Pazar, Mart 29, 2015

Dursam sadece dursam ve sussam.

Gelsem buraya, otursam, sussam. Kimse ilişmese. Dursam sadece. Konuşmak zorunda olmasam. Biraz silksem şu dünya meselelerini eteklerimin ucundan, yere serpilseler. Baksam yukarıdan onlara sessizce. Diksem gözümü yere. Kimse bir şey sormasa. Hatta anlasa kendinden sadece durmak istediğimi, konuşmadan ama yanında. Olmaz mı? 

Olmaz. Çünkü bunca harf yazdım buraya. Yazmak eşittir anlatmak. Olmaz. Susmak istiyordum ben.

Cuma, Mart 27, 2015

Kış.

Bugünü kış ilan ediyorum. Bundan sonra böyle. Yerimden kalkacak halim, onu bırak iki satır bir şey okuyacak halim bile olmayan günler bundan böyle baharı bekleyen kış. Bekleyecek efendim. Kendinden geçecek. Zamanı gelince. Uygun gördüğünde.

Salondayım. Sabahtan beri loş. Bir kaç defa gümbür gümbür bir yağmur boşaldı. Buraları sel götürdü. Işığı yakmak istemiyorum, gözümü alıyor. Ama sabah camı açtığımda hava nasıl yumuşacıktı. Gidip kombiyi filan kapadım.

Canım feci tatlı çekiyor. Hiç doymayacakmışım gibi. Kötü beslendim kesin son zamanlar. Köfte-pilav/pirinç salatası/makarna salatası. Çok da kötü değilmiş esasında. Araya yulaf ve bir kaç elma muz filan da kattım. Yoğurt. Salatalık. Sabahları maydanozlu tost.

Ah. İşte son keşfim. Maydanozlu tost! Allahım sen ne nefis şeysin!!!! Galiba Fransa'da yedim ben bunun benzerini, muhtemelen az daha sofistikesini. Çünkü o tadı hatırladım. Demek maydanozmuş o nefis tadı veren. Normalde maydanozu sevmem ben. Damağıma yapışır acıtır filan. Anca köftede filan. Ama rondo da minnak kıyıyorum ben bunları tamam mı, sonra da saklama kabına alıyorum, sonra sabah tostun arasına kalınca serpiyorum. Hiç maydanoza benzemiyor. Neredeyse kendini fesleğen filan zannediyor.

Fransızlar işi biliyor var ya. Bizim büfelerde tost satılır. En kıytırık karın doyurma şeklidir. Fransa'da adamlar dükkan açmış, kıç kadar yer, fakat süper şık, duvarda yukarda karatahtaya tebeşirle filan yazılar, böyle tuğlalı sıcak dekorasyon konseptleri filan ve sattıkları ne? Panini efendim. Panini ne kız dersen, tostun gurmesi diyim sana. Bugünün parasıyla 15-20 liraya. Kazık yani. Yanlız içine iki kuru kaşar dilimi koymuyorlar, buradaki gibi. Yaklaşık on-on beş çeşit filan vardı ve yirmi sene önceydi, aklımda rokforlusu kalmış (o en pahalılardandı), ama genel olarak şöyle anlatayım: bir peynir (emmental, kimyonlu gouda, ne bileyim kiri filan) biraz değişik bir ot (dereotu onlar için alışılmış ot değil mesela ama vardı diye hatırlıyorum) (maydanoz, fesleğen bir de ne olduğunu bilmediğim birşeyler hatırlıyorum) bir de şarküteri dilimi (bacon filan gibi). Bazen bir iki malzeme daha ama neydi onu hatırlayamıyorum. Yalnız bütün tatlar birbirine süper uyumluydu. Olay oydu yani. Tabii ki Lyon'un Fransa'nın gastronomi başkenti olması burda rol alabilir. Yani bizim tostla pek bir alakası kalmıyordu, ve kuyruk oluyordu o dükkanda. Hala duruyor mudur? Burada yapan olmuş mudur acaba?

Bulduuuuum! Tabii ki kızııııım. İnternet çağındasın artık. İki tıkla karşında. Al bak bunun gibi. Bir sürü paninici açılmış yalnız. Şimdi sana belgeli tarif. Fiyat aynı dediğime geliyor. Beş euro.  Malzemeleri sayayım: krema, reblochon denen güzel eriyen bir fransız peyniri (sanırım fondü için kullanılan), jambon, soğan. Başka bir tane: domates, biber, taze soğan, mozzarella, genova pesto sos. Bazısı keçi peynirli, bazısı somon fümeli. İşte böyle şeylerdi. Bazen ekmeği özel, bazen jambonu şeysi özel. Ama bu link verdiğim o dükkan değil. Benim dediğim tam trafiğe kapalı alandakiydi. Bizdeki İstiklal gibi. Malzemeler böyle çok başarılı bir aşçının elinden çıkmış gibiydi, özene bezene tasarlanmış. Bu link verdiğim biraz çakması sanki.

Bu kadar yemek şeysi konuştum hala tatlı isteğim geçmedi bak...

Ceren yeni bir blog açtı. Şekersiz bir ay. Takipteyim. Ben de bloglu bir proje yapmaya özendim şimdi. Ne yapsam? Ne yapsam? Satranç için açsam bir tane? Turnuvaya hazırlanıyorum diye. Hmmm. Aslında kafa dengi insanlarla buluşmak için şahane bir platform. Bir de o açıdan düşüneyim ben bu konuyu.

Bak şu "kış" geçsin, zaten iki güne geçmek zorunda, o zaman çok şahane olacak. Dün mesela evin kağıt işlerini düzenledim. Çok şahane oldu. Hiç ortalıkta kağıt (hatta kullanım kılavuzu, garanti belgesi, banka dekontu filan) kalmadı. Kontrol amacıyla sakladığım faturalar da kontrol edildikten sonra dosyalaması süper kolay olacak bu yeni sistemle.

Aslında en acil proje menü planlama sistemi. Onu bugün düşünebilirim mesela. Hmm. En azından birinci taslak olarak.


Çarşamba, Mart 25, 2015

Zaman.

Yazasım var. Konularım da. Bazen birbirlerini itiştirip öne çıkmaya çalışırlar. Bazen de geriye kaçıp saklanırlar. Bugün ikincisi.

Bu postun hakkını veremeyeceğimi şimdiden hissediyorum. Belki de anlatması zordur gerçekten. Kendini hissettirmeyen sinsi zorluklardandır belki. Kolay halbuki, neden olmuyor dedirtenlerden. Çünkü kolay değil aslında.

Pazar günü için İnci'ye demiştim ki izlemek istediğin bir film varsa söyle, gel bende izleyelim. İnci, "izlemek istediğin bir film var mı" kısmını atladı. Ve ben alelacele bir film bulmak durumunda kaldım. Haydin bari bu senenin oscar adayı olsun olmuşken. Ki oscarlar o kadar gözümden düştü ki, artık bir eleme sebebi. Kesin ticari. Kesin abartılmış. Ay gene o zırva Hollywood kalıpları, hiç çekemem. Diye diye, ah başka bulamadım şimdi, iyi hadi bu seferlik olsun kafasıyla Interstellar'ı seçtim. Konusu hiç içime sinmemişti. İnci ile beraber zor çözdük filmi. Ama ucundan anladık biraz. Kesinlikle görülmesi gereken bir film. Kaçırma yani. İçinde bazı hatalar var ama gene de. Ve beni çok düşündürdü. Sabaha kadar uyuyamadım. Galiba daha önce hiç başıma gelmedi bir film yüzünden uykusuz kalmak. Kitap yüzünden olmuştur çocukken gençken filan. Ama film?

Pazartesi'm böylece bir gece öncenin uykusuzluğundan piç oldu. Düşük enerji. Keyifsizlik. Sıfır iş.

Dün de kardeşime kazağı götürecektim. Ben kıçımı kaldırana kadar akşam oldu. Metrobüs işkencesine maruz kaldım. Yedi tane metrobüs tıklım tıkış geçtikten sonra ezile ezile sekizinciye binebildim. Kazak aynı korktuğum gibi dar geldi. Giyemeyecek. Kardeşine saklıyorlar şimdi ama bence ona da olmayacak.

Geldik mi Çarşamba'ya. O kolay dediğim işlerin hiçbirini yapamadım bu durumda. Ve bunun için kendime çok kızıyorum. Şubat sonuna kadar halledecektim göya. Mart bitiyor neredeyse. Ki hasta olmasam Ocak ayında bitecekti hesapta, yeni yıla düzenli ev filan falan. Yalan oldu yalan. Kahretsin.

Annemle her konuştuğumda çok işim var diyorum. Sayıyorum döktürüyorum. "İmkansız kızım, evin o kadar karışmış olamaz" diyor. On beş gün sonra konuşuyoruz. Hala durum aynı. Kadın haliyle hiç anlamadı ne oluyor, ne biçim ev, bu kız orada ne yapıyor. En son, "gelip görmek istiyorum o evi" dedi. Görülecek bir şey yok ki diyorum. Gelse, abartmışsın o kadar iş yok bu evde diyecek. Var ama işte.

Zamanla bir sorunum olduğu kesin. Doğası itibariyle yavaş bir insanım. Yavaş yerim. Yavaş iş görürüm. En son ben bitiririm. Geç kalırım. Yetiştiremem. Birazı gereğinden fazla düşünmekten. Bazı işi düşünmeyeceksin uzun uzadıya. Yapacaksın elinle kolunla bitecek. Birazı titizlikten. İş titizliği ama temizlik hastalığı değil. İnce ince yapmaktan her işi. Bazı işi kolaylıycaksın. Hooop hadi yap bitsin gitsin. Bu konuyu da halletmem lazım kafamda. Kendimle barışık olmadığım bir alan.

Kendimle barışık olmadığım bir başka alan daha var. Gündem takibi. Yapamıyorum. Ve artık rahatsız edici bir boyuta geldi. Hiç siyaset, gündem yorumu yapılmayan bir aileden geliyorum, bu bir. Gazeteleri (kullanılmış) tuvalet kağıdına, gazetecileri tuvalet bekçisine benzeyen bir ülkede yaşıyorum, bu da iki. Ama bunlar bahane olmamalı. Etrafımda olan biten bir sürü şey var. Ve benim sağlıklı bir şahsi kanaat (kişisel görüş) edinmem gerek bir insan olarak. Kendim olmak adına. Bu konuda çok eksik hissediyorum kendimi. Üstüne bir post yazılası bir konu ama hep gerilere kaçıp saklanıyor. Bak gene sona kaldı.

Olmadı bu post. Ama kalsın. Yazamayacağım daha iyisini şu anda.


Cumartesi, Mart 21, 2015

Tembel Cumartesi.

Bugün çok daha renkli ve zevkli geçecek sanmıştım fakat pek öyle olmadı. En basitinden bir kafeye gider kitabımı da götürürüm diye planlamıştım. Ama hava hiç dışarı çıkmalık değil. Evde oturmalık. Yağmur yağsa, canıma minnet. Ama böyle yağacakmış gibi bir tehdit yaratıp ortalığı bu soğuk neme boğması çok nefret edilesi. Soğuk yanaklarından, kulaklarından, kafa derinden içine girip iliğine işliyor.

Dolayısıyla evde yaptım kitap okuma etkinliğimi. Kafamda bir tuhaflık'a başladım fakat bitirebileceğimden emin değilim. Akıcı gidiyor gitmesine fakat, beyin internet makalesinden uzununa konsantre olamıyor. Alışkanlık. Bir makalelik okuyup bırakıyorum elimden. Tekrar elime alıp bir çaba harcamam gerekiyor devam etmek için. Ne olacak benim bu halim? Böyle değildim ben. İki günde, taş çatlasın bir haftada kitap bitirirdim. Şimdi bir ayda bitiremiyorum. Neyse yeter bu kadar sızlanma.

Elişi listesine el atamadım. Biraz korkuyorum galiba. Yazdıkça yazacam ve öncelik sırasına sokarsam bazılarına sekiz ömürde sıra gelmeyecek diye. Mesela tükenmez kalem süsleme. Çok basit bir şey. Ama korkuyorum. Çünkü delirip bin tane tükenmez ve kurşun kalem süsleme potansiyelim var. Üç ay boyunca sabah öğlen akşam. Deliyim gözü kara deliyim, yakarım Roma'yı da yakarım. Mesela bugün Rossman'a girdim, kasanın yanında envai renkte tırnak cilası vardı. Hayır! dedim kendime. İnsanlar köpeklerine o tonda hayır der. (tırnak cilası ile süsleyeceğim de kalemleri, bir de renkli fimo ile tepesine filan güzellikler. offf). Bir de bütün atık ambalajları kalem kutusuna çeviresim var. Mesela geçen gün biten streç filmin kalan rulosu. Kumaş ve fermuar ekleyip, iki ucunu kapatıp, ortadan yukarı hizada yarıp. Anladın sen onu. Biraz dar. Daha geniş bir rulo olsaydı. Sertliği filan ideal çünkü hiç ezilmez. O yüzden atamıyorum o ruloyu şimdi. Hala karar veremedim. Kalem kutusuna ihtiyacım olsa. Helal olsun yapıcam. Hmm. Makyaj malzemeleri koymalık? Daha kısa boyutta? Ya da törpü, cımbız. Ay hayır. Dışarda tırnak filan törpüleyecek halim yok. Cep telefonunu çantadan çıkarmaya üşeniyorum müzik dinlemeye.

Neyse sonuçta Rossman'dan kağıt kahve filtresi aldım. Yüz adet varmış içinde. Onları yirmişer yirmişer dikip, içine istediğim çayları dolduracağım. Belki bir filtreden iki poşet çıkar. O zaman iki yüz poşet eder. Ki beni bir süre idare eder. Aslında iyice delirip, o çayların ucundaki etiketleri tasarlayıp ozalitçide bastırmak var. Yeşil çay, ıhlamur, limon kabuklu siyah çay, portakal kabuklu siyah çay.

Ow may gad. Ow may gad. Ve üçüncü kere ow may gad. Evreka! Buldum hem de iki tane!

Birincisi. O listeyi yapacağım ve yeni iş projeme entegre edeceğim. Al sana envai çeşit makale. Ow may gad. İş için yaptıkların ayrı ev için ayrı. Nasılsa kendi kendine çoğalıyor bunlar. Yaz işte hepsini not al kızım! Aklına geldikçe! Zaten projenin çıkış noktası da bu değil miydi?

İkincisi. O kağıt filtrelerini dik, boş halde istifle bir kutuda. Canın sallama poşet istediğinde içini istediğinle doldur. Sonra da katlayıp zımbala. İp zımbırtısını da hazır bulundur. Bitti gitti mi? Hem yerden hem malzemenin tazeliğinden tasarruf. Hem de keyfine göre içersin. İstemezsen ziyan olmaz.

Sanırım bugünlük bu kadar. Yeğene ördüğüm kazağın resmini de koyayım söz verdiğim gibi.



Cuma, Mart 20, 2015

zor bir hafta biterken

Haftanın son iş günü bugün. Çalışanlar için. Bana her gün bayram. Ya da her gün iş. Nereden baktığına göre değişir.

Bugün son bir iki basit işi hallettim. Dışarı çıktım. Geri geldim. Hemen hemen bir saatlik yürüyüş aslında. Safir'imin kazağı nihayet bitti. Düğmeleri kalmıştı. Onları da aldım yolumun üstünden. Bir tane simit, beş çayı için. Sonra da yolumun üstündeki sayısız manavlarda gözüme daha önce hiç almadığım yeşil şeyler çarptı. Hala kutlama havasından çıkmadım ya. Haydi dedim. Yeni bir tat dene. Bir güzellik kat hayatına.

-"Bunlar ne?"
-"Kayısı çağlası." Ben de tahmin etmiştim zati.
-"Ya yanındakiler?"
-"Nektarin çağlası." Yuh dedim içimden. B.kunu çıkarmışsınız var ya. Nektarin çağlası da neymiş. Ama eksik kalamazdım. Tamam alıyorum ikisini de. Yarın belki göç var diyor ya şarkı. Belli mi olur. Bir sonraki bahara kim ölüüüür kim kalııır.

Neyse herşeyi yüklendim yalnız içimde nasıl bir mutluluk. Çağlalara. Evet ya. Ben tuhaf bir insan oldum. Yol boyunca kendime "yeni bir çağla deniycem bugün" diye sevinip duruyorum. Çağla yılı mıdır nedir. Zaafiyet geçiricem ama sonunda. Daha dolapta badem çağlaları var. Zaafiyet değildi o laf, neydi ya. Fesat. Çağla fesatı olucam. Ah bir türlü anlatmak istediğim kısma gelemedim. Ne gevezelik varmış bende de.

Geldim eve. Biraz yorgunluk var. Hemen çayı koydum. Çay demlenirken duşa girdim. Sımsıcacık sularla sabunlarla şampuanlarla gevşedim mi bir güzel. Çıktım. Temiz çamaşırlar, parfümler, pamuklu rahat kıyafetler. Çay da hazır. Dolaptan peynir salatalık. Simit de almıştım ya. Nasıl bir keyiftir bu ya. Zor bir haftanın son günü. Bütün zorunluluklar bitmiş. Hatta örgü bile. (Aldığım düğmeleri dikmesi kaldı. Bir de sarkan ipleri gizlemesi. Sonra resmini koyacağım buraya. Of bahar geldi ben çocuğun yün kazağını anca bitirdim. Amaan. Ne yapalım. Ama havalar hala serin. ) Böyle işte. Keyif yapmak bazen çok kolay. Yeter ki insanın tadı tuzu yerinde olsun. Hastalık olmasın.

Karar verdim. Heveslendiğim elişlerinin listesini çıkartacağım. Yapmıştım bir sefer yalnız güncellemedim. Gene yapmalı. Kırtasiyelere taktım. Bana kalsa evi kırtasiye dükkanına çevirim. Ama sadece kullanacağım kadarını yapacağım. İhtiyaca göre öncelik sırası belirlemeli.

Şimdi gidip çamaşır makinesini bir tur kurmalı. Sonra da hafta sonunu planlamalı yeniden. Ve önümüzdeki haftayı.


Perşembe, Mart 19, 2015

Kutlama.

Kutlama modundayım blog.  O yüzden kahvem konyaklı, çikolatam üzümlü-bademli. Kendimce çok büyük işler gördüm iki gündür, ama en çok da bugün. Gözümde nasıl büyümüştü, dağlar taşlar of ki of. Hele ki bir saat içinde hallolur diye bir beklentim dahi yoktu. Kıyafet sorunuyla aynı hafta halletmiş oldum hepsini. Helal olsun bana be. Hala inanasım gelmediği için, ara ara işleri sıraladığım beyaz tahtama bakıp üstünü çizdiğim o işe bakıyorum. Sabah resmen bir işkence maddesi gibiydi. Ya haftanın başı? Sağ kalır mıyım ki diyordum. O derece. Yaptığım yogalar sağolsun.

İşin halledilmiş olması bir kutlama vesilesi tamam, fakat en çok kendime laf anlatabilmem. Telaşımı kontrol altına alabilmem. Kendi sıkıntıma gem vurabilmem. Telaştan sıklaşmaya meyilli adımları yavaşlatabilmem. Şu an geldiğim noktayı sabahtan hayal etmem. Hemen hemen hayal ettiğim kadar kolay oldu. Bir noktada ciddi bir sorun çıkabilirdi, onu da serinkanlı olabildiğim için zamanında fark edip düzelttim. Bir işe başlarken, nasıl olmasını istiyorsan, onu hayalinde canlandırmak çok şey değiştiriyor be blog. Biliyorum bin kere söyledim bunu. Ama bin kere daha söyleyebilirim. Gerçekten beyin bir pusula gibi, koordinatları girince istediğin yere götürüyor seni. Bunu taa yirmi beş sene önce keşfetsem hayat bana nasıl da basitleşirdi. Ki aslında yirmi sene olmuş bunu keşfedeli. Ama bu kadar sık kullanmazdım. Belki de doktor olmuştum beş sene erken keşfetsem. Keşfetmesem belki psikolog da olamayacaktım.

Bir de ne biliyor musun. Bugüne yazmıştım o işi ama hiç ümidim yoktu. Haftanın son gününe bırakmayayım dedim. Bugün hayatta kafamı ve kendimi toparlayamam sanıyordum. Oldu işte. Yaptım. Bitti. Ve daha hafta bitmedi. Geriye sadece evin işleri kaldı. O da basitleri. Ayın sonunda cebelleşmem gereken bir konu daha var gerçi, ama o en azından gözümde kendinden dağ olan bir madde değil.

Mutluyum be blog. Gelecekten güzel beklentilerim var. Çok güzel şeyler olacak sanki.

Ah bir de çok komik. Yarın bir televizyon çekimi için arayacaklar. Ne alaka değil mi? Komik tarafı ben tam hedeflerimi sadeleştirmek adına müziği ertelemişken,, bir arkadaşım bana bir müzik grubu buldu. Eski koro seçmeleri zamanında öğrenmişti müzik sevdamı. Şimdi ona nasıl anlatsam, hedeflerimi sadeleştirdim dün ben diye düşünürken, bugün de bu televizyon çekimi işini bulmuş. Taze haber. Bir saat filan olmadı. Kadınla çok kısa mesajlaştım. Keyifli bir proje olduğu dışında bir bilgim yok. Neyse yarın konuşuruz artık.

Şimdi biraz oyun sonu çalışayım. Çok ama çok pis yeniliyorum. Kahretsin. Şu ana kadar oyun sonu ile ilgili öğrendiğim en sağlam şey oyun sonunda şahı korkak oynatmaman gerektiği. Bir de yenilince dünyamın yıkılmasına gerek olmadığı. Oyun bu bebeğim. Yenile yenile bir gün sen de yenersin. Ne var.


Çarşamba, Mart 18, 2015

Salı günü günlüğü.

Café de Paris'nin notaları salonda uçuşuyor, dört başı mamur. Az önce İnci'deydim. Göya yarım saat oturacak sonra eve gelecektim. Ama muhabbet güzeldi, onun da şikayetçi bir hali yoktu. Kaldım.

Şimdi de kendime bir bitki çayı koydum. Tamamen uyduruk. Dolapta ne varsa. Nane, melis, tarçın, zencefil, kakule. Daha da malzeme buldum dolabın dibinde ama bunlar yeterli. Amaç sıcak bir şeyler içmek. Şöyle tadı azıcık değişik. Bu karışımı daha önce de denedim. Bana acaip şekilde Nature&Découverte'i anımsatıyor. Öğrenciyken gittiğim, sanırım Lyon'un en orijinal, en sevdiğim mağazası. İçeri girince, başka bir dünya varmış hissi yaratırdı. İsmini çevirsen: doğa ve keşif. Mesela sedir ağacından dolaplar güzel koksun diye güzel yusyuvarlak yontulmuş tahta parçaları satarlardı. Yıldız haritaları. Teleskoplar. Dünyanın neresinde gece neresinde gündüz gerçek zamanlı gösteren bir duvar panosu. Çakılar. Doğanın seslerinin kaydedildiği kasetler. Mesela şelale sesi kuş cıvıltısı. Şimdi öyle radyolar var doğrudan. Arkada da büyük bir semaver içinde bu çaydan. Parasız. İkram. Küçük kağıt bardaklar da yanda dururdu. Herkes bilmezdi. Benim aldığımı görüp de alan çok olmuştu. Hatta bir gün yaklaşık on kişiye filan servis yapmıştım. Beni orada çay servisi görevlisi filan zannetmişlerdi. Bana da doldurur musun diyen diyene. Ben de doldurmuştum. Halbuki annemin evinde misafire servis yapmazdım. O çay bana çok sağlıklı bir şey içiyormuşum hissi verirdi. Aynı yoga yapmak gibi. Bir gün orada gene birine çay doldururken "başka hiç bir yerde yok bu çaydan" demiştim. Adam da suratıma bakıp, "bu birşey değil ki, evinde de yaparsın bunun aynısını" demişti. Neden kulak asmadım ki o zaman?

Bu sabah da yoga yaptım. Yirmi dakika kendini hemen hemen hiç zorlamadan yaptığın hareketler nasıl bu kadar etkili olabilir aklım almıyor. Günüm özellikle güzel geçsin istiyorsam o günün başında yapıyorum. Yoga hocasının ders sonunda "I wish you peace, joy and happiness" demesi çok hoşuma gidiyor. (sana huzur, neşe ve mutluluk diliyorum). Sanırım söyleme şekli çok etkileyici.

Safir'in kazağının dikim kısmı bitti. Şimdi tek yakası kaldı. Onu da umarım yarına bitiririm artık. Çocuk büyüyecek kazak bitene kadar. Tek derdim o.

24 saat yetmiyor be blog. Bak daha oturasım var. Oysa saat sabah biri geçti. Bütün işleri yapayım diyorum, sonra satranca bakarım. Sonra da bu saat oluyor. Halbuki dinç kafayla bakılması lazım. Ama o zaman da yemek hazırlayamayacaktım. Örgünün sonu gelmeyecekti. Of. Haftalık plan da yaptım bugün.

Şu evi bir temelden toparlama işleri bitsin, o zaman belki de gün yetecek. Bir de bu Mart başı hep böyle bürokratik işlerle geçiyor. Yarın onun da bir kısmından kurtulacağım inşallah. Gerçi arkasından başka işler geliyor. Of.  Ama bir gün durulacak elbet. Nisan değilse Mayıs en geç.

Salı, Mart 17, 2015

Odaklanmak-pirinç salatası-çağla

Dün vazgeçmek ve odaklanmak kavramlarının bağlantısını keşfetmiştim. Bugün de hemen uygulamaya soktum. Yıllık hedeflerim bilgisayarın masaüstünde postit notlar olarak hep gözümün önünde durur. Bu sabah ilk iş, onları ayıklamaya karar verdim. Sadeleştirdim ve en elzem olanlara indirgedim. Altı tane postit üçe indi. Verdiği his: inanılmaz bir hafifleme. Basitleşme. Derlilik topluluk. Netlik. Kolaylama. Oh.

*   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *

Mutfakta ustalaştığını nasıl anlarsın? Çok güzel yemekler pişirerek mi? Olabilir. Fakat asıl ustalık bence eldeki malzemelerle lezzetli bir yemek uydurmak. Örnek. Dün akşam dışarı çıkasım ve dışardan yemek sipariş veresim yoktu. Buzdolabını açtım. Bulduğum malzemeleri sayıyorum:

 - ne zamandır dolabın köşesinde duran bir kutu mısır.
- bir gariban patates.
- bir yalnız patlıcan.
- ucundan çalınmış büyük kırmızı biber.
- son bir salatalık.

Bunlarla ne yemek yapılır? Dzzzzt. Cevap veriyorum. Pirinç salatası. Patatesi soyup küçük küçük küp olarak doğradım. Bir bardak pirinçle beraber tencerede pilav gibi pişirdim. Diğer yanda patlıcanı ortadan dörde bölüp, ince ince dilimledim ve bir tavada yağda kızarttım. Biberi ince ince doğradım. Keza salatalık. Mısırları attım içine. Limon suyu kalmıştı limon sıkacağının içinde. Zeytinyağıyla karıştırdım. Buzluktan kıyılmış dereotunu da çıkardım. Bütün olay patlıcanda. Çok basit bir pirinç salatasını çok lezzetli ve havalı bir yemeğe dönüştürüyor.

Bu akşam da daha besleyici olsun diye marketten hazır pişmiş fasulye konservesini kestim gözüme. Almadım ama olabilir. O zaman komple bir öğün olur. On beş yirmi dakikada hazır bir yemek. Artanı da saklama kabına al, evin köşesinde hazır yemek.

*   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *

Çağla mevsimi başladı. Çağla ben çocukken okulun çıkışında kese kağıdında fahiş fiyattan satılırdı. Onunla ilgili özel bir durumum var.

İlkokulda sanırım sınıfın büyük kısmı alıp yemiştik ve sınıfın o kısmı karın ağrısından dersi dinleyemez olmuştu. Öğretmen bir süre sonra durumu anladı. Zaten okul çıkışı satılan işporta yiyeceklere gıcıktı öğretmenler ve okul yönetimi. Fakat, asıl kıyamet çağlayı nasıl yediğimizi öğrenince koptu. Yeşilinin üstüne tuz serpip yiyorduk, içini de atıyorduk. Öğretmen küplere bindi. Sanki çocuğu taş toprak yiyen bir anne gibi. Biz, onun dediğine göre yanlış yiyorduk. Bademini atıp çöpünü yiyorduk. Bize böyle saçma sapan şeyleri kim öğretiyordu. Kimin aklına uyuyorduk. O yeşil yenmezdi ki. Tabii sonra karnımız ağrırdı. Öğretmen o gün bunu o kadar kesin bir uslüpla söyledi ki o günden sonra bir daha ağzıma çağla koymadım. Yeşili çok lezzetliydi oysa ama ya onun dediği gibi çöpünü yiyorduysak? Doğrusunu nereden bilecektik? Sonra o ilkokul bitti. Öbür gittiğim ortaokulun ve lisenin önünde çağla filan hiç satılmadı. Ya da ben üstüne bakmaya bile korktum. Markete de alışverişe gitmezdim. Sonra da zaten Fransa'ya gittim. Son seneler bizim burada satıldığını görüyordum fakat görmezden geliyordum.

Bugün o minnacık körpecik çağlaları görünce, tüm cesaretimi toplayıp tanıdık manava sordum: "size saçma gelebilir ama bu çağla nasıl yenir?" yerin dibine girdim sorana kadar. Halbuki manavın hiç umuru değildi.
-"abla bunun yeşilini yiyorsun."
-"içi?"
-"yoook, içi yenmez.".

Buyur. Buradan yak. Beş altı avuç attım poşete. Doya doya yedim sonra. Karnım filan da ağrımıyor. Kim bilir belki de o gün kahvaltıda bize getirilen poğaçalarda bir enayilik vardı. Yazık oldu bunca seneye.


Pazartesi, Mart 16, 2015

Vazgeçmek- yılan ve kelebek.

İşte bir gün daha akşam oldu. Sokaktan geçen arabaların gürültüsü azaldı. El ayak çekildi. Kahvemi yaptım. Başucuma koydum. Koltuğuma boylu boyunca kuruldum. Koltuk ışığı yanıyor. Ev sessiz. Müzik yok. Üstümde en yumuşağından uzun kollu penye ve penye eşofman.

Sonunda kıyafetlere karşı verdiğim savaşı kazandım. İki tane ütülenecek gömlek kaldı. Bir kaç parça da yeniden şekillenmesi gereken bluz. Kıyafetleri hızlıca ayırabilmek için üç kategori yapmıştım: çok sevdiklerim- kalacak, kesinlikle bir daha görmek istemediklerim-verilecek/atılacak, ve en problemli olan atmaya kıyamadıklarım fakat giymeye da bayılmadıklarım. Aslında dördüncü kategori de var ama onlar önceden belliydi. Geri dönüşüm kategorisi.

Birinci kategori en kolayı, hemen dolaba kaldırıldı. Problem ikinci ve üçüncü kategoriydi. Bir kere, kime vereceğim? Hepsini gözden çıkarmışım, hepsi için bunu kim ne yapsın diye düşünüp kimseye teklif edemiyorum. Önce dedim ki boşuna kafanı yorma at çöpe gitsin. Sonra içim elvermedi. Kadıköy açık gardırobu duymuştum. Oraya veririm dedim. Netten araştırdım. Biraz zahmetli. Paketleme listeleme götürme filan. Öf. İyi ne yapayım. Bir şekilde paketlerim diye düşündüm. Fakat sonra olaylar sürpriz bir şekilde gelişti. Anneme telefonda lafın arasında eski kıyafetlerimi vermeyi düşündüğümü söyledim. O da biraz sesini alçaltarak, filancaya da ayır bir kaç tane dedi. Aaaa! Bir kaç tane niye ayırayım? Seçsin, istediği onun olsun, istemediğini bıraksın. Hiç aklıma gelmedi ki! Hem bu durumda vermeye kıyamadığım fakat giymek de istemediğim el örgüsü yün kazak da onun işini görebilir! Onun eline geçecekse helal olsun o kazağı gönül rahatlığıyla veririm. Ve daha birçok şeyi. Ah en zorlayıcı kategori kendinden çözüldü mü?

Sonra o kıyafetlerin farklı kategorilere ayrıldığı fakat yatağın üstüne yığıldığı akşam, onları yataktan alıp salonda sandalyelere koltuklara dağıtmıştım. Görüntü korkunçtu ve moralimi çökertiyordu. Bir ara komşu kapıyı çaldı. Ne var ne yok diye çene çalarken, "ya ev korkunç halde verilecek kıyafetler kararsız kaldıklarım filan yığılı salona" dedim. Neyse kısa anlatayım, filancaya vermenin anlamsız olacağı, fakat kendimin özene bezene dikip bolca giyip artık pek keyif vermeyen bir bluza da komşu bayıldı mı? Ama kararsız kategorisine koymuşsun. Atacağın zaman bana verirsin dedi. Ay o kadar sevilecekse onun olsun o bluz. Sevilerek giyileceğini bileyim yeter ki. Ben zorla giyeceğim giyersem.

En problemli birkaç parçayı böylece hallettim. Hem de kendinden oldu. Sıfır çaba. Sıfır arayış. Mükemmel çözüm.

Bugün de verilecekleri bavula koyup filancaya götürdüm. Ve böylece bitti kıyafetler offff..............Kendimi eski derisinden güç bela sıyrılmış muzaffer bir yılan gibi hissediyorum.

Meğer en büyük kalem iş buymuş. Bütün diğer işlerin önünü tıkayan. Kartopu gibi kafamda büyüte büyüte dağ yaptığım. Kalan işler öyle kolay ki.

*   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *

Satranç için iki tane şahane kitap buldum: how to reassess your chess ve silman's complete endgame course. İkisi de Silman'ın. Birazdan gidip onları okuyacağım. Sonra da çok geç olmazsa bir el oynarım. 1300'de bir oyun daha aldım ama bir oyun da verdim.  Asıl demek istediğim satranç gittikçe bir tutkuya dönüşüyor. Mesela bu sabah uyandığımda yeni kitaplarımı düşününce yataktan fırlayasım geldi. İyi. Demek ki ben de bir şeye odaklanabiliyormuşum.

Odaklanmak aslında (freudyen olacak burası ama varsın olsun) bir şeylerden de vazgeçebilmek demekmiş. Yani ben bunu derste seçimler için zaten duymuştum. "Bir şey seçmek eşittir bir diğerinden vazgeçebilmek" derdi bize hocalar. Fakat odaklanabilmek de hemen hemen aynısı. Neyden vazgeçtin ki dersen. Henüz kesin karar vermediysem de şarkı bestelemek hedefimden. Çok fazla hedef hedefleri öldürüyor. Satranç bana çok keyif veriyor, taşlara bakınca bazen karnıma heyecan giriyor ve sırf sene başında şarkı da bestelemek istiyorum diye karar verdim diye bu keyfe gem vurmak saçma. Bugün onu farkettim aslında kenarından. Çok fazla kelebeğin peşinden koşuyorum. O yüzden hep bir yetişememe, hep bir tatminsizlik. Ne gerek var? Hayatım yeterince renkli zaten şu haliyle. Gözüm doysun biraz. Şarkı bestelemeyi de on sene sonra, beş sene sonra, ne bileyim başka zaman yaparım vakit bulunca. Madem halihazırda beni heyecanlandıran bir şey var. Doya doya keyfini çıkar değil mi? Yok illa hem o, hem o, hem ondan da, ama bundan da, bir de şundan, arkada da bir şey mi kaldı.

Hmm. İlginç bir yere çıktım. Düşüneyim ben bu konuyu. Sanırım büyük boy bir içsel değişim taşının üstüne daha bastım.


Cuma, Mart 13, 2015

Bahar çarpması.

Çok bitkinim. Sanırım bahar çarptı. Daha gelmeden. Akşam altı buçuktan sonra sanki biri şalterimi kapatıyor.

Bu geceki gecikmeli planım şu:

* güzel bir radyo ayarlayacağım radiotunes'dan. Muhtemelen mellow jazz.
*sonra kendime bir meyve tabağı hazırlayacağım.
*tabağı alıp orta sehpaya koyduğum satranç tahtasının önüne konuşlanacağım, yere minder atıp. Bilgisayara karşı.
*dün akşam 1300'de bilgisayarı ilk defa olarak yendim. Hem de nasıl yenmek. Ezdim resmen. Onsekiz puanlık taş aldım toplamda. Valla. Ama iki koca hata yaptı. Nasıl yaptı anlamadım. Bakalım tesadüfen mi yendim yoksa 1300'ü aştım mı hakikaten.

Yanlız var ya. Nasıl bir gurur varmış bende farkında değilim. Makineye yenilmek koymuyor da insana yenilince ağırıma gidiyor. Sırf bu yüzden insana karşı oynamıyorum. Biraz palazlanayım öyle çıkıcam ortalığa.

Haydin ben kaçtım. Uyku bastırmadan oynamak (ve yenmek :) ) istiyorum.


Perşembe, Mart 12, 2015

İş güç yorgunluk.

Bir kaç gündür günler daha verimli ve tatmin edici geçiyor. Bütün Şubat ayı boyunca sürünen işlerin bir ucundan yapmaya başladım. Kolaylamak için işleri listelemiş ve gruplandırmıştım. Fakat onlar bana ben onlara bakadurduk. Üç gün önce bütün öbür işleri erteleyip iki saatimi sadece ev işlerine ayırmaya karar verdim. Ve haftanın geri kalanında hep günün iki saatini ev işlerine ayıracaktım.

Bugün üçüncü gün ve araya daha öncelikli işler girdi. Fakat iki saat olmasa da gene de biraz o listedeki işlere el atabildim. Ve üç şey anladım. 

Birincisi, işleri bir türlü yetiştiremememin ve sürekli bir koşturmaca yaşamamın altında yatan en büyük sebep: yapılacak işin süresini hep olduğundan daha kısa hesaplamak. Kağıt üstünde 15 bilemedin 25 dakika sürer sanıyorum. Pratikte (kronometre çalıştırdım): bir saate yakın sürdü. Altı yere telefon edip hepsinden basit bir belge istemek neden o kadar uzun sürüyor? Çünkü beni tanımıyorlar, ben de onları tanımıyorum, konuyu bilmiyorlar ve belgeyi nasıl ulaştırabileceklerini konuşmak benim sandığım gibi toplamda bir dakika sürmüyor. Her bir konuşma ortalama yedi dakika sürse zaten kafadan 40 dakikayı aşıyor. Bir de üstüne beklenmedik durumlar da araya girdi mi al sana su içinde bir saat. 

İkincisi, ben bir robot değilim. Bir işten diğerine bir saniyede geçemiyorum. Arada dinlenmek gerekiyor. Kafayı bir işten alıp diğerine vermek gerekiyor ve ben bu geçiş zamanını da hesaba katmıyorum. 

Üçüncüsü daha farklı bir sebep. Ev işleri olarak farklı kategorilere bölüp listelediğim işleri yanlış bölmüşüm. Ütü masasının üstü diye yazdığım iş, hurçları da kapsıyor. Çünkü oradan çıkanların bir kısmı hurçlara yerleşecek. Oysa hurçlar için ayrı bir gün ayırmayı düşünüyordum. Hurçları açınca bu sefer dolap düzeni işine de başlamış oluyorum. Bilsem bu üçünü gruplardım. Ve aynı işin bölümleri olarak düşünür öyle girişirdim. Bir de yapıyorum yapıyorum aslında ortada bir iş yapılmamış gibi duruyor. Çünkü onca katlama düzenleme ve taşımadan sonra ütü masasının üstü gene dolu. Bu sefer hurçtan çıkan ve ütülenmeyi bekleyen gömlekler, ve ayırdığım başka kıyafetlerle. Yatmadan da yatağın üstündekileri koyacak bir yer bulmam lazım. Kadınlar bu işleri nasıl organize ediyor? Ve enerjileri nasıl yetiyor?

*   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *

Satrançta oyun sonlarına bakmaya başladım. Lucena ve Philidor'u öğrendim. En son iki şah tek piyon'da kaldım. Bunu bilmeden nereye gidiyormuşum acaba? Aslında oyun sonlarını bir öğrensem rahat elli puan artar seviyem. Çünkü 1300'de oyun ortasında, taş ve bazen pozisyon üstünlüğü elde edebiliyordum. Demek ki oyun sonum oyun ortama göre geri kalmış. 

*   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   

Dün akşam İmitation Game'i izledim. Çok beğendim. Abimler önermişti. İkinci dünya savaşı sırasında, İngiliz'ler Alman'ların haberleşme şifresini kırmaya çalışıyor. İngiltere'de ordunun görevlendirdiği bir dahi bu şifreyi kıracak makineyi tasarlamaya çalışıyor. Gerçek bir hikayeden alınmış. 

*   *   *    *   *   *   *   *   *   *   *   *   *

Yarın da gücüm yeterse kısır ve dondurma yapayım diyorum. Ah. Bu arada şahane bir şey keşfettim pinterest'te. "Diy menu planner" diye aratıyorum dünyanın dört köşesinde ev kadınları haftalık/aylık menü planlarını hangi yöntemle oluşturmuşlar, resimli örnek. Bunlara baka baka kendiminkini oluşturmak istiyorum. Biraz oradan biraz buradan fikirleri aşırıp. Bunun için yeni pano açtım.

*   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *

Safir'in kazağı da bitti sayılır. Parçaları dikmesi kaldı. Bir de yakasını biraz çalışmam lazım. Bitince resmini koyayım. 

*  *  *  *  *  *  *  *  *  *  *  *  *  *  *  *

Sabah yoga yaptım. 
O yüzden günüm daha güzel geçti. 

Şu an nasıl yorgunum anlatamam. Kimse ev kadınlığını hor görmesin valla. Daha da sadece kendime bakıyorum. 

Çarşamba, Mart 11, 2015

Yeşil.

Pazar günü abimlere yemeğe davetliydim. Yeşil de vardı (Yeşil de kim dersen yanda sağda açıklaması var). Koca delikanlı oldu. Annesi ona hamile kaldığı sıralar bende çocuk isteği tavan yapmıştı. Oyuncakçıları gezip hayal kurardım. Bebeğim olsa şimdi ona şunu alırdım, biraz daha büyüdüğünde şunu. Yolda yürürken iki tanesinin elinden tuttuğumu büyüğün de önde kendi başına yürüdüğünü hayal ederdim bazen.

Sonra bir gün Lyon'daki öğrenci evimin telefonu çaldı. Annemler. Sana güzel bir haberimiz var, abinler bebek bekliyor. Nasıl bir sevinç, çığlık, zıplama. Artık oyuncakçıları gerçek bir bebek için ziyaret edebilecektim. İşin tek boktan tarafı onun bütün bebekliği boyunca ben uzaktaydım. İlk gördüğümde üç aylıktı. Sarı kafa. Mışıl mışıl uyuyordu odasında. O kadar tatlıydı ki. Anca yazları, bir de Noel tatillerinde görebildim onun bebekliğini.

 Hiç unutmam, meşhur Fransa'nın Brezilya'yı 3-0 yenerek dünya şampiyonu olduğu sene daha konuşamıyordu. Fakat belli ki maçları izlemiş. Nereden belli onu da söyleyeceğim. Oturma odalarında televizyon açıktı, ve yanılmıyorsam dünya kupasının maskotu çıktı reklam sırasında. Yeşil, minnacık boyuyla hemen çift kişilik koltuğun üstüne tırmandı. İlk önce ne yaptığını anlamadım. Koltuğun üstünde kendini oradan oraya atıyordu. Ben, ne oldu bu çocuğa şimdi diye düşünürken, elleriyle bir top tutar gibi yapıp kendini yana attığını anladım. Kaleci!!! Kaleciyi taklit ediyordu. Maskottan dünya kupasını hatırlamış, dünya kupası-futbol-kaleci bağlantısı kurmuş henüz konuşamadığı için gösteriyordu.

Şimdi de istediğin konuyu konuş onunla. Şimdiden yaz tatilini nasıl değerlendirecek onun planlarını yapıyor. Staj yapabilir mi diye araştırmış mesela. Okulun dayatması filan değil. Kendi inisiyatifi. Helal olsun. Sonra tartışırken bazen ortaya çıkıyor, hayatın karşısında ne kadar doğru durduğunu görüp şaşırıyorum.

Kesin öbürsü de böyle olacak. Safir.

Ve şu anda onların yaşında çocuklarım olabilirdi. Ne yapalım, anne olamadıysak, anne yarısı olduk en azından. Fakat o zamanki sevgililerimden hiçbirinden çocuğum olsun istemezdim. Alıp da oturabileceğin tipler değillerdi. Muhtemelen düzgün adamlar da çıktı karşıma, fakat ben anlayamadım. Mesela tıpta, etüd odasının solunda, köşede, ders çalışan, çalışırken de bazen bana bakan gözlüklü çocuk. Çok düzgün birine benziyordu. Hem de hoştu. Fakat. Geçmiş olsun. Bor'dan yürü, dümdüz Niğde'ye.

Çok farklı şeyler anlatacağımı düşünüyordum. Bugünü. Nispeten verimli geçen günümü. Satrancı. Oyun sonlarını kesin öğrenmem gerektiğine ikna olduğumu. Çok yorulduğumu. Sütlaç ve bakla pişirdiğimi. Yemekten bu yana hiçbir şey yapacak hal kalmadığını. İnternet gelicek nesillere kalırsa, o insanların bizim tüm bunları ne sebeple yazdığımıza belki de akıl sır erdiremeyeceklerini.

Daha da yazasım var fakat yarın erkenden kalkıp önemli işler halletmem lazım. Bu hafta herhalde komple çok yorucu geçecek. Ama çok iş de bitecek.

Pazar, Mart 08, 2015

Duvar.

İçimde bir yolculuğa çıktım lafı bana çok klişe hem de anlamsız gelirdi. Oysa şu son zamanlarda yaşadığımı en güzel bu sözcükler ifade eder. İçimde bir keşif yolculuğuna çıktım ve gördüklerim beni çok şaşırtıyor. Ama keşfettiklerim öyle şahane doğa manzaraları, dağ tepe filan değil. Daha mütevazı, daha gösterişsiz. Benden başka kimsenin ilgisini çekmez muhtemelen. Bazen sadece düz bir duvar. Düz duvarın nesine şaşırıyorsun, oturup nesini anlatıyorsun dersen, sana nasıl anlatsam.

Buldum. Farz et tek göz bir kulübede yaşıyorsun. Kendini bildin bileli içindesin bu kulübenin. Bir özelliği var bu kulübenin. Bazı duvarları kale duvarı gibi, sapasağlam, içinde öte berinin kralı var, yok yok orada. Sen zaten daha çok kulübenin o zengin tarafını kullanıyorsun. Bir de kulübenin çok sefil bir köşesi var. Orayı hiç sevmiyorsun. Duvarlar paslı tenekelerden, plastik bidonların düz kısımlarından kesilip yapıştırılmış derme çatma ve döküntü. Zaten pek de yanaşmıyorsun o tarafa. Duvarın parçaları bazen düşüyor, uğraştırıyor, durmadan canını sıkıyor, ciddi bir ızdırap. Orada pek eşya da yok. Görmezden gelerek idare ediyorsun. Bir sabah aklın başına geliyor. Diyorsun ki, ben şu kral tarafındaki eşyalara bir bakayım, içinden bulduğum alet ve malzemelerle şuraya artık kendimce doğru dürüst bir duvar çıkayım, kafam da rahat etsin. Var mıdır orada o alet edevat malzeme? Bugüne kadar hiç kendine bu soruyu sormamışsın. Biraz bakınıyorsun. Var. Onca zaman bunu neden düşünemedim diye yanıyorsun. O arada sefil tarafın duvarının parçaları düşmeye devam ediyor. Sen de yerine koymaya uğraşacağına, bırakıyorsun olduğu gibi. Ertesi gün başka bir parça düşüyor. Onu da kaldırmıyorsun. Yavaş yavaş sefil tarafın duvarı aşağı inmeye başlıyor fakat canın sıkılmıyor buna artık. Hepsi kendinden insin diye beklerken, çok şaşırtıcı bir şey oluyor. O sefil duvarda açılan boşluktan bakınca ardında başka bir duvar olduğunu keşfediyorsun. Diğerleri kadar sağlam bir duvar. Aynı malzemeden yapılmış. Senin ellerinle yapabileceğinden bin kat daha sağlam ve hazırda. Sadece arada mesafe var. Başka bir bölme! Aslında kulübe diye yaşadığın yer, bunca zamandır sapasağlam iki göz evmiş. Elindeki malzemelere de gerek kalmıyor, duvar çıkacağım diye uğraşmaya da. Seviniyorsun. Ertesi gün kalkıyorsun yeni bölmenin oraya gidiyorsun sevinçle ve o da ne. Yeni duvarın sağında bir kapı. Kapıyı açınca yeni bir bölme. Kulübe diye bunca zaman gayet de güzel yaşadığın yer aslında ihtiyacından daha büyük ve zengin bir saray. Ve daha da bütün odalarını gezemedin.

İşte böyle blog. İçsel değişim deyip durduğumu sonunda biraz tarif edebildim. Edemem sanıyordum. Kim ne yapsın bunu şimdi bilmiyorum. Sadece anlatmak istedim. Şaşkınım. Çok şaşkın.

Bu arada rating'imi o sitedeki problem puanlarından ölçmekten vazgeçtim. İkinci bir doğru hamlemi daha yanlış sayıp 30 küsur puanımı daha kırdı. Seviyemin ilerlediğinden eminim. Çünkü yedinci seviyede daha ilk hamlelerde ezilirdim, şimdi rahat rahat kafa tutabiliyorum.



Perşembe, Mart 05, 2015

Salata- PK- Satranç.

Kafam karman çorman. Anlatasım var ama toparlayasım yok. Böyle, dağınık eve misafir çağırmışım gibi hissediyorum şu an.

Belki toparlanırım diye saatlik odaklanma dosyasını bile açtım öğleden sonra, çünkü ne zamandır böyleyim bilmiyorum. Önümdeki saat neye odaklanayım onu yazdığım bir metin dosyam var. Tarih atıyorum başına sonra saat. Verimli günlerden kalma. Bugün pek bir işe yaramadı. Sadece akşam yemeğini tam sevdiğim saatte yedim. Öbür türlü sarkıyor da sarkıyor. Nefret ediyorum sonra kendimden ve o günden. Evet bak, yazarken fark ettim.

Çok şahane bir tarif keşfettim yalnız. Hem acaip besleyici, hem diyet, hem tadı nefis. Az zeytinyağlı sade makarna yaptım yanına. Çok güzel tok tuttu. Normalde makarna benim midemi tutmaz. İki saat filan sonra deli gibi acıktırır. Sanki yememişim gibi. Anca yanına et yersem tutar. Bu sefer tavuk yapmıştım, fakat tavuk azıcık eskiydi. Güvenemedim. Bir lokma aldım, beğenmedim, ayırdım tavuğu. Salatayla yedim. Tarif körpe ıspanak salatası. Günün çorbası'nın tarifi. Ben onunki kadar körpesini bulamadım fakat gene de nefis oldu. Benim buralarda kuzu ıspanak diye satılıyor. Ispanak asıl çiğ güzelmiş yahu. Gerçi ben kavurmasına da bayılıyorum ya yoğurtla. Postta iki tarif var, ben tulum peynirli ve cevizlisini yaptım. (oooh gelsin kalsiyum, folat, omega 3, demir, C vitamini) Yarın da kalanıyla ikinci tarifi deneyecem. Sırf bu tarif uğruna çıktım bugün salata kurutucusu aldım. Değdi ama. Sık sık yapmalı.

******

Dün akşam üstü, İnci aradı. Senin oralardayım bir kahve içelim mi dedi. Ben de dedim ki tamam içelim, bana gel istersen. Sonra bir de baktık ki ikimiz de hemen değil ancak bir saat sonra müsaitiz. Tamam. Ama o da yemek saati. Tamam. O zaman ne yaptım? Hoooop atladım köşedeki fırına, ekmek hamuru. Öbür malzemeler vardı hep evde. Hoop geri geldim. Bir gün önceden çok merak ettiğim filmim de hazırdı. Ooo şahane! Pizza ve film gecesi, bu sefer arkadaşlı -muhabbetli. Daha ne isterim.

İnci hala kahveye diye geliyor. Geldiğinde İnci dedim, sana gecenin programını açıklıyorum, böyle böyle, pizza on beş dakikada hazır, film de dünden hazır bir Hint filmi, ama öyle hint filmi diye hemen burun kıvırma, tavsiye film, ona göre. Uyar mı? Uyar! Valla muhabbetin dibini bula bula pizzayı fırına attık, sonra da Kıyılar Mutedil'in tavsiye ettiği, kendi deyişiyle masal tadında ama gerçekçi, biraz çocuksu, çokça romantik, az müzikal, çok sıcak, PK isimli filmin başına kurulduk. (Burada parantez açıyorum, bu sefer film hakkında hiç tereddüt etmedim, anlatılan tarzların karışımından seveceğim bir film olduğunu biliyordum. Bir de elbet, Hector'u tavsiye etmiş birinin önerisi.)

 P.K. aslında gayet hafif bir tonda, gayet ortalığı birbirine katabilecek hassas bir konuyu başarılı bir senaryo ve görsel açıdan gayet de doyurucu bir şekilde ele almış. Yalnız filmi bir kereden izleyemedik çünkü üstüne konuşmak istedik. Şurası ne kadar incelikli, şurada argümanlar ne kadar sağlam, şurada nasıl da iyi kotarmışlar senaryoyu diye diye. Bazen filmi geri aldık, konuştuğumuz yerleri kaçırdık diye. Bazen de bildiğin durdurup üstüne yarım saat filan konuştuk. Bazı komiklikler biraz kaba saba ama gene de kıkırdaya kıkırdaya güldük. Hintçedeki türkçe lafları bulup çıkardık. Hatta Hintçe'nin bazen ermenice ile de ortak sözleri varmış: hazar mesela. Altyazıdan takip ettim hintçede bin (sayı) demek. Ermenicesi de aynı.

Ben çok eğlendim, filmi de çok beğendim. İnci de çok beğendi. Kızkardeşine ve bir arkadaşına da izletmek istediğini söyledi. Teşekkürler Mithad bu şahane tavsiye için.

*****

Bu gece abimle telefonda konuşurken satranca geldi konu. Açılış, oyun ortası ve oyun sonlarını bilmen lazım dedi bana. Bilmiş bilmiş "oyun sonlarını biliyorum ben" dedim. Amanın bir de ortaya ne çıksın? O benim bildiğim ta başıymış. Onun kaç bin ilerisi varmış. Eöööööğğğ. İyi ki bunu bana erkenden söyledi. Yoksa bir yere varamayacaktım. Çalışıp çalışıp en sonda salakça teslim olacaktım. Bir de dedim ki, o kadar problem çözüyorum hala puanım 1300'den ileri gitmiyor! Anlayışla gülümseyerek "daha yeni başladın sen" dedi. Yol gösteren birinin olması güzel şey be blog. Ben hemen hemen her şeyi tek başıma el yordamıyla öğrendim hep şu dünyada lanet olsun. Yok lanet olmasın geri alıyorum. Çok şükür tek başıma da öğrenebildim.

Salı, Mart 03, 2015

Mart başı uğraşları.

Derin düşüncelerdeyim kaç gündür blog. Birazı içsel değişimlerin sonucu, birazı hala o söyleşinin etkisi.

Satrançta bile yeni bir boyut keşfettim. Çoğunlukla problem çözüyorum. Çok sardığında her gün, ama bir süredir daha seyrek, yine de asgari haftada bir defa sekiz dokuz problem çözüyorum.

İki gece evvel normalde beynimde düz seyreden düşünceler, aniden görmediğim bir virajı aldı. Problemi bir bakışta çözdüm, ah kolaymış bu, ama güzelmiş, sevdim diye düşünürken site "taktik hatalı" diye karar verip puanımı kırdı. Herhalde daha da güzel bir hamle var ama daha güzeli ne olacak, anca mat ediyorsa. Çünkü vezirini aldım lokum gibi, piyon onu koruyormuş gibi görünüyor ama benim vezirimi alamaz çünkü arkasında Şah var, o pozisyonda açmazda kalıyor. Gitti dağ gibi veziri siyahın, b.k yoluna afedersin.

Sonra sitenin çözümüne baktım neymiş diye. Yok. Üzgünüm Leyla. Kesinlikle benim hamlem daha iyi. Ben veziri doğrudan alabilirken, onların önerdiği hamleyle başka yerden şah çekip veziri dolaylı yoldan istiyor. İstiyor ama daha. Bir sonraki hamlede alacak. Hem de alırken fili vereceğini sanıyor. Hatta belki de verecek. Çünkü Şah başka yere giderse piyon açmazdan çıkar ve fili alır.

Demek istediğim, satranca bakışım değişti. Sanırım bir aşama atladım ve çok zevkli bir yere geldim. Görünenin ötesini düşünebilmek. Bariz bir engelin aslında etraflıca düşününce, bazen kaybolduğunu, bazen de bir fırsat olduğunu keşfetmek. Satranca böyle bakınca çok başka bir oyun oluyor. Çok bariz olanı bile sorgulatıyor sana.
- Oraya gidemem.
-Peki, gittiğini düşün? Sonra ne olabilir?
-Onu alamam.
-Aldığını düşün.
- Ah! Alabilirmişim!

Aslında birçok engel kafamızda.

Fakat hala puanım 1300'ü aşamıyor. En azından problem çözerken. Ama devam edeceğim. Sevdim. Bir gün abimin seviyesine gelmek isterim. Ama olur mu acaba?

Bu arada 2015'in üçüncü ayına girdiğimize inanamıyorum.

Ve sanki bu sene her seneden daha evvel insanlar kışın ortasında baharın yaklaştığını söylüyorlar. Sert bir kıştı. Belki ondan. Hava durumundan değilse de.

Bu arada çoktandır duyurmak istediğim ve birincisini bloga o sırada ara verdiğim için duyuramadığım bir yaratıcı yazarlık kursu başlıyor Istanbul'lu yazar adayları için. En beğendiğim yazarlardan Hikmet Hükümenoğlu'nun, bizzat kendisi hayatbilgisi.co aracılığıyla 10 Mart 2015'te başlayacak 28 Nisan 2015'te bitecek, toplamda 8 hafta boyunca, Salı akşamları saat 19:00 ile 21:30 arası yaratıcı yazarlık dersi veriyor. Mekan: Asmalımescit, Beyoğlu, Istanbul. Ayrıntıları şu linkte bulabilirsin.

Yazarlığa ara vermeseydim... Kimbilir ne şahane geçecek dersler. Ve derse gelen insanlar da ne şahanedir. İçimden gidiyor.

Bir de yazarlıkla çok alakasız ama başka bir kurs vardı bir günlük. Zeytinburnu Şifalı Otlar bahçesinin verdiği şifalı otlar yetiştirmek için bir kurs. Tam o karlı güne denk gelmişti. İyi ki yazılmamışım. Bu iş projesinden dolayı yazılmamıştım aslında çok fazla dağılıyorum diye. Ama aklım kaldı.

Diğer yandan coursera'nın bütün kurslarını yarım bıraktım. Yetişemiyorum. Ve nasıl güzel kurslardı anlatamam. Bir tanesi klasik müziğe giriş, bir tanesi şarkı besteleme, bir tanesi gamification denen ve şu an ne olduğunu anlatmaya çok üşendiğim. Klasik müziğin iki haftasını bitirdim. Şarkı bestelemenin ilk videosuna baktım. Gamification'un sayfasına bile uğramadım. Pöf. Neyse nasılsa kayıtlı olduğum için istediğim zaman gidip bakabilirim.

Boyhood'da Ethan Hawke artık büyümüş ve yeni yeni fotoğrafa sarmış oğlu hakkında diyor ki "bir şeye odaklanabildiği için seviniyorum." Çok imrendim. Belki benim de annem-babam odaklanabilmeyi bir erdem olarak kabul etseymiş...

Neyse kazık kadar oldum artık kendim bakıcam ne erdem ne değil.

Pazar, Mart 01, 2015

Değişik (2) (bu seferki harbi)

Asıl değişik gün dündü blog. Sıradışı, derin, besleyici, düşündürücü. Evvelsi gün Dulcinea haber verdi. "Orhan Pamuk ile söyleşi ve imza günü varmış, gidelim mi?"
"Kesin gidelim Dulcinea." Yerini saatini öğrendik. Orada buluşmak üzere sözleştik.

Daha evvelden youtube'dan bütün röportajlarını dinlemişliğim var. Yeni kitabını da hala okumadım. İşte geçen akşam apar topar kitapçıya girip satın aldım ya. İmzalatmak içindi. Giderken beni işin sadece imza kısmı ilgilendiriyordu. Söyleşi biraz mecburiyetten katlanacağım bir bölüm gibiydi. Nasılsa yeni ne söyleyecek ki, kitaptan da spoiler verirler şimdi diye düşünüyordum. Neyse boşver iki laf dinleriz zaman geçer.



Yanılmışım. Televizyondan (ya da youtube'dan) edindiğim izlenimlerimin hepsi yerle bir oldu. Bir kere çok zeki bir adammış. Söyleşinin orasından burasından fışkırıyordu zekası. Dulcinea ile beraber gelen arkadaşları da söyledi bunu. Gerçekten çok çarpıcıydı zekası. Ayrıca da çok komik bir adammış. Bunu da hiç bugüne kadar anlamamışım. Salak televizyoncular. Adamın en belirgin özelliklerini kırpıp kırpıp kuşa çevirmişler.

Tabii yıllardır röportaj vermekten artık soruları ezberlemiş. Ve sırf o yüzden karşısında ezilip büzülen, söyleşiyi yapmaktan yükümlü adamın yerinde olmadığım için şükrettim halime. Bir sorunun sıradanlığıyla basbaya dalga geçti, ve pek hoş gelmedi bana. Soruyu da hatırlamıyorum. Belki de kitaplarının içinde en çok beğendiği hangisi sorusuydu. Evet sıradan olabilir, ama zor yani yeni soru bulmak. Sıkılmayıver.

Fakat sonra, söyleşinin sonlarıydı, söyleşiyi yapan başka bir soru sordu. "Yazmak size ne öğretti?" dedi. Orhan Pamuk uzun uzun, araştırma yapmaktan, bir kitabı yazmaya başlamadan ne kadar uzun süre araştırdığından, hatta artık imkanları elverdiği için araştırma yardımcıları olduğundan bahsetti. Bazen sırf araştırması ilgi çekici olduğu için bir kitabı yazmayı seçtiğinden uzun ve keyifli bir şekilde bahsetti. Benim adım Kırmızı'yı yazarken tarihi kitaplar, son kitap için sayısız söyleşiler, Cevdet Bey ve oğulları için babasının Teknik Üniversite'den arkadaşı olan hocalarla yapılan, bugün belge niteliğinde söyleşiler, şunlar bunlar. Bu cevabın bir kısmını orada burada okumuş ya da dinlemiştim. Fakat söyleşiyi yapan kişi ipin ucunu bırakmadı. "Peki ama tüm bunlar size ne öğretti? " Orhan Pamuk ilk başta, "öf anlattık ya işte on saat" gibisinden bunalma belirtileri gösterdi fakat söyleşiyi yapan "bunların tamamından, yani yazı yazmaktan ne öğrendiniz?" diye üsteledi. Orhan Pamuk, tam patlamak üzereydi ki, bir anda çok daha düşük bir perdeden: "alçakgönüllü olmayı" dedi ve koca salonda birden kıyamet gibi bir alkış koptu. "Bildiğimi uygulayabiliyor muyum onu bilmiyorum" diye ekledi.

Çok güzel cevap be...Bilgi ve bilgelik. Bilgiden bilgeliğe geçiş. Çok şıktı, çok hoştu, ve yeniydi. Çok beğendim.

Sonra söyleşi bitti ve koca salon dışarı çıkıp imza için sıraya girdi. Eheh. Biz kaldık mı sonlara? Git git git sıranın ucunu bulama. Git git bulama. Neyse en sonunda sıranın en uçta dönüp kıvrıldığı yerde bizden hızlı hareket etmiş olan Dulcinea'nın arkadaşlarını bulduk. Dulcinea, Dulcinea'nın kurstan arkadaşı, onun kızkardeşi ve onun ev arkadaşı. Beşimiz. Zaman zaman dedikodu, zaman zaman söyleşide konuşulanlar, derin muhabbetlerle bir buçuk saat sıranın bize gelmesini bekledik. Karizma mesela doğuştan mıdır? Sonradan edinilebilir mi? İmaj danışmanları düz adamı karizmatik adama dönüştürebilir mi? Söyleşinin kendi kadar keyifli geldi bana bu muhabbet. Vardığımızda Orhan Pamuk kibarca, beklediğimiz için teşekkür etti kitapları imzalarken. Hayatımda imzalattığım ikinci kitap. Birincisi Hakan Günday.

Sonra kızlarla kendimizi bir lokantaya attık Kadıköy'de. Saat altıya filan geliyordu ve hepimiz on iki'den beri yollardaydık ve açtık. Sonra kızlar konsere gittiler, Dulcinea ve ben evlere dağıldık. Bitik haldeydik yoksa bırakmazdık birbirimizi. Özellikle ben bitik haldeydim. Hala da toparlanmış değilim.

Bugün de Bella ile buluşacaktık. Ama iptal etmek zorunda kaldım. Fırıl fırıl başdönmesi. Geçer herhalde. Geçmek zorunda. Eninde sonunda.