Pazar, Mayıs 31, 2015

Limoni.

 Canım uzaklara gitmek istiyor. Uzun bir süre Norveç gibi bir ülkede yaşamak. Altı aylığına. Güzel bir evde. Pinterest'te resimlenmiş o güzel beyazı bol evlerden birinde. Ama tek başıma sıkılabililirim, başkasını, da olsa bile, kaldıramayabilirim.

Gençliğime dönmek istiyorum. Yirmili yaşlarıma. Ama bugünkü aklımla ve tecrübemle ve olgunluğumla. Kim istemez.


Ama saçma bir istek bu. Çünkü değişen çok az şey var. Evet belki bir aile kurabilirim. Kariyer yapabilirim. Ama istedikten sonra onları şimdi de yaparım. Doğurganlığım hala devam ediyor. Zaman da durmuş değil. Önümdeki senelerin sayısı belki daha az ama zaten yirmili yaşlarda da önünde kaç sene olduğunun garantisi yok. Küt diye otuzda ölmek var. Evet belki peşimden koşanların sayısı azaldı. Ama koşmuşlardan doydum zaten o işlere. İş kurmalıyım ben. Böyle zehir gibi esmeliyim. Kasıp kavurmalıyım ortalığı. Biraz Altusher okumalı. Biraz çay koymalı. Bir de finger bisküvi aldım, yıllardır almıyordum.

Tut ki karnım acıktı
Anneme küstüm
Tüm şehir bana küstü
Bir kedim bile yok anlıyor musun
Hadi gülümse.

görsel: pinterest.

Salı, Mayıs 26, 2015

Dikkat: hortum.

Ben geldim gene. Gevezelik etmeye geldim aslında. Hatta dedikodu. Çok önemli bir konum yok.

Geçen gün adaya gittim dedim ya. Dönüşte vapurda genişçe koltukların öbür ucunda bir kız oturuyordu. Karşımda oturanı da tanıyor belli. Sohbet ediyorlar. Dinlemesen de duyuyorsun. Elimdeki metne odaklanmaya çalışırken kızın lafları kulağıma girdi, ne yapabilirim.

"Ben iki senelik astroloji eğitimi aldım". Eğitimi...Vay anasını diyorum içimden. Üstünden de ekliyor "geçen yıl da astroloji psikolojisi dersleri aldım."
Sanırsın doktora üstüne post doktora yapmış. İçimden, eyvahlar olsun, psikoloji de girdi işin içine diye geçirip, bu işin sonunun çok da hayırlı bir yere çıkmayacağını sezmişken, "danışmanlık hizmeti veriyorum artık" demesin mi, böyle hafif bir gururla. YUH dedim içimden ve dışımdan da o üç harfi açıkça ifade eden bir bakışıma engel olamadım. Galiba gördü.

Bir tane resim vardı facebook'ta böyle kırsal bir bölgede biraz döküntü bir dükkan, üstünde bir tane tabela, berber dükkanı, ne diyordu dur bakiyim, işte diş çekilir, sünnet yapılır, galiba bir de bel kayması tedavi edilir mi ne diyordu. Resmin altına da birisi yorum olarak "bir de ilik nakli yapaymışın" demiş. Ayyyynı bu durum.

Ben böyle elimdeki okumama odaklanmaya çalıştıkça kız sinirimi attırdı: "bilim aslında bu." Yani bilim kadını hanım kızımız. Ama mağdur. Yazık. Bu içinde yaşadığımız çağ onun ilmini tanımak için çok geride aslında. Yani Mars'a robot gönderiyor kendisi ama insanlık çok nankör, çok vefasız. İçimden diyorum ki "lan gerzek, sana bilimin tanımını sorsam şurada gak guk gevelemeye başlarsın terbiyesiz, sen bilim ne demek biliyor musun bir kere, bilimmiş".

Arkasından, bilimsel konularla uğraştığının en büyük kanıtı geldi tabii kaçınılmaz olarak. Neymiş? Yalnız bunu söylerken de hafif sesinin tonunu alçaltıyor böyle, ciddiyetli ya. "Mesela bizim uluslararası toplantılarımız oluyor, konuşmacılar geliyor yurtdışından." E tamam o zaman. Hakikaten de bilimmiş. Madem yurtdışından geliyorsa konuşmacılar. Daha ne.

Ay aman. İşte böyle sevgili okurum. Bazen insanları sokak ortasında pataklayasım geliyor. Ama bana ne oluyor ki, değil mi. Astrolojiyle de bir alıp veremediğim yok esasında. Burç muhabbetine de girerim, yıldız haritamı da merak ederim. Bu konuları merak eden de araştırsın, öğrensin. Ona bir itirazım yok. Benim itirazım kendini bilmezliğe. Eğitim gibi, danışmanlık hizmeti gibi, bilim gibi kavramların fütursuzca hortumlanmasına. Buna göz yummak, toplumun gerizekalılaşmasına göz yummak gibi geliyor çünkü.

Gereğinden fazla mı tepkiliyim diye düşünüyorum. Ama değilim. Çünkü bu hanım kızın davranışı Türkiye'de çok sık rastladığım bir davranış. Tek bu kız böyle değil. Biri bin göstermek. Yeterli bilgiye beceriye sahip olmadan herkesin her işe koşması. (İlk aklıma gelen örnek: yoga eğitmenlerinin aile dizimi yapması.)Ve kendini gereğinden fazla önemsemesi. Bunun yanı sıra, yeterinden çok bilgiye sahip insanların da çatır çatır harcanması. Kıymetlerinin bilinmemesi.  Ortada kalması.(İlk aklıma gelen örnek: yurtdışında profesörlük yapan Türk bilim insanları Türkiye'ye dönmüş, burada, atıyorum, araştırma laboratuarı filan kuralım, şu şu şu teknolojiyi buradaki laboratuarlarda geliştirelim, şunu Türkiye'de üretelim diye çırpınıyor, kimsenin umuru değil, kimse tınmıyor, muhatap olmuyor, kapılar yüzlerine kapanıyor, televizyonda anlatmışlardı kaç sene önce neredeyse ağlayarak). Bir ülke böyle çöker mi bilmiyorum. Çökmese de geride kalıp daha gelişmişlere yem olabilme ihtimali çoğalır sanki. İşte bu gidişat beni sinir eden.

Bak önemli değil sanıyordum, dedikodu sanıyordum. Dibinden bu çıktı biraz deşince. Haydin bu günlük de bu kadar. Belki yarın gene gelirim.

Pazartesi, Mayıs 25, 2015

Son son.

Çok yazasım vardı. Fakat konular uçup gitti.

Cumartesi günü abimle sözleştik, beni mezarlığa götürdü. Geçen Pazar babamın ölüm yıldönümüydü ve artık ailede çapraz anlaşmazlıklar yüzünden bir araya gelemediğimizden hiç bir şey yapılmamıştı. Ne bir yemek ne bir toplaşma. Geldi beni arabayla aldı. Beraber yollandık. Dördüncü senesi bu sene. Mezarlık çok ters bir yolda ve uzakta olduğundan ve benim de aracım olmadığından gitmem çok zor oluyor ve çok üzülüyorum bu duruma. Bazen onun yerine geçsin diye, Beyoğlu'nda cenaze töreninin yapıldığı büyük kiliseye gidip mum yakıyorum ama aynı şey değil. İyi geldi oraya gitmek. Abimle gitmek daha da iyi geldi. Birinci derece yakınımı daha önce kaybetmemiştim hiç. İnsanların bazı uç durumlarda, kaybettiklerini gömemediklerinde neden ziyaret edecek bir mezara ihtiyaç duyduklarını anlamazdım. Yani anlardım da, fikren anlardım. Duygularla değil. Her mezarlık ziyaretinde aklıma bu geliyor.

Sonra program yapmıştık, akşamında adaya gidip gece onlarda kalacaktım. Amanın adanın sessizliği, temiz havası nasıl iyi geldi. O yıllarca burnumdan soluya soluya, nefret ede ede gittiğim ada nasıl da kıymetli göründü gözüme. Abimle doya doya sohbet edebildik yolda ve gün boyunca. O da iyi geldi. Burada Yeşil dediğim, yeğenim de oradaydı. Koca adam oldu. Oturup sohbet ediyoruz. Çocukken de ederdik gerçi. Onun yaşına göre. Onun yaşında oğlum olabilirdi şimdi. Ama o depresyonlarla ona hiç de ideal bir anne olamazdım. O yüzden. Böyle iyi.

Bu Cuma doğumgünüm. Cumartesi de kuzenimin torununun (evet en büyük kuzenimin torunu var, gerçi şimdi öbür kuzenimin de var) vaftizi var. Şimdi de çıkmam lazım. İnci'de teras keyfi yapacağız gene. Hazırlanmam lazım. Haydi iyi akşamlar küçük Joe.


Çarşamba, Mayıs 20, 2015

Güç bende gayrı.

İki mutfak tezgahı da, bir küp şekeri bile koyacak yer bulamayacak kadar doluydu. Silme. Az önce - o cesaret nereden, nasıl geldi bilmiyorum - girişeyim dedim. Artık taksit taksit. Üç saatte mi biter, üç günde mi. Olduğu kadar. Oynak bir müzik de koydum startı vermek için. Komple daldım. Bulaşık makinesi zaten içindeki temizlerden kullandığımdan yarı yarıya boşalmıştı. Neyse uzatmayayım, yarım saatte- arada ufak bir mola da bu süreye dahil - topladım, bitti böylece bu iş. Kısa günün karı.

Temiz çamaşırları da katlamıştım öğleden sonra bir ara. Ki o da üç hafta filan sürünebilirdi. Süre tuttum: yedi dakika. O kadar erteleyeceğim iş topu topu yedi dakikama mal oldu. Son parti hassas çamaşırları da yıkadım, telde kuruyor şu anda. Şimdi çok şahane bir yol buldum. Benim balkon çok ufak ya. Çamaşırları mecburen odada kuruturdum o da iki gün filan sürünürdü. Şimdi balkonun iki penceresini ardına kadar açıyorum, teli de getirebildiğim kadar balkonun penceresine yanaştırıyorum, bir yarısı hala içerde kalıyor ama iç pencereyi de açıyorum, ertesi sabaha kurumuş oluyor. Bazen gün içinde bir kaç saatte kuruduğu bile oldu. Neredeyse makinenin kurutmasıyla yarışacak.

Yani yarın bir rutin temizlik var. Bir de çarşafları değiştireceğim başka hiç işim yok. Toplam bir saat on beş dakika.

Yeni bir kişisel gelişim gurusu keşfettim. Altucher diye bir adam. Çok süper. Tony Robbins, birinci nesilse benim için, Celes ikinci nesil kişisel gelişim uzmanı. Celes'in eline kimse su dökemez derdim, Altucher beni çok şaşırttı.

Pazarlıkla ilgili bir yazısı var. Şirket alıp satmayacaksan da oku. Dün gece bir kitabını buldum: Choose Yourself diye, gece sabah üçü geçiyordu zorla bıraktım elimden, sabah kalkınca ilk iş gene kitabı okudum. Bütün gün kitabını okudum. Bir günde 90 sayfa. Çok güzel yazıyor. Ama biraz geveze. Yani kitap çok zevkle okunuyor ama dişe dokunur bir bilgiye daha pek gelemedim. Blog yazıları öyle değil. Blog yazıları dolu dolu. Ama gene de kendimi çok güçlü hissettim okuduktan sonra. Ve boş dememe rağmen dört sayfa filan not aldım. Bu arada adam Twitter'ın CEO'su muymuş neymiş. Adamın ilk başta dikkatimi çeken yanı benzer ilgi alanlarımız: satranç, yazı, girişimcilik. Ama tabii onun hayatı, somutlaştırdıkları bambaşka. On tane kitap yazmış bile. Satrançta ustalaşmış. Yirmi tane şirket kurmuş (on sekiz tanesini batırdım diyor, komik adam). Milyon dolarlar kazanmış (ve kaybetmiş). Aslında söyledikleri şu sıralar kendi kendime düşündüklerimle çok örtüşüyor. Galiba beni heyecanlandıran şeylerden biri de bu.

On gün filan sonra yeni bir yaşa gireceğim. Bu son sene çok inanılmazdı benim için. Bana çok şey kazandırdı. Son altı ay, ayrı, son ay, ayrı. Ve bu daha başlangıç diyorum, mücadeleye devam. Geçen gece İnci'nin terasında kahve içip iki lafın belini kırıyorduk. İnci kahve falına çok meraklı. Benimkine baktı. Ufukta aşk gördü. Kafamın uyuşacağı bir adam. Omuz omuza vermişiz. Ve uzun bir ilişki olacakmış. Bence mümkün. Nasıl bu kadar rahat ve emin konuşuyorsun dersen, çünkü mutluluğumu (ve geleceğimi) bir adama endekslemedim. Dolayısıyla, manevra kabiliyetim daha geniş. Beni kısıtlayan bir unsur yok. Altusher'in dediği gibi aşk bir pazarlıksa eğer, bütün kozlar elimde. Anlaşırsak da kazanıyorum, anlaşmasak da.




Pazartesi, Mayıs 18, 2015

Dondurma, Kar Kuyusu

Ayın ortası. Haftanın başı. Büyük işlerin sonu.

Sakin bir güneşli öğleden sonra. Bazı büyük kalem bürokratik işleri bitirdim. Üstümden yükler attım. Çok da ağır değildi. Acemisi değildim. Ama işti ve bitti.

Biraz ev işi var şimdi yapılacak. Ama sıkmayacağım kendimi. Kalsın bence azıcık. Azıcık kirli olsun yerler. Mutfak dağınık olsun. Kimseye hesap verecek değilim nasılsa. Ben yaşıyorum bu evin içinde. Tozluysa bana tozlu.

Dondurma yaptım dün akşam. O en başarılı çikolatalı dondurmamdan. Yanda tarifi var. Bailey'sli filan diyor. Bu sefer Bailey's yoktu ama. Konyak koydum yerine. Biraz da kakaolu bisküvi ufaladım içine. Bir de keçi sütlü salepli dondurma yapacağım, belki birazdan. İkisinden birer top. Fransızların Vacherin diye dondurmalı bir tatlısı var. Onu Divan'ın (eski) rokokosuna uyarladım (kağıt üstünde). Bir gün yapmam gerek. Çok sevdiğim birine yaparım onu ben. Mesela yeğenlerime. Bak şimdi. En alta bir kat beze (yassı tekerlek gibi) üstüne ev yapımı vişneli dondurma, üstüne bir ince kat kek, bir kat daha beze, üstüne bir kat şantiyi, içine fındıklı krokan, üstüne bir kat keçi sütlü salepli dondurma, hepsi de azıcık şantiyi kaplı. Nasıl?

Dün ciddi ciddi dondurma makinelerinin fiyatlarına baktım. Yarım saatte dondurmanın hazır olduğunu düşünemiyorum ben ya. Dün bak kaçta başladım yapmaya. Altıyı geçiyordu. gece yarısı bir buçukta hala dondurma çırpıyordum ben mesela. Neredeyse altı-yedi saat. Ama şöyle. Eldeki tek malzeme genişçe bir saklama kabı ki başka zaman kısırı mısırı, pilav salatasını da ihtiva edebiliyor. O makineyi alırsam koyacak yer lazım. Değer mi? Bir senede kaç kere kullanırım? Bilemedim.

Hikmet Hükümenoğlu'nun Kar Kuyusu'nu okuyorum şimdilerde. 04:00 gibi çok sürükleyici ve güzel kotarılmış. Hiç böyle dişlerimi gıcırdatan zayıflıkları, acemilikleri yok. Okuyabiliyor olmama seviniyorum. Fakat gözlük de çok farkediyormuş. Göz zorlanınca insan daha çabuk kopuyormuş metinden. İlla gözlüksüz okuyayım diye kasmayacağım artık galiba. Kabullenmem gerek. Ben de normal bir insanım ve her ne kadar göstermediğimi iddia etseler de bu ayın sonunda kırk dördü deviriyorum. Kırk dört be. İnanana kadar elli dört olacağım biliyorum. Neyse. Güzel geçince hiç önemi kalmıyormuş sayıların. Kar Kuyusu diyordum. O gün söyleşide yazar bu kitabı için böyle şey gibi konuştu: hani çok tıfılken çekilmiş gençlik fotoğrafın vardır ya asla kimsenin eline geçmesin istersin, senin eline geçince için burulur, yüzün ekşir. Öyle bahsetti ondan. Hani mümkün olsa yok edecek onu. Ben de böyle büyük çapta acemilikler, çiğlikler, işin kolayına kaçmalar filan bekledim. Hatta korktum acaba yazarı gözümden azıcık düşer mi diye. Yüzüncü sayfadayım daha hiç öyle bir şey bulamadım. Gayet zevkli bir kitap. Nesine öyle dudak burun büküyor çok merak ediyorum ama.

Biscotti de yapacaktım ben bugün. Yapması sorun değil de sonradan mutfağı toplamaya çok üşeniyorum. Ama o yumurta akları çok dayanmaz.

O değil ama sana bir şey sormak istiyorum. Evet sana. Ben geçen postun en altında bir soru sordum. Sadece bir kişi yanıtladı. Sonuna kadar okumuyor musun yoksa sen buraları? Ben burada boşu boşuna mı debeleniyorum? Küserim bak. Ciddiyim.



Çarşamba, Mayıs 13, 2015

Şahane bir gün.

Güneşli bir bahar sabahı. Salonda koltuğun üstüne bağdaş kurdum, kucağımda laptop. Spotify'dan çok güzel bir grup keşfettim. Onun tüm şarkılarını dinliyorum: Civil Wars. Özellikle Billie Jean yorumu muhteşem. Michael Jackson'a bin basar. Duyduğum kadarıyla bir kadın ve bir erkek düet yapıyorlar, neredeyse bir a capella duruluğunda, sadece arkada bir gitar eşlik edip tabloyu tamamlıyor. Etkisi ise yoga sonrası duyulan huzur ve sukunet.

Birazdan yoganın hakikisini yapacağım. Kahvaltıdan sonraki bir fincan çayımı da alayım. Biraz mutfağı ve ıvır zıvır ortalığı toplamam lazım. Ki artık iş bile değil onlar, çok kolay toplanıyor ortalık. Sonra bir işim yok.

Yogadan sonra çok güzel planlarım var. Aslında çok güzel planlar kurma planlarım var. Hayatın altın anahtarını keşfetmiş gibiyim (zaten bir süredir). Ve bu güneşli bahar gününe, bu güzel sakin müziğe, sürdüğüm bu yeni parfüme ve içinde yaşadığım bu keyifli eve çok yakışıyor. Akıl, bilgi, emek ve iyimser beklentilerle kurulan planların açamayacağı kapı yok. Hangi konuyu seçersem başarabileceğime inanıyorum artık. Bir nevi sihirli değnek. Bütün mesele şimdi, hangi konuda başarılı olmak istediğime karar vermekte. Hayattan bir cin çıktı ve bana diyor ki istediğin kadar dilek dile, şartım filan da yok sadece: dileğinin gerçekleşmesi zaman alabilir, biraz da uğraşman gerekecek. Akıl zaten doğuştan verilmiş, bilgi parmaklarının ucunda, eh sen de eşeklik etme de biraz uğraş, ne var yani.

Öğretmenlikten öğrendiğim en değerli şey, iyi bir öğretmen bulduğun takdirde çok şeyin öğrenilebilir olduğu. Fakat şu da var, bunu da bana Ocak ayında tekrar görüştüğümüz ve blog sayesinde tanıştığım ilk kişi söyledi: ben bir "autodidacte"'ım (autodidacte: kendi kendine öğrenen kişi). "Ben senin gibi autodidacte değilim" dedi bana ve bir anda bir ampul yandı bende. Doğru! Ben kendi kendime öğrenirim çoğu şeyi ve bu bana çok doğal gelir. Herkesin yapabileceğini düşünürüm hiç sorgulamasam.

Off ben bunları daha önce de anlattım sanki. Lambadan cin çıksa, ne dilersin? Sordum bu soruyu daha önce. Olsun.

Para? Fena olmaz para. Zaten o konuda bir projem var. Hatta bir buçuk. Daha da geliştiririm. Ama para tek başına biraz sefil bir amaç.

Sosyal bir proje? Ah gönlüm ondan yana esasında. Ama bak, sana bir şey söyleyeceğim. İçimde bitmez tükenmez sandığım idealizm de ufaktan dökülmeye başladı. İyilik yapıp da nankörlük bulduğum artık dağ kadar oldu. Bu adına insan denen türün öyle bedavadan iyiliğin pek kıymetini bildiğini düşünmüyorum. Ya yüz veriyorsun, astar istiyor. Ya kargayı besliyorsun, gözünü oyuyor. Sırtında yükünü taşıyorsun, onu demiyor da, kendi yediği zincirleme haltları senin üstüne atıyor, onu anlatıyor. Bir de var ki, beş kardeş gelmeden saygı duyamıyor. E ben istemiyorum adam dövmek kardeşim! Mecazi de olsa kimseyi benzetmek istemiyorum. İyilik, kibarlık çoğu zaman zayıflık olarak algılanıyor. Sesini çıkarmıyorsun, bu sefer salak sanıyor. Ben bunu gördüm. Bu insanların hayat standardını yükseltmek için mi yırtınayım?

Mesela, Fransa'da bir komşum vardı. Bir akrabası Afrika'da sosyal bir projeye katılmış onu anlatıyordu. Bende Afrika hayranlığı, içimde taptaze idealist dürtüler, ağzım sulandı. Ah ulan ne şanslı insanlar var diye düşündüm. Fakat kazın ayağı öyle değilmiş. Akrabasının dediği: "sen oraya yardım ettikçe, Afrika'lı kardeş herşeyi senden bekliyor, sanki o yardımı ona borçluymuşsun gibi davranıyor, kendi de, buraya bir taş konmuş, üstüne bir taş da ben koyayım demiyor mesela" diyordu. O zaman acaba bu kızın akrabası, hatta kendisi ırkçı mı diye geçmişti içimden. Ama sonra çok insanla tanıştım, çok haber, makale okudum. Irkçılık filan değil bu. Gerçek. Yani en azından ben böyle olduğuna inandım. Hani bana balık verme, balık tutmayı öğret lafı var ya. Bazısının hiç niyeti yok bir şey öğrenmeye. Onlar oturup hazırdan yemeyi tercih ediyorlar. Afrika'lı için değil lafım bir tek. En son, bir yerde okudum, Afrika'da bir oluşum bu durumu durdurmaya çalışıyordu. Ana fikir Afrika "kendi kendine yardım etsin artık" tı. Bütün dış yardımlara karşı çıkıyorlardı. Link falan yok yalnız elimde.

Haydin yoga time. Geldi de geçiyor bile. Bugün şahane bir gün olsun istiyorum. Seninki de şahane olsun okurum. Güzel sürprizlerle dolsun.


Not: İstatistiklerle ilgili bir tespitim var. Statcounter ve blogspot'un kendi iç istatistiği arasında çok ciddi bir fark var: biri birinin beş misli çıktı geçen sefer. Burayı okuyan diğer bloggerlara soruyorum siz hangi istatistik aracını kullanıyorsunuz ve blogspot'un iç istatistik aracıyla karşılaştırdınız mı? Hangisi doğrusu?

Pazartesi, Mayıs 11, 2015

Eksi birin gerçek hayattaki karşılığı.

Buralardan biraz kopmuş gibiyim. Aslında bilgisayardan koptum. Blogroll'ümdekileri bazen telefondan okuyorum. Tek sorun yorum bırakması zor oluyor. Sonra bilgisayarı açar rahat rahat yazarım diyorum fakat sonra olunca aklımdan uçup gidiyor. Ya da yazdım sanıyorum. En güzel yanı sabah, öğle, akşam ve ara öğünlerde, blog istatistiğine takıntılı şekilde bakıp bakıp durmamak.

Ev düzenlemesini bitmiş ilan ediyorum. Oh yeaaaah! Hobi odası toplamda bir haftama mal oldu fakat arada kaç gün tansiyon düşüklüğü filandan dolayı bilerek iş yapmadım. Evet benim çoğu zaman halsizlik sandığım şey, korkarım tansiyon düşüklüğü. Neyse, ben hobi odası diyordum, ev düzenlemesi diyordum. En son kırmızı dolabın içi kaldı fakat onu yapmaktan vazgeçtim. Belllllki bir gün, keyfim isterse el atarım oraya. Nasılsa görünen bir yer değil. Çok kullanılan bir eşya da değil, mutfak dolapları gibi. Şimdi geriye ne yapacağımı bilemediğim bir  döner yönetici ofis koltuğu, ve bir dolu ıvır zıvır kart kablosu, video kablosu, samsung eski tip telefon için şarj aleti filan kaldı. Ofis koltuğu tam İnci'nin ihtiyacını karşılayacaktı ve ikimizi de ihya edecekti ki, İnci yoldan beni arayıp asansörün enini boyunu ölçmeden bu işe girişmesek dedi. Haklı çıktı. E taaa kaç kat yukarı da taşıyamayacağız. Kaldı koltuk bana. Var mı ihtiyacı olan ve gelip alabilecek olan? Önünde kenarında küçük yırtıklar var.


Şimdi önümüzdeki hafta halletmem gereken bir iki iş var. Sanırım ondan sonra o çok hayalini kurduğum yolculuğa çıkabileceğim. Ama önceden acentadaki kızın söylediği yer değil gitmek istediğim. Orasını pek istemediğime karar verdim. Daha kısa bir yol gitmek istiyorum. Şöyle cama burnumu dayayıp saatlerce gözlerimin önünden manzara aksın istiyorum. Kulağımda güzel bir müzik. Klasik mesela. Daha önce hiç gitmediğim bir yere. Tam kopmak için herşeyden. Ama on saat değil, gece değil. Gündüz ve üç saat filan. Birisi, facebook'ta resimlerini gördüm sanırım, trenle Kars'a oradan İran'a gitmiş. Ben öyle egzotik bir rota isterdim, kısa olmayacaksa. Ama öyle yolculuğa da kafanı alıp gidemezsin. İlla yanına biri gerek. İyi tanıdığın biri. Tur bile olsa, trenler illa ki kuşetli. E altı kuşeti de kapatacak halin yok. De mi.

*  *  *  *  *  *  *  *  *  *  *  *  *  *

Bunları dün gece yazdım sonra gidip yattım. Bugün Pazartesi. Yeni bir hafta başlıyor. Nedense bitmiş ev düzeninin tadını çıkartamıyorum. Belki de aynı anda çok şey birden değişiyor. Ev düzeni tamamen arka planda kalıyor onun içindir. Daha önce de yazdım ya, içimde yeni odalar keşfediyorum diye. İçimde bazı paslı kilitler gıcırdayarak döndü ve ben kendimi tanımakta zorlanıyorum. Fabrika ayarlarıma dönüyorum ağır ağır. Başta olması gereken aslında.

Sıfırdan korkmamayı öğreniyorum, misal. Ya da sayıların birden değil sıfırdan başladığını. Sıfırdan sonra birin geldiğini ya da. Hiç olmasın, o zaman. Eksik olsun diyebilmeyi. Olmasın diyebildiğin zaman, üstüne sağlam bir "bir" gelme ihtimali oluyor en azından. Halbuki olmayan bir "bire" tutunuyoruz bazen. Ya da iki. Matematikteki karşılığı eksi bir, sayı ile: (-1).  Oysa sıfır, eksi birden büyük. Sıfıra eyvallah dediğinde ilerlemiş oluyorsun hayatta. Bütün iş "bir" ve "eksi biri" birbirinden ayırt edebilmekte. Bazen ruh kestirmeden gidip mutlak değeri gerçek değer sanıyor çünkü. Bazen de "bir" pislik yapıp "eksi bir"e dönüşüveriyor kaşla göz arasında, sebepli ya da sebepsiz. Sen katakulliye gelmiş oluyorsun. Uyumayacaksın. Ara sıra artıyı eksiyi kontrol edeceksin. Ya...sen yıllarca fen oku, matematik oku, fizik kimya öğren, eksi birin hayattaki karşılığını kırkından sonra anla.

Haydin, pozitif değerler kuşatsın hayatını. Sağlıkla, sevgiyle kal.


Not: Pozitif sayılar var, negatif sayılar da, ben matematiğe naçizane "kararsız değerler" kavramını katmayı teklif etsem. Var mıdır öyle bir şey? Bir nevi matematiğin Ceyar'ları. Düzelecek sanıyorsun, eksiye geçiyor. Sonra bir ara bakmışsın pambuk gibi olmuş gene.




Salı, Mayıs 05, 2015

Tatsız.Tuzsuz.

Tatsızım. Ve keyifsiz. Yorgun. Buraya kaç tane post başladım. Hepsi yarım kaldı. Şunu da yayınlar mıyım bilmiyorum. Sözcüklerim: sanki değerlerini yitirdiler. Ben çok farklı tepkiler veriyorum artık etrafımda olan bitene. Hissediyorum. Değiştim. Hayatımdaki çok şey yer değiştirdi. Başka zaman olsa neler neler anlatırım. Ama içime kaçmış durumdayım. Çokça da küskün. Belki yarın sabah farklı uyanırım. Ama şu an...

Birazı vitaminsizlikten. Meğer en çok tükettiğim sebze brokoli, meyve de elmaymış. Onları çıkarınca sürekli karbonhidrat alır oldum. Neyse az önce aklıma geldi de organik pazardan aldığım kohlrabi den soyup attım ağzıma. Tanesi 3 liraydı (Ceren bu bilgi sana :)). Bir öncekinden kazıklandım sanırım. Ne kadardı hatırlamıyorum şimdi ama sanki daha fazlaydı. Şu vitaminsizliğin icabına çok çabuk bakmam lazım.

Ben gidip yatayım. Yoksa geç olacak gene. İyi geceler.