloganları atıyorlardı. Diğer yandan tam karşımızdaki apartmanın normalde mesken olan katında içerde çevik kuvvet toplaşmış aşağı bakıyordu. Caddenin aşağısından ise Toma ve polis geliyordu ve ben camdan baktığım için bile suç işliyormuş hissi duyuyordum.

Tüm bu gerginlik yetmezmiş gibi bir de kardeşim bana sataşıyordu "sen ne anlarsın ki siyasetten, ne zaman ilgilendin ki şimdi ilgileniyorsun" meali.

Böyle.

Yarın seçim var. Var mı gerçekten? İstediğimizi seçmek gibi bir şansımız var mı hala? İnsanlar iktidar partisinin mitingine zorla götürülürken, muhalefet partilerinin birinin mitiginde bombalar patlarken, her gün saldırılar düzenlenirken, muhalefet partisinin otobüsünü kullanmak bile ölümcül olabiliyorken, yarın oy verip geleceğimizi seçme özgürlüğümüzü mü kullanacağız?




Cuma, Haziran 05, 2015

Ferah tut yüreğini.

Dışarıda nasıl deli bir yağmur. Evin içinde ışıkları yaktım. Ara sıra gök gürlüyor. Dün bu yağmur ve gök gürültüsü seslerini spotifydan dinliyordum. Bugün orijinali.

Bir japon atasözü dermiş ki, yağmur yağıyorsa kitap oku, hava güneşliyse bahçeni ek.

Kar kuyusu'nu okumaya devam. Dün mesela azıcık okudum sanıyordum, bir baktım gene otuz sayfa filan okumuşum. Ben ki iki sayfadan fazla okuyamıyordum uzun zamandır. Seviniyorum.

Agos'u aldım geçen gün. Sırf Zahrad için. Kapak yapmış kitap ekine. Karin Karakaşlı yazmış. Çok da güzel yazmış. Zahrad bana zamanında bir Karin'den bahsetmişti bir sefer. Tanıyor musun demişti. Kesin çok iyi anlaşırsınız. Ama ta ne zaman söyleyeyim. Rahat yirmi sene önce. Hayır tanımıyorum demiştim. Kesin bu Karin. Ve hiç tanışmadık. Anlaşır mıyız sahi bilmiyorum. O bana göre çok aktivist. Siyasetle daha haşır neşir. Ben ona göre biraz hafif siklet kalıyorum.

Ona sırf Zahrad demek de tuhafıma gidiyor. Dayday diye ekleyesim geliyor. Bizde "amca"'nın karşılığı (belki de Türkçe'deki dayı sözcüğünden türemiştir. Karin Karakaşlı Türkçe için Ermenice'nin atardamarı demiş bu yazıda, belki dilbilim olarak doğru değil ama sevdim gene de bu benzetmeyi). Zaten ona hiç Zahrad diye hitap etmedim. Hep Zareh dayday dedim. Keşke hala hayatta olsaydı. Ne güzel sohbetlerimiz olurdu. Ah...Ah o salak çekingenliğim. Ah salak kafam. Bazen kendimi buruşturup çöpe atasım geliyor.

Zahrad kim dersen, daha önce bahsettim ama gene söyleyeyim, bildiğim gelmiş geçmiş en iyi şairlerden. Sakın tanıdık ve hem de Ermeni diye torpil geçtiğimi sanma, onun sanatına çok büyük haksızlık olur. Şu kitabı yeni çıktı. Oku, ve sen karar ver.

ŞİİR DEDİĞİN

Küçücük bir kumbaradır şiir
Açınca- hayrete düşersin
Onca ihtişam ne zaman birikmiş?

Mavi bir kuledir bir şiir
O kadar yüksek ki - tepesine çıkarsan
Apışırsın - başka görünür dört bir yan

Kristal bir şamdandır bir şiir
Mum değil - düştür ağzında yanan
Oysa ruhuna işler ışığı doğrudan

Ürkek bir tavşandır bir şiir
Bir avuç sevgi sunmazsan - gücenir sana
Çekip gider - dönüp de ardına bakmadan

Şiir yola gelmez bir haytadır
Şımarmak ister durmadan


Zahrad- Ferah tut yüreğini. s.49

Perşembe, Haziran 04, 2015

Ev yapımı tütsü (2)

Bişey söyliycem ama gülme. Yemin et önce gülmeyeceğine. Hah.
Şimdi...
O ev yapımı tütsü var ya...
Bugün yeni versiyonunu denedim...
Galiba çarptı.

Gülme dedim ama.

Ama oksijensizlikten de olabilir.
Aslında arka tarafta pencereler de açıktı.
İçine yasadışı hiçbir şey eklemedim. İnan ki. Hiç o taraklarda bezim yok. Olmadı da.
Anlamadım.

Neyse bu konuyu böylece kapatıyorum.
Hatta bir önceki postu silebilirim her an. Şaşırma.

Paşabahçe bir ara deniz camı görünümünde renkli cam satıyordu filede. Buzlu cam gibi hani. Hala satıyorsa onlardan alıp ahşap bir tepsinin dibine mozaik yapmak istiyorum onlarla. Ahşap tepsiyi önce beyaza boyayıp. Pinterest'te gördüm. Hatta kaplumbağa veya deniz atı motifi de yapılabilinir. Yapıp da satsam mı? Bakma böyle dediğime dördüncüden sonra bıkarım.

 görseller: pinterest

Kesin satıştan kalkmıştır şimdi onlar. Neyse o taraflara gittiğimde bakarım.

Bugün o dumanlı halleri saymazsak atom karınca modundaydım. Sabah erkenden bir sürü iş gördüm. Ama en ilginci gözümü açar açmaz iş kurmam lazım benim diye uyanmamdı. Örgü örme isteği gibi bir şey. Heves. Ama kesin kararlıyım. İş kurma dahil hiçbir şeyi kafaya takıntı yapmayacağım. Takıntı yaptığım her kalem bir yanılsamaymış aslında. Takıntı da değil de: illa olsun, olunca çok güzel olacak bak, olmalı, filan diye içimde büyüttüğüm konular. Sonra ulaşınca elimde ufacık kalması bundan herhalde. Şişiriyorum ben onu kendi kendime. Elime geçince de gerçek boyutuna ulaşıyor. Eee bu muydu?oluyorum her seferinde. İnsanlar için de öyle. Gerek yok kimseyi uzun uzadıya düşünmeye.

Bak mesela: bahçe. Şu son zamanların en uzatmalı takıntısı budur herhalde. Tamam bahçe çok güzel bir şey. Biberlerim de balkon pencerelerini açalı beri iyice serpildiler. Bahçede olsalar nasıl coşarlar. Ama olsun. Olsa şahane olur. Ama şu an yok. Bunu dert etmek çok yazık. Elimdeki diğer güzelliklerin tadını çıkarmama engel.

Bu arada kabak dolması sandığımdan daha zahmetsizmiş. Oymasına da alıştım. Pilavla beraber çok doyurucu bir yemek oldu.

Canım limonata çekti. Bir ara nane şurubu yapmalı.









Çarşamba, Haziran 03, 2015

Evdeki malzemelerle tütsü yapmak.

Bir tütsüden insan bu kadar mı mutlu olur? Dün gece bir önceki yazıyı yazıp postaladıktan sonra sabah üçe kadar filan tütsü videolarına takıldım. Göya takıntılarımdan arınmıştım. Ama arındım sayılır gene de kısmen, çünkü arınmamış olsam o saatte kendi tütsümü illa yapacağım öyle yatacağım derdim. Sonra gece rüyamda sönmemiş tütsünün evi ateşe verdiğini filan görürdüm. Oysa sabaha bırakabildim. Sabah da kahvaltıdan sonra ilk iş öğrendiğimi uygulamak oldu. Videosunu da koyayım buraya tam olsun, ama sen şimdi boşver videoyu kısa özet geç dersen:

Malzemelerimiz: 


  • bir kap (kase, bardak, resimdeki: cam mumluk, gene de kenarları tütsüden yüksek olursa güvenlik açısından daha iyi olur, devrilirse filan sağı solu yakmaz)
  • sofra tuzu
  • kağıt (ideali sigara sarmak için olanlarmış ama ben en incesinden ambalaj k. kullandım. Hani simitçiler simit sarmak için kullanır ya. Yoksa düz kağıt)
  •  toz tarçın
  • karanfil
  • kuru biberiye
  • kuru fesleğen (şart değil. ben ekledim aslında bunu, başka videoda vardı)
  • kakule (bunu da ben ekledim)
  • defne yaprağı (yoktu koymadım)
  • ada çayı yaprağı (bu da yoktu, şimdi çıkıp almak istiyorum)
  • havan ya da değirmen
  • kibrit/çakmak.
Sofra tuzunu kabın içine doldur. Sonra baharatları ve kurumuş yaprakları bir değirmende ya da havanda incelt. Sonra kağıdı bir kalemin etrafında sarıp rulo haline getir. Kağıt ince olduğu için ben altını kıvırıp sertleştirdim. Sonra onu tuzun içine diklemesine sapla. Sonra boş kağıt rulonun içine baharat ve kuru otlu inceltilmiş karışımı huni gibi bir şey yardımıyla doldur. Çok bastırma ama arada hava kalabilir. Sonra da çakmakla yak. Bu kadar basit. Uyarı: Amanın gözünü seveyim, tütsüyü öyle başıboş bırakıp evini ateşe verme, sebep olmayayım.

O tütmeye başlayınca nasıl bir his kapladı içimi inanamazsın. Sanki çok zor ve büyük bir iş başarmışım gibi. Meğer ne kadar meraklıymışım kendi tütsümü kendim yapmaya. Kendi yoğurdumu yapmayı başaralı beri böyle bir his duymamıştım. Bir de biberlerim çimleneli beri. Ekmek yaptığımda da böyle bir his duyuyorum. Bir de krem karamel.

Tütsü videolarından önce de pinterest'te ev yapımı tütsülüklere bakmıştım. Yıllar yıllar evvel, öğrenciyken ve parasızken tütsüye ve tütsülüğe verdiğim paraya çok acırdım. Oysa çok gereksizmiş. Bir tane kap bul, derin. İçini tuzla doldur sapla tütsüyü bitsin gitsin. Şimdi elimde bir tane en ucuzundan tahtamsı, muhtemelen hint yapımı bir tütsülük var. Bugün tuttum onu tırnak cilasıyla boyamaya başladım, pinterest'te gördüklerimden esinlenip.



Bu da söz konusu video: baya "cadıyım ben" diyor.


Şimdi dışarı çıkıp evin eksiklerini tamamlayacağım. Listeye bak yalnız: kıyma (dolma için), aktardan adaçayı yaprağı, defne yaprağı, (belki) sedir ağacı ve/ya da sandal ağacı esans yağı, (belki) sigara kağıdı, Agos'un Kirk eki (Zahrad'la ilgili yazı varmış.). Kırtasiyecide Şans Topu oynamak. Ha, bir de diş ipi. Ah bir de kabak. Kabak dolmasında karar kıldım.

Aynı.

Ocakta akşam yemeği pişerken yazıyorum bu satırları. Akşam yemeğine geç kaldım. Birazdan pişecek zaten.

Artık eskisi kadar dağıtmıyorum mutfağı. Çoktandır ekmeği yoğurdu kendim yapmıyorum mesela. Hatta çoktandır geçiştiriyorum öğünleri. Ama yarın belki kabak dolması ya da etli yaprak sarmaya girişebilirim.

Söyledim mi bilmiyorum Kablonet bana seyrettirdiği kanalların bir kısmını geri aldı. Balayıymış meğer. Ağıza bir parmak bal çalmaca. Gene eskisine göre çok güzel kanallar ama işte aynı keyif yok.

Bugün tam karar verdim dondurma makinesi almaya, aradım taradım, tefalin bana en yakın mağazasının numarasını buldum. İyi ki telefon açmışım gitmeden. Dondurmacım ürününün ithalatı geçen yıl durdurulmuş. Yok yani. Halbuki bir sürü internet alışveriş sitesinde hala satışta. Nasıl oluyor bu iş anlamadım. İyi bari delonghi alayım dedim, nereden alacağım? Mutfak aletleri satan dükkan kalmamış. Yani var ama elektronik alet satıyor kenara da bulunsun diye iki rondo üç blendır koyan mağazalar var. Arçelik malum delonghi satmaz. Arzum keza. Kaldı mı koca heves kursağımda. Eskiden olsa kafaya takar, alana, bulana kadar içim içimi yerdi. Dondurma makinesi dünyanın ennn önemli şeyi olurdu. Bak, artık öyle değil. Kafamı başka tarafa çevirebiliyorum. Büyüdüğümü biraz da buradan anlıyorum.

Aaaa bugün neye aydım ben! Ne aptalım var ya, bazen. Benim bu yürüyüşler var ya. Burada anlatmadım belki ama başlangıçta doktor tavsiyesiydi. Yani ben doktora gittim. Sene belki 2007 filan. Tartıya çıkardı beni. Kalbimi ciğerlerimi dinledi. Dedi ki "siz artık balık etli filan değil, obezsiniz. Şeker hastalığı geliştirme riskiniz çok yüksek. Ama size ilaç vermeyeceğim, onun yerine, iki eliniz kanda olsa her gün yürüyeceksiniz." O günden başladı yürüyüşler bende. Ve yürümediğim her gün kendime " aferin, iyi halt ettin, bugünkü yürümeme sebebin her neyse şeker hastası olmandan daha önemli olmalı" türünde ağır vicdan azaplarıyla devam etti. E zamanla o obezlik hali gitti. Şu anki halime balık etli bile denir mi emin değilim. Zayıf da denmez ama herhalde o iki elim kanda olsa yürüme zorunluluğu kalkmıştır. Bir de o zamana göre çok daha hareketli bir yaşam biçimim var.

Akşam yemeğini yedim, bitti. Artık keyif için yürüyeceğim. Sağlıklı olduğu için. Hastalığa ilaç niyetine değil.

Bakma böyle konuştuğuma aslında hala keyifsizim. Sağlığım bir yandan düzelirken, bir yandan meçhule yol alıyor. Ben sadece iyisini söylüyorum. Eski saflığım tabaka tabaka dökülüyor üstümden. Saçını kestirirken yere dökülen tutamlara bakar gibi bakıyorum onlara. Bir zamanlar benimdiler. Her yere yanımda gelirdiler. Biliyor musun, bazı insanlar o kadar nefret edilmeye bile layık değil.