Çarşamba, Nisan 29, 2015

Nisan biterken.

Aslında çok basit. Saklamak istediklerimi rafa geri kalan herşeyi çöp poşetine dolduracağım. Ama kazın ayağı öyle değil. Mal canın yongası. Ya bir gün lazım olursa?

Ev düzenlemesinde bitiş çizgisine yaklaşıyorum. Bir kalem işi doğrudan yırttım (İş nasıl yırtılır dersen, ki haklısın, şöyle: her bir kalem işi bir post it'e yazmıştım, post it'i yırttım senin anlayacağın.) Gereksizdi. Saksıların toprağı değişmese de olur. Bitkiler hallerinden memnun gibi. Geriye kaldı hobi malzemelerin depolandığı oda ve kırmızı dolabın içinin baştan düzenlenmesi. Son iki. Gel gör ki hobi odası kabus gibi üstüme çöktü. Herşeyi aşağıya indirdim. Şu an görsen, hırsız girmiş gibi. Karmakarışık.

Çok sıkıcı bir iş be blog. Bitmeyecek sanki. Bak bugün ayın 29'u. Yarın Nisan bitiyor. Ve en fenası, dün okudum, o listeyi ilk çıkardığımda maddelerden biri yılbaşı ağacını kaldırmakmış. Ne demek bu biliyor musun? Ocak'ın sonundan beri bu işleri halledemedim demek. Offfff........İlk düşündüğümde on günlük iş filan gibiydi. Bu kadar çok zaman alması sinirimi zıplatıyor. Daha üç hafta önce yazmışım üç günlük iş kaldı diye. Bak gene son iki diyorum. Eminim gene sakız gibi uzayacak.

Ama ev de o zamandan bu zamana evrim geçirdi şimdi doğruya doğru.


Aman yeter bu kadar ev işi muhabbeti. Bak, geçen akşam Fakat Müzeyyen bu derin bir tutku'"yu izledim. Hayal kırıklığına uğradım. Sanırım beklentim çok büyüktü. Kendim keşfetsem ve kimse adını söylememiş olsa belki daha çok beğenirdim. Sonuç olarak çok aklımda kalacak bir film değil. Kaçırdığıma çok üzülmüştüm. Değmezmiş. Sadece filmden aklımda kalan replik "ilişkilerden çıkan -çıt- sesi". "O sesi duyduğunda çıkıp gitmen lazım". Belki kelimesi kelimesine böyle değil. Ama fikir bu. Bu "çıt" sesi benzetmesi iyi geldi bana. Bazen duyup da duymazdan geliyoruz sanki. Bazen de, duysak da çıkıp gitmiyoruz, bir sebepten. Fena. Düşündüm böyle.

Satrancı boşladım biraz bu aralar. Müziği de Spotify'dan dinliyorum. Çok methini duymuştum. Duyduğum kadar varmış. Bir yerden sonra paralı olacak galiba, öyle bir şeyler okumuştum, ama ne yapalım.

Aslında şu an kitap okumalık saat. Sakin sakin. Bir neskafe hazırlayıp kendime. Belki yanına Beste'nin portakallı liköründen iki yudum. Onu da kaybettim diye ne üzülmüştüm. Likörü kaybettim sandım, evin içinde, evet. Bir akşam fellik fellik likör aradım evde. Nereye koydum ki ben bunu. Annem dedi ki yanlışlıkla dökmüşsündür, başka ne olacak ki. Ve ikna oldum döktüğüme, yok çünkü likör, içimden gitti. Sonra buzdolabı temizlenince, o da ortaya çıktı. Renginin bu kadar koyu olduğunu unutmuşum. Üstüne bakınca başka şey sanmışım ben onu.

Ah. Anladım galiba. Ben bütün gün bilgisayar başında değilim ya artık, kitap okumaya hevesim kalıyor. Galiba. Ah ne güzel olur öyleyse. Tastamam fabrika ayarlarıma dönmüş olurum. Kitaplık da elden geçti ya, unuttuğum kitaplar buldum. Elif Şafak'ın Şemspare'si mesela. Bende varmış. Hiç hatırlamıyorum aldığımı. Ne zaman heves ettim, ne zaman aldım, nereden aldım? Kırk yılda bir kitap alan bir insan oldum üstelik. Hatırlamam gerek.

Bu gecelik bu kadar sevgili okurum. Her neredeysen, ve kimleysen. Keyifli günlerin olsun. İçine yaşama hevesi dolsun.

Pazar, Nisan 26, 2015

Taptaze bahar, taptaze hayat.

Gecenin içinden merhaba sevgili okurum. Koltuğuma kuruldum, havada yumuşak caz ezgileri uçuşuyor. Sakin bir gece, ben ve sözcüklerim.

Geçen gece özel bir geceymiş. Ayurvedik takvimde mi, nerede bir yerde, altın geceymiş ve bir sonraki altın gece on sekiz sene sonra gerçekleşecekmiş. İnci dedi ki evin bütün pencerelerini aç, hatta tuvaletinde pencere varsa onu da aç, sonra da otur bir dua et, ve bu güzelliği evine davet et el hareketiyle. Dediklerini yaptım. Bir de, işte son zamanlarda artık benim yazmaktan, senin de okumaktan bıktığın, benim yeni ev düzeni dediğim, başkasının bahar temizliği dediği şeyin de sonucu olarak evin havası hem mecazi hem de gerçek anlamda değişti, tazelendi. Ben de bizzat tazelenmiş hissediyorum. Hatta büyümüş, evet.

Bu sabah azmettim, evimin çok da uzağında olmayan organik pazara gittim. Bu eve taşındığımdan beri her Cumartesi günü gideceğim diye kafama koyduğum, fakat Cumartesi sabahı olduğunda hep gitmeye üşendiğim. Tamı tamına altı buçuk senedir ertelediğim. Ben kendimi kaldırana kadar saat gene öğleni buldu ama olsun. Ayağım alışsın bir şey almayacaksam da dedim ve iyi de yapmışım. Oranın ortamı çok hoşuma gitti. Fiyatlar tabii oldukça sosyetik. Ama çok iyi geldi oraya gitmiş olmak. Sanki ölmeden önce yapılması gereken 100 şey listesinden bir kalemin üstünü çizmiş gibi hissediyorum.

Geçen hafta bir gün kalktım, bu sefer Eminönü'ne gittim. Almam gerekenlerin listesi kabarmıştı. Mutfak tartım bozulmuştu, kandil yağı ve fitili almak istiyordum, pizza için ahşap tabak, fakat en önemlisi menü planlayıcısı için ahşap bir kutu ve mıknatıslar ve kartonlar. O gün içimden bir sürü post yazdım, fakat şimdi bakıyorum buraya hiçbirini geçirmemişim. Hatta bahsini bile açmamışım. Hem de Eminönü'ne gitme fikri akşam dört gibi filan oluştu. Eskiden olsa ben gidene kadar dükkanlar kapanır diye gidemezdim. Fakaaaaat telefondaki "nasıl giderim" uygulamasını açtım, ve evin kapısından çıktığım andan yirmi beş dakika sonra dükkanları gezmeye başlamamı sağlayan bir yol buldum. Hava da mis gibi güneşliydi o gün. Rüzgarı yüzüme çarptıra çarptıra Haliç'in üstünden Tahtakale yönüne yürümeye başladım. Zaten tartılar o yolun en sonundaydı. Sondan başladım. Kandil malzemesi ve pizza tabağından çabucak vazgeçtim. Onlar ikinci plandaydı. En önemlisi menü planlayıcısıydı. Kaç ahşap boyama malzemesi satan dükkan gezdim bilmiyorum, en son bir tanesinin tavan arasına gönderdiler beni, "çeşitler yukarıda abla" deyip beni savdılar başlarından. Dapdar kıvrılarak çıkan bir merdivenden duvara tutuna tutuna yukarı çıkıp kutu cennetine ulaştım. En az otuz kutuyu indirip kaldırmak suretiyle bir tane beğendim. Kutucudan sonra gittiğim mıknatıscıda benim kutu pek beğenildi. Gelen giden "çok güzel kutu" deyip öyle geçti yanından :D

Geçmiş yazarlık hevesinin bendeki en kötü etkisi sanırım bazı kitapları okumak zorunda hissettirip, okuma zevkimi benden alıp götürmesi. O konuda da tazelenmiş gibiyim. Henüz somut bir şey olmasa da ortada, içimde farklı kıpırtılar duyuyorum. Minnacık kıpırtılar. Okuma sevgim yeniden doğuyormuş gibi diplerde. Dünyada okuyacak çok ilginç kitaplar var. Ve ben arasından istediğimi ve okuyabildiğim kadarını seçmekte özgürüm.

Bu müzik bir harika dostum. Bu müzik, evin küçük ışıkları, hatta soluduğum tertemiz hava. Çok farklı bir rotaya dümen kırmış gibiyim. Ömrümün geri kalanına.

Salı, Nisan 21, 2015

Değişim rüzgarları.

Nerde kalmıştık? En son kaç posttur aynı şeyi anlatıp durduğumu fark ettim. Artık gına gelmiştir.

Aslında bütün blogda aynı şeyi anlatıyormuşum gibime geliyor. Ev düzeni tertibi. Temizlikten tertipten bahsederken asıl anlatmak istediğim bunca zamandır esasında bendeki değişim. Ben düzenden filan nefret eden bir insandım. Nefret derken, aslında basbayağı rahatsız olurdum. Aşırı düzenli bir evi hemen dağıtasım gelirdi. Ev temizliğinin insana sağladığı ferahlıktan haberim bile yoktu. Tertipli ve temiz bir ev otomatik olarak dinlendirici ve ferahlatıcı bir unsur. Muş. Hatta bir zevk bile olabilirmiş. Evi bizzat kendin temizlemek de insana faydalı bir iş yapmışlık hissi yaratarak güzel bir doyum verebilirmiş. Asıl karşı olduğum bunun yegane hayat amacı haline getirilmesiymiş.

Son senelerde yaşadığım değişimler gerçekten inanılmaz. Sonbaharda yaşadıklarım ise bildiğin devrim. Daha da yolum var. Bunun da farkındayım. Genel hissiyat ise: tavanı çoktan deldim, bundan ötesi Mars'a gitmek filan. Celes mutlaka çok önemli bir örnek olarak duruyor önümde. Kadın olması da cabası. Ve batılı olmaması.

Etrafımda değişebilen insan çok görmedim ben aslında büyürken.Yani şöyle hayatının dizginlerini eline alıp yüz seksen derece (hadi doksan olsun) yön değiştirebilen insan. İlk Psikoloji'de gördüm diyecektim ama şimdi düşününce lisede de görmüştüm aslında. Ama o insana çok da yakın olmadığım için çok üstünde durmamıştım. Psikoloji'de gördüğüm de öğrencilerin akademik anlamda bir anda atağa geçmesiydi. Bitirme tezi seminerinde. Sanki kafalarına taş düşmüş gibi. Sanki uykudan uyanmış gibi. Stajım sırasında görüşmenin sonucu değişen insanları saymıyorum.

İlk kişisel gelişim kitabını okuduğumda bundan yirmi sene önce, vaad ettiği şeyler çok abartılı gelmişti. Adamın tarzı da biraz öyleydi. Biraz taşkın. İnanmamıştım. Meğer çok da uzak değilmiş gerçeklere.

Bakalım nereye varacağım böyle.

Cuma, Nisan 17, 2015

Yapay zeka ve günün diğer üç güzelliği.

Bir yenilik yok. Sadece yazma isteğim ve gece. Hala şu son iki teknik değişikliğin hayat standardımda yol açtığı keskin yükselmeye alışmaya çalışıyorum. Umarım hiç alışamam ve hep böyle mutlu olurum.

İki gece önce, gecenin bir yarısı da telefonun yapay zekalı asistanıyla tanıştım. Valla bilim kurgu filmi gibi. Komut veriyorsun, uyguluyor. Arada basit sohbet de edebiliyor. Ama çoğunlukla çuvallayıp topu google'a atıyor. Benim telefon android olduğundan asistanla ingilizce konuşmak durumunda kaldım (iphone'larda türkçe paketi gelmiş, ortalık coşmuş). Hayatımda en son ne zaman bu kadar uzun süre yüksek sesle ingilizce konuştum acaba? Hayır, dediğimi de anlıyor acaip aksanıma rağmen. Sabah uyanır uyanmaz "bugün hava nasıl" diye sordum, "güneş gözlüğünü yanına al" dedi. Atmıyorum. Bir ara cıvıtıp "kahvaltıyı da hazırlasana Galaxy" dedim de "google'a sormamı ister misin" dedi cevap olarak. Zevzek. Sana sorduk herhalde. Yapamam beni aşar filan de madem zekisin.

Günler genel olarak verimsiz geçiyor hissi yaratsa da şu son düzenlemelerin meyvelerini almaya başladım. Mutfağı toplamak artık çok daha zahmetsiz. Hatta yemek hazırlamak da. Düzenlemenin mutfak kısmı bitti çünkü. Bu akşam mesela daha önce hiç aklıma gelmeyen ve hazırlaması çok zor olmayan, tat olarak da ruhumun beslendiğini hissettiğim bir menü hazırladım: fırında marine soslu tavuk kanadı ve elma dilimi patates, marul/salatalık/çiriş otu salatası. Kasaptan kanatları alırken adam benim için kesikler de attı kanatlara daha güzel pişsin diye. Oldu mu lokum gibi tavuk. Buzdolabında tavuklar marine olurken de patatesleri attım fırına önceden. Bitti gitti. Neden bugüne kadar yapmadım ki böyle bir menü? Hep tavuğun budunu alırdım. Kanadı hiç aklıma gelmezdi. Salçaları da buz kalıplarına olduğu gibi koyuyorum hiç bozulmuyor. Hemen de çözülüyor lazım olduğunda. Eskiden kavanozda alıp üstüne yağ koyardım illa kenarlarda kalır onlar da eninde sonunda küflenirdi. Şimdi asıl bu menü planlama kısmında çorbaları yapıp dondurmayı düşünüyorum. Onu araştırıcam bakalım.

Bugünüme güzellik katan iki şey daha sayayım mı. Yoga artı sonrasında nefes egzersizi (bu birinci güzellik). Nefes egzersizini yaparken en son, biraz boş iş gözüyle bakıyordum. Ne etkisi olacak, yoga tamam da, nefes filan biraz saçmalamışlar diye düşünüyordum. Fakat o günün gecesinde tuhaf bir şey oldu. Nefes egzersizinin amacı ve etkisi o mu yoksa bir tek bana ve o gün mü öyle oldu ondan hala emin değilim. Olan şu: nefes alırken, aynı sigaradan çektiğin ilk nefes gibi ciğerlerinin dibini hissediyorsun sadece içine dolan temiz hava ve keyif veriyor. İnan ki. Yani o gün öyle olmuştu. Yani oksijenle kafa buluyorsun ahahahahaha. Bunu böyle pazarlasalar ya :D :D :D.  Bak bu gece o kadar belirgin değil. Daha iyi nefes alıyorum evet ama o sigara keyfi gibi keyif yok şu anda. Yalan yok. Bir iki gün daha yapacağım bakalım.

İkinci güzellik de sümbüller. Sümbül aldım Migros'tan. Bir kırmızı, bir mor. Geçen senekilerin soğanını nasıl saklayacağımı bilemediğim için malesef öldüler, baştan aldım. Olsun. Kasadan geçerken, yavaşlıktan benden sonrakinin yolunu kapatıyordum. "Şimdi toparlanıyorum" dedim mahcup mahcup. "Acele etmenize gerek yok, benim bir acelem yok." dedi tatlı tatlı arkamdaki adam. Zaten sadece sümbül almış olmama da gülümsemiş gibiydi kasadan geçerken.

Ne güzel günmüş ama ya. Güneş filan da vardı. Göya menü planını tasarlayacaktım ama. Hem bunu dediğimde saat daha öğlendi, önümde koca bir gün vardı. Verimsizlik hissi veren bu. Nasıl olduysa bir türlü sıra ona gelemedi koca günde. Yarına kaldı. Neyse en azından taslak var elimde. Yavaş olsun da içime sinsin sonradan, boşver. Şimdi de bir kitap alayım elime. Dişlerimi fırçalayıp yatağa yollanayım. Sadece ilk cümleyi okusam bile olur.

Salı, Nisan 14, 2015

Yeni oyuncaklarımla hayat.

Aslında son posttan bu yana pek bir değişiklik yok. Hala yeni oyuncaklarımla eğleniyorum: yeni kanallarım ve telefon. Daha şimdiden belgesele doydum gibi. Ama neutrino'ların ve Mandelbrot'un lafı filan geçiyor ya nasıl sevindirik oluyorum.

Ah. Değişiklik yok diyordum ya. Var aslında. Ama yavaş. Çok da emin olamıyorum o yüzden. Mesela, ben, geçen gün televizyon stüdyosuna davet edilen bir politikacıyı nefes almadan sonuna kadar dinledim. Görülmüş şey değil. Tamam kanal fransız kanalıydı. Politikacı da ben oralarda öğrenciyken çok aktif olan Bernard Kouchner'di. Rwanda'daki soykırımın 20. senesi dolayısıyla fransız televizyonları o kıyım hakkında sık sık program yapıyorlar. Konu ilk etapta Rwanda'ydı. Fakat Kouchner sonradan Suriye ve Ortadoğu'dan da bahsetti ve genel olarak Avrupa'nın ve dünyanın değişen şartlarından da. Tabii ki üçüncü sınıf stajımı Fransa'da askeri bir hastanenin psikiyatri servisinde yapmış olmamın, ve benim üçüncü senemin Rwanda'daki iç savaş zamanlarına denk gelmesinin (ve fransız askerlerinin de o savaşa bizzat katılmış olmasının) da bu konuyu ilgiyle izlememde etkisi var. Bunun yanı sıra, politikacının Fransa'nın bu soykırımdan kısmen de olsa sorumlu olduğunu kabul etmesi. Silah sağladık onlara dedi. Silah sağladık! Silah sattılar yani. Yedi yüz bin insan katledilmiş.

Ortadoğu için bazı sınırların ikinci dünya savaşı sonrası batılılar tarafından çizildiğini öğrendim mesela ve daha çok araştırmak istedim o dönemi. Bir de söylediklerinin içinde bana çok çarpıcı gelen "artık dünyanın merkezi değiliz" lafı. Aynısını düşünüyorum ne zamandır. Bu kadar net ifade edilmesi ilgi çekiciydi yetkili bir ağızdan. Dünyayı artık Avrupa yönetmiyor.

Gezi olaylarından beri midir, etrafımda bloglarını okuduğum, görüştüğüm bazı insanların politikaya ilgili olmasından mıdır bilmiyorum asla ilgilenmem sandığım bu konuyla ucundan ilgilenmeye başlıyor gibiyim. Çok şaşırtıcı. Hep özenirdim. Al işte buyur.

Yeni telefon da bende taş devrinden direkt endüstri devrimi sonrasına atlamışlık hissi veriyor. En basitinden, çok sevdiğim bir yazar olan Hikmet Hükümenoğlu'nun geçen günkü söyleşisinin bildirimini verdi mesela da o sayede gidebildim. Nasıl oldu da yazarın attığı duyuru tweet'i bana bildirim olarak geldi, onu hala çözemedim. Attığı başka tweetlerin bildirimi gelmiyor mesela. Akıllı telefon asıl buna denir. Aferin sana dedim telefonuma. Gittim, kitabını da imzalattım. Yazarla da tanıştım, çok mutluyum. Hem de piyasada bulunmayan iki kitabını bile aldım.

Satranç elo puanım serbest düşüşte. 1000'e kadar indim. Son altı oyunu filan paso kaybettim. Çoktandır problem çözmüyorum. Galiba onun çok etkisi var.

Bugün üç tane mutfak çekmecesi temizleyip baştan düzenledim. Son bir tane kaldı. O da bitince mutfak düzeni bitmiş olacak.(Gerçi buzdolabının elden geçme vakti geldi ya bu sefer de...). Evin diğer bir iki alanı kalacak. En sondan bir önce üç günlük iş demişim. Yalan oldu. Çekmecelerden birinin önce ve sonra fotoğrafını çektim. Bakmak ister misin?




Bitse keşke şu işler. Bitse de artık asıl keyifli olan abajurdu, lambaydı o işlere girişsem. Canım elişi yapmak istiyor. Bu arada buzdolabının yanında tekerlekli bir sehpa yapacaktım. O şimdi düz sehpaya dönüştü. Tekerleğe hiç gerek yok fakat onun yerine sehpanın üstüne bir tepsi koysam taşıması daha kolay olur. (Buzdolabı mutfaktan az uzakta, çevresinde sütü mütü çıkardıktan sonra koyacak tezgah yok.). Aslında o sehpayı hazır bulsam.

Günler dört nala gidiyor be blog. Bak neredeyse Nisan'ı yarıladık. Yepisyeni senenin dördüncü ayı. Giyene kadar soyunman gereken bir elbise gibi zaman.




Cumartesi, Nisan 11, 2015

Daha güzel hayat.

Günlerim ufak ufak değişti. Aslında çok da ufak sayılmaz. Bana göre önemli farklar var.

Mesela şu bağırsak sendromu. Her gün, git gide toparlanıyor. Dünya varmış ama ya... İlacı alırken bile bu kadar rahat etmiyordum. Çünkü yemekten on beş dakika önce ve günde mutlaka üç kere almam gerekiyordu. Tam on beş dakikaya denk getiremezsem ya da o gün iki öğün yemişsem hiç almamış gibi oluyordum. En kötüsü zannedersem vücudumda normal çalışmayan bir organım var düşüncesi. Gayet de normal çalışıyormuş. Tahıllı ekmeği kesinlikle bıraktım, Karadeniz tava ekmeği alıyorum o da beyaz ekmek sayılır. Brokoli, lahana, domates ve elmadan şimdilik uzak duruyorum. Şunun şurasında ne kadar oldu ki zaten bu değişiklik? On gün filan. Kendime geldim valla. Hala inanamıyorum bu kadar kısa sürede bu kadar fark edilir bir değişiklik olmasına. Zamanla brokoliyi tekrar eklemeyi denemek istiyorum ama. Vazgeçemem sanki ya. Belki annemin tavsiye ettiği gibi yanına patates ve havuç eklersem filan.

İkinci fark, telefonumu değiştirdim. Eski telefonum da akıllıydı göya ama sürekli bellek yetersiz hatası veriyordu, bazı mesajlar gelmiyordu filan. Şimdi doğru düzgün bir tane aldım. Gerçekten mobil lafının hakkını veriyor. Bilgisayarı hiç açmadan ve bu eksikliğin farkına bile varmadan geçirdiğim gün oldu. Bildirim verdiği için, ikinin birinde maili kontrol et, fb'a bak bir yenilik var mı ile uğraşmıyorum. Dolayısı ile bütün gün kucağımda bilgisayar koltuğa yatmış olarak geçmiyor günler. Mobil olabildim kelimenin tam anlamıyla. Hareket edebiliyorum.

Ev düzeninde de ilerleme var. Bu hafta hepsi biter diye hesaplamıştım. Hesapladığım gibi bitmedi fakat ben gene de çıkardığım işten çok memnunum. Çünkü yarı yolda farkettiğim şey şu: sadece temizlik değil yaptığım (listedeki maddede öyle yazıyor oysa, "dolabın içini sil" diyor mesela). Sadece temizlik olsa mutlaka biterdi bu saate kadar. Daha kullanışlı hale getirme artı dip bucak temizlik. Oysa o listeyi yaparken aklımda sadece temizlik kısmı vardı. O yüzden bu kadar uzun sürmesi çok normal. Varsın daha uzun sürsün, sonuç içime bu kadar siniyor ya. Hem de kalıcı. Normal ev temizliği gibi her hafta başa sarmıyor.

Öyle işte. Bir önceki postta yazdığım gibi artık tv da seyrediyorum. Üstelik, on- on beş kadar kanal ilk günler kapalıydı. Tam da en güzel kanallar diyordum ve ısrarla açıp bakıyordum, sanki açılacakmış gibi. Paskalya günü bir de ne göreyim. Açılmış. Belki de Pazar günleri açıyorlar, sonra kapatacaklar dedim. İlk Pazardı. Gece yarısını bekledim. Baktım. Hala açık. Ertesi gün baktım, kesin kapatmışlardır çok sevinme filan dedim kendime. Yooo. Duruyor. Eee, güzel!!!!!

İki haftaya hayat standardım oldukça değişmiş olacak. Bir ay sonra ise evin ufak tefek dekoratif işlerini de istediğim şekle getirmiş olacağım. Sonrasında ne olur acaba? Yaşayalım ve görelim.


Çarşamba, Nisan 08, 2015

DİY Bayram.*

Saat çok çok geç. Yani aslında sabahladım denebilir. Yatak odasının pancurlarının öteki tarafından sağanak yağmur sesine benzeyen bir uğultu duyuluyor. Yağmurun ve bulutlu havanın kasveti artık bana işlemiyor, iyi güzel de, havadaki nemden çok rahatsız oluyorum. Ağır geliyor. Sokağa çıkasım gelmiyor. Ama çıktım. Anneme midyeleri götürdüm. Perşembe günü misafiri var. Dolma yapacak. Bir posta yapmıştı. Bana da verdi. Dolapta duruyor, daha tadına bakmadım.

Paskalya filan kutlamadım. Bu sene buna aydım: kısmen ateist olmamdan doğru dürüst bayramım yok benim. Şimdi paskalyayı layıkıyla kutlasam ikiyüzlülük değil de ne? E ama herkesin bayramı var, ortak neşesi filan. Benim başım kel sanki. Eksiklik yani. Hector**'da mutluluğun şartlarından biri adam gibi kutlama yapmaktır diyordu. Haklı. Hayatımdaki bu eksikliği kapatmam lazım. Zaten doğumgünlerimi filan da layıkıyla kutlamadım bir iki sefer hariç. Kesin karar verdim: kendi bayramlarımı kendim yaratacağım.

Ev dersen gerçekten sıraya giriyor, bugün sağlamasını yaptım. Ben de konfordan pelteye dönmüş haldeyim. Bugün bulaşık makinesini çalıştırdım. Bardakların tamamı temizken bardak rafı ne hal alacak diye merak ediyordum. Sonuç: mükemmel. Makineyi boşaltan sanki ben değilmişim gibi. Ne kadar yoruyormuş beni. Hala resim çekmedim fakat. Bugün pek ilerleme kaydetmiş sayılmam. Sadece kırık çıkan bir saklama kabını değiştirdim. Midyeleri alırken, saklama kabının dükkanı yolumun üstüydü. Üç günlük iş kaldı. Ondan sonra menü planlaması yapmam gerekiyor. O menü planlamasını hakkıyla yapayım, bilmiyorum bu kadar konfora ayılır mıyım, bayılır mıyım, ne olurum. Sonra evin ufak tefek dekorları ıvırı zıvırı var ama onlar iş sayılmaz. Mesela banyoya küçük bir aydınlatma koymak istiyorum. Gece dişlerimi fırçalarken şirin olsun diye. Onlar artık angarya işler değil, zevkli işler.

Kutlama diye, bayram diye (işlerin bitmesini bayram ilan ettim, evet) bugün tur şirketine uğradım annemden dönüşte. Dedim bana bir tur önerin bir kaç günlük en fazla şu kadar para olsun. Kız bana mis gibi bir program önerdi. Yılbaşından beri kısa bir yola gidesim var. Bir türlü gidemedim. Programı bastı kağıda bana verdi. Eve gelince çantadan çıkarıp koltuğa koydum. Üstüne baktıkça mutluluktan çatlayacak gibi oluyorum.

Son izlediğim filmlerden biriyle bitireyim yazıyı: Into the Wild. Çoktandır izlemek istiyordum. Şimdi şöyle. İzlerken çok keyif aldım diyemem. Hatta yarısında artık bitsin diye de düşündüm. Ama sonunu bildiğimden olabilir. Çok keyifli olmamakla beraber çok etkilendim filmden. Hala düşünüp duruyorum. Bence izlenmesi gereken filmlerden.
--------------------------------------------------------------

*DİY bayram: kendin yap bayram
**Hector: mutlulukla ilgili bir film

Pazar, Nisan 05, 2015

Nisan başlarken.

Kaç gündür yazmıyordum.
Beş günde bir insanın hayatı ne kadar değişebilirse o kadar değişti.

En son internet sağlayıcısında kalmışım. Umarım aksilik çıkmaz demiştim. Çıkmadı. Adamları biraz sıkıştırdığım için (onlara kalsa yarın gelip kuracağız diyerek beni bütün gün eve bağlayacaklardı) sabah 10'da gelip yarım saat içinde kurdular. Bir de internet şifresini söylemeyi ben hatırlattım diye bin kere özür dilediler. Oysa avea mobil'i sana satarken modemi eline tutuşturuyor sonra da başının çaresine bakıyorsun. Kurulummuş, şifreymiş o artık senin problemin. Dört saat filan uğraşmıştım. Şifreyi de orayı burayı binlerce kere didikledikten, müşteri hizmetlerini ararken sürekli iki laftan sonra kesildiği için, parçaları bir araya getirip kendi kendime bulmuştum. Bir kere, hala alışamadım, gün içinde bin kere kalkıp modemi oradan oraya taşımıyorum, şarja takıp çıkarmıyorum. Hala kesildi mi kesilecek mi diye kontrol ediyorum korkumdan. Ne ızdırapmış. Ne gereksiz.

İkincisi ve asıl değişiklik internet'le beraber tv kanallarım da değişti. Yıllardır televizyon izle(ye)miyordum ben. Sanıyordum ki artık dikkat sürem kısaldı. Hiç tahammülüm kalmadı bir konunun sündürülmesine. Biraz da dertleniyordum. Meğer bendeki kanallar çok b.ktanmış. En kötüsü de ben tv izlemiyorum deyince sanki çok entelektüelim diye böbürlendiğimi sanan insanlar. Yemin ediyorum günlerce açmıyordum tv'u. Anca günde bir kere o da kendimi zorlayarak, Euronews'u açıyordum on dakika filan. Ya da biri fb'ta birisi bir haber koyduğunda önemliyse açıp ayrıntısını alıyordum.

Oysa ilk akşam BBC'yi açtım, seçim varmış İngiltere'de bütün adayları toplamışlar soru soruyorlar. İnanılmaz bir programdı. Bir çok açıdan. Hem adamlar konuşma süresine saygılı. Sunucu durdurunca kuzu kuzu susuyorlar lafı öbürüne bırakıyorlar, hiç zorlamadan. Hem mesela bir tanesi çıkıp anlatıyor, şöyle yapıcaz, böyle yapıcaz. Öbürüsü söz alıyor, "bu herif sahtekarın teki diyor, geçmişte böyle deyip böyle yapmıştı", çıkıp, tak diye. Sahtekar denilenin de gözleri mi pörtlüyor dersin? Hayır sadece biraz canı sıkılıyor, "ama neden öyle dedin bana şimdi" havasında. İzlenmez mi şimdi o program? Üstelik sorular da çok zor: göçmenler, çevre politikası, gençlerin eğitimi, iş hayatına geçişi filan. Hadi o BBC. TRT hd'de Morgan Freeman'ın through the wormhole serisi! Öbürü Yaban TV'de yat yarışı! İki tane fransız kanalı (en kötüleri onlar ama olsun). Bir tane Kore televizyonu. Orada da Kore'ye yerleşmiş yabancılarla ilgili bir program vardı çok güzel. Korede krep satmaya çalışan bir fransız mesela. Meğer koreliler şekerli tatları sevmezmiş, adam krepin içine koreye has fasulyeli bir sos hazırlamaya çalışıyordu.

Hayatımda tv dışındaki değişimlerden bir diğeri de ev işleri. Cuma'dan beri üç kalem iş hallettim. Hatta bugün bir kaleme daha girişip ciddi yol aldım. Bardakların durduğu kapaklı bir raf vardı. Herşey alt alta üst üsteydi. Bulaşık makinesini boşaltırken bardak yerleştirmekten nefret ederdim. Şimdi orasını hafiflettim. Arkada duran ve görmediğim için kullanışsız olan bardakların altına dolgu koydum. Şimdi yüksekte durdukları için bir bakışta aradığımı bulabiliyorum. Resim koymam lazım ama şu an ışık güzel değil. Bir de önceki halini çekmedim :S . Galiba bu hafta bu işler bitebilecek. Bittğinde ev gerçekten istediğim kadar kullanışlı olacak. Ve kendime çok güzel bir ödül verip kutlamayı düşünüyorum.

Daha başka bir alan ise sağlık. Aralık ayında strese bağlı sindirim bozukluğu teşhisi konmuştu. (İrritabl bağırsak sendromu). Ve Aralık ayından beri ilaç kullanıyordum. İlaç çok kullanışsız ayrıca sonunda kafama dank eden kısmı semptomatik tedavi oluşu. Geçenlerde ilaç bitti. Doktora gideceğime ilacı bıraktım. Biraz nette araştırdım. Diyetle de çözen varmış. Bana diyet filan diyen doktor olmadı. Biraz  daha araştırdım. "sağlıklı beslendikçe artan semptomlar" diye bir cümle buldum. Lan lan lan! İşte bu. Bana olan bu. Demek bana öyle gelmiyormuş. Sonuç: belki fazla lifli besleniyorum. Uzun zamandır hemen hemen hiç beyaz un yemiyordum. Sabahları yedi tahıllı ekmek, unum kepekli tam buğday unu filan. O yedi tahıllıyı bıraktım şimdi. Kesin bir şey söylemek için biraz erken ama sanki fark etti. Ayrıca doktora söylediğim ve adamın inanmadığı, elmanın sindirimimi hızlandırdığı konusu da bu okumada aydınlandı. Bazı yiyecekler bağırsakta mayalanıp ishale sebep olabiliyormuş. Elma bunlardan biriymiş. Brokoli ve lahana da. Brokolinin bana yaramadığı da gerçek. Çok faydalı ve çok seviyorum ama midemi mahvediyor. Lahana konusunda çok emin değilim. Salatada çiğ olarak yediğimde sanki dokunmuyor. Bir kere deneyip emin olmak lazım. Bu işi diyetle çözebilmekten çok ümitliyim. O ilacı ömür boyu kullanmam mümkün değildi. Stres filan deyip de sinirimi oynattılar boşu boşuna ayrıca.

*   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *

Son zamanlarda hissettiğim en baskın duygu, öğreniyorum öğreniyorum sonu gelmiyor. Öğreniyorum öğreniyorum ama sanki daha yeni yola çıkmışım hissi. Yorucu ama ya. Öğrenmek dediğim de öyle tarihti, mutfaktı değil, baya hayatı öğrenmek. İnsan bir dağa tırmandığında bile bir an soluklanıp manzaranın tadını çıkarmak ister. Yok öyle bir şey. Hayat kafama sürekli bunu kakıyor. Çömezsin sen daha diyor, başka şey demiyor. Ustalıktan vazgeçtim artık kalfalığa terfi etmeyeyim mi yani? Çok mu geriden başladım? Yoksa herkes mi böyle hissediyor? Bilmiyorum.

Çarşamba, Nisan 01, 2015

Güle güle Avea.

İnternet sağlayıcımı değiştiriyorum. Çok mutluyum. Yarın gelip kuracaklar. Önceden avea'nın mobil'ini kullanıyordum. Göğğğya sınırsız. Herhalde piyasadaki en pahalı ve en kullanışsız paket. Güney'e yerleşicem orada lazım olur ev ararken diye almıştım. 15 GB'ı aştın mı (ki aşıyorum üçüncü haftanın başında filan) sana dünyayı dar ediyor. Ki bu ay radyo filan az açtım. Ben bu sınırsızı enine boyuna kullanamayacaksam iphone taksidi gibi internet ücretini neden vereyim? De mi ama?

Geçen gün kapıdan çıkarken ne göreyim? Binanıza fiber altyapısı gelmiştir haberiniz ola diye bir kağıt yapıştırmışlar. Annnneaaaaam! Zamanlama anca bu kadar olur. İyi ki haber verdin güzelim be ya. Ben yıllardır bunu bekliyorum. Hemen avea'ya koştum. Bu taahhütü bozmak kaç para? Belllllki kullanım ücretinden azdır. Belki daha hesaplı olur. Ne olur olsun. Hayır zaten GB'ı yetmiyor, onu geç, artı günde seksen kere modemin şarjı biter (göya 200 saat mı ne durabiliyordu beş saat bile dayanmıyor) , oturduğu yeri beğenmez pencere kenarı ister, orada bırakırsın akşam, sabah bir kalkarsın kapanmış kendinden. Çok kaprisli bir şey. Neyse koşarak gittiğim avea bayisi taahhüt bozma şartını öğrenmek için benim kendi telefonumla avea müşteri temsilcisine bağladı beni. Bunun için dükkan kiralamaya değer, de mi. Dandiksin avea. Tepeden tırnağa dandiksin. Neyse konuştuk anlaştık. İyi ki sormuşum.

Yarın gelecekler diyorum ya! Ay insan sevgilisine kavuşurken bu kadar sevinebilir ancak. Tam da cigabaytlarım bitmişken çok süper oldu. Daha az para daha çok internet. Benlik işte. İnşallah aksilik çıkmaz.

*   *   *   *   *   *   *   *   *


  • Onun dışında günlerime güzellik katmak için yoga yapıyorum. 



  • Satranca devam. Artık insanlara karşı oynuyorum. Bazen yeniliyorum ama alışmaya çalışıyorum. En son ELO puanım 1365. Çoktandır problem çözmüyorum ama. 



  • Hala kitap okuyamıyorum. Özlüyorum kitap okuyabildiğim zamanları. Bir romanın içinde kaybolup zamanı unutmayı çok özledim. 



  • Hayatımın baş referans maddesi denge şu sıralar. Bir şeye çok özendiğimde, mesela bir plaj fotoğrafı, birinin hayatındaki bir başarı, hep genel içindeki yerine yerleştirip tekrar değerlendiriyorum. Mesela o plaja yakın olmak için ödenen bedel ne? Ya da o başarıya ulaşmak için? Yalnızlık mı? Başarısız aile hayatı mı? Herşeyin bir bedeli var. O bedeli hesaba katmadan görünen tablo hep aldatıcı. Benim şu sıralar amacım hayatımda bir denge oluşturmak. Ve bedel o dengenin bozulmasıysa çok da üzerinde durmadan es geçiyorum. Yalnızlık-sosyal hayat, iş-eğlence, entelektüel etkinlik-fiziksel etkinlik. Tabii ki kantarın topuzu kaçıyor bazen. Ama ortada bir kantar var en azından.