Cumartesi, Şubat 28, 2015

Değişik (çok da değil).

Gecenin içinden merhaba sevgili okurum. Nasıl aynı bir radyo spikeri havası oldu mu? Bir gün o işe de mi soyunsam? Nasılsa podcast denen bir olay var artık. Kaç kişi dinler acaba? Ay bir de konuşmak benim hep zayıf yönüm olmuştur. Ketumluk iliklerime işlemiş. Yazmak çok başka. Bir de sesimi duymaktan nefret ediyorum. Ama iletişim benim olayım ya...Şöyle tematik bir radyo programı yakışır valla. Goodmorning Istanbul. Goodmorning dünya.

Bugün farklı bir gün olsun istedim. Sabah dünden bir saat daha erken kalktım kendimden. Ki çalışmayan bir insan için oldukça erken bir saat. Koltuğun kılıfları kurumuştu onları minderlere geçirdim. Sonra koca koltuğu çekip altında biriken tozları aldım. Koltuğun altından çıkanları görsen tozların dışında. Aslında öyle bir müze olsa. Herkes koltuğunun altına kaçmış da temizlik yaparken bulmuşlarını alıp o müzeye verse, ilginç olmaz mı? Terlik teki, boş plastik bisküvi ambalajı, tornavida, doğadan ıhlamur bal şekeri kutusu, şam fıstığı kabuğu, bir topak sarmal beyaz lacivert yün. Ya da sanal bir müze olabilir bu. Herkes resmini çekip eklese? Mesela Hindistan'daki bir evin koltuğunun altı ile, İsveç'teki bir evin koltuğunun altındakileri harita üstünden bir tıkla görsen.

Fakat misler gibi oldu koltuğum. Sonra kurutma askısını kaldırdım. Kurutma askısı bir odayı tamamen kaplıyor o kapanınca ev çok ferahlıyor. O ferahlığın üstüne buzdolabını açtım ki bir ferahlık denizinde daha yüzeyim. Nitekim üç dört kulaç da orada attım.

Sonra bir ara öğlen oldu ve acıktım.  Akşamdan da bir filmim vardı hazır, çok da merak ediyordum. Kıyılar mutedil'in tavsiyesi. Film izlemek için akşam olmasına gerek olmadığına karar verdim. Kalmış hazır ekmek hamurundan şahane bir pizza hazırladım önce. Toplam 15 dakikada hazırdı. Domino's'un karşısına dükkan açıcam valla. Filmi izlemeden biraz çekincedeydim aslında. Film beğenisi dünyanın en kişisel olaylarından biri. Ama Leon'la yan yana konmuştu. Bir film kolay kolay Leon'un yanına konmaz, koyanı tanımama hiç gerek yok. Diğer yanda çürük domates puanı fazla düşüktü. Ulan dedim. İster misin düşük bütçeli biraz zırıl zırıl yüzeysel bir film olsun. Ama Leon...Sonra imdb'yi filan açtım. O da ikna edemedi. En son tanıtım videosunu açtım. Bu kadar çekindim yani. Tanıtım videosunun birinci dakikasında dedim bu benim filmim. Gerisini izleyip filmin sahnelerini görmek ve sürprizini bozmak istemiyorum diye kestim tanıtımı.

Hector'a bayıldım. Sanırım moralim bozuldukça tekrar tekrar izleyeceğim ender filmlerden biri olacak. Aslında elinde kalem kağıtla not alarak izlemek lazım filmi. Vallahi güzel film. Aslında biraz hoş festival filmi havası uyandırdı bende. Belki de Istanbul festivalinde gösterime girmiştir. Bilemiycem. Bazı yerlerde çok yüksek desibelde kahkaha attırmışlığı var diyeyim. Özellikle fransızlara güzel giydirmişler bir yerinde. Ama galiba bunda başroldeki adamın İngiliz olmasının rolü var.

Sonra akşam oldu. Evde durmak istemedim. Orhan Pamuk'un son kitabını almam gerekiyordu. Yakınımdaki kitapçının kapanış saatlerine baktım. Yetişebilinir. Takım taklavat herşeyi yanıma aldım (laptop ve şarjı, mobil internet ve şarjı, telefon). Yollara düştüm. Kitapçı kapanmadan üç dakika önce dükkana girdim. Otuz saniyede kitabı alıp çıktım. Oradan buraya geldim. Plan oydu. Blogu dışarda yazmak. Değişik gün olacak ya. E Himalaya'lara tırmanacak halim yok, benim değişik günüm anca bu kadar. Rahat geniş koltuklu, evimin en yakınındaki kafe.

Burası ilginç bir yer. Sokağa bakan cam pencereleri var ve on dakika içinde, şortunun altına otelde verilen beyaz incecik terlikleri çorapsız çıplak ayaklarına giymiş, sokakta geniş geniş dolaşan bir adam (dışarısı 10 derece filan), çok meşhur bir tiyatro duayeni, ve eski sevgililerimden birini gördüm. Ayrıca kafenin yeni garsonu da Eylül ayında koro seçmelerinde ben şarkımı icra ederken gülmesi gelen koro şefinin ikizi sanki. Sadece ondan daha saygılı. Neyyyyyyse.

Öyle yani. Mutluymuşum ben blog. Filmden bunu anladım. Gerçi biraz biliyordum. Bataklık kıvamlı depresyondan geldiğim yere bak. Bunu bana 2005'te o bunalımlı satırları yazarken deseydin, ne derdim acaba? Cam kürede gördüm sen mutlu bir insan olacaksın. İnanmazdım muhtemelen. İnanmazdım ki. Bende mutluluk geni eksik sanıyordum.

Evet kafe kapattı en nihayetinde.

Bu gecelik bu kadar. İyi geceler Türkiye. İyi geceler Dünya.


Perşembe, Şubat 26, 2015

Kendime bir mutluluk masalı.

Dün gece çok keyifsizdim blog. Kafam hiçbir entelektüel etkinlik kaldıracak halde değildi. Hiçbir uyaran istemedim. Hatta en hafifinden meditasyon müziği ve hatta tütsü kokusu bile. Tepemdeki seyyar ışığı da söndürdüm. Ne yazıp açılmak, ne düşünüp bulmak. Hiçbir şey. Öylece koltuğa büzüldüm. Zamanın kendi kendine geçmesini bekledim.

Sonra saat gece yarısına gelince yatağa yattım. Bütün kaslarım kasılmıştı. Gözlerimi kapattım ve o mucizevi soruyu sordum kendime, uykuya dalmak ve daha güzel bir güne uyanmak için.

"Şu an mutlu olmam için ne gerekli?" 

Lambadan cin çıktı diyelim, ne dilerdim? O kadar etkili bir soru ki bu. Kaç kere hayatımı kurtardı. Dileğimi düşünürken kaslarım saniyesinde gevşedi. Yüzüme hafif bir tebessüm yerleşti. Her zaman işe yarıyor. "Beni mutsuz eden ne" diye sorma yalnız. İkisi farklı. Aynı kapıya çıkıyormuş gibi oysa, öyle değil mi? Bak, bir birini sor kendine, sonra vücudunun tepkisine kulak kabart, bir de ötekini. Hemen ne kadar farklı olduklarını anlarsın. Neden farklı ben söyliyim. "Beni mutsuz eden ne?" dediğinde sorunu düşünüyorsun. "Şu an mutlu olmam için ne lazım?" dediğinde çözümü. Biri sorun odaklı diğeri çözüm. İkinci soru birinciyi zaten kapsıyor da ötesine götürüyor seni aslında. 

Dilek dilemek bedava. İçinden en çok geçeni dile. Ve sonra hayal etmeye başla. Dileğine kavuştuğunu hayal et. Ama nasıl olur, imkansız filan. Onları düşünme. Rüya saati zaten. Yataktasın. Gerçekleri ve mantığı kapının dışında bırakıyorsun. Henüz uyanıkken güzel bir rüya hayal etmiş oluyorsun. O da uykuyu çağırıyor. Aslında zaten Freud der ki "rüyalar uykunun bekçisidir". Yani rüyanın işlevlerinden biri uykunun devamlılığını sağlamak. Bence cuk oturuyor. Sadece işlemi tersten almış oluyorsun. Uyuyabilmek için güzel bir rüya görmek. Zaten çocuklara uyumadan masal anlatmazlar mı? 

Evin gözümde en çok büyüyen işini geçen gün hallettiğime göre (buzdolabı), artık diğer kalemlere geçebilirim. Biraz günlük plan yapayım. Bugün iş yapma modundayım.


Salı, Şubat 24, 2015

Edebiyat hayata nasıl güzellik katar?

Ay ne uzun gündü. İyi ki akşam oldu.

Café de Paris'i açtım gene. Akşam yemeği yemedim. Çünkü altı buçuk da bitter çikolatalı tost yaptım kendime hayvan kadar çikolatayla ayıptır söylemesi. Ay ama gene olsun gene yapacağım. Sadece daha az çikolata koyacağım. Şimdi de bira açacağım kendime. Belki mısır da patlatırım. Hatta patlatayım anca hazır olur.

Kafam kazan gibi. Dün geceki sıkıntı postundan sonra açtım bu radyoyu, bira da açtım. Çerezi de koydum. Böyle evde bir club havası. Sonra da çektim sandalyeleri buzdolabının raflarını boşalttım birer birer. İki rafın arasında, gittim biraz dans, bir yudum bira, bir avuç mısır cipsi. İki torba çöp çıktı. Nasıl hafifledim. Bittiğinde on gündür ötelediğim iş ve vicdanda ceza diye şişen faiziyle beraber ruhumdan bir işi defetmenin hafifliği: paha biçilemez.

Sonra uykum gelmeden girdim yatağa, gözlüğü taktım. Şairin romanı'nı seçtim okumak için. Ay güzel yazılmış yazı da başka oluyor. Az okudum ama güzeldi. Yağ gibi kaydı beynimde. Üçüncü sayfasında uykum geldi. Saat ikiye geliyordu.

Sabah bir uyandım. Sandım ki gece yattığımın üstünden iki sene geçmiş. Öyle derin bir uyku.

Sonra telefonlar. Hazırlıklar. Yollara dökülmeler. Yol sormalar. Bulmalar. İşler, meşgaleler. Beklemeler. Telefonlar. Belgeler. Daha da beklemeler. Memurlar. Laf anlatmalar. Laf anlamaya çalışmalar. Israr etmeler. İşlerin aniden farklı bir yönde gelişmesi. Ulan!!! İyi ki'ler. Fotokopiler. Tekrar telefonlar. Sokağa çıkmalar. Çekmeyen internetler. Kilitlenen telefonlar. Soğukkanlı kalmaya çalışmalar. Hallolacak nasılsa telkinleri.

Sokakta telefonla cebelleşirken, ötemde, sağımda, tarihi bir binanın dev girişinde, kısa boylu şişman bir adam bir restoranın çığırtkanlığını yapıyordu.

-Teras katı restoranımıza buyurun. Manzaralı restoranımıza buyurun.

Esasında bir yere otursam. Oturarak halletsem. Bir çay filan da içsem. Sakinlerim.

-Teras katında restoranımız. Manzaralı, buyurun.

Şairin Romanı'nda ne güzel diyordu dün gece:

Yaşadığı anı derinleştirdi, uzattı, tadına vardı. Ne tuhaf! İnsanoğlunun yaşamda en geç keşfettiği şey şimdiki zamandı. 
 Şimdiki zaman. Sirkeci. Gökyüzünde pırıl pırıl kış güneşi. Eminönü, benim için Istanbul'un özü. Damıtsan asla azalmayacak, eksilmeyecek kısmı. Şu büfe çok çirkin. Oraya oturmak istemiyorum.

- Teras katı...manzara...restoran...

Yanaştım çığırtkana.

- Restoranda çay içilebiliyor mu? Yani sadece çay?
-Tabii efendim, ne demek, buyurun, asansörle çıkabilirsiniz.

Çıktım. Galata kulesinin ve köprüsünün daha da batısından Boğaz köprüsüne kadar uzanan bir manzara. Bir çay söyledim. Hiç burun kıvırmadılar. Hem de restoranın bir masa dışında boş olmasına rağmen. Asansörde çıkarken zaten, kilitli internet çekmeye başlamıştı. Hayat işte. Böyle bir şey. Gülümsedim.

Sorumluluklarımı bitirdim. Son telefonları ettim. Ağbim "bu işler de senin başına patladı" dedi. Ay dedim. Boşver. Ben kendime manzaralı şahane bir yer buldum çay içiyorum şimdi keyifli keyifli. Hem benim de işim. O zaman dedi, Mısır Çarşısı'na da uğra. Ah şahane fikir. Çoktandır gitmiyordum. Baktım saate. Haydi dedim. Buraya kurulmuşken birşeyler de yiyeyim. Hak ettim o kadarını. Çay diye çıktığım restoranda öğlen yemeği de yedim. Sonra doğru Mısır Çarşısı'na cila niyetine. Biraz havasını kokladım. Biraz lokum aldım. Sırf alışveriş yapmış olmak için. Sırf kendimi şımartmak için.

Sonra eve geldim işte. İlk iş buzdolabını açtım. Akşamdan topladığım gibi duruyor mu diye. Duruyordu. İyi dedim güzel. Kapattım. Şu leş gibi yorgunluğu üstümden atmak için hemen duşa girdim.

Öyle işte. Duş da acaip iyi geldi. Birazdan yatarım herhalde. Yorgunluğun büyük kısmı gece geç yatıp sabah erken kalkmış olmaktan. Bu gece çok gece kalmayayım bari.

İyi geceler küçük Joe.



Pazartesi, Şubat 23, 2015

Sıkıntı.

Sıkıntılıyım blog. Bak yirmi dört saat içinde bu üçüncü post. Hani içinden geldikçe yaz dediler ya bana. Yazıyorum ben de.

Ailenin angarya işleriyle uğraşıyorum sabahtan beridir. Artık gelenek oldu. Her sene Şubat ayında bir gereksiz iş gelip yakama yapışıyor.

 O kadar gerildim ki kaç gündür, dedim günü kurtarsa kurtarsa yoga kurtarır. Serdim örtümü. Yaktım tütsümü. Arada sessize aldığım telefonumun inatla titreme yoluyla yirmi dakikalık yogamı iki kere bölmesine rağmen çok iyi geldi.

Aslında dışarı çıkıp bir hava alsam. Açılır mıyım? Gitmek istediğim hiç bir yer yok. Istanbul'dan çok sıkıldım.

Ay buraya yazmak da açmadı. Gidip başka bir yol bulayım.

Nadine.

Saat sabahın ikisine geliyor. Birazdan dişlerimi fırçalayıp, kendime bir kitap seçeceğim. Antabus ya da Şairin Romanı. Kitap okuma modundayım. Aslında niyetim biraz içki biraz çerez koyup Oscar törenlerini seyretmekti ama yayın haklarını Digiturk almış. Boşver daha iyi. Zaten bir Boyhood'u, bir de Whiplash'ı izlemiştim. İkisini de öve öve bitiremediler, bir reklam bir ballandırmadır durmadı arkadaş. Ben hiç de o kadar bayılmadım. Geriye kalan adayların da adını bile bilmiyorum. Sadece yardımcı kadın oyuncu o boyhood'un ablası alsın istiyorum. Özellikle çocukkenki performansı için ama öbür adayları bilmeyince böylesi de saçma oluyor.
Diyeceğim bunlar değildi ki. Ben bir önceki yazıdan sonra filan epey iş gördüm. Buraya kadar iyi. Fakat sonra Nadine'den bir mail aldım, bütün moralim altüst oldu. Zor bir ilişkiyi bitirmiş. Nadine benim çocukluk arkadaşım. Yurtdışında yaşıyor. Çoktandır haberleşmiyorduk. Çok üzüldüm. Hem kendisi hem yüreği çok güzel bir insan. İşin kötüsü boktan bir ilişki yaşamış olan bir tek o değil çocukluk arkadaşlarımın içinden. Neden bu kızların bahtına böyle adamlar düşüyor ki? O kadar da tatlı insanlar ki...Daha mailine cevap yazmadım. Evlilikten çok korkuyorum blog. Zaten bu saate kadar evlenmiş olmamamdan belli değil mi.
Neyse ben gidip dişlerimi fırçalayıp yatayım.

Pazar, Şubat 22, 2015

İş, güç ve dünya halleri.

Bir Pazar akşamüstünden merhaba sevgili okurum.

Evde orada burada ışıklar yanıyor. Salonda sehpa ve kablolar koltuğun üstünde duruyor. Radyo açık. Yerler ıslak. Kurumasını bekliyorum. Temizlik yaptım. Bana bu kadar iş yapmış hissi veren şey çok az. Bunu anlamayıp "neden kadın tutmuyorsun" diyen insanlar hayatımda çok uzun süre barınamıyor. Ayrıca yardımcı tutmayı ben senden mi öğrenicem? Kendi başıma akıl edemez miyim istesem?

Kaç gündür içsel durum dinamiklerinden ev işlerini gene salladım. Dün bu yüzden kendime çok ama çok kızarken yakaladım. O yüzden bugün en az bir iş yapmış olmak çok önemliydi. Oysa ne listeler, ne gruplamalar yapmıştım. Neyse işte. Bir ucundan tuttum bugün. Yerler tam kurusun başka işler de yapıcam umarım.

İş projesi kafamda olduğu gibi duruyor. Eksildiği filan yok yani. Ki ben yeni bir fikrin verdiği coşkunun beni biraz gaza getirebilme ihtimalini göz önünde bulundurmuştum. Olur ya. İnsan bazen bir fikri çok parlak bulup, ertesi gün "ya ben bunun nesini bu kadar" filan. Ama çok çalışmam lazım. Onu peşin söyleyeyim. Öyle bedava yok.

Safir'in kazağının son kolu kaldı. Başladım yani kola. Ama hiç örgü öresim yok şu günlerde. Oysa iki günde bitecek. Kış bitmeden yapsam yetiştirsem, ne var? Patiğin teki de kaldı. Şimdi başka model buldum. O daha da güzel. Tam terlik gibi. Altına keçe filan yapıştır, mis.

Ben milimetrik adımlarla dünyanın yolunu katederken, dünya ve ülke hiç iyiye gitmiyor blog. Bak buraya yazıyorum. Adım adım savaşa doğru ilerliyoruz gibime geliyor. Umarım yanılıyorumdur. Üçüncü dünya savaşı değilse iç savaş. Eskiden komünizm tehditken şimdi islam var, batının bakış açısından. Uzun adamın bu kadar kolay at koşturması kendi marifeti değil bence. Küresel dinamiklerin içinde bir piyon bence. Ama önemli bir piyon. Ah neyse. Sustum. Ama meclisin bir televizyonu olacak ve ben uydudan en dandik yerel kanalları izleyebiliyorken, milletin meclisinde olanı biteni izleyemeyeceğim. Netten izledim de gördüm olanı biteni (bir kısmını izledim, sabah 5'e kadar sürmüş, ben sadece söylenenler gerçek mi diye kontol amacıyla baktım.). Fakat nereden haber aldım? Twitter'da trending topic'e gözüm gitti de gördüm, duruma aydım. Sonra da takip ettiğim blogger'ın taze yazısına denk geldim. Halk tv bile göstermiyordu.

Yerler kurudu. Beni iş bekler.

Cuma, Şubat 20, 2015

Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü.

Nasıl özlemişsem burayı, nasıl burnumda tütmüşse ve nasıl insanları bıktırırım diye korkmuşsam son yazının üstünden iki gün geçmesine seviniyorum. İki gün olmuş oh artık yazabilirim.

Aslında bütün gün yazarak geçti. Hayır roman filan değil. Günlük. Offline elbet. Gene de doymamışım demek. Ama zaten o başka bu başka.


Yılbaşından beri olaylar durulmadı. Bir nefes alamadık. Bir arkadaşım fb'a Dickens'ı alıntılamış:


It was the best of times, it was the worst of times, it was the age of wisdom, it was the age of foolishness, it was the epoch of belief, it was the epoch of incredulity, it was the season of Light, it was the season of Darkness, it was the spring of hope, it was the winter of despair, we had everything before us, we had nothing before us, we were all going direct to Heaven, we were all going direct the other way – in short, the period was so far like the present period, that some of its noisiest authorities insisted on its being received, for good or for evil, in the superlative degree of comparison only.


Bu da Meram Arvas'ın çevirisiyle türkçesi: 


"Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem 


aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık


 mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her 


şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete 


gidecektik ya da tam öteki yana - sözün kısası, şimdikine öylesine yakın 


bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark 


etmez, sadece 'daha' sözcüğü kullanılarak diğerleriyle 


karşılaştırılabileceğini iddia ederdi." 


Dickens bunu 1859'da yayımlamış, İki Şehrin Hikayesi adlı romanında. Bahsedilen iki şehir Londra ve Paris. Kitabı okumadım ama vikipedia 'dan baktım, Fransız İhtilali'nin öncesini ve sonrasını anlatan bir tarihi roman. Sence de sanki bugünleri hiç kimsenin anlatamayacağı kadar güzel anlatmıyor mu? "sözün kısası şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki..."


Bilmiyorum blog. Ben gündem izleyen, siyaset konuşan bir insan değildim. Hala da konuşmamak için direniyorum. Ama insanlar...Sanırsın cinnetin eşiğindeler. Herkes o kadar gerilmiş ki selam versen kavga küfür kıyamet kopacak sanki. Kopuyor. Hem de kendi listesinden olan adamla. Aklım almıyor. Gördüm yani. Öbür tarafta canavarla savaşırken bizzat canavara dönüşüyor insanlar. Onların da bazısı benim listemde. 


 Diyorum ki acaba ben gündemi takip etmeye başladım ondan mı bana böyle zor geliyor. Ama aslında konu tam tersi, ben gündem takip etmeye başladıysam olaylar çok ciddi boyutta demek. En son Gezi'de böyleydim. Şimdi Davutoğlu televizyona çıkınca ne diyor bakalım diye sesi açıyorum. Ama gene yüzeysel benim takibim. İç güvenlik paketinin içeriğini sor bakalım, molotoftan ileri gidebiliyor muyum? En sevmediğim kınadığım şey. Yüzeysel bilgi. Öbür türlü işi gücü bırakıp ders çalışır gibi bunların peşine düşmek gerek. Gerekli ama yapabileceğim bir iş değil. Çok korkunç. Çok büyük bir eksiklik olarak yaşıyorum bunu. Gerçekten, sanki vücudumun yarısını bir füze yok etmiş gibi. 


Geçen televizyonda bir program vardı. Kadınlar toplaşmış. Takıldım. İki tane hükümet yanlısı bir tane chp'li, bir tane hdp'li bir kaç tane daha. Hükümet yanlısı diyor ki "bu hükümet kadınların kreş ücretini karşılayacak artık". Vay be diyorum. İnanıyorum!!! Sonra chp'li kadın diyor ki, "hayır kreş ücretini filan karşıladığı yok, tek yaptığı kreş sahiplerinin vergisini on sene boyunca tahsil etmemek." Yani kreşe çocuğunu bırakandan artık o parayı kreş sahibi düşer mi düşmez mi onun insafına kalmış. Aynı şey mi? Nasıl bir çarpıtmadır bu? Ama bu çarpıtmayı kim ortaya çıkartabiliyor? Sadece o tasarının/yasanın metnini işi gereği inceleyen kişi. Ben sade vatandaş olarak bu bini bir para yalanların peşine her gün nasıl düşerim? 


Neyse blog. Ben bunlardan bahsetmeyecektim. Tek bildiğim Gezi'den beridir hükümet artık sosyal medyayı adam yerine koyuyor. Belki de bu memleketteki her güçten daha etkili sosyal medya. Buna da sevinmek gerek. Çünkü o kızcağızın başına gelenler benim hatırladığım ve okuduğum kadarıyla ilk gün basında yer bile almamıştı. O yüzden herkes tutuştu, kampanyalar filan başlatıldı, insanlar sokağa döküldü ondan sonra televizyonda konuşulur oldu. En son Cumhurbaşkanı kızlarını gönderdi ailenin yanına taziye için. Ama ilk gün, basın ağzına bile almamıştı. Yanlışım varsa düzelt. 


Bahsetmeyecektim deyip konuyu oradan çekemedim. Kalsın bu post böyle madem. Siyasi siyasi. İyi haydi kalsın. Bu seferlik böyle olsun.


Salı, Şubat 17, 2015

Ev yapımı fimo hamuru tarifi (hobi hamuru). Mutlu Keçi için.

Aslında oldukça basit. Bunun bir diğer adı soğuk porselen.

Malzemeler:

1 bardak mısır nışastası (mısır unu değil yalnız o daha irmik gibi taneli ve sarı oluyor. Mısır nışastası pudra şekeri kadar ince ve bembeyaz) (aktarlarda var)
1 bardak beyaz ahşap tutkalı (nalburlarda yapı marketlerde var)
1 kaşık sirke ya da limon suyu (küflenmeyi engellemek için)
1 kaşık bebek yağı veya ayçiçek yağı.

leğen, plastik piknik kaşığı, lastik eldiven, streç film, akrilik boya, oje.

Yapımı:

Mısır nışastası ve tutkalı bir leğenin içine dök. Başta eline plastik atılabilir bir kaşıkla ikisini birbirine yedir. Eğer fazla cıvık olursa nişasta ekle. Sonra yağ ve sirkeyi de üstüne dök. Biraz kıvam alınca eline eldiven geçirip yoğur. Kullanacağın kadarını ayır, diğer kısmını hava almayacak şekilde streç filme sar öyle beklet. (buzdolabında daha güzel bekliyor)
Renklendirmek için hamurun içine bir iki damla akrilik boya akıt ve tekrar yoğur (ellerin batacak yalnız). Veya renkli oje ile kuruduktan sonra boya.
Şekil verdikten sonra kaloriferin üstünde veya herhangi düz bir yerde bir gece beklet.
Yalnız hamur kurumaya çok meyilli. Gerçekten küçük küçük parçalarla çalışmak gerekiyor. Kalanını hiç bekletmeden havayla temasını kesmek lazım.

Hamurunuz hazır peki bununla neler yapılır diye fikir almak isterseniz şurada pinterest sayfamda beğendiklerim toplu halde duruyor. Yalnız bağımlılık yapabilir. İşinizden gücünüzden edebilir. Sonra uyarmadı demeyin.

Edit: Hamurun yaş halinin dayanınıklılığının sınırlı olduğunu dün itibariyle öğrenmiş bulunuyorum. Streçe sarılı haldeyken bile ve hatta buzdolabında gene de bir süre sonra küfleniyor. Kurumuşlarda küf yok yalnız. Hesaplamam lazım ama sanırım maksimum iki hafta duruyor. Öyle yapayım, hazırda bulunsun kafam estiğinde çıkartır yoğururum boyarım demeyin. Yapınca kullanın.

Son haller.

Gecenin köründeyim. Gündüz, hem de kaç gün sonra göreceli olarak erken kalkabilmişken, elektrikler gitti. O kadar uzun süre gitti ki kombiden dolayı ev de soğudu. Zaten şarj tutamayan laptop oldu battal. Bir süre perdeyi açıp gün ışığında örgü ördüm fakat o da olmadı. Acıktım. Yemek yapayım dedim, ocağın çakmağı elektrikli. Neyse ki evde (sigarayı bıraktığımdan beri) tütsü yakmak için sakladığım bir çakmak vardı da ocağı öylelikle yakabildim. Bütün bunları neden anlattım, çünkü ev soğuyunca ve yapmam gereken tüm işler elektriksiz yapılmıyorken gidip yün yorganın altına girdim ısınmak için. Uyumuşum. Gözümü açtığımda saat akşam yedi olmuştu. Yarın kimbilir kaçta kalkarım. Çok da umurum değil şu anda onun stresine giremiycem.

Gündem çok berbat. Bunu yazmama gerek yok aslında, zaten herkes biliyor. Ben artık her gün Euronews'u açmaya başladım. Eskiden onu da yapmıyordum. İyi yani. Gelişme bir nevi kişisel bağlamda. Ama bu sefer de dünyanın bütün derdi evime doluyor. Küfür etsem kendi kendime konuşuyormuş gibi hissediyorum üstelik. Bari evde biri olsa haberleri beraber izlesek. Böyle kendi kendime küfür etmesem. Beraber kızsak mesela.

Desem de inanma. Hiç sevgili derdinde değilim açıkçası. Hiç umurum değil. Dibimizdeki savaşlar daha çok umurumda. Ve genel gidişat. Diyorum ki sürekli kendime: "bak, savaşlar senin elinde olan bir şey değil. Elinde olmayan şeyler için kendini paralama." Bir süre "ha evet elimde değil, doğru" diyorum. Sonra...

***
Sonra uykum geldi gözlerim kapandı. Saat dört civarıydı sabah, hemen gittim yatağa. Sabah  öğlen uyandığımda pancurların arasından yağan kar tanelerini gördüm. Sevindim. Sanki gökyüzü üstümüze masumiyet yağdırmak istiyormuş gibi. Keşke öyle birşey olabilse. Üstümüze ara sıra masumiyet yağsa, temizlensek, kötülüklerden arınsak.

İki günlük iş projemi çocukluk arkadaşım İnci'ye açtım. "Bu önceki projenden çok daha farklı" dedi. "Arada neler olmuş, bu proje diğerine göre çok daha..." "Olgun mu?" dedim."Evet" dedi. "Gayet yapılabilir bir proje bu" dedi. "Bence yaparsın sen bunu" da dedi mi? Valla dedi. Kurdu o cümleyi yani. "Sen de mi böyle düşünüyorsun İnci?" dedim. Sözleşmiş gibi herkes bunu söylüyor. Üstelik ben ona hiç bir şey söylemeden, "seninle seneler sonra karşılaştığımdaki kişi değilsin artık, sesin o kadar kararlı ki" dedi (telefonda konuşuyorduk). "Zaten ben de kendimi çok şey... hissediyorum" dedim. "Güçlü mü?" dedi. Tam o demirkadın postunun ertesinde geçti bu konuşma. Nasıl anladı ya? Ta telefondan?

Ama çok okudum, çok araştırdım, bir de çok düşünüp sorguladım be blog. Valla, imanım gevredi derler ya müslümanlar. Öyle yani. Zaten bir gün anneme dedim ki, dört yaşımdan 28 yaşıma kadar okula gittim, bir çok şey öğrendim, orası kabul. Ama bir o kadar çok şey de internetten araştırarak öğrendim dedim. Yani yuva- ilkokul- ortaokul- lise- üniversite. Anla sen artık.

Misal. Okuya okuya "hardselling" diye anahtar bir kavramla karşılaştım. Hardselling kabaca zorlama satış diye anlatabileceğim bir şey. Yani müşteri pek istekli değil ya da kararsız (hatta isteksiz) fakat sen onu ikna yöntemlerinle, ağzından girip burnundan çıkma yoluyla, hatta baskı yaparak malını satıyor ve ticaret hayatına devam ediyorsun.

Uzun zaman satış-pazarlama-ticaretten anladığım buydu. Baskı, zorlama. Son derece itici gelirdi ve dolayısıyla da bana göre değil derdim. Ticaret hiç bana göre değil aslında sonucuna gelirdim yani. Geçende bir makale buldum,""hardselling" yapmaktan çekiniyorsanız (şöyle şöyle yapabilirsiniz)" diye bir cümle geçti içinde. Ve sonra kafamda bütün parçalar birleşti. İşte dedim. Bu. Hardselling yapmaktan çekiniyorum. Hatta tiksiniyorum. Ödüm kopuyor yaptığım hardsellinge benzeyecek diye. İstemiyorum kimseyi bir şey almaya zorlamak. Beni zorladıklarında da ters tepiyor mağazalarda ya da nette. Beni kendi halime bıraksalar daha çok şey alacağım belki ama üstüme üstüme geldiklerinde kaçıyorum.

O kuaför mesela. İlk defa gelmişim, saçımı kestiricem boyatıcam, hemen bana saç güçlendirici bakım bilmem ne spreyini satmaya kalktı ki şişesi boya ve kesim parası kadar. Kibarca ilgilenmediğimi söyledim. İçeri gitti, bu sefer başka bir şişe ile çıkageldi: bunu almanız şart (!) bu saç boyasını saçta daha uzun süre bilmem ne bilmem ne.
- Yani bu sürdüğünüz boya kalitesiz mi? Kendi kendine saçta duramıyor mu? (yer miyim oğlum ben bunları?)
- Hayır efendim ne münasebet fakat bu spreyle bır bır bır.
Ve gene akıllanmadı üçüncü bir şişe daha getirdi. Zaten birinci şişede bir daha o kuaföre gelmeme kararımı vermiştim. Bana yolunacak kaz gözüyle bakan bir kuaförde ne işim var.

Tamam beni kaybetti belki. Belki bu yöntemle bir kişiden kaybettiğini sonrakilerden kazanıyor. Olabilir. Fakat bu yöntemle para kazansam hiç bir doyum vermez bana. Günün sonunda kendimden ve işimden nefret ederim. Çok mu idealistim? Peki.

Celes'i düşündüm. Celes'ten alışveriş yaptım mı? Evet hem de seve seve. Nette hiçbir yere bırakmadığım parayı ona bıraktım. Hiç bir zaman zorlama satmadı kitaplarını kurslarını. Her zaman okuruna faydalı (ve saygılı: bkz. yolunacak kaz yerine koymayanlar) olmayı öncelikli kıldı. Belki göreceli olarak daha az kazanıyor bu şekilde. Belki zorlama satsa daha daha da kazanır. Ama bir süre sonra uluslararası şirketteki maaşı kadar para kazandı mı bu yolla? Kazandı. Demek ki işler öyle de yürüyebiliyormuş.

Zaten ingilizce pazarlama makalelerini okudukça pazarlamanın bir ihtiyacı bulup onu karşılamak olduğu anlatılıyor. Hiç kimse git saçlarını boyatmaya gelmiş kadına bakım bilmem ne bilmem ne spreyini almasının şart olduğunu söyleyip, o istemiyorum dedikçe önüne başka ürün koy demiyor. Kimse baskıdan iknadan bahsetmiyor okuduğum pazarlama kaynaklarında. Pazar analizi, rekabet stratejisi filan diyorlar. Hatta hepsinden önce müşteriyi dinlemek. Çok ilginç değil mi?

Onca şey okuyunca ortaya çıkan sonuç şu. Hardselling bir satış tekniği. Yani satış tekniklerinden sadece biri. Yegane ticaret yöntemi değil. Ve insanlara değerli bir şeyler sunarsan, ön çalışmanı araştırmanı hesabını kitabını stratejini filan hakkıyla yaparsan, hardselling çok zavallı ve ilkel kalıyor zaten.

Dışarıda kar var yine. Işığım yanıyor salonda başucumda. Galiba tütsü yakacağım. Şairin Romanı'nı aldım kütüphaneden. Herhalde ona da kendimi veremem ama bir on sayfa olsun okusam mı? Bilemedim. Örgüm de var. Önünün bitmesine beş on sıra filan kaldı. Aslında çıkıp mutfak alışverişi yapmam gerek. Ve daha bir sürü şey.


Cumartesi, Şubat 14, 2015

Demirkadın.

Nasılsa blogu tekrar açtım ya, dakika başı post giresim var. Tutuyorum kendimi.

İş konusu biraz şekle şemale girdi. Dün gece geç saat oldu bu. Dulcinea ile telefonda konuştuk, ondan sonra oldu. Onunla konuşurken "sen kesin başarırsın" dedi. O kadar inanarak söyledi ki. Gaz vermek için filan değil, kendi düşüncesini açıkladığı için dedi onu. Tanıyorum Dulcinea'yı o kadar.

Telefondan sonra kafamda "asıl yapmak istediğim şu fakat" diye dolanıp duran kısır döngüye takılmış düşüncelerden kurtulmak için en eski yöntemimi devreye soktum. Kağıt kalemle düşünmek. Aldım kalemimi elime, bir de kenarı telli iş defterimi, başladım kafamdan geçenleri sayfaya gelişi güzel yazmaya. Yazdım, yazdım, yazdım. Ve sonra bir anda ne oldu anlamadım. Böyle pat diye önüme düştü. Yani zaten önümde duruyormuş ben çok sık görmekten kör olmuşum. Kabası netleştikten sonra, bu sefer sanki puzzle'ın parçaları tek tek geçmişten oradan buradan yola çıkıp yanıma dizildiler "bak beni buraya koyacaksın" diye diye. "Bak ben de varım, beni hatırladın mı? beni de kullanabilirsin, hatta kullanırsan çok şahane olur".

Sonra, gece heyecandan uyuyamadım. Gece uyuyamayınca aklıma gelen konuları yazdım filan. Sabahı beş etmişimdir. Yani en son baktığımda saat beşe geliyordu. Sonra sızmışım.

Bugün göya bir sürü iş yapacaktım. En çok örgü ördüm. Yeğenin kazağının bir kolu bitmişti şimdi önünün bir günlük işi kaldı. Ondan sonra da diğer kol var. Onu da bir günde bitirebilirim. Olsun olsun iki gün. Ama mavi yünüm yetmeyebilir.

Hani bir önceki post demiştim ya, herşey sanki dışarıdan malzemeleri alıp mutfağa girip kek pişirmek gibi. Daha da kebap bir durum oldu: malzemelerin büyük kısmı evde varmış zaten. Ya?!

Uf daha çok taze. Sonradan vazgeçerim diye daha açık bahsetmekten korkuyorum. Kesin bazı değişiklikler olacak.

Fakat şunu söylemek istiyorum: bundan on sene önce olsa, ben bu işi kafamda yapamazdım. Kafamın içi buna uygun değildi. Hani sonbahardan beri içsel değişim deyip duruyorum ya. Fabrika ayarlarıma döndüğümü hissediyorum. Ve işin ve vaat ettiği refahtan çok beni sevindiren ve heyecanlandıran bu. Çünkü bu işi tasarlayabilmek ve içten içe "yaparım ki ben bunu, ne var, hem de alasını yaparım" diyebilmek aslında sadece bu fabrika ayarlarına dönebilmenin bir sonucu. Ve hala bu fabrika ayarlarına dönüş devam ediyor. Tanrı veya hangi güce inanıyorsan herkese nasip etsin. Bu sabah  öğlen kahvaltı ediyordum, kendimi o kadar güçlü hissettim ki, sanki kemiklerim kalsiyumdan değil de demirden oluşuyormuş gibi. Valla. Diyorum ya çok acaip. Kırklı yaşlar diyorum ben hala.

Ama çok çalışmam lazım, çooook. Daha courseranın girişimcilik kursunu bitirmedim. Elimde iki de kitap var iş kurmakla alakalı. Ve not aldığım işle ilgili ev ödevlerim. Keşke evin düzenini oturtmuş olaydım en azından. Evin işleri Şubat'ın sonuna kadar beni oyalayacak. Ama sonra rahatlayacağım. Daha şimdiden hayatımı kolaylaştırmaya başladı bile.

Bu arada Boyhood'u izledim geçen akşam. Hem de hazır ekmek hamurundan yaptığım nefis bir pizza eşliğinde. Bunu daha sık tekrarlamayı planlıyorum. Pizzalı film gecesi. Üstüne en sevdiğim malzemeleri koydum. Biber, mantar ve zeytin. Boyhood hoş bir film bu arada. Ama bazı yerlerde okuduğum gibi 2014 yılı Boyhood yılı olarak anılacak ilerde demek bana abartılı geldi. Aslında başrolde olan ufaklıklardan kızın, yani esas oğlanın ablasının oyunculuğunu ben daha çok beğendim. Özellikle filmin başında. Ama film biraz uzun geldi bana. Fırsat bulursanız izleyin derim, ama sakın kaçırmayın muhteşem bir film demem. Müzeyyen'i kaçırdım mesela ve köpek gibi pişmanım. Bir de güzelim Ethan Hawke artık ebeveyn rollerinde oynuyor ya, yanarım yanarım ona yanarım. Ah Ethan ah.




Perşembe, Şubat 12, 2015

Amaçlarım, hedeflerim, projelerim.

Tuhaf bir yerde duruyorum. Kırklı yaşlarımın başındayım, ve bu kırklı yaşlara mı özgü, yoksa insanlar hayatlarının ta başından beri mi böyle hissediyorlar da ben kervana geriden mi katılıyorum bunu şu an bilmiyorum. Fakat durduğum yerde herşey mümkün. İstediğim ne varsa başarabileceğime dair sağlam bir inanç. Gerekli samimi çabayı, hesaplı adımları atmak şartıyla elbet. Ve gerekli zaman. Herşey şu an bana, netten tarif bulup, çıkıp malzemeleri satın alıp mutfağa girip kek pişirmek gibi görünüyor. Bazı keklerin pişmesi biraz sürebilir, bazısının da malzemesini gidip bulmak için uzun bir süre sağa sola haber salıp araştırmam lazım. Fakat yeterince uğraşırsam eninde sonunda o kekten yiyeceğim. Keşke daha önceden böyle bakabilseymişim dünyaya.

Bu sene için kendime bazı hedefler belirledim. Bir tanesi zayıflamak. Bir tanesi satranç turnuvalarına katılmak. Bir tanesi karlı bir iş kurmak. Bir tanesi şarkı bestelemek. Tüm bunları yaparken, düzenli bir evde yaşayıp dengeli ve keyifli bir hayat sürmek. Yani bu sonuncusu diğerlerinin tabanında durup onları taşıyor. Dengeli hayattan kastım, sosyal ilişkiler ve etkinliklerle yalnız geçirdiğim zamanı dengelemek. Keyifliden kasıt da asgari stres azami zevk.

Bugün karlı bir iş kurma kısmını düşünüp duruyorum. Ticari bir site kurmayı düşünüyorum. Çoktan beri neti kurcalıyorum girişimcilik konusunda. Bu konuda kaynak bol. Elbet sapla samanı ayırmak burada son derece önemli. İlk zamanlar kısa yoldan zengin olmanın yolları pazarlanırdı nette. Çoğu, ingilizce "hype" denen türkçesi gaz verici olarak çevirebileceğim içi hava dolu sitelerdi. Sonra herhalde o piyasa da doydu ki birisi bir gün uzun yoldan zengin olmak diye bir site kurdu. O arada ben o hype'ları pas geçip girişimcilik, işletme anahtar kelimelerini araştırıyordum. Bu uğurda, araştırmalarımın ışığında ISMEK'in muhasebe kursuna da yazıldım. Ve coursera'nın girişimcilik kurslarına. Bir kaç tane kitap satın aldım. Celes'in başarısına tanık oldum. Başarısız diyebileceğim bir iki küçük girişimim de oldu. Aslında sadece biri başarısızdı. Diğerlerini sadece devam ettirmedim. (biri zaten sadece deneme amaçlıydı, tek seferlik).

Dün akşam gene araştırmaya dalmışken, eskiden takip ettiğim bir siteye denk geldim. En son bıraktığımda cirosu aylık 16 000 dolar olan bir genç. Şimdi olmuş mu 77 000 dolar? !!! Masrafları düş, sen de ona 50 000 dolar gelir, aylık. Onun yaptıklarının bazısını ben yapmam ama o başka. Dün geceden beri aylık 77 000 dolar kazancı hayal etmeye çalışıyorum. Formül aslında genel hatlarıyla şu: uzman olduğun bir alan bul, o yoksa bir alanda uzmanlaş. Uzmanlığını sitende insanlarla paylaş, sonra da bu uzmanlıkla ilgili bir veya birkaç komisyonlu ürün pazarla, reklam al, veya sitendeki bilgileri ekitap olarak birkaç eklemeyle izleyicilerine sat. Bu çok genel hatları elbet. 77 000 dolar kazanan genç dar bir alan bulmanı öneriyor (niche). Örneğin özel güvenlikçilerin geçmesi gereken bir sınav (Amerika'da). Başta anahtar kelimeler üzerinden arz talep analizi yap.(sitesinde nasıl yapılacağına dair ayrıntılı açıklamalar var).

Ben Celes'i gördüm bu yıllar zarfında. Alanı gayet geniş: kişisel gelişim. Aylık pasif kazancı 10 000 dolar civarıydı en son. Danışmanlık hizmetlerinden ve konferanslarından kazandığı bunun dışında.

Bazen kendime "ya çok mu fantezi işlerin peşindeyim acaba" diyorum. Fakat gene dün baktım, fb'tan bir tanıdığım online bir dergi kurmuş, içinde de alışveriş bölümü var ve büyük dükkanlara yönlendirdiği okurlarının alışverişlerinden muhtemelen komisyon alıyor. Ortağı da sayfanın başında derginin alanında danışmanlık hizmeti sunuyor.

Bu arada evde yoğun düzenleme işleri var. Mutfağın dolaplarını yeniden düzenliyorum. Tezgahları çokça hafiflettim. Mutfakta kullanılmayan alanları tekrar işlevsel hale getirdim. Evyenin altını poşetlerden arındırdım. Bir dolu iş. Düzenle ilgili bir post yazmam lazım. Düzenin ekonomisi :) Bu ara kafayı parayla bozmuş deme, bu başka ekonomi.

Burdan bakınca durmuyormuşum gibi. Halbuki bana sorsan tüm gün koltukta yayılmaktan başka şey yaptığım yok. Kendimden çok şey mi bekliyorum?

Salı, Şubat 10, 2015

Dayanamadım gayrı döndüm canlarım.

Olmuyormuş öyle. Offline günlük tutmak blogun yerini tutmuyormuş. Tutar sanmıştım oysa. Eşle dostla daha sık görüşmek, diyeceklerini onlara demek, başka uğraşlara zaman ayırmak güzel, güzel olmasına. Başka mecralarda yaptıklarını paylaşmak da güzel. Fakat bloga post yazmak apayrıymış. Bak mesela deminden bu yana Istanbul'da kar yağıyor. Konfetti gibi şu an, minnak minnak, lapa kıvamında değil henüz. Perdeyi araladım, arada kafamı çevirip seyrediyorum. Bunu bloga yazmazsan ömründen bir şeyler azalır mesela. Aslında seninkinden azalmayabilir ama benimkinden azalır. Evet Mithad Selim haklı çıktı. Vedalaşırken "sana gitme demiyorum, nasılsa döneceksin" demişti. Neyse, en azından büyük konuşmadım, dönmesi zor olurdu yoksa.

Ohh dünya varmış. Çok özlemişim burayı. Dönmeden çok düşündüm. Bak iki günden gene "eyvallah ben gidiyorum" demeyeceksen geri gel, oyuncak etme burayı dedim kendime. Artısını eksisini ölçtüm biçtim de geldim. Kesin karar vermeden geri gelmek olmazdı. Vakit kaybetmeden kaldığımız yerden devam ediyorum.

Aradan koca bir Ocak ayı ve Şubat'ın on günü geçti. Ocak'ın ikinci yarısı gripten yattım. Gerçi ona grip demek hafif kalır. Doktora gittim, verem dese, bronşit dese, zatürre dese şaşmazdım. Verem aşılarım tam gerçi ama. Hala daha öksürüyorum.

Elişlerine son hız devam. Kullandığım malzemelere bir de hamur işlerini ekledim. Kendime tutkaldan, mısır nışastasından hamur hazırlayıp satranç takımı yaptım. Dur sana resmini koyayım. İki de ayraç yaptım. Raptiye ve magnet de yapmak niyetindeyim. Aslında satranç takımını galiba bir daha yapacağım. İlk yaptıklarımda çatlaklar çok fazla. Bir de kaleler neredeyse piyonlardan küçük. Bir de vezirler ve filler azıcık yamuk.




Elişleri kategorisinde bir tane model satın aldım, ev patiği ördüm tığ ile. Onun da fotoğrafını koyayım. Ama teki bitti henüz. Aslında erkek patiği ama kendim kullanacağım galiba. Bir de yeğenime kazak örmeye başladım. Onun ayrıntılı modeli yok o yüzden zor ilerliyor. Sadece fotoğraftan.








Sonracıma ayrı bir kategoride kendime hediye olarak Refika'nın yemek kitabını satın aldım büyük heveslerle. Kapakta yılın yemek kitabı filan gibi iddialı yorumlar var. Tabii ki kapaktaki yorumlara güvenmedim içindeki başlıklara da baktım. Öyle kitapçıda göz atınca çok şahane bir kitap sanıyorsun. Ama sonradan vaatlerini yerine getirmiyor. Mesela bölümün adı: çay harmanLARı. Bakıyorsun dört sayfa ayırmış. Sanıyorsun ki eşine benzerine az rastlanır çay harmanları verecek sıra sıra, artık çayı başka türlü içecen filan. Bir açıyorsun, ilk ve son sayfası zaten fotoğraf, bir sayfası çayın tarihçesi ve neden bizim çayımız bazı şık yerlerde sallama poşette geliyor diye restoranlara ayar (bana ne? bana ne faydası var o yazılanın? benim de hoşuma gitmiyor ama sen oradan yazınca o restoran çay servisi mi başlatacak, nedir yani?), öbür sayfası çay bardağına güzelleme ve bence bolca gevezelikten sonra gelen yegane harman tarifi şu: bir ölçü siyah çay bir ölçü bergamotlu ingiliz çayı. Hadi ya. Biz bunu hiç bilmezdik (benim çevremdeki tüm ev kadınları zaten misafir çaylarını oldum olası böyle hazırlar, neredeyse yirmi beş senedir filan). Başka da harman tarifi yok. Hani başlıktaki çay harmanLARı? Ayıptır, çay harmanları diye başlık açmışsın en azından iki tane harman tarifi ver de sözünü tutmuş ol, yalandan bile olsa. Yani kitabı biraz şişirme buldum. Ama benim için çok değerli başka bir iki bilgi de buldum içinde hakkını verelim. Mesela mahalle fırınından ekmek hamuru (pişmemiş halini yani) alınabileceğini bilmezdim. Hemen köşedeki fırınıma gidip sordum. Evet dedi. Satıyoruz. Yapmadım çünkü hastalandım ama bir gün ekmek hamurunu hop diye satın alıp evde kendime pratik pizza yapma hayalleri kuruyorum. Belki de kıymalı pide. Onlar da olmasa bu kitap defolu diye geri götürürdüm kitapçıya yemin ederim. Hatta kafalarına filan fırlatabilirdim.

Ayh. Amma biriktirmişim. Döktüm azıcık ferahladım.

Kar iyice ufaldı. Yağdığı yağmadığı belli değil. Ama ben çay koyacağım şimdi taze. Saat beşe yetiştirebilirsem havuçlu tarçınlı kek de yanına. Sonra...sonra belki örgümü alırım elime. Belki kütüphaneden yeni aldığım satranç kitabını.